Bir Şehir Efsanesi: Başarılı Genç Milli Takımlar

Hazır U17 Dünya Şampiyonasındayken bahsetmemiz gereken konulardan birisi de bu. Ülkemizde malesef böyle bir algı var, alt yaş takımlarımız ortalığı yardırıyor da üste bir şey taşıyamıyormuşuz gibi. Evet, elimizdeki mevcut potansiyeli üste taşıyamadığımız doğrudur, bunun sebebi bu oyunculara profesyonel düzeyde şansın az gelmesidir ama yanlış olan alt yaş milli takımlarımızın hiçbir zaman bahsedildiği kadar büyük başarılara imza atmıyor olması.

Sadece şunu desek bile yeterli aslında. 1985'ten bu yana düzenlenen U16/17 Dünya Şampiyonasına katılım sayımızın henüz iki olduğunu biliyor muyuz? Bundan bir önceki şampiyona da zaten yarı final oynadığımız 2005 Peru idi, yani bu alanda aslında çok ama çok gerideyiz tahmin ettiğimizden. Kabul etmek gerekir, Türkiye turnuvalara gitme özürlü bir geleneğin takımı ve bunun alt yaş kategorilerinde de yansımaları var elbette. Yetenekli birçok jenerasyonumuz organizasyonsuzluk sebebiyle çok turnuva kaçırdı ancak bu bile A milli takımımızın karakteriyle birebir uymuyor mu? Aktarılamayan bir karakter değil malesef aktarılan bir karakter söz konusu burda. Daha o yaş kategorilerinde bu psikolojiyle baş edemiyorsak milli takım iki turnuvaya üst üste katılamıyor diye aslında çok da yüklenmemek gerekiyor demek ki.

Sadece U17 düzeyinde geçerli bir durum değil bu, U20 Dünya Şampiyonlarında da tablo aynı. Orda da sadece iki katılım var, birisi 1993'te, diğeri 2005'te. 1993'teki jenerasyon zaten 1996'da başlayan ve Türk futbolunu bir adım öteye taşıyan jenerasyon, onlar görevlerini bir şekilde yaptılar. Bu da demek oluyor ki sanılanın aksine iyi jenerasyonlar üste çıktıklarında da iş yapıyorlar. 2005'teki takım ise beklenen etkiyi pek yaratmış gözükmüyor, isterseniz kadro üzerinden bakalım o jenerasyona.

Kaleciler: Serkan Kırıntılı, Şener Özcan, Bekir Küçükertaş.
Defans: Uğur Uçar, Ergün Teber, Yasin Çakmak, Aytaç Ak, Sezer Sezgin, Murat Özavcı, Ozan Tahtaişleyen, Hakan Aslantaş.
Orta Saha: Zafer Şakar, Burak Yılmaz, Sezer Öztürk, Selçuk İnan, Gürhan Gürsoy.
Forvet Kerim Zengin, Olcan Adın, Gökhan Güleç, Ergin Keleş, Ali Öztürk.

Bu takımdan A milli takım havuzuna girmiş oyuncular Serkan Kırıntılı, Selçuk İnan, Burak Yılmaz ve Yasin Çakmak. Hepsi bir dönem denenmekten öteye geçemediler. Uğur Uçar, Hakan Aslantaş, Sezer Öztürk, Gökhan Güleç gibi oyuncular Süper Lig düzeyinde forma şansı bulsalar da ümit milli takım düzeyinin ötesinde katkı veremediler. Sorun oyuncularda mı, yoksa üste taşımakta mı ikilemi burda tekrar karşımıza çıkıyor. Beklentilerimizi ve durumumuzu bir daha gözden geçirmek gerekiyor bu noktada. Ne oyuncularımız sandığımız kadar büyük yetenekler, ne de biz elimizdeki sayıca az değeri de üst yapıya taşımakta yeterince özenliyiz. Bunun bir an önce farkına varsak hiç de fena olmayacak...

Wanderson do Carmo: Yeni Bir İsveç-Hollanda Yolcusu Mu?

İskandinav pazarı hakikaten ilginç bir pazar. Nasıl beceriyorlar bilmiyorum ama tek marifetlerinin oyuncu yetiştirmek olmadığı, aynı zamanda iyi bir tarama sistemlerinin olduğunu yabancı oyuncularından belli. Brezilyalı, Afrikalı birçok kaliteli bir oyuncuya rastlamanız mümkün burda. İskandinav pazarının nimetlerini keşfeden en önemli ligse şüphesiz Hollanda. En son Afonso Alves'te Heerenveen üzerinden voleyi vurmuşlardı, daha yakın zamanda Göteborg'dan Groningen'e gelen ve burdaki performansıyla Hamburg'a transfer yapan bir Marcus Berg var. Sıradaki yıldız adayı ise görünen o ki 23 yaşındaki Brezilyalı Wanderson do Carmo olacak.

GAIS kulübü başkanı yaptığı açıklamada 29 maçta 17 gol atmayı başaran orta saha oyuncuları için iki Hollanda kulübünün teklif verdiğini açıklamış. Burda dikkat çeken bir diğer husus da elbette oyuncu karakteri. Futbolun gelişimi artık skorer orta saha oyuncularına daha çok ihtiyaç duyulmasını sağlıyor çünkü eskisi kadar çok merkez forvetle oynama şansınız yok ve skor üretebilmek için bu tip oyuncular bulunmaz nimet. Bunun farkında olanın sadece Hollandalılar olmadığı, Chelsea'nin de bu oyuncuyla ilgilendiği konuşuluyor, haberi ilginç kılan da bu zaten.

İskandinav pazarına Türkiye'nin uzak olması beni ezelden beri rahatsız etmiştir zaten. Zamanında Gençlerbirliği çok uygun bir fiyata Risp'i getirdiğinde ve başarılı olduğunda bu döngünün kırılabileceğini düşündüm ama arkası gelmedi o dalganın. Burda esas kilit isim elbette Tobias Linderoth'tu ama iki sezondur malesef futbola o kadar uzak kaldı ki insanlarda o etkiyi yaratması zor, ona ayrıca değinmek gerekiyor zaten. Son olarak bu pazara giren Trabzonspor var ki ciddi bir bonservis bedeli ödeyerek Alanzinho'yu getirdiler. Alanzinho, Norveç ligini domine eden bir performans gösteriyordu bir kanat oyuncusu olarak ama Türkiye'nin ortalamanın çok üstünde bir sertliği olduğunu unutmamak gerekiyordu. İskandinavya'ya gidip fizik olarak eksikleri olan bir oyuncu getirmek de bu açıdan ironik olsa gerek.

Bu transferi takibi sürdüreceğim, övüldüğü kadar iyi olup olmadığını çok merak ediyorum. İsveç'ten blogu takip eden arkadaşlarımız vardı bildiğim kadarıyla, izlemişlerse bize oyuncu hakkında daha detaylı bilgi geçerlerse sevinirim. Alves etkisi yaratabilecek bir oyuncu daha ilgi çekici olurdu...

The Bard's Song & Galatasaray


Mühendislik okuyanlar bilirler, metal yorgunluğu diye bir kavram vardır Malzeme Bilgisi dersinde. Normalde bir metale zarar vermeyecek sarsıntıların zaman içinde metale etki etmeye başlamasıdır, işte o eşiğe denir metal yorgunluğu. Benim durumum da buna benzer bir şey olsa gerek, normalde gülüp geçeceğim yorumlara fazla anlam yükledim sanırım. Beni 'Uğur' olarak değil de Fenerbahçe'ye saldıran bir Galatasaraylı olarak tanımlayan birkaç adama cevap vermeye, anlaşmaya çalışmak baştan hataydı sanırım. Pire için yorgan yakma demiş bir arkadaş, şöyle dışardan bir bakınca hakikaten de öyle gözüküyor sanki. Öncelikle bu durum için okuyuculardan tekrar özür dilemem gerekiyor. Çok uzun bir ara da düşünmüyordum esasında ancak bir an bile beklemek şurda yorum yazan, bloglarına yazılar asan arkadaşlara büyük haksızlık olacak, o yüzden fazla uzatmamak en iyisi. Bazen damlaya damlaya bardaklar dolsa da o bardağı boşaltıp önümüze bakmak en iyisi.

Yine de elim boş dönmek istemedim, içeriksiz yazı yazmak istemem. :) Galatasaray TV'de bu sezon çok güzel klipler dönüyor, bazen rastlıyorum. Bu ise benim için çok daha güzel çünkü görüntüler kadar güzel bir arkaplan müziği seçilmiş. Bana sevdiğin şarkıları say deseler mutlaka sayarım Bard's Song'u, iki sevilen bir araya gelince daha da güzel elbette. Blind Guardian eşliğinde Galatasaray efenim, iyi seyirler. En kısa sürede güzel bir yazıyla dönmek dileğiyle...

Bir Ara

Bloga ara veriyorum. Şu seviyesizce yorumlardan sonra şuraya girip yazasım yok, en azından bir süre. Ben buraya bir sene boyunca 900 küsür yazıyı insanlar beğenmedikleri ilk yazıda bana hakaret etsinler, belden aşağı vursunlar diye yazmadım. Bir şeyler paylaşmak, okuduklarımı hasbelkader beğenen insanları boş çevirmemek için yazdım. Beğendiğim bir fotoğrafı bile saygısızlık olmasın diye altına iki-üç paragraf bir şey karalamadan yollamaktan imtina etmeme rağmen gördüğüm muamele gerçekten ayıp boyutuna ulaştı. Blogu sevenlerden, okuyanlardan özür diliyorum ama insanlardaki şu derbi psikozu geçene kadar yazmayacağım.

Bu arada ufak bir not, Borges yazılarına blogunda devam etme kararı almış. Özellikle Almanya ligi değerlendirmelerinde ciddi bir boşluk vardı, dönüşü harika bir haber. Adres bildiğiniz gibi devrimderki.blogspot.com.

U17 Dünya Şampiyonası & Türkiye

Daha önce de söylediğim gibi Burkina Faso maçı sonrası geniş bir yazı yazmak niyetindeydim turnuvayla ilgili ancak gerek maçı 90 dakika seyredememem (Liverpool-Manu ve derbi sağolsun) gerek de Taraf gazetesi için yazdığım yazıya saygısızlık olmaması adına biraz beklemek durumunda kaldım. Yazı da yayınlandığına göre bu akşamki Kosta Rika maçı (ki muhtemelen onu da seyredemeyeceğim Buca maçı sebebiyle) öncesi girizgahı yapmak gerek.

Kadro bildiğiniz gibi U17 Avrupa Şampiyonasında mücadele eden takımı temel alıyor ama büyük bir eksikle, Gökhan Töre. Gökhan'ın sadece bu jenerasyonda değil, mevcut tüm alt yaş kategorileri arasında en önemli potansiyellerden biri. Takımdaki ağırlığını da yabana atmamak gerekiyor, Avrupa Şampiyonasındaki her maçta takımın lideri olduğunu belli ediyordu, onun performansı birebir olarak yansıyordu sonuca. Ayrıca Gökhan'ın 91 jenerasyonuyla beraber de U17 Avrupa Şampiyonası katıldığını unutmamak lazım, o yüzden bu seviyede bir turnuvada değerlendirilmemesini normal karşılamak lazım. Geçen ay Gürcistan'a karşı oynanan U21 maçında ilk 11'de başladı zaten.

Gökhan'ın seviye atlaması takım için ciddi bir handikap yaratacak. Kadro yapımızın homojen olmaması bunda büyük bir etken ve Gökhan'a fazla bağımlı bir yapı vardı. Hücumda üretken olabilecek oyuncu sayımız kısıtlı. En iyi oyuncumuz olarak öne çıkan Muhammet Demir'e birilerinin pozisyon yaratması gerek skor üretebilmemiz için. Orta sahada görev yapan Orhan ofansif anlamda o kadar etkin bir rol alabilir mi, emin değilim. Sol kanatta Berkin bir şeyler üretebilir belki ancak Burkina Faso maçında ilk 11'de görev alamadı Berkin, bunun sebebini anlayabilmiş değilim açıkçası. Abdullah Ercan'ın tercihiyse tam bir komedi, bir sakatlığı falan varsa bilemem tabi. O sebeple verimli ve mücadeleci bir oyun bile bizim belli bir seviyenin üstüne çıkmamızı sağlamayacaktır. Turnuvada kalburüstü çok takım var, özellikle Almanya ve İspanya çok ciddi jenerasyonlar yakalamışlar. Almanya'ya karşı oynadığımız maçı oynayanlar hatırlayacaktır, bırakın başabaş mücadele etmeyi, takım olarak bir kimlik bile koyamamıştık karşılarında. İspanya da her zaman olduğu gibi iyi bir jenerasyona sahip. Özellikle La Liga'da şimdiden forma giymeye başlayan Bilbao'lu Muniain izlenmesi gereken bir oyuncu. ABD maçında da belli etti kendini. Brezilya'yı zaten Alper abi yazmıştı geçen günlerde, okumanızı tavsiye ederim.

Akşama Kosta Rika maçı var, muhtemelen o da bize problem çıkaracak bir maç olmaz. Girişte de dediğim gibi muhtemelen izleyemeyeceğim, izleyenleriniz olursa yorumlarınızı beklerim.

Derbiden Kalanlar: Milan Baros, Kader Keita & Sabri Sarıoğlu

Günahıyla sevabıyla bir derbi daha geride kalmışken Galatasaray'da zaiyat kayıp 3 puandan çok daha fazlası. Maçın henüz 1. dakikasında sakatlanarak oyun dışı kalan Milan Baros devreyi kapatmış durumda, son haftalarda Galatasaray hücumunu sırtlayan Kader Keita ise gördüğü kırmızı kart sonrası en az üç maç ceza alacak. Bir başka kayıp Kadıköy derbisinin üzüntüsünü bir an önce üstünden atıp klişe tabirle 'önüne bakmalı' Galatasaray, yoksa bu mağlubiyetin faturası 3 puanla sınırlı kalmayacak.

Milan Baros'un sakatlığı bir ilk 11 oyuncusunun sakatlığı değil, Galatasaray'ın hücum anlayışında belki de en kritik rolü üstlenen, daha doğrusu en alternatifsiz oyuncuyudu. Bunu sadece Fenerbahçe maçında bile görmek mümkündü dün gece. Yedek kulübesindeki tek alternatifi Shabani Nonda, Galatasaray hücumunun temel prensibi olan forvet arkası üçlüyü rahatlatan koşuları ve rakip defansı bozma görevini üstlenebilecek bir stile sahip değil. Galatasaray Shabani Nonda'yla yeni bir hücum anlayışına geçmek zorunda ilk devrenin sonuna kadar. Bu geçiş sürecini en az hasarla atlatabilmek için arkadaki üçlünün skorer performansı çok önemli ki Keita'nın dünkü kırmızı kartı performansını arttırması gereken bu üçlü için gelebilecek en kötü haberdi.

Keita'nın o pozisyon sonrası 'en az' üç maç ceza alacağı şimdiden kesin gibi. Roberto Carlos'un çalım sonrası sarılması pozisyon içinde bir sinir harbini de beraberinde getirdi. Bu elbette bir bahane olamaz o ‘pankreasvari’ yumruk için ancak üç maçtan fazlasını beklemiyorum pozisayon gelişimini göz önünde bulundurarak. Bu bile 14. haftaya kadar Keita’nın ligde yararlanamamak demek. Arda Turan'ın ve Elano'nun form durumu bu açıdan Galatasaray için hayati önem arz ediyor. Keita ve Baros yokken bu iki oyuncu da bir adım öne çıkmak zorunda, yoksa arkalarındaki oyuncunun Aydın Yılmaz olduğunu düşünürsek hücum rotasyonunda ciddi bir sıkıntı yaşanacağı aşikar. Maç öncesi olaylar da göz önünde bulundurulursa Fenerbahçe'den Baroni ve Bilica'yla beraber Arda'nın da ceza alması muhtemel. Belki bu süreçte A2 takımda oynayan Serdar Eylik geri çağrılabilir. Nonda'ya alternatif olaraksa Cem Sultan ve Anıl Dilaver ön plana çıkıyor. A2 Liginde oynanan Beşiktaş-Galatasaray maçında Anıl Dilaver fizik yetersizliği çok ön plana çıkıyordu ancak son dönemde ciddi bir form grafiği yakaladı ve A2 takımın teknik heyeti ona çok güveniyorlar. Bu yüzden Anıl ismi ön plana çıkabilir. Bakalım Rijkaard böyle bir istekte bulunacak mı?

Baros, Keita dedik, Sabri Sarıoğlu ne alaka diyebilirsiniz, korkulacak bir şey yok. Dünkü maçın tansiyonuyla maç yazısında değinmeyi unuttuğum bir konu da Sabri'nin maç sonu yaptığı olgun açıklamalarıydı. Saha içi ve dışı agresifliğiyle mimli bir oyuncudur Sabri ve Galatasaray taraftarı da dahil olmak üzere bugüne kadar hiç de iyi bir imaj oluşturmadığını söylemek mümkün. Ancak Sabri'de bu sene değişen birçok şey var ve buna saha içi disiplininin yanında törpülenen gereksiz agresifliği de dahil. Bunu sezon başından beri görüyoruz aslında ancak bu tip refleksler en gergin atmosferlerde belli olur, Sabri ise bu sınavı en başarıyla veren oyunculardan biriydi dün gece. Sadece oyununa konsantre olan bir Sabri Sarıoğlu Galatasaray'da her zaman yer bulur. Şaşırtmaya ve mutlu etmeye devam ediyor Sabri, inşallah kariyerinin geri kalanına bu olgunluk yansır...

Fenerbahçe 3-1 Galatasaray || Kaybetmek İçin Yapılabilecekler...

Galatasaray yine erken golü yiyen taraftı, yine hakemin de göz ardı edilmeyecek katkısıyla sertlikle sindirildi, yine bir hakem rezaleti vardı ama Galatasaray malesef ve malesef yine bunların skor ve oyun arkasına gizlenmesine izin verdi, bir adım öne çıkamadı. Golün ofsayt olmasına, penaltı pozisyonunun bence doğru olmamasında değilim ama top Galatasaray'dayken oyunu kesip alkışlamaya, hakemi aldatmaya (?) sarı kart veren ve topu Fenerbahçe'ye veren hakemin niyetinden şüphe ederim ben. Derbi tarihinin en berbat performanslarından biriydi ama dediğim gibi, sinirlerine hakim olamayan Keita, o pozisyonun 10 kişiyken ne anlama geldiğinin dahi farkında olmayan Aydın, ikinci yarı her pası rakibe atan Ayhan Akman varken bunlar yine unutulacak ve "Saraçoğlu'ndan güzel görüntüler" adlı gösteriyle beraber hasır altı edilecektir. Fenerbahçe bu oyunu iyi oynuyor, bunu saha içindeki oyunla birleştirmesini de biliyor.

Teknik taktiğe değinmeme geyiğini yapmayacağım burda, futbolun en önemli unsuru budur ve kabuğun altındaki maçı görebilmek ve ders çıkarabilmek gerekir. Sert futbola ve prese çözüm getiremeyen bir Galatasaray vardı bugün, Kadıköy'ün efsunlu toprakları sebebiyle değil Fenerbahçeli oyuncuların kademeli presleri ve hakemin sertliğe tek taraflı müsadesiyle sindi Galatasaray. Ara dönemlerde orta sahayı aşıp Fenerbahçe kalesi civarına inebildiğindeyse 1. dakikada Emre tarafından sakatlanan Baros'un yokluğunu çok aradı takım, Fenerbahçe'nin defansının rahat ve statik kalabilmesinin en önemli sebebi buydu. Milan Baros, Galatasaray'a denk takımlarla oynanan deplasmanların her zaman en başarılı oyuncularından biridir, defansı blok halinde hareket ettirir, sıkışırsa orta sahaya gelip 50 metre top sürebilir, güçlüdür ve mücadelecidir. Nonda daha çok ince işlerin adamı, ceza sahasında etkinseniz son vuruşları iyi yapar, sahaya iyi yayılma şansı bulursanız pasları iyi yere atar ama asla bir Milan Baros değildir. Baros yerine ilk 11'de Nonda'nın başlaması gerektiğini düşünenler bu maçı izleyince Baros'un ne anlama geldiğini anlamışlardır sanırım.

Tek sorun rakip defansın statikliği ve iyi presi de değildi. Bunları bir şekilde aşabilirsiniz ama maç öncesi dediğim gibi önce deplasman takımı olarak skoru tutabilirsiniz. Sürekli skoru alması gereken taraf olarak oynayamazsınız deplasmanda, yenilirsiniz, fark da yersiniz. Gol kesinlikle ofsayt ancak Vederson'u oraya indiren ve Carlos-Alex ikilisiyle ceza sahasında eşleşemeyen savunma ve kademe anlayışında problem var. Hakan Balta'nın Alex'in arkasında olmasının bir anlamı yok, onun yanında olmak zorunda Hakan. Carlos ofsayt olabilir ama ona topun üstünden atlama ya da vuruş yapma arasında tercih yapmasını sağlayacak alanı sağlayan stoper ikilisinin Hakan kadar payı var. Vermiyor adam işte, siz de o fırsatı vermeyeceksiniz rakibinize. Şu maçın 30. dakikasında skora bakıp Fenerbahçe hanesini sıfır görebilecek miyim bir gün, cidden merak ediyorum.

Fenerbahçe'nin işin hücum tarafında iyi olduğu fikrine katılmıyorum, pozisyonların net olduğunu da düşünmüyorum açıkçası. İlk yarı sonundaki korner hariç net bir pozisyon yok, Alex'in şutu ve penaltı pozisyonu hücum varyasyonu değil, Leo Franco'ya yapılan presin bir getirisiydi. Galatasaray'ın arkasına fazla inemediler ve Kadıköy ritüelinde buldukları kontratak pozisyonları da pek yoktu. Maçın normalden farklı yönü buydu. Son dakikada gelen gol Galatasaray'ın klasik maçı bırakma hediyesidir. Kazım'ın pivot santrafor olarak gösterdiği performans dikkat çekiciydi, oldukça iyi boğuştu Servet'le. Hoş, o şarjları hiçbir Avrupa maçında yapamazsınız ancak burası Türkiye, o kadar çok çarpıklık var ki hakem kararlarında, ona söyleyecek bir sözüm yok açıkçası. İndirdiği topları kaybetmedi, arkadaşlarına iletmesini bildi. Maçın Fenerbahçe adına en iyi oyuncusuydu bence.

Başlığı 'kaybetmek için yapılabilecekler' olarak attım çünkü Fenerbahçe için kazanılmış bir maç olduğu kadar Galatasaray'ın kaybetmeye çabaladığı bir maç vardı sahada. Galatasaray'ın kadrosu o kadar yetenekli ki bu rezalet oyuna rağmen bu maçtan 3-2 galip ayrılsa şaşırmayacaktım. Duran topla bulunan gol sonrası oyun ilk defa gerçek anlamda dengelendi ve Galatasaray'ın iyi alan kapatan rakibine rağmen karşı kaleye verkaçlarla inebildiğini görür olduk. Orda da bireysel performanslar ön plana çıktı ve Galatasaray'ın teknik kapasitesinin getirdiği o pozisyonlar şuta ve gole dönüşemedi. Ayhan'ın paslarının Kadıköy'de isabetsizliğine ben alıştım ama inatla topu geriye çekme çabaları bugün gerçekten delirtti beni ekran başında. Bir duran topta Elano'nun topunu almaya çalışıp Elano'nun sinirini bozmasıysa işin tuzu biberiydi. Frank Rijkaard'a bugün için yüklenilmesi ego tatmininden başka bir şey değildir, hele ki Baros'un sakatlığından sonra ancak 10 kişi de olsak şu maçta Ayhan'ın yerine Elano'nun kalmasını tercih ederdim ben son bölümde. Graz maçındaki son bölüme benzer bir düzen daha iyi olabilirdi.

Kaybetmek istemeyenlerin başında geliyordu belki Keita ama mağlubiyeti tescilleyen de gördüğü kırmızı kartla o oldu. Carlos'un kündesi benim de sinirlerimi zıplattı ekran başında, hemen her pas sonrası darbe alan, gözüne pet şişe gelen oyuncu da Keita'ydı ama yapmamalısın onu işte, yapmayacaksın. Yaparsan Carlos aldığı sarı kartı bir şeref madalyasıymışçasına karşılar işte. 2-1 ilerleyen, rakip alana yıkılmaya başlanmış bir oyunda en son ihtiyacı olan şey 10 kişi kalmaktı Galatasaray'ın ve hücumdaki en yetenekli oyuncunuzu kaybediyorsunuz üstelik. Bu kaybın en az 3 maç süreceği de kesin. Keita'nın o hamlesi çok şeyler kaybettirdi Galatasaray'a.Ve Aydın Yılmaz. Bir oyuncu kötü oynayabilir, bir oyuncu berbat oynayabilir ancak bir oyuncu ülkenin en önemli derbisinde 87. dakikada maçı çevirecek pozisyonda o topa öyle vuramazsın arkadaş. Hadi dağlara taşlara vurduysan da bu kadar vurdumduymaz olamazsın. Aydın işte tam da bu yüzden asla iyi bir futbolcu olamayacak.

Hakeme en son gelmek istedim çünkü en baştan girersem biliyorum ki sinirlerim el vermeyecek ve söylemem gereken birçok şeyi atlamak zorunda kalacaktım. Yukarda söylediğimi tekrarlayayım, golün ofsayt olması, Alex'in kendini bırakması maçın kaderini etkilese de her daim olabilecek şeyler ancak maç içinde bu kadar sert olan bir takımın Carlos'un kündesi hariç tek kart almaması akıl alır bir olay değildir. Fenerbahçeliler o kadar alışmış ki hakeme topa vurmasına rağmen her pozisyon korner, taç, faul isteyebiliyorlar istisnasız. İtiraza kart elbette ki yok. Elano ceza sahasında topla buluşmuşken oyunu kesip Lugano'nun hamlesine rağmen hakemi aldatmaya yönelik hareket kararı veren ve topu Galatasaray'dan alan, aynı şeyi Ayhan Akman'ın alkışlamasında da yapan bir adamın bu sertliğe gösterdiği müsamahaya şaşırmamak lazım zaten. Aynı hakemin üzerine yürüyen Emre Belözoğlu'na kart gösterememesi, daha bir süre önce Arda'yı zorla yandan çıkarmaya çalışan, Arda normal yerinden koşarak çıkmaya çalışırken önüne geçip kart gösteren Bünyamin Gezer'in Kazım'a gösterdiği müsamaha bile birçok şeyi ifade ediyor zaten. Bunlar unutulmasın, bir köşede dursun diye yazıyorum, yoksa eminim ki konuşulmayacak bunların hiçbirisi. Rıdvan Dilmen'e göre 'muazzam' bir performans göstermiş Bünyamin Gezer. Şaşırdım mı, hayır.

6 ay sonra Ali Sami Yen'de yan hakemin kafasının maç öncesi yarıldığı, Alex'in gözüne pet şişe geldiği, kameramanın yaralandığı bir derbiyi ve akabindeki 5 maç seyircisiz maçı beklemek düşüyor bize şu saatten sonra. Şu olaylar sonrası Fenerbahçe'yi tebrik edecek dirayeti kendimde göremiyorum ama 3 puanı alması gereken takım bugün Galatasaray değildi, o kesin. Ah be Galatasaray demekten başka yapabileceğim bir şey yok...

Kadıköy Deplasmanlarında Galatasaray & Bugünkü Derbi

Fenerbahçe-Galatasaray maçları her zaman maç psikolojisinin normalden çok daha ağır bastığı maçlar olmuştur, özellikle Kadıköy'de. Genelde de maç rayına oturmadan olağanüstü bir durum meydana gelir -genellikle erken gelmiş bir Fenerbahçe golüdür bu- ve iki takımın aynı oranda gole ihtiyaç duyduğu bir maç olmaktan çıkar. Galatasaray her daim saldırmak ve kazanmak zorunda olan taraftır ve her daim sahasına yerleşmiş, derbi sebebiyle oldukça da mücadeleci bir takıma karşı deplasmanda saldırmak durumundadır. Öncelikle Galatasaray adına aşılması gereken durum bu.

Bunun diğer dünya derbilerinde bir karşılığı yok, normal şartlarda oynanan her derbide deplasman takımı oyunu tutan taraf olur ve beraberlik onun düşmanı değil dostudur. Burdan Galatasaray kazanmamaya oynamamalıdır gibi absürd bir anlam çıkmamalı elbette ancak galibiyete gidiş yolunuz zorlu bir deplasmanda rakibi durmadan baskı altında tutmakla olmak zorunda değildir. Galatasaray gerek bu serinin baskısı altında, gerek de az önce bahsettiğim yenilen erken goller sebebiyle Ali Sami Yen'de son 20 dakikaya 2-0 yenik girmiş gibi oynamak zorunda kalıyor Kadıköy deplasmanlarını, kendi oyununu ortaya koyma fırsatını bulamıyor. Geçtiğimiz senelerde Galatasaray da bu durumu değiştirmek adına fazla bir şey yapmıyordu zaten, özellikle futbolcu merkezli bir karar mekanizması olduğunda "Fenerbahçe'yi orda yenmek" adına oturmuş düzeninden farklı oynamaya çalışan bir Galatasaray vardı. Hatırlayın, 2006'da Kadıköy'den alacağı bir puan Galatasaray'ı şampiyon ilan edecekken orta sahada sadece Saidou'yu bırakmış bir takım çıkıyordu sahaya. Bunun sebebi ise sahaya kazanmak için çıkmaktı Gerets ve futbolcuların maç sonrası demeçlerine göre. Bir kere bunu öğrenelim artık, bir derbi deplasmanı böyle oynanmamalı, oynanmaz. Özellikle 6-0'dan bu yana kendini orda ispatlama derdiyle sahaya çıkan futbolcuları frenlemek gerekli.

Bir an için bu maçın bir derbi olmadığını kabul edin ve Galatasaray'ın rakibinin Avrupadan denk bir takım olduğunu düşünün. Siz bu ekiple deplasmanda oynayacaksınız, rakibiniz mücadeleci, hırslı ve iç sahada iyi oynayan bir ekip. Bu takıma karşı oynamanız gereken futbol iç sahada ligin ortalama bir ekibine karşı oynadığınız bir maçla aynı mı olmalıdır? Galatasaray'ın Denizlispor'a karşı oynadığı futbolla Panathinaikos deplasmanında oynadığı futbol aynı mıdır mantalite olarak? Galatasaray'ın oynaması gereken oyun tam olarak da Panathinaikos maçında, özellikle ilk yarıda oynadığı oyundur, o bilinç ve rahatlıkla oynayabilmektir. Maç karakteri oturduktan sonra Galatasaray'ın bu hücum gücüyle gol bulmamasına imkan yok zaten.

Bu maçtan neden ümitli olduğumun cevabı da burda yatıyor aslında. Hayır, "Bu sefer olacak abi!" hissiyatı değildir bu, içime doğan bir şeyler de yok. Tek güvencem sezon başından beri Galatasaray'a bu bilinci getirmiş olan Frank Rijkaard ve Johan Neeskens yönetimindeki teknik heyettir, bunu uygulayan futbolculardır. En azından bu psikozun yaşanmayacağına eminim, sonuç ne olursa olsun kontrolü kaybetmeyen bir Galatasaray olacaktır sahada. Böyle bir Galatasaray'ın da her rakibe karşı kazanma şansı vardır. Bu Galatasaray kazanacak demek midir peki, elbette hayır ancak Galatasaray bu maçı kazanabilir diyebiliyorum ben rahatlıkla.Maç dinamiklerini önceden görmek mümkün değil elbette, Galatasaray başabaş bir oyunla da mağlup olabilir, onu bir kenara koyuyorum. Sonuçtan bağımsız konuşuyorum ve bunun klasik bir Kadıköy deplasmanı olmayacağını düşünüyorum.
Geçmişi bir kenara bırakıp günümüze dönelim. Galatasaray da Fenerbahçe de son yılların en iyi takımına sahip ve gerçekten üst düzey bir mücadele olacak, orası kesin. Galatasaray ideal kadrosuyla sahaya çıkma imkanına sahip ki bu önemli bir avantaj, ideal 12-13 oyunculu düzeninin dışına çıktığında Galatasaray'ın performansında bir düşüş yaşandığı açıkça görülmüştü Kasımpaşa-Graz maçları arasında. İlerde Baros, solda Kewell, sağda Keita, ortada Arda Turan şeklinde çıkacaktır muhtemelen Frank Rijkaard ancak Elano'yu da kenarda bırakmayacaktır tahminim, ilk 11'de başlaması da sürpriz olmaz. En kötü ihtimalle son yarım saatte sahada olacaktır Elano. Sağ kanattaki Sabri-Keita ikilisinin yüksek formu en önemli hücum opsiyonunun bu bölge olmasını sağlıyor elbette. Fenerbahçe'nin bu bölgedeki tercihleri ve önlem girişimleri maçın gidişatını doğrudan etkileyecek faktörlerden biri olacak.

Fenerbahçe'nin nasıl bir dizilişle sahada yer alacağı henüz belli değil gibi duruyor, özellikle forvet bölgesinde sakatlıklardan dolayı bir belirsizlik var. Klasik derbi manipülasyonlarından biri olabilir bu haberler, muhtemelen Fenerbahçe de Güiza, olmazsa Semih Şentürk'le forvet hattını şekillendirecektir. Güiza oynarsa bir yabancı kontenjanı problemi ortaya çıkabilir yalnız, bu da az önce bahsettiğim sol kanat tercihlerinde etkili olacaktır haliyle. Carlos ya da Santos'tan biri maça kenarda başlamak zorunda kalabilir. O bölgeye işlerlik katan Vederson'u ilk 11'de görebileceğimizi düşünüyorum ben, hem kontenjan sorununu çözmek, hem de o bölgeyi defansif anlamda kuvvetlendirmek adına. Bekleyip göreceğiz.

Daha fazlasını söylemek bir maç yazısı için fazla, biz de yavaş yavaş hazırlıklara başlasak iyi olacak maç için. Derbi öncesi zaman geçirmek isteyenler için 17.00'de TRT3'teki Türkiye-Burkina Faso U17 Dünya Kupası maçını tavsiye ederim, Spormax'te de şu anda Liverpool-Manu derbisi var. Türkiye maçı hakkında bir yazı yazmaya çalışacağım ama söz vermeyeyim, yarına da sarkabilir. Güzel bir derbi olması ve Galatasaray'ın kazanması dileğiyle...

Yurtdışından Fenerbahçe-Galatasaray Maçı

Türkiye'nin futbol ortamında kendinizi bu maçın büyüsüne kaptırmamanız mümkün değil, özellikle Galatasaray ya da Fenerbahçe taraftarıysanız. Bu yüzden kendi düşüncelerimden sıyrılıp bu heyecana maruz kalmayan, daha tarafsız bakabilecek kişi ve kurumların fikirlerine şöyle bir göz atarım. Bunun için de yabancı bahis siteleri fazlasıyla idealdir çünkü onlar bu işe profesyonel bakmak zorundadır ve kârlarını maksimize etmek için ideale en yakın oranları vermek durumundalar. Ara ara kontrol ettiğim birkaç sitenin verilerini derlemek istedim, maç öncesi yazısına girişmeden önce.

Maçın favorisi ev sahibi sıfatıyla doğal olarak Fenerbahçe gözüküyor. Bwin, Fenerbahçe galibiyetine 2.10, Betsson 2.30'luk oranlar belirlemiş. Galatasaray'ın galibiyetine ise iki site de 3.10 veriyor. Skor olaraksa 1-1 ön plana çıkıyor, iki site de en düşük oranı 1-1'lik skora vermiş. 1-0'lık Fenerbahçe ve 2-1'lik Galatasaray galibiyeti diğer düşük oranlı bahisler. Skoru belki bilemeyiz ama Fenerbahçe'nin bulduğu ilk pozisyonun gol olacağıyla ilgili bir bahis olsa muhtemelen en çok oynanan bahislerden biri olurdu!

Oyuncular bazında öne çıkansa golleri kimin atacağıyla ilgili bahisler. Betsson, Shabani Nonda ve Semih Şentürk'ü gole en yakın oyuncu olarak görüyor, 2.10'luk oran ile, bu iki oyuncunun arkasından ise Milan Baros geliyor. Sanırmı Shabani Nonda'nın gol krallığında lider olması bu bahiste etkili zira ilk 11'de çıkacak oyuncu muhtemelen Milan Baros olacak. Orta sahadan gol beklenen isimlerdeyse Kader Keita öne çıkıyor, onun ardından gelen isimler Collin Kazım Richards, Harry Kewell ve Arda Turan. Galatasaray'ın kanat oyuncularının aynı zamanda forvet karakterinde sahada yer alması bu bahiste etkili ama Fenerbahçe'de gole en yakın orta saha oyuncunun Kazım olması biraz garip geldi Alex dururken. Alex'e bu dört oyuncunun arkasında 4.00'lık bir oran verilmiş. Alex'in bu dört oyuncunun arkasında kalması ilginç. Alex'den sonra gol atması en muhtemel Fenerbahçeli orta saha oyuncusu ise Andre Santos olarak görülüyormuş. Sarı kart görme ihtimali en yüksek oyuncular ise Fenerbahçe'de Lugano ve Güiza, Galatasaray'da ise Hakan Balta ve Milan Baros olarak belirlenmiş.

Son olarak maçı yurtdışında yayınlayacak kanal olarak bir tek İspanyol C+ kanalına rastladığımı belirteyim, İtalya ve başka ülkelerde de yayınlanacağını duymama rağmen. Bu konu biraz muallakta gibi. Ligimizi pazarlamak konusunda atabileceğimiz ilk adım aslında Fenerbahçe-Galatasaray maçları, bu fırsatı iyi değerlendirebilmek lazım. Bakalım hangi ülkelerde yayınlanacak derbi?..

Trabzonspor 2-1 Kayserispor || Bir Devrelik İki Farklı Maç...

Galatasaray'ın maçlarını bir kenara koyarsam benim için bu ligin en zevkli maçları genelde başaltı takımların kendi aralarında oynadığı maçlar oluyor. Bir tarafın dominasyonunun beklendiği, diğerinin kurban rolünü oynadığı maçlar futbolun ruhunu sakatlıyormuş gibi geliyor bazen bana. Avrupada Barcelona, Manu, Chelsea gibi takımlara karşı da öyle diyebilirsiniz belki ama orda bunu telafi edecek birçok yön bulabiliyorsunuz, bu takımların karşısına çıkanlar da kurban rolüne bürünmeyecek kadar takım karakteri oluşturabilmiş ekipler oluyor genelde. Bizim ligdeyse bunu başarabilen ekip sayısı çok çok az. Trabzonspor ve Kayserispor başaltı takımların en istikrarlıları ligimizde ve bu iki takımın oynadığı her karşılaşmayı izliyorum açıkçası. Bugün de oyun dengelerinin sıkça değiştiği, güzel bir maç izledik.

Kayserispor son haftaların en formda takımlarındandı, bu maça çıkmadan önce oynadığı 6 maçtan 5'ini kazanmış bir ekipten söz ediyoruz. Ön alanda Makukula Kayserispor'un yıllardır sıkıntısını çektiği topu kontrol etme ve olumlu kullanma işini iyi beceriyor ve pozisyon geldiğinde gol vuruşunu da yapmasını biliyor. Biraz Shabani Nonda havası da var sanki. Top kontrolü, dağıtımı bana onu andırdı. Güçlü bir santraforla oynamak Kayserispor'un yıllardır belli bir defansif istikrarı yakalamış takıma oldukça yaramış. Zaten iyi bir iskeleti olan takıma Makukula dışında Hakan Aslantaş, Merter Yüce gibi yerli oyuncuları, geçen seneden beri forma giyen Furkan Özçal'ın yanına genç yetenek sıfatıyla stoper Serdar Kesimal'ı da monte etmiş Tolunay Kafkas. Trabzonspor ise Galatasaray karşısındaki takımdan üç değişiklik yapmıştı ilk 11'de ama sistemde yerleriyle bir değişiklik yapmamıştı. Defansta Giray yerine Song, sağ açıkta Serkan yerine Yattara ve forvette Umut yerine Gökhan vardı. Selçuk İnan yine kulübedeydi maç başında.

Kayserispor'un hücum sistemi öncelikle Makukula'nın ön alan becerisine dayalı. Topu kontrol edip ofansif orta sahalarına ilettikten sonra karşı alanda Kayserispor atağı olgunlaşıyor. Mehmet Eren ve Gökhan Emreciksin, ilk planda Makukula'yı destekleyen oyuncular, onlara daha sonra Furkan orta sahadan dahil oluyor. Merter ve Saidou ikilisi orta sahayı tutuyor ancak Merter beli biraz yavaş dönse de hücuma daha yakın oynamaya çalışan oyuncu bu ikili arasında. Toledo'nun yokluğunda sol bekte genelde sağ tarafta oynamaya alışkın olan Hakan Aslantaş görev yapıyordu ama beklenmedik bir şekilde golün asisti onun soldan bindirmesiyle geldi. Golün pasını da sağ ayağıyla verdi zaten. Bu golle beraber Kayserispor'un bu hücum sisteminin maksimum verime ulaştığı bir 10 dakika izledik Trabzon'da. Neredeyse her Kayserispor akını gol pozisyonu oluyordu ama iki kez Sylva'nın kalede olmadığı anda topu çerçeveye gönderemedi Furkan ve maçın Kayserispor adına koparma şansını değerlendiremedi.

Hugo Broos, Galatasaray maçından sonra içerde bir mağlubiyet daha alırsa gideceğini bilecek kadar tecrübeli bir hoca, bu gidişatın Kayserispor'a ikinci golü getireceğini farkedip henüz 27. dakikada oyuna sert bir müdahele yaparak Selçuk ve Umut'u sahaya sürdü. Çıkardığı oyunculardan birisi Yattara, diğeri Engin'di.

Burda Engin'in ıslıklanması ve akabinde Engin'in formayı öperek taraftara tepki vermesi atlamamak gerek, onu biraz açalım. Benim tuttuğum bir oyuncu olmadı hiçbir zaman Engin, bireysel becerilerini takıma katkı yapacak şekilde yontamamış, egoları yüksek ortalama bir oyuncudan fazlası değildir benim için. Trabzonlu kontenjanından geldi Trabzonspor'a ama bu tip sorunlu oyunculara tahammülsüzlük konusunda pek başarılı olmayan bir profile sahip Trabzonspor, ıslıklanması şaşırtıcı değil o açıdan. Yalnız taraftardaki bu tahammülsüzlük sahaya o kadar sirayet etmiş ki yabancı oyuncular dahi çok amatör kartlar görebiliyorlar. Colman'ın, Gabric'in bu şekilde kart görmesini ben başka türlü açıklayamıyorum. Gökhan da golünü korner bayrağına uçan tekme atarak kutlar bu ortamda, doğaldır.

Müdaheleye dönelim. İki forvetli ve daha dengeli bir orta saha modeline dönen Trabzonspor, Kayserispor'un o 10 dakikalık hızını da kesmeyi başardı. Bunda oyun kurucu rolünü Colman'la paylaşan Selçuk'un payı vardı öncelikle. Umut'un girişi de Gökhan'ı daha gezgin hale getirdi, o da kanatlarda top almaya başladı. Golde sağ taraftan gelen ortaya yaptığı tek vuruş da çok şıktı, Suleymanou'nun gerçekten yapabileceği bir şey yoktu. Hamlenin getirilerinin skorla beraber ete kemiğe bürünmesi psikolojik üstünlüğü de Trabzonspor'a getirdi maçta, Kayserispor'un istikrarlı atakları kesintiye uğradı. Devreye bu şekilde girilecekken gelen duran top golü ise tek devrelik bu güzel maçı Trabzonspor lehine tescilledi.

İkinci yarıda ilk yarıdaki yoğunluk yoktu, sadece Tolunay Kafkas'ın 52. dakikadaki Makukula'ya destek hamleleri ve Ali Turan'ın kırmızı kartı var. Emreciksin yerine giren Olembe daha teknik bir oyuncu, Furkan'ın yerine Troisi'yi alarak da Makukula'nın arkasına yardımcı bir forvet oyuncusu almak istedi Tolunay Kafkas ama önde oynayan Trabzonspor'a karşı fazla verimli olmadı bu hamleler. Ali Turan'ın dayanamayıp elle oynaması da takımı 10 kişi bırakıp işi iyice zorlaştırdı zaten. Broos ise ilk yarıdaki hamlelerin başarısını görüp son değişikliğini sakatlık riskini düşünüp saklamayı tercih etti, maç da fazla değişmeden bitti.

Trabzonspor'un böyle ilginç bir kimliği var iç sahada, işler çok kötü giderken birden ev sahibi lehine dönebiliyor iş. Kayserispor ise buna cevap veremedi ve elindeki üç puanı ev sahibine verip güzel giden serisini de sonlandırmış oldu. Trabzonspor ligin golcü ekiplerinden olmasına karşın gol yemekte sıkıntı yaşıyor ve bu da sıralamaya ciddi şekilde yansımış durumda, kazanmalarına rağmen puanlarını 15'e yükseltip yedincliğe yükselebildiler maç fazlasıyla. Kayserispor ise Bursaspor'un arkasındaki yerini korudu şimdilik, Gençlerbirliği ve Eskişehirspor ise 2 puan arkada ve bir maçı eksik. Yarın için Bursaspor-İBB maçını seçmiş Lig TV, evde olursam onu da izlemeye çalışacağım, iyi maç olursa onla da ilgili bir şeyler karalarım. Uzun süredir Galatasaray dışı maç yazısı yazamıyordum, bu yazıyla beraber pasımızı da atmış olalım...

Ülke Puanımız #4: Telafi Haftası...

Son ülke puanı yazısını yazdığımızda kupalarda grupların ilk haftasıydı ve sadece Galatasaray Panathinaikos deplasmanından 2 puan getirebilmişti, bu da rakiplerimizin gerisine düşmek anlamına geliyordu. İkinci haftada Fenerbahçe'nin Sheriff deplasmanından aldığı 2 puan ve Galatasaray'ın içerde aldığı 1 puan toplamda 3 puanla ortalama bir haftayı geride bırakmamızı sağlıyor ve ilk haftadaki başarısızlığımızın izlerini silmeye pek yardımcı olmuyordu. Bu hafta birnevi telafi oldu ve belki de son yıllarda gördüğümüz en başarılı Avrupa haftalarından birini geride bıraktık. Beşiktaş ve Fenerbahçe iki zorlu deplasmandan 3 puan çıkardı, Galatasaray da sürprize mahal vermeyince 5 puan toplamış olduk. Bu da kemiksiz 5/5=1 puan demek ülke puanı hesaplamalarında.

Türkiye gruplara üç takımla kaldığında alabileceği puan az çok belliydi ve bu hedefin şimdilik tutturulduğunu görüyoruz. Galatasaray 3 maçta 7 puan aldı, Panathinaikos deplasmanının olduğu bir fikstürde fazlasıyla kabul edilebilir bir puan. Fenerbahçe'nin 3 maçta 6 puanı var, orda da 1. torba ekibi Steua'nın da dahil olduğu iki deplasman vardı. En zorlu fikstüre ve rakiplere sahip olan Beşiktaş'sa ekstra katkı yapamasa da iki deplasmandan 1 puan çıkararak hedeflerini diri tuttu. Ülke puanı bazında bakarsanız ortadaki 18 puandan 5+4+1=10 puanı alabilmek hiç de fena sayılmaz. Ancak Türkiye'nin hedefini revize eden başka faktörler de var ki bunların başında Portekiz ve Hollanda'nın ortaya koyduğu performanslar geliyor. Türkiye'nin hedefi bu iki ülkenin gerisinde kalmamak ve sene sonunda sıralamada ilk 10'da yer bulabilmek. Bunun için de iki ülkenin puanlarına da bir göz atmamız gerek.
Hollanda bu üç ülke arasında en az takım firesi vermiş ülke (5/6) ve bunu puanlarına da gayet iyi yansıtmış durumdalar. Aramızdaki farkı 1.230 puana çıktı. Hollanda'da ülke puanına en düşük katkı veren takımı 4 puan toplamış, bu bile Hollanda'yı Portekiz ve Türkiye'nin bir adım önüne koyuyor. Türkiye'de Trabzonspor ve Sivasspor 1'er puan getirebilmişken Portekiz'de Braga 0, Paços de Ferreira 1.5 puan ile sezonu kapadı. Hollanda'da ise grup devresini elenme potasında kapatan tek takım Fenerbahçe'nin grubunda yer alan Twente, onların da ikinci Sheriff ve lider Fenerbahçe'yle iç sahada maçları var. Şanslı bir seriyle Şubat ayına 5 takımla girebilirler ki bu da bizim için felaket haberi olur açıkçası. Bu sürece müdahil olmak adına tek şansımız Hollanda'da oynanacak Twente-Fenerbahçe maçı, onun dışında kötü performans beklemek dışında yapabileceğimiz bir şey yok.

Portekiz ise daha makul bir rakip görünümde ilk yarı itibariyle, bu sezon topladıklar 4.166 puan sezon başındaki farkı 0.633 puan erittiğimizi gösteriyor. Aslında grup bölümüne de Portekiz'den daha iyi bir giriş yapma şansımız vardı fire sayısı bakımından ancak Nacional'in Zenit'i elemesi işleri biraz karıştırmıştı. Neyseki bu şaşırtıcı performanslarını grup bölümüne taşıyamadılar ve ilk ikiyi Bremen ve Bilbao'nun büyük ölçüde garantilemesi sebebiyle Aralık sonunda devre dışı kalacaklar. Avusturya'nın sürpriz çıkışını incelerken dolaylı olarak değinmiştim bu konuya. Galatasaray ve Fenerbahçe'nin Portekiz'deki muadilleri Sporting ve Benfica da aynı bizimkiler gibi devreye lider girdiler. Sporting 9 puan, Benfica ise 6 puan topladı grubunda. Son hafta Benfica'nın grubun bence en önemli ekibi Everton'a 5 gol atmaları oldukça ilgi çekiciydi. Bu iki takımdan fire vermeyecektir Portekiz, tek beklentimiz ikinci devrede daha az puan toplamaları olabilir. Porto'nun da Şampiyonlar Liginde havlu atmayacağını düşünürsek Şubat ayına üç takımla kalacaklar gibi gözüküyor. Beşiktaş'ın devam edip edemeyeceği bu açıdan kritik.

Bizim 9-11 hesabını bir kenara koyarsak (9-11 de bir garip durdu sanki) Avusturya ve İsrail'in yaptığı büyük çıkış bu senenin en çok dikkat çekenleri arasında. Geçtiğimiz günlerde Avusturya takımlarının Avrupa Ligi istilasını yazmıştık, en az onun kadar dikkat çekici bir diğer performans da İsrail'den geldi. Şampiyonlar Ligine soktukları Maccabi Haifa bonus puanları hariç puan alamasa da Avrupa Ligindeki Hapoel Tel Aviv aldığı iki galibiyetle ülke puanı bazında ciddi bir sıçrama yapmalarını sağladı. Şimdiden 6 puan topladılar ve bu onlara 4-5 sıra birden kazandırmış durumda. Bundan fazlası da zor zaten, önlerindeki Çek Cumhuriyetine yetişmeleri pek mümkün gözükmüyor 4 puanlık farktan ötürü. Çek Cumhuriyeti'nin bundan 2-3 sene önce bizim birebir rakibimiz olduğunu düşününce hem bizim kaydettiğimiz aşama, hem de Çek Cumhuriyet'nin gerileyişi ortaya çıkıyor net bir biçimde. Umarım bu tempomuzu önümüzdeki kritik iki seneye de yayıp ağzımıza sakız ettiğimiz en iyi liglerin arasında gerçekten yer bulabiliriz, en azından bir süre...

Genç Oyuncu Raporları #14: Ankaragücü, Armand, Semih & İsmail...

Rapora geçen gün kaldığımız yerden devam edelim. Ankaraspor'un yabancı oyuncularının talibi olmamasına şaşırmıştım zira Ankaragücü'nün yabancı kontenjanı doluydu ve bu oyuncuların hepsini birden alması mümkün değil gibi gözüküyordu. Sadece bana öyle gözüküyormuş zira Ankaragücü dört yabancı oyuncusuyla sözleşmesini feshedip Theo Weeks, Roquy Meye, Stefan Senecky, Brabec ve Konate ile sözleşme imzalamış. Yerli olarak da Aydın Karabulut, İlhan Parlak ve Özgür Çek'in dahil olduğu 6 oyuncu Ankaragücü'ne geçti. Kağıt üstünde olmayan birleşme kadrolar özelinde oldu sonunda. Bunun sezon başında niye gerçekleşmediği ve bu kadar fırtına koparıldığını anlamakta güçlük çekiyorum. Belki federasyon uyanmaz da ikinci takımı da tutarız derdi miydi acaba?

Galatasaray cephesinde de bir transfer var altyapıya ama diğer transferlerden biraz değişikti bu. Johan Neeskens'in 92 doğumlu oğlu Armand Neeskens Galatasaray'dan lisansını çıkarmış ve Süper Genç takımla antrenmanlara başlamış. Birkaç blogda bu konuyla ilgili yazılar okudum, o yüzden fazla detaya inmeyeceğim ancak ilgi çekici bir transfer olduğu kesin. Armand'ın futbolculuk yetenekleri hakkında bir fikrim yok ancak bu transfer iki açıdan önemli. İlgi Galatasaray altyapısında Daniel Tözser sonrası benim aklıma gelen ilk yabancı olması ki bence altyapı düzenimizin en arızalı yönlerinden birisi bu. Yabancı oyuncu da yetiştirebilmeli kulüpler, bu yönde atılmış bir ilk adım olur mu diye aklımdan geçirmiyor, daha doğrusu hayal etmiyor değilim ama fazla anlam yüklenmemesi gereken bir transfer olduğunu da kabul etmek gerekir. İkincisi ise Neeskens'lerin Galatasaray'a gelip geçici bir dönem olarak bakmadığını, en az iki-üç sene burda kalma niyetinde olduklarını gösterir ki esas benim için referans olan konu bu. Armand da iyi çıkar da onu daha üst düzeyde seyretme şansı da buluruz Galatasaray forması altında.

Galatasaray altyapısı demişken unutulmaması gereken ancak bir türlü haber alınamayan bir oyuncu var, o da Semih Kaya. Bu çocuk nerde allah aşkına, bilen gören var mı son birkaç aydır? Mayıs ayında Yunanistan U17 milli takım maçında sakatlanan, ardından sakatlığının beklendiği kadar ciddi olmadığı söylenen Semih Kaya o günden beri kayıplarda, yine yeniden. Çok ciddi sakatlıklar yaşadı ve birbirinden bağımsız bu ciddi sakatlıklar sahalara dönmesini engelliyor. Gerçekten çok üzücü bir durum. Florya'da A2 maçlarını izleyebildiğim dönemde soracak birilerini aramıştım ama kimseyle görüşme fırsatı bulamadım. Semih hakkında güncel bir bilgisi olan varsa lütfen paylaşsın.

Bir haber de fotoğraftaki İsmail Köybaşı'yla ilgili. UEFA.com İsmail'i Şampiyonlar Liginde forma dikkat çeken 10 genç oyuncu arasında göstermiş geçtiğimiz günlerde. 3 kez milli takımda görev yapmasını da özellikle vurgulamışlar. Bu haber sonrası Wolfsburg maçında İbrahim Üzülmez'in arkasında yedek soyunması ise ironik oldu. İsmail'in düzenli forma bulamaması pek aklımın aldığı bir husus değil, o yüzden ben pası UEFA'ya atıp yazıyı bitireyim.

İsmail Köybaşı, 20, Beşiktaş JK
Beşiktaş have endured a torrid start to the season, but they can take some comfort from the excellent form of left-back İsmail Köybaşı who is proving the €5.5m they paid Gaziantepspor for him during the summer was money well spent. Confident on the ball, the defender has caught the eye with his surging runs and accurate crosses and has been fast-tracked to the international side, winning three caps since making his debut in August.

Galatasaray 4-1 Dinamo Bükreş || 3 Maç, 7 Puan...

Galatasaray için önemli bir maçtı Dinamo Bükreş maçı birçok açıdan. İlki Sturm Graz beraberliği sonrası kaybedilen hamle üstünlüğü sebebiyle liderliği korumak için bu maçtaki üç puan gerekliliği, diğeri ise ligin kaderi üzerinde önemli etkisi olacak olan derbi mücadelesi öncesi takımın son hazırlıklarını ve rotasyonunu yaptığı maç olmasıydı.

İlk 25 dakikalık bölümde rakibi açmakta sıkıntı çekti Galatasaray. Topa hakim olmasına rağmen alanını dengeli şekilde savunan rakip karşısında kaleye inmekte güçlük çekti açıkçası, Trabzonspor maçının aksine. Frank Rijkaard'ın maç öncesi açıklamasında rakiplerine iyi çalıştıklarını ve maçın sorunsuz geçmesi için ilk yarıda öne geçme amacında olduklarını özellikle vurgulaması Sturm Graz maçında gelen beraberliğin sorgulanmış olduğu anlamına da geliyordu bence. Caner Erkin sahadayken sağ tarafta 'defansif dengeleyici' Uğur Uçar'ın değil de yine ofansif bir bek olan Sabri Sarıoğlu görev alıyordu. Bu sebeple ilk devrenin ikinci yarısında gelen goller Galatasaray'ın tam da hedeflediği şeydi. Harry Kewell'ın ordan şut çıkarması ve Servet Çetin'in dolaylı olarak gole katkısı belki istenilen netlikte bir baskı olmasa da Galatasaray'ın Bükreş yarı sahasına çökmüş olmasının bir sonucudur aynı zamanda. Gol sonrası oyun planı sekteye uğrayan Bükreş ve morallenen ve pas trafiğine daha iyi konsantre olan Galatasaray Keita'yı etkin alanda birebirlerde bırakmayı becermeye başladı. Keita da ne kadar özel bir oyuncu olduğunu tek pozisyonda ispatlamak ister gibiydi ve bu takıma niye alındığını bir kez daha gösterdi. iyi bir santraforla topu o bölgede ve hamle üstünlüğüyle buluşturmak %90 gol getirir zaten, benim gol sevincim de Nonda'nın kontrolüyle beraber başlamıştı zaten. 42. dakikada gelen bu gol Galatasaray için büyük bir aksilik olmazsa üç puanın cebe konduğunun göstergesiydi.

Burda bir Dinamo Bükreş-Sturm Graz karşılaştırmasına gitmek gerek. İki takım dasavunmada disiplinden kopmayıp gol yememek üzerine bir planla çıkmıştı Ali Sami Yen'e ancak iki takım arasında bariz bir fark vardı ki Sturm Graz yakaladığı açıkları değerlendirebilecek pas trafiğine sahipti, bugünkü Dinamo Bükreş'in hücum planı ise kaleyi gördüğünde şut atmak dışında pek organize sayılmazdı. Bunda iki maçtaki Galatasaray'ın takım savunmasındaki yerleşim farkı etkin miydi bilinmez ama bu maçta Galatasaray o yönden işleri istediği gibi ilerletti, bunu söyleyebiliriz en azından. Galatasaray bir şekilde golü bulacaktı ya da maç golsüz sona erecekti. Sturm Graz maçındaki hava ise bu şekilde değildi, o açıdan ayırabiliriz bu maçı.

İlk yarıda plan işledi ve Galatasaray istediğini aldı, merak konusuysa haftasonu oynanacak derbi öncesi hangi oyuncuların kenara alınıp dinlendirileceğiydi. Kader Keita da maçı bir an önce kotarıp dinlenmeye çekilmek istermişçesine bir asist daha yaparak maçı devrenin başında 3-0'a getiren golü hazırlıyordu. Yalnız üçüncü golde Keita kadar hakkı verilmesi gereken bir adam var ki o da Mustafa Sarp. Galatasaray yarı sahasının ortasında rakibinden kurtulup net ve uzun bir pasla Keita'yı gören ve pası attıktan sonra hızla ceza sahasına inip rakip defansın dengesini bozan da yine kendisi. Nonda boş kaleye topu bırakırken o da ön direkteki koşusunu tamamlıyordu. Zaten Galatasaray adına yine en iyi pasörlerden biriydi, bu gol koşusu da ona asist ya da gol kazandırmasa da atlanmaması gereken bir enstantaneydi maç içersinde.

Değişikliklere dönelim. Gelen üçüncü gol sonrası tribünde de beklenti Keita'nın çıkacağı yönündeydi ve ilk değişiklik de Keita-Aydın şeklinde oldu. Keita'yı izledikten sonra bir kanat performansını değerlendirmek ne kadar doğrudur bilinmez ama Aydın'ın girişinin Galatasaray'ın sağ kanat etkinliğini yitirmesine sebep olduğunu düşünmeden edemedim açıkçası. Bu kadar yanlış karar veren, pozisyon almayı bilmeyen bir oyuncunun Galatasaray düzeyinde tutunması zor. Hoş, Elano'nun gole çevirdiği penaltıyı hızıyla rakibini ekarte edip onu hataya zorlaması getirdi ama Aydın'a senelerdir sabredilmesinin sebebi de kaşı gözü için değil bu ham yeteneklerini performansa çevirebilmesi ümididir zaten. İstikrarlı bir oyuncu olabileceğine inanmıyorum ben Aydın'ın, o sebeple fazla uzatmış olmayayım. Belki ayrı bir yazı yazılabilir tekrardan.

İkinci değişiklik ise Sabri Sarıoğlu'nun kenara gelişiydi ve yerine Uğur Uçar giriyordu. Uğur kenardayken Caner'i alabileceğini düşünmüştüm zira Sabri Rijkaard döneminde kenara gelen oyunculardan biri olmadı hiçbir zaman. Bunun da bir dinlendirme değişikliği olduğunu anlamak mümkün burdan. Dakikalar 74'ü gösterdiğindeyse Ayhan Akman-Barış Özbek değişikliği geldi. Bu değişiklik Barış'ın oyuna girmesinin yanı sıra Uğur Uçar'ın takımın yeni kaptanı olması anlamına da geliyordu. Her takımın çok sevilen bir oyuncusu vardır, Uğur Uçar da sanırım Galatasaray taraftarının büyük bir çoğunluğunun gözünde öyle bir oyuncu. Kaptanlık pazubandı onun koluna geçtiğinde evladıyla gurur duyan bir ebeveyn moduna geçmemin başka bir anlamı olamazdı zaten. O da skor anlamında koptuktan sonra girmesine rağmen defansta aksamadı, kritik birkaç müdahelede bulundu. Özellikle rakip forvetin birebir kalacağı pozisyonda müdahele edip topu kornere göndermesi Leo Franco tarafından alkışlandı bir süre.

Tüm bunları bir kenara koyarsak Galatasaray'ın anlaşılması güç bir hastalığı olan skor sonrası maçın kontrolünü tamamen alıp kopartamama sorunu yine ortaya çıktı bu maç. Skorun 4-0 olması elbette herhangi bir puan kaybı riskini getirmedi ancak özellikle 60-70 verilen pozisyonlar hiç de iyi sinyaller değildi. Önde olan bir takımın vermemesi gereken pozisyonlardı bunlar, özellikle 69. dakikada ceza sahası yan bölgesine atılan ara pas ve içeri çevrilen top Trabzonspor maçında yenilen ve maç yazısında özellikle vurguladığım üçüncü golün bir kopyası. Tek farkı diğer pozisyon kadar ani gelişmemesi sebebiyle kademeye girebilecek bir Uğur Uçar'ın bulunmasıydı orda. Bu takımın artık alınan skor sonrası ağırlığını koyup rakibi grogi duruma düşürmesi gerekiyor. Kendi sahasında 4-0 üstün oynayan bir takımın bu şekilde oynamaması gerekir.

Yazının finalini de başlığa ve ilk paragrafa dönerek yapalım çünkü bu maç Galatasaray'ın 7 puanla liderliğini korumasını sağladı ve Bükreş'le de farkın 4 puana çıkmasını sağladı. Deplasmanda alınacak galibiyet hem turu garantilemek, hem de Panathinaikos karşısına önde çıkmak adına önemli. Tabii tüm bu hesaplardan önce akıllar Bükreş deplasmanından çok daha yakında, Kadıköy deplasmanında olacak...

Avrupa Ligine Avusturya Darbesi: Salzburg, Sturm, R. Wien & A. Wien

UEFA Kupasının 5'li gruplara geçtiği dönemden beri bir gelenek haline geldi ülke halinde grup bölümüne sürpriz baskınlar, geçen sene Hollanda, onlardan önce Yunanistan, ondan önce İskandinavlar. UEFA Avrupa Liginin bu seneki baskıncıları da Salzburg, Sturm Graz, Rapid Wien ve Austria Wien ile lige dört temsilcisini sokmayı başaran Avusturya. Şampiyon Salzburg da dahil olmak üzere fire vermeden UEFA Ligine geçiş yaptılar. O kadar çoklar ki bir Türk takımının Avusturya ekibi çekmemesi gerçekten güçtü, hatta Galatasaray'a son olarak Salzburg ve Sturm Graz kalmıştı, Sturm Graz oldu.

Sturm Graz demişken biraz açmam gerek sanırım zira bu sene beni olumlu manada etkileyen takımlardan biri oldu Graz, teknik kapasitenin sınırlı olduğu kadrosuna rağmen futbolun doğrularıyla ne kadar iyi bir maç çıkarılabileceğini ispatladılar Ali Sami Yen'de. Net ve ayağa pas yapan ve bunu panik atak geçirmeden yapabilen bir takım görüntüsündeydiler. Galatasaray 1-1 biten maçı kazanmaya ne kadar yakınsa onlar da ekstra bir kontratak değerlendirerek maçı almaya o kadar yakındılar. 1-0 mağlup oldukları Dinamo Bükreş maçlarını izlemedim, grupta Panathinaikos gibi ağırlığı olan bir takım olduğunu da düşünürsek gruptan çıkma şansları çok düşük ancak benim hafızamda olumlu yer edinen bir ekip olacaklar bu sene adına, o kesin.

Avusturya ekipleri arasında en fazla dikkat çeken ise şüphesiz şampiyon Salzburg oldu, hatta turnuva içinde en dikkat çekici performans desek yanlış olmaz. Önce deplasmanda Lazio'yu 2-1'le geçtiler, sonra içerde Villareal'i 2-0'ı yendiler. İki zorlu maçtan çıkan 6 puan onları başarılı bir Levski Sofya serisi sonrası grup liderliğini garantilemiş bir takım haline getirebilir. Arkasına Red Bull'un desteğini aldıktan sonra ciddi bir atılım içindeydi Salzburg, Trapottoni döneminden bu yana. Şampiyonlar Ligine sürpriz bir giriş bekliyordum onlardan ama senelerdir o eşiği bir türlü aşamadılar, bu seneki performansları ise bu açıdan da dikkat çekici. Yeni sistemin nimetlerinden yararlanabilecek takımlardan biri olup 2-3 senede bir Şampiyonlar Ligi gören bir ekibe dönüşebilirler, takım puanını da toparlayıp 'Şampiyonlar Yolu'nda seribaşı haline gelebilirlerse bu daha kolay olacaktır elbette.

Grubunda lider olan bir diğer Avusturya takımı ise Rapid Wien. Hamburg, Celtic gibi kalburüstü takımların bulunduğu grupta aldıkları 4 puan onları liderliğe taşıdı, üstelik oynadıkları iki maç da bu takıma karşı. İlk haftada Hamburg'u Viyana'da 3-0'la geçmeleri çok konuşulmuştu özellikle. Gollerde Hamburg'un büyük hataları olsa da 3-0'lık net bir sonucun yadsınmaması gerekir. Bunun bir tesadüf olmadığını Celtic deplasmanından kotardıkları puanla da kanıtlamış durumdalar zaten. Salzburg'a benzer şekilde onlar da nispeten kolay bir iki maçlık periyoda giriyorlar, ordan çok daha sağlam çıkma şansına sahipler. Gerçi Hapoel Tel Aviv'in Celtic'i geriden gelip mağlup etmiş bir takım olduğunu unutmamak gerekiyor, özellikle iç sahada kuvvetli bir ekip. Stadlarını dolduruyorlar ve iyi bir baskı kuruyorlar. Rapid Wien için 4 puan ideal hedef gibi gözüküyor, ardından gelecek bir Celtic beraberliği turu getirecektir onlara.

Takım puanı olarak bu dört takımın en üstünde yer alan Austria Wien ise Salzburg ve Rapid Wien benzeri bir çıkışı gerçekleştirebilmiş değil. Ön elemelerde ecel terleri döken Atletico Bilbao ilk maçta bunun acısını 3-0'la onlardan çıkardı, bir de kırmızı kart aldılar bu maçta. 07/08 sezonunun UEFA Kupası şampiyonu Zenit'i sürpriz bir şekilde eleyen Nacional de Avusturya'dan 1 puan çıkarmayı başarınca grubun dibine demir attılar. Önlerindeki iki maçın da Werder Bremen'le olduğu düşünülürse muadilleri kadar parlak bir tablo çizmek mümkün değil onlar için. O kadar da olsun artık zaten, dörte iki yapmaları bile büyük bir başarı, üçüncüsü mucizevi olur...

Şampiyonlar Liginde Araya Girerken...

Dün gece Şampiyonlar Liginde oynanan maçlarla ilk üç maçlık periyot, mini devre tamamlandı ve takımlar ilk maçlarını tamamlamış oldu. Şampiyonlar Ligindeki tek temsilcimiz Beşiktaş'ın zor fikstürü ilk devreydi, iç sahada ilk maç Manchester United, sonraki iki maç esas rakipler olan CSKA ve Wolfsburg'a karşı deplasmanda. Kura çekimi sonrası Beşiktaş için ilk üç hafta hedefini 2-3 puan olarak belirlemiştim ben kafamda, ideal senaryo gerçekleşmese de Manu'yu kategori dışı bırakınca iki deplasmandan çıkan 1 puan Beşiktaş'ı yaşatır. Bu beraberlik Beşiktaş'a içerdeki iki İnönü maçında işi kotarma fırsatını getirdi. Wolfsburg'dan alınacak galibiyet dördüncü haftaya girilirken muhtemel bir ikinciliği de beraberinde getiriyor, ikili averajın da Beşiktaş'a geçeceği hesabıyla. 4-4-3 şeklinde dizilmiş olacak Beşiktaş, Wolfsburg ve CSKA.

Ondan sonrası iki maçlı bir final zaten. Sürpriz bir Old Trafford beraberliği kovalayıp İnönü'de CSKA finali oynayacak Beşiktaş. İşte o maçta İsmail Köybaşı'nın CSKA deplasmanında deli gibi sevindiği o golün gerçekten alınmış bir puan kadar önemli olduğu bir gün olacak belki de. Maçı izlesem de dışarda olduğumdan derinlemesine analiz işine girme hakkını pek görmüyorum kendimde açıkçası, tekrar kovalayayım dedim ama maçın tamamını izleme şansı da bulamadım açıkçası. Canlı maçı vermeyen adamlar tutup da maç tekrarı mı verecek diyenleriniz olabilir tabii, haklısınız. Sevgili Salih güzel bir yazı çıkarmış yine, ondan okumak iyidir deyip diğer gruplara geçeyim ben de en iyisi.

İlk iki haftada ilginç skorlar alan Milan bu hafta Real Madrid karşısında bunu bir üst seviyeye taşıdı ve Madrid ekibini deplasmanda yendi 3-2'lik skorla. Gerçekten arızalı bir takım olduğunu ortaya koydu Milan, kadrosu ve limitleri arasında gidip gelirken sahip oldukları Avrupa geleneği içerde Zürih'e yenilirken deplasmanda Madrid'i yenen garip bir takım haline getirdi. Bir de geriden gelmişler üstelik, Pirlo'nun golüne ise ancak şapka çıkarılır. Zürih bugün içerde Marsilya'dan bir puan alabilseydi o gruptaki tablo çok farklı olabilirdi. Geçen seneki Roma-Chelsea-Bordeaux ve Cluj'dan oluşan gruba çok benzetiyorum bu grubu. Geçen sene de Bordeaux ilk iki maçı puansız kapamış, grubun 4. torba takımı Cluj ise aldığı sürpriz Roma galibiyetiyle adından söz ettirmişti. Bu iki takımın eşleşmesinden ise Bordeaux 6 puan çıkarıp grupta iddialı bir konuma gelmişti. Marsilya'nın Zürih deplasmanından galip çıkması da benzer bir seriyi hatırlattı bana. Bordeaux-Marsilya, Zürih-Cluj, Roma-Milan eşleşmesi yapmak pek yanlış olmayacak bu anlamda.

B grubu dışında Çarşamba günü sakin geçti diyebiliriz aslında, bir de Bordeaux-Bayern eşleşmesi epey heyecanlı geçmiş, iki kırmızı çıkmış Bayern'e. Kaçırdığıma üzüldüğüm bir maç da buydu, neyseki Madrid-Milan maçı gibi internet ortamında tamamı bulunabilecek bir maç, aynı keyfi vermese de kaçırmak istemiyorum bu maçları. Bayern'in aldığı Bordeaux mağlubiyeti grup dengeleri açısından da kritik zira Haifa'nın etkisizliği sebebiyle tabiri caizse üç takımlı bir grup bu ve Bayern kendini bir anda Şampiyonlar Ligi dışında bulabilir. Bordeaux puanını 7'ye çıkardı bu maçla, Juventus da 5 puanda. Bayern son üç haftada bu iki takımdan minimum 4 puan almak zorunda ki o bile yeterli olmayabilir Bordeaux-Juventus maçının skoruna bağlı olarak. Grup içinde grup durumu var biraz burda.Devreye en beklenmedik şekilde giren grup Barcelona ve Inter dominasyonunun beklendiği F grubu. Barcelona 4, Inter ise 3 puan toplayabildi sadece. Doğu Avrupalılar dişlerini göstermiş durumda ilk yarı itibariyle, özellikle Rusya Şampiyonu Rubin Kazan ilk Şampiyonlar Ligi deneyiminde fazlasıyla dikkat çekiyor. Nou Camp'tan uzun süredir üç puan çıkaran yoktu. Şöyle bir kurcaladım da geçen seneki fasulyesine Shaktar mağlubiyetini saymazsak içerde son Şampiyonlar Ligi grup mağlubiyetleri 2000/01 sezonunda Milan'a karşı, Beşiktaş ve Leeds'li grup. Milan da İspanyolların belalısıymış cidden! Neyse, Rubin Kazan diyorduk. Dinamo Kiev'le beraber topladıkları 4 puan dengeleri tamamen değiştirdi ve bu iki takımın en az Barcelona ve Inter kadar şansları mevcut. Rubin Kazan için en kritik maç iç sahadaki Barcelona maçı, orda yenilmezlerse Kiev galibiyeti onları 8-10 puan barajına yerleştirir ki Inter Barcelona ve Kiev deplasmanlarına gidecek ikinci yarı. Bu da Inter-Kazan maçından çıkacak Inter galibiyetini bile önemsiz kılabilir bu eşleşmede.

Diğer gruplarda tablo beklenilene yakın, belki Unirea Urziceni'nin 4 puanla Stuttgart ve Rangers'ın önünde ikinci olması sürpriz olarak nitelendirilebilir. Özellikle bu hafta Rangers deplasmanından aldıkları 4 gollü galibiyet çok önemliydi, Rangers'la ikili averaj adına. Ara sonrası izlenilesi takımlardan biri de onlar olacak...

Harraby Athletic > Güvenspor

Bundan yaklaşık 9 ay önce 'Gloria Buzau vs. Güvenspor' başlığıyla bir yazı yazmıştım, orda Şahan'ın NTV'de yayınlanan Güvenspor skeciyle karşılaştırmaya gitmiştik Gloria Buzau'nun performansını. Gloria Buzau biraz abartılı bir benzetmeden fazla değildi elbette ama Güvenspor'un İngiltere muadili Harraby Athletic pek öyle değil. Kuruldukları 2006 yılında 19-0'lık bir yenilgiyle başlayan serileri tam 90 maçı bulmuş Harraby Athletic 14 yaş altı takımının. Bugüne kadar Longhorn Genç Futbol Ligi'nde aldıkları tek puan da rakip takımın maça çıkmaması sayesindeymiş. Ancak onları Güvenspor'dan ayıran ve burda yer bulmalarını sağlayan bir özellikleri var, o da üç senedir hiçbir şekilde pes etmemeleri ve sonunda amaçlarına ulaşmaları.

Harraby Athletic tam 90 maçlık yenilgi serisinden sonra Edinvale Hawks'ı 3-2 mağlup ederek bu inanılması güç seriye son vermiş. Takımı çalıştıran Brett Preston, çocukların ilk gündeki kararlılıklarını hiç bozmadan üç yıl boyunca çalıştıklarını, bugünün geleceğini bildiklerini söylemiş. Zaten takımda oynayan oyuncuların tamamı daha önce futbol oynamamış ya da diğer takımlar tarafından istenmeyen oyunculardan oluşuyormuş. Böyle bir takım oluşturup 3 yıl boyunca çalıştırmak gerçekten büyük özveri. Böyle bir şeyi bu topraklarda görebilir miyiz, bilemiyorum. Böyle bir takım bizde haber olursa muhtemelen gazetenin üçüncü sayfasında yer bulur, "Oyuncularını falakaya yatıran hoca ailelerin şikayeti üzerine tutuklandı." şeklinde. Times da bunun bir başarı öyküsü olduğunda hemfikir ki haber olarak geçmişler olayı geçtiğimiz ay.

Konuyu merak edenler Times'ın haberinin tamamını şurdan okuyabilirler, "Güvenspor neciydi yahu?" ya da "Ne güzel skeçti, izleyelim tekrar" diyenler de girişteki linkten izleyebilirler skeci...

Galatasaray'ın İlk Avrupa Deneyimleri: Şampiyonlar Ligi & Şampiyon Kulüpler Kupası

Mustafa Taha bugün blogunda Galatasaray'ın katıldığı ilk UEFA Kupası ile ilgili bir soru sormuş, onu araştırırken Galatasaray'ın Avrupa kupalarındaki ilk deneyimlerine bir göz atalım istedim. Buna da hazır Şampiyonlar Ligi günüyken Şampiyonlar Ligi ve Şampiyon Kulüpler Kupasından başlamak daha isabetli olabilir.

1956/1957:
Galatasaray SK 2 : 1 FC Dinamo Bucureşti European Champion Clubs' Cup
FC Dinamo Bucureşti 3 : 1 Galatasaray SK European Champion Clubs' Cup

1962/1963:
AC Milan 5 : 0 Galatasaray SK European Champion Clubs' Cup
Galatasaray SK 1 : 3 AC Milan European Champion Clubs' Cup
TS Polonia Bytom 1 : 0 Galatasaray SK European Champion Clubs' Cup
Galatasaray SK 4 : 1 TS Polonia Bytom European Champion Clubs' Cup
Galatasaray SK 3 : 0 FC Dinamo Bucureşti European Champion Clubs' Cup
FC Dinamo Bucureşti 1 : 1 Galatasaray SK European Champion Clubs' Cup

Galatasaray'ın Şampiyon Kulüpler Kupasında Dinamo Bükreş'e karşı oynadığı ve 3-1 yenildiği maç. İlginçtir, bu maç Galatasaray'ın olduğu gibi Dinamo Bükreş'in de ilk Avrupa Kupası deneyimi. Galatasaray'ın deplasmandaki tek ve aynı zamanda bu kupadaki ilk golünü atan ise efsane golcü Metin Oktay. Rövanştaki maçta Dinamo Bükreş karşısında 1-0 geriye düşse de Kadri Aytaç ve Metin Oktay'ın attığı gollerle 2-1 kazanıyor Galatasaray ama bu skor yeterli olmuyor tabii tur atlamaya. O dönem takımın başında Gündüz Kılıç-Coşkun Özarı ikilisinin olduğunu da atlamamak gerek.

Yalnız 56/57'de Türkiye'de ulusal lig henüz kurulmamıştı ve Galatasaray, İstanbul Profesyonel Ligi Şampiyonu ünvanıyla Türkiye'yi temsil etmişti. Profesyonel lig sonrası ilk katılım ise 62/63 senesinde ve bu sezonun ilk maçları da Dinamo Bükreş'e karşı oynanıyor yine. Metin Oktay, 6 sezon önce olduğu gibi iki maçta da Dinamo Bükreş'i boş geçmiyor ve 1-1 ve 3-0'lık maçlarda birer gol atmayı başarıyor. Bu Dinamo Bükreş maçları Palermo'dan dönüş zamanına rastlıyor Metin Oktay'ın, onun dönüşüyle beraber bir ilki de gerçekleştirip Şampiyon Kulüpler Kupasında bu sefer Dinamo Bükreş'i geçip bir üst tura yükseliyor Galatasaray.

Bir sonraki rakip Polonya'nın Bytom ekibiydi ve Galatasaray'ın ilk dört Şampiyon Kulüpler Kupası maçında da gol atmayı başaran Metin Oktay bu maçta yaptığı hattrickle Türk futbol tarihinin Avrupa Kupalarında hattrick yapan ilk oyuncusu olma ünvanını kazanıyor. Galatasaray da 4-1 alıyor maçı, diğer gol Suat Mamat'ın ayağından geliyor. Deplasmandaki maç 1-0 kaybedilse de üçüncü turda Milan'ın karşısına çıkılıyor. İtalya'dan 5-0'lık mağlubiyetle dönüyor Galatasaray, maçın rövanşını da 3-1 kaybederek veda ediyor kupaya. O dönem üçüncü turun Çeyrek Finale tekabül ettiğini söylememiz gerekiyor yalnız, zaten Galatasaray'ı eleyen Milan da yarı finalde İskoç Dundee'yi, finalde de Benfica'yı eleyerek kupayı kazanıyor. O dönemin Benfica'sı da çok güçlü bir ekip hafızam beni yanıltmıyorsa, zaten finalde de Benfica'nın golünü Eusebio atmış. Milan'ın iki golü ise Altafini'den gelmiş.

1993/1994:
Galatasaray SK 1 : 2 FK Spartak Moskva UEFA Champions League
FC Barcelona 3 : 0 Galatasaray SK UEFA Champions League
Galatasaray SK 0 : 2 AS Monaco UEFA Champions League
AS Monaco 3 : 0 Galatasaray SK UEFA Champions League
FK Spartak Moskva 0 : 0 Galatasaray SK UEFA Champions League
Galatasaray SK 0 : 0 FC Barcelona UEFA Champions League
Galatasaray SK 0 : 0 Manchester United FC UEFA Champions League
Manchester United FC 3 : 3 Galatasaray SK UEFA Champions League
Cork City FC 0 : 1 Galatasaray SK UEFA Champions League
Galatasaray SK 2 : 1 Cork City FC UEFA Champions League

Galatasaray'ın ilk Şampiyonlar Ligi deneyimi ise hafızamda hala Galatasaray'ın en büyük başarısı olarak yer bulur, ilk maç hatıralarımın bu döneme rastlamasının payı da vardır belki ama benim için öyledir gerçekten. Galatasaray'ı tanımladığım maçlardır Manchester United maçları, benim için Galatasaray oraya aitti artık. O dönemin en iyi takımı olan Milan'ın, daha sonraları Ajax'ın, Manu'nun, Juventus'un, Real Madrid'in, Barcelona'nın yanındaydı benim için Galatasaray. O açıdan bir maçtan daha fazlasıdır benim için Manchester United-Galatasaray maçı.

Bugün de 20 Ekim, Old Trafford'daki maçın üstünden tam 16 yıl geçmiş. Sevgili Turan Solak konuyla ilgili güzel bir yazı yazmış, ona pası atayım bu noktada. Yalnız maçla ilgili internette doğru düzgün bir fotoğraf yok, bu da fazlasıyla ilginç. Maçın videosu elimde olduğundan caps alıp koydum. Şu maçta Arif Erdem'in düzgün bir fotoğrafının olmaması arşiv kültürümüzün zayıflığını da gösteriyor. Manchester United maçı aynı zamanda Galatasaray'ı ilk Şampiyonlar Liginde son sekize sokan maçtır. Gruplarda mücadele edilmesi sebebiyle atlanır bu ayrıntı hep ama Şampiyonlar Liginde gruplar o sezon 8 takımdan oluşuyordu, bu da Şampiyonlar Liginin ilk çeyrek finalidir Galatasaray adına. Gruplarda ilk iki maçta alınan beraberliklerin ardından tutunulamaması ise Türk futbolunun ve Galatasaray'ın katetmesi gereken mesafeyi gösteriyordu o günlerde. Bu 16 yıl süresince Galatasaray 10 kez Şampiyonlar Ligi gruplarına katıldı, iki kez çeyrek final oynadı, bir kez gruplar sonrası UEFA Kupasına yürüdü. UEFA Kupası ve Kupa Galipleri Kupasındaki Galatasaray'a ise yakın zamanda göz atarız...

İngiltere Premier Ligi Yurtdışı Gelirleri & Türkiye

Bu sezon Türkiye Ligi için yapılacak ihaleyle ilgili özellikle TRT cephesinden açıklamalar geledursun, el oğlu almış yürümüş vaziyette. İngiltere yayın haklarını pazarlama konusunda sadece bizi değil, diğer Avrupa liglerini de solladı tabii ama ortadaki rakamların korkutuculuğunu değiştirmiyor bu. Singapur'da yayın yapan bir kablo operatörü olan SingTel, Premier Ligin ülkedeki yayın hakları için yılda tam 62 milyon euro ödemeyi kabul ederek bu alanda yeni bir rekora imza attı. Malezya'daki yayın hakları için de 52 milyon euro alıyor Premier Lig, gerçekten dudak uçuklatan rakamlar. Premier Ligin yurtdışı yayın hakları gelirlerinin toplamı bu anlaşmayla beraber 280 milyon euroya ulaşmış durumda. Bu bedel beş büyük lig dışındaki bütün liglerin toplam yayın gelirlerinden daha fazla. Bizi geçtim, diğer dört büyük lig olan La Liga, Serie A, Bundesliga ve Ligue 1 dahi Premier Lig'le yarışamıyor bu alanda. Fransa'nın yurtdışı yayın gelirleri 20 milyon euroymuş toplamda, düşünün artık.

Aradaki uçurum açılıyor klişesine girmek dahi bizim açımızdan komik olacak zira Türkiye Ligi maçlarını yurtdışında yayınlayan kanal sayısı geçtiğimiz sezon sadece ikiydi, bu sene Rijkaard'ın gelişi sonrası Canal + da eklendi sanırım. Bu konuyu birkaç kez yazmıştım, tekrara girmek istemem ama gelir olsun olmasın, bu yurtdışında yayın konusunu bir an önce çözmesi gerek ligi gerçek anlamda bir yerlere getirmek istiyorsak, bunda yeni ihale sürecini yönetecek olan federasyona da ciddi bir sorumluluk düşüyor. İnsanlar farkında olmadıkları bir lig için para ödemez zaten, bu insanların gökten gelmesini bekliyorsak daha çok bekleyeceğiz gibi duruyor zira.

Yayın ihalesine değinmişken girişte söylediğim açıklamayı biraz daha açmak gerek. TRT'nin yeni yayın ihalesi konusundaki tavrını ve ciddiyetini yazmıştım birkaç ay önce ancak işin yayın ihalesini almaya hazırlanmaktan ziyade yayını şifresiz yapıp seçimler öncesi iktidarı hoş gösterme girişimi olduğu okunabiliyor artık TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin'in açıklamalarından sonra. Arjantin'de yayıncı bulunamaması sonrası devletin bu işi üstlenmesi bir model olarak ortaya konmuş ancak ortada sermayeyi karşılayabilecek kuruluşlar varken devletin bu yükün altına girmesi fazlasıyla saçma. Telekom-TRT ortaklığı dahi belli koşullar sağlandığında piyasanın düzenini bozmayan bir alternatif olabilirdi ancak tek başına TRT'nin ihaleye hazırlanıyor olması fazlasıyla absürd bir durum. Bunun gençleri kötü alışkanlıklardan uzaklaştıracağının düşünülmesi de ayrı bir komedi tabii, o topa fazla girmeyelim biz yine de. Bakalım önümüzdeki dönemde bu konuyla ilgili hangi gelişmeleri izleyeceğiz? Şimdilik biraz yukarda görebildiğimiz İngiltere Premier Lig tablosuna bakıp iç geçirmekle yetinelim...

Türkiye'de Forma Satışları & Getirileri

Türk futbolunun her daim gündemde olan konulardan birisi kulüplerin forma satışları. Özellikle son 6-7 yıldır Türkiye liginde etkin kulüp yönetimlerinin gelir kalemi olarak göstermek ve PR çalışması yapmak adına sıkça başvurduğu konuların başında geliyor forma satışları ve dolayısıyla merchandising gelirleri. Zaten araştırma, doğruyu aktarma gibi bir dürtüsü olmayan medyanın da işine gelen bir husus bu, asparagas transfer haberlerine destek noktası oluşturmak konusunda. İşin aslı ise bildiğiniz gibi bu şekilde değil pek.

İstanbul takımlarının formaları 85-90 TL arası fiyatlardan satılmakta bu sezon kulüplerin store'larında ve kabul etmek gerekir ki Türkiye'deki gelir dağılımına bakarsanız bu ücreti bir formaya vermek birçok insanın bütçesini sarsacak cinsten. İnsanların bu ücretleri vermelerinin tek sebebi kulüplerine maddi olarak katkı yapmak istemeleri ancak soru işareti burda başlıyor. Sizce bu 90 TL'nin ne kadarı kulüplerin kasasına giriyor dersiniz? 50? 40? 30? Bunların hepsi gerçeğin yanında fazla iyimser tahminler olarak kalıyor. Bu verilen 90 TL'den kulüplere kalan miktar cebinizden çıkanın %15'i zor ediyor. Bu konu hakkında benzer bir yazıyı zamanında İbrahim Altınsay yazmıştı, yanılmıyorsam şu yazısıydı. Özellikle transfer fetişizmi içinde forma satışı maskesine fazla aldanmamak adına çok değerli bir yazıydı, okunması tavsiye olunur.

Burdan çıkarmamız gereken ana fikir forma almayalım, aldırmayalım değil elbette, aksine bu gerçeğin bilincinde de olsak forma alıyor olmamız gerekiyor zira store'ların hedefleri üzerine kurduğu ana ürünler doğal olarak formalar. Bir store'un başarısı forma satış rakamlarından ölçülüyor, bunun yanında kabul etmemiz gerekir ki takımımızın formasını sırtımızı geçirince duyduğumuz aidiyeti, mutluluğu bize verebilecek başka bir şey yok. Sırf bu yüzden dahi forma almaya değer zaten, onu bir kenara koyuyorum. Söylemek istediğim yönetimlerin de alttan alta desteklediği bu çığırtkanlığa biraz daha realist bakmak ve kulübümüze daha iyi katkı yapmak istiyorsak o store'a senede bir kez gidip forma alıp çıkmaktan daha fazlasını yapmak gerekiyor. Atkı alalım, tişört alalım, formanın üstüne üşüdüğümüzde giyeceğimiz kapşonlu bir sweatshirt alalım, bütçemize hangisi uyuyorsa o ürünü alalım ama formanın yanına bir şeyler ekleyelim mutlaka...

Galatasaray 4-3 Trabzonspor || Hücumda Kazanmak...

İki haftalık aranın ardından maça iyi başlayan takımdı Galatasaray. Hücum kanalları işliyordu, doğru pasların sonunda takım rahatlıkla rakibin birinci bölgesine inebiliyordu. Galatasaray hücum hattı çok kuvvetli bir ekip, bu şekilde oynadığı müddetçe gol bulamaması mucizelere bağlı. Beklenen gol de fazla gecikmedi ve Sabri Sarıoğlu'nun net ve güzel ortasında Harry Kewell topu kontrol edip ağlara göndermesini bildi. Sol taraftan ikinci forvet olarak geldiğini biliyoruz zaten Kewell'ın, golden önce buna benzer bir pozisyon daha buldu kalecide kalan. Sağ kanattan getirilen top ve sol tarafta vuruşu yapmak üzere pozisyon almış Harry Kewell.

Uzun süre sonra as kadrosuna yakın bir dizilişle sahada yer aldı Galatasaray, Gökhan Zan'ın da dönüşüyle beraber. Gökhan Zan'ın takıma dönüşü topun öne aktarılmasında önemli zira göz ardı edilse de topla arası kötü olan bir oyuncu değil Gökhan, arızaları genellikle pozisyon alma probleminden kaynaklanıyor. Bugün göbek iki kez ciddi anlamda delindi Galatasaray'da, onun yeni dönmüş olmasıyla bağlantısı var mı bilmiyorum, yeniden izlemek gerek. Özellikle Trabzonspor'un attığı üçüncü gol gerçekten yenilmemesi gereken bir gol ve çok ciddi bir uyarı Galatasaray defans hattı için. O kadar rahat göbekten adam kaçarsa dört gol attığınız maçta bile rahatça oturamıyorsunuz işte.

Takımın hücum aksiyonları dedik, ordan devam edelim. Pozisyon bulmakta sıkıntı yaşanmasa da yaratma konusunda sağa bağımlılık fazlasıyla dikkat çekiyor. Takımın ağırlık merkezi Keita'ya kaydıkça, Arda Turan da maç içinde fazla aktif olmayınca topun yayılımında ciddi bir dengesizlik oluyor, bu da istikrarlı ve verimli bir hücumun 90 dakikaya yayılmasını engelleyen bir durum olarak karşımıza çıkabilir. Keita'nın ve arkasındaki Sabri'nin hücum etkinliğini biraz da sol tarafta görebilmek gerek. Harry Kewell'ın fizik olarak eski diriliğinde olmadığı aşikar, oyun zekasıyla ve pozisyon bilgisiyle takıma katkı yapsa da bir hücum opsiyonuymuş gibi durmuyor takımda, topu Kewell'a verip çok iyi bir gol pası çıkarmasını ya da iki oyuncu eksiltmesini beklemiyorsunuz maçı izlerken. Katkı yapıyor belki, alternatiflerine bakarsak en makulu de onun oynaması gibi ama sanki 90 dakikanın oyuncusu değil Harry Kewell, Frank Rijkaard da ilk değişikliğini ondan yana kullandı ve Barış Özbek'i soktu onun yerine.

Barış Özbek'in girmiş olması ilginçti zira sezon başı kampında formda izlenimi verse de Ayhan-Sarp-Topal rotasyonunun arkasında fazla şans bulamayan bir oyuncu konumundaydı, bugün ilk değişiklik ondan yana oldu. Bunda orta sahada sert bir üçlü elde edip tekrar üretken konuma geçme isteği vardı Frank Rijkaard'ın ve pratikte 4-3-3'e en yakın Galatasaray takımlarından biri vardı sahada Barış'ın oyuna girmesiyle beraber. 2-2'den sonra gelen gollerde de Barış Özbek'in katkısı başarılı bir müdahele olduğunu gösteriyor. Frank Rijkaard ve ekibinin sürekli yeni düzenlemeleri maçlarda denediklerini, Ankaragücü maçında ters tepen orta saha üçlemesi denemesinin bu maçta değişik bir biçimde tekrarlanabileceğini düşündüğümü belirtmiştim birkaç yerde, bunu Barış Özbek üzerinden gerçekleştirdi Frank Rijkaard. Bence hem rotasyona faydalı bir oyuncunun eklenmesi, hem de şablon olarak Galatasaray'a çeşitlilik kazandırması anlamında çok kritikti ilk değişiklik, ilerleyen haftalarda da üstünde durabiliriz yeri geldikçe.

Orta sahasını üçleyen tek takım Galatasaray değildi sahada, Trabzonspor da Galatasaray'ı durdurmak adına sene başında tercih ettiği üçlü orta saha, iki kenar oyuncusu ve tek forvet düzenine geri dönmüştü, bu kenarların birinin de Serkan Balcı olduğunu eklemek lazım. Ceyhun Gülselam, Drago Gabric ve Gustavo Colman Galatasaray'ı orta sahada zorlamak adına iyi bir tercih gibi gözüküyor kağıt üstünde ama ilk yarı boyunca fazla işletemediler orayı, Galatasaray kenarlardan delmeyi başardı Trabzonspor'u. Maçın 2-0'dan 2-1'e gelmesi ise Eskişehirspor maçına benzer bir şekilde şans anıydı rakip takım için, organize bir Trabzonspor atağı da yoktu gole kadar. Pek istediğini ortaya koyduğunu söyleyemeyiz bu düzenin Trabzonspor adına.Maçın gidişatı öyle göstermese de 2-1 pek hoş olmadı devre arasına girerken, ikinci golden sonra başlayan anlamsız Fenerbahçe tezahüratları için çok erken olduğu da bu golle ortaya çıkmıştı. Rahat değildi kimse devre arasında, bu stresi yaratan ikinci gol tehlikesi de Colman'ın ayağından şık ve düzgün bir şutla vücut buldu zaten ikinci yarının başında. Böyle maçların bu yüzden tehlikelidir, pozisyon vermiyorsanız gol de yememek zorundasınız. O garip gol birden sizi zor duruma sokabilir, avucunuzun içindeki maç tehlikeye girebilir. İkinci gol sonrası bu tehlike, Serkan Balcı'nın Leo Franco'yla karşı karşıya kalıp yandan auta attığı pozisyonla beraber bugüne kadar ortaya koyulan bütün emeğe sekte vuracak düzeyde bir kabusa dönüştürebilirdi maçı, olmadı. Galatasaray da golleri fazla gecikmeden peşpeşe bulunca bu korku yerini karşılıklı söylenen 'Nevizade Geceleri'ne bıraktı.

Tüm bunlara rağmen Galatasaray 4-2'den sonra da pek ders almamış gibi gözüküyordu zira yenilen üçüncü golün Ankaragücü maçında yenilen gollerden hiçbir farkı yoktu takım savunması adına. Göbekten bu kadar kolay geçit veremezsiniz, skor ve dakika ne olursa olsun. Galatasaray adına maçın en sıkıntılı tarafı bu goldü fikrimce. İki farklı önde oynayan takımın bu şekilde gol atması gerekir, yemesi değil. Boş kaleye girdi resmen Trabzonspor oyuncusu, Galatasaray'a puan kaybı olarak yansımasa da stres dolu bir 7 dakika ve yanında gelen fiziksel ve zihinsel yorgunluk olarak eksi hanesine yazıldı.

Lig lideri Fenerbahçe, Gaziantepspor deplasmanından mağlubiyetle ayrılınca Galatasaray'ın Trabzonspor maçından aldığı üç puan daha değerli oldu, bu üç puan Kadıköy'e tek maç farkla gitmesi anlamına geliyor Galatasaray'ın. 5 puan stresiyle Fenerbahçe karşısına çıkmaktan çok daha tercih edilebilir bir durum Galatasaray adına. Fenerbahçe tarafında namağlupluk ünvanıyla Galatasaray karşısına çıkmamak iyi gibi bir görüş yaygın olsa da bunun Galatasaray'ı daha zor durumda bırakacak bir senaryo olduğunu düşünüyordum ben, bu anlamda fazlasıyla memnun bırakıyorum haftasonunu. Derbi öncesini hafta boyunca değerlendireceğiz zaten, şimdilik burda bırakalım...

Genç Oyuncu Raporları #13: Ankaraspor'un Gençleri...

Ankaraspor'un düşürülmesi süreci sonrası en çok merak edilen konulardan birisi de oyuncuların nasıl paylaşılacağıydı elbette. Transfer dönemi kapanmışken bu dönemi iyi değerlendirememiş kulüplerin bence oldukça kaliteli bir kadroya sahip olan Ankaraspor'u paylaşması gerekiyordu mantıken ancak normal piyasa koşullarına göre gelişmiyor sanırım bu transferler. Ankaragücü'nün pastanın en büyük dilimini alması normaldir belki ama geride kalan ve transfer yapmamış oyunculara bakınca bir gariplik olduğunu sezmemek mümkün değil. Yerlileri bir kenara koyarsak birçok kaliteli yabancı oyuncu da var ve bu oyuncular kendi milli takımlarında forma giyiyorlar; Theo Weeks ve Roguy Meye.

Hem yerli olması hem de Beşiktaş'tan ayrılması sonrası yakaladığı ciddi form grafiği Aydın Karabulut'u diğerlerinden farklı kılan unsur. Ankaraspor'la bu sezon nerdeyse her maçta 90 dakika forma giydi ve bu süreçte sol bekte şans buldu. Ofansif bir kanat oyuncusunun sol beke adaptasyonu belli bir süreci gerektirir. Bu formasyonu tamamlayabilse gerçekten kalburüstü ofansif bir bek alternatifi kazanabilirdi Türkiye, Ankaraspor'un sürüncemede kalan durumunun yan etkilerinden birisi de bu oldu. Umarım Jürgen Rober'in başlattığı bu gelişim süreci Ankaragücü'nde de devam eder.

Milli oyuncular dedik, Theo Weeks ve Roguy Meye için. Bu iki oyuncunun yanına Konate'yi de yazabiliriz rahatlıkla. Bu üç oyuncu hem yaşları hem de ortaya koydukları performans itibariyle TSL yabancı ortalamasının gayet üstünde yer alan adamlar, özellikle Theo Weeks'in istikrarlı olarak forma şansı bulduğu ilk dönemde ortaya koyduğu performansı hatırlayanlar olacaktır. Melih Gökçek'in iki ay önce 20 bin dolar bonservis bedeliyle aldığı oyuncunun bonservisini 5 milyon euro olarak açıklaması da bunu gösteriyordu rahatlıkla. Şu aşamada 5 milyon euro gibi bir talebin olması pek akla yatkın değil tabii, zaten yabancı kontenjanları fazlasıyla sıkışık olan İstanbul takımları yeni bir transferi düşünmeyeceklerdir şu aşamada. Diğer Süper Lig takımlarından talibi olmaması ilginç geldi yalnız, ya da Ankaraspor'un, daha doğrusu Ankaragücü yönetiminin bu oyuncuları bonservisleriyle elden çıkarmayıp Bank Asya'daki takımlara kiralama amacı olabilir, gelecek sezon yeniden bir planlama yapabilmek için. Ligimizde görev yapan yabancılara bakıyorum da, bu oyuncuların boşta kalıyor olması pek akıl kârı değil.

Meye ve Konate de Weeks kadar değerli oyuncular, son dönemde daha düzenli forma şansı bulmaları da cabası. Ligimizde bu tip kontra atağa yatkın forvetler ciddi katkı yapabiliyor takımlara, bu iki oyuncu da bu kategoride değerlendirilebilir TSL özelinde. Şu anda bu üç oyuncu da Ankaraspor'da gözüküyorlar TFF kayıtlarında. Bu oyuncuların kariyeri ne yönde şekil alacak, şimdiden merak ediyorum. Yerlilerden göz hapsinde tutulması gereken oyuncularsa İlhan Parlak, Uğur Demirkol ve Umut Sözen. Muhtemelen Bank Asya'dan talipleri çıkacaktır bu oyuncuların, eğer doğru takımı tercih ederlerse gelecek senelerde isimlerini tekrar gündeme taşıyabilirler...

Looking for Eric

Film Ekimi kapsamında Türkiye'deki galasını yaptı bu akşam Looking for Eric, ilginç çeviri ismiyle "Hayata Çalım At!". İlk gününde bilet almaya çalışıp bulamadığım, sonra dayanamayıp evde izlediğim bir filmdi aslında Looking for Eric ama sinemada gerçekten de bir başka. Filmi Lost izliyormuşçasına izlemiyorsanız ikinci kez sinemada tekrar izlemenin de ilginç bir tarafı var aslında. Kaçırdığınız birçok noktayı görüp filmi kafanızda daha iyi oturtabiliyorsunuz. Looking for Eric de beklentileri boşa çıkarmayınca keyifli bir akşam geçirdim Taksim Emek sinemasında.
Bundan sonrasında işin içine biraz spoiler karışabilir, o yüzden filmi bekleyip sinemada izleme niyetinde olanların birinci paragrafla yetinmelerini tavsiye ederim. Film depresyondaki orta yaşlı bir adamın hikayesini anlatıyor. Postacı olan Eric hayatının aşkı Lily'yle yıllar önce ayrılmış, ikinci eşinden kalan iki üvey çocuğuyla beraber yaşamaktadır ve intiharı dahi düşünmektedir. En son mutlu olduğu anı Eric Cantona'yı Manchester United formasıyla izlemek olarak hatırlayan Eric, hayata tutunmak için de Eric Cantona'nın hayalini görmektedir. Eric Cantona'nın tavsiyeleriyle hayatını düzene sokmaya başlayan Eric, bir yandan ilk eşi Lily ile arasını düzeltmeye çalışırken bir yandan da hayatın getirdiği zorlukları aşmaya çalışıyor. Bolca Eric Cantona görüntüsü eşliğinde elbette. Eric Cantona'nın Manchester United formasıyla yaptıkları perdeye yansıdıkça anlamsız bir gurur duydum nedense, o golleri ben atmış, o efsane asisti ben yapmışçasına sevindim. Büyük adam gerçekten Cantona.

Film anlayabileceğiniz gibi net bir futbol filmi değil ama hayatın içinden bir hikayeyi bir futbolcu üzerinden anlatabilmesi önemli. Film içindeki Manchester United-FC United göndermesi, Eric ve Cantona'nın aslında taraftar ve futbolcu figürlerini ve bu iki tarafın düşünce sistematiğini yansıtan diyalogları filmi fazlasıyla izlenir kılıyor bir kere. Sen git plajda oyna lafı bile yeter gerçi. Bir futbolseverseniz bu açıdan fazlasıyla tatmin olacaksınız, bu kesin. Eric Cantona'nın da hakkını vermek gerek bu noktada, hiç zorlanmadan rolünün altından kalkmayı başarmış. Kendini oynaması belki kolaylık sağlamış olabilir ama Cantona'yı bir aktör oynasa bu kadar iyi bir performans görür müydük diye düşünmedim değil, bu da o yapmacık tavırla oyunculuk yeteneğinin arasındaki ince çizgiyi belirliyor. Cantona sınavı fazlasıyla geçiyor oyunculuk tarafında da.

Filmin 'Film Ekimi' çerçevesinde malesef başka gösterimi yok, Türkiye'ye ne zaman geleceği konusunda da bir bilgi yok henüz. İnternette filmin DVD-Rip versiyonu dolaşıyor bir süredir, izlemek isteyenler ona göz atabilir ancak girişte de dediğim gibi sinemada da kesinlikle izlemeniz gereken filmlerden birisi Looking for Eric. Hatta gaza gelirsem film geldiğinde tekrar bir uğrayabilirim sinemaya. Çıkışında "Hurray Cantona!" diyebilmek için...
Related Posts with Thumbnails