Fenerbahçe 1-3 Kasımpaşa || Ligin Kaderini Değiştiren Maç...

Galatasaray'ın yenildiği haftada Fenerbahçe'nin de kaybetmesiyle bu hafta ligin kaderini yeniden çizecek bir kırılma anına dönüştü bir anda. Türkiye Liginin genel karakteristiğidir, ligin en çok gol atan takımları ortalama bir savunma tutturabildiği takdirde ligi alır, götürür. İlk 10 hafta itibariyle bu havayı tutturan ve sezona yaptıkları girişle zirve ikilisi olarak görülen Galatasaray ve Fenerbahçe, orta saha düzenlerinin form, sakatlık, ceza gibi sebeplerle sekteye uğramasıyla bir anda dağıldılar ve sezon başında gol atmakta büyük sıkıntı çeken ancak o oranda yememeyi başaran Beşiktaş ve geçtiğimiz sezondan beri istikrarlı bir kadro yapısı tutturan Bursaspor arkayı dörtlemiş oldular.

Galatasaray'daki problem daha çok istikrarla alakalı, derinlik anlamında sıkıntı olmasa da oyuncuların form durumunu ve oyunlarını korumakta sıkıntıları var. Fenerbahçe ise izleyebildiğim kadarıyla bunun tam tersi. Ellerinde iki üst düzey orta saha oyuncusu var ve bu iki oyuncunun birbiriyle gösterdiği uyum Fenerbahçe'nin Alex hariç yaratıcılıkta rakiplerine göre nispeten zayıf ön hattına büyük bir rahatlık sağlayabiliyor, takımca sertlik sağlandığında rakiplere gol pozisyonu dahi verilmiyordu. Emre Belözoğlu ve Cristian Baroni.

Emre, Galatasaray'dan bu yana izlediğim en iyi Emre bu sezon, uzun süredir de bu kadar uzun süre sakatlık olmadan, düzenli forma şansı buldu ve alışkın olduğumuz baldırının çekmesi sahnelerini asgari düzeye çekti. Tekniği zaten ince işleri yapabilmeye fazlasıyla müsait ve buna rağmen yumuşak bir oyun stili yok. Cristian Baroni ise tırnak içinde pis işleri iyi yapan, tekme gösteren, topa sert bir oyuncu. İkisi zinde olduğu zaman Fenerbahçe'yi başka bir noktaya taşıyabiliyorlar ancak uzun maratonda alternatifsizlikleri Fenerbahçe'nin başına son haftalarda büyük işler açmış görünüyor. Emre Belözoğlu hem sakatlık hem de cezalar sebebiyle sahada bulunamadığı dönemde partnerini kaybeden Baroni'nin de düştüğünü gördük. Galatasaray galibiyeti sonrası oynanan 3 maçta alınan 1 puan var, onda da Kayserispor'un oyun yapısının da getirisi vardı açıkçası. Selçuk Şahin dönem dönem çok iyi katkı vermiştir Fenerbahçe'ye ama ne oyun zekası olarak, ne toplamda bir orta saha oyuncusu olarak yeterli olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Hani Galatasaray'da bolluğu yaşanan alternatiflerden birisi Fenerbahçe'de olsa tablo bambaşka olurdu belki, bir Ayhan Akman ya da bir Barış Özbek uzun maratonda çok önemli katkılar verebilirdi Fenerbahçe'ye. Mehmet Topuz kullanılabilir belki Emre'nin yokluğunda iç oyuncu olarak, bence onu bir denemek lazım. Devre arasında transfer yapılacaksa Fenerbahçe de bir iç oyuncu kovalasa fena olmayacak gibi görünüyor.

Aslında öyle bir maç izledik ki Fenerbahçe'nin eksikleri kadar (ki orta saha ikilsinin bozulması dışında da büyük arızlara sahip olduklarını gördük, hele defans hattının her yeri elde kalıyor.) Kasımpaşa'nın bu sezon izlediğim en komple takım performanslarından birine imza atmasının da konuşulması gerekiyor. Bu sene iç sahadaki Eskişehir ve Galatasaray karşılaşmalarını canlı, Trabzonspor ve Fenerbahçe maçlarını TV'den izleme şansı elde ettim ve söyleyebilirim ki Yılmaz Vural'ın takıma getirdiği etki inanılmaz. Transferin son günü kimi bulsa alan bir görüntüde olan ve Ankaraspor'un düşmesi olmasa banko küme düşme adayları arasına yazacağım Kasımpaşa'da rolleri o kadar iyi belirlemiş ki tek tek fazla anlam ifade etmeyen parçalar rollerine uyum sağlayınca bambaşka bir takıma dönüşmüş.

Geçen sene şampiyonluğa oynayan Sivasspor'da iyi rol dağıtımı başarıda büyük pay sahibiydi ancak orda dahi tutunamayan bir Murat Erdoğan'ın Kasımpaşa'da ortaya koyduğu performans alkışı hak ediyor. Ne Ankaragücü'nde, ne Sivasspor'da beğendiğim bir oyuncuydu ancak Kasımpaşa'da her kararı ve pası doğru bir adama dönüşmüş Murat, yanında Keller ve Yekta'yla beraber orta sahayı da çok iyi götüren, arkada Koray'la organize olan, hatta bence vasat altı bir kaleci olan Tolga'nın dahi toparlandığı bir yapı oluşmuş. Senelerdir bu takımda yer alan Moritz iyiden iyiye takımın oyun liderliğini almış. Gökhan Güleç'i de oldum olası beğenirim ben, Hasan Kabze gibi forvet rotasyonunu tamamlayacak değerli bir oyuncu olabilirdi herhangi bir İstanbul takımında. Tigana'nın hediyelerinden biridir aslında ama ondan sonra gelişimine devam etmemiş, olduğu yerde saymıştı. Seneler sonra tekrar faydalı olmaya başlamış görünüyor.

Trabzonspor maçının ardından gelen bu galibiyet Kasımpaşa'yı bir anda iki kontenjanlı düşme hattından uzaklaştırmışa benziyor, Denizlispor için çanlar daha yüksek sesli çalmaya başladı sanki. Son galibiyetle üst tarafın karıştığını söylemeye dahi gerek yok. Yarın oynanacak Sivasspor-Beşiktaş maçı iki hat için de fazlasıyla önem taşıyor, El Clasico'dan fırsat kaldığı sürece o maçı da takip etmeye çalışmak lazım. Yarın akşam sonunda daha genel bir çerçece çizebiliriz beraber. Futbol dolu, güzel bir Pazar günü olacak sanırım...

Bursaspor 1-0 Galatasaray || Orta Sahanın Çöküşü

Galatasaray'da gün özeleştiri günü, hayalleri revize etme günü. O hayalimizdeki takım belki La Liga'da kendine yer bulabilir ama Türkiye Liginin sert ikliminde yeşermesine imkan, ihtimal yok. Türkiye'de uzun maratonda orta sahanızın istikrarı, direnci sizi zirvede tutuyor, teknik kapasitenizden bağımsız olarak. Bugün birçok kişi orta sahanın yetersizliğinden söz edecektir ancak orta sahanın problemi teknik yetersizlik değil, aksine istikrarlı fizik gücü ortaya koyabilecek bir oyuncudur. Mehmet Topal'ın bunu karşılamaya en yaklaştığı dönem Kalli'nin 'yerli gençler' takımıydı. Barış Özbek takımla beraber katkı veren, 'yardımcı olan' bir oyuncu ve hiçbir zaman esas oğlan olamayacak. Takıma bakıyorsunuz, hem en teknik hem en iyi fizik mücadele orta koyan oyuncu Mustafa Sarp. Galatasaray'ın elindeki en iyi ve tek orta saha Mustafa Sarp'sa burda bir problem vardır.

Bu işin kadro dahilinde tek çözümü var, o da Tobias Lindroth'un kariyer zirvesindeki Linderoth olarak takıma girmesi ve takriben iki maç içinde sakatlanma belasından arınmış olması. Ortalamayı tutturmuş bir Topal'ın önündeki ikiliden birisi Tobias Linderoth olmadan Galatasaray'a bundan bir adım ötesi yok. 5 ay sonra da 15 ay sonra da üste koyamaz bu takım. Bu olmazsa da devre arası bir iç oyuncu kovalamalı Galatasaray, forvet ve stoperden daha önce. Aurelio'suz, Ernst'siz, iyi bir Topal'sız şampiyon olunmuyor, önde Galacticos da olsa hiçbir anlam ifade etmiyor.

Bursaspor maçının istatistiklerine bakıyorsunuz, maçın %70'i ikinci bölgede oynanmış, ne Galatasaray topu Bursaspor tarafında oynayabilmiş, ne Volkan Şen dışında hücum hattında aksiyon üretme derdi olan Bursaspor bunu tercih etmiş. Tablo fazlasıyla net aslında. Bursaspor'un golü bana göre bir futbol mucizesi, o ayrı ama Ergiç'in direkten dönen şutu, Turgay'ın Gökhan destekli kaleye gönderdiği top varken bunun arkasına sığınmak sahadaki oyuna fazla basit ve dar bakmak olur, daha net problemler vardı sahada futbol şansının dışında. Hakan Balta'nın tarafı otobana dönüyor kaç maçtır, Volkan Şen aldığı her topla indi, birebirde geçti, aksiyonu bitirdi. Bunun bahanesi "Kewell koşmuyor." değildir, Hakan'ın birebirde bu kadar fazla yenilmesinin bireysel formuyla direkt olarak alakası var. Hani bekinden destek alarak inse anlayacağım ama Bursaspor'un sağ beki bile yoktu maçta, Cristiano Ronaldo'yu yavaşlatmış adamın Volkan karşısında ezilmesinin anlık bir açıklaması yok. Adamın oyun bilgisini çalmışlar resmen. Sercan çılgınlar gibi arkasına indi defansın, son paslarında isabet bulsa ilk yarıda üç tane yüzde yüz pozisyon bulurdu Bursaspor.

Arda'nın forvette başlaması dillerde, sanki Galatasaray rahatlıkla Bursaspor'un ceza sahasına inmiş ancak forvet çok etkisiz olduğundan pozisyon üretememiş gibi konuşuluyor. Yanlış. Bu maçta Galatasaray adına en az yanlış olan şeydi belki de forvet hattının değişmeli ofansif oyunculardan olması. Ayrıca Arda Turan bütün maçı forvette geçirmiş zannetmek maçı izlememektir benim gözümde, sadece başlayan oydu ve hemen her oyuncu sırayla o bölgeyi teslim aldılar. Hoş, bu eleştirilerde önde bayrak taşıyan adamların geçen senenin gol kralı Milan Baros'u takımın en iyi iki forveti arasında görmediğini söyleyenler olması da tuhaf bir ironi olsa gerek. Kadıköy'de bırakılan puanların sadece 3 puan olmadığını kaç kere tekrarlayacağız, bilmiyorum.

Arda diyorduk. Ben Arda'yı daha çok kanatlarda aksiyona girerken gördüm maç boyunca, hangi santrafor Hakan'ın arkasında pas alır? Durum öylesine ters ki Galatasaray bir fazla ofansif orta sahayla oynadığı maçta Bursaspor'u rahatsız edemedi dememiz ve bunu sorgulamamız gerekiyor esasen. Bütün hücum aksiyonlarını kanatlara, çokça da sağ tarafa hapsetmiş durumdayız. Kanat savunmasına çözüm üretilince hücumda inanılmaz aksıyoruz. Keita bence buluştuğu her pozisyonda etkili işler çıkardı, Sabri sezon ortalamasına baktığımızda özellikle ilk yarı fazla pas hatası yapsa da Galatasaray adına maç boyunca sayılabilecek etkili aksiyonları getiren ortaları yapan oyuncuydu.

Bursaspor, maç boyunca istediğine hakim, oyunu istediği gibi yöneten takım görüntüsündeydi. İlk yarıdaki hücum aksiyonlarında başarılı oldular ve her seferinde defansı zorlamasını bildiler. Dediğim gibi, Volkan Şen'le çok iyi indiler sağdan, defansın arkasına atılan her top da arıza çıkardı. Hatta öyle bir pozisyon vardı ki akıllara ziyan. Volkan Şen, orta sahadan defansın göbeğine orta kesiyor ve Turgay göğsüyle topu indirip devam edecek kadar vakit bulabiliyor kendine. Penaltı almak niyetiyle topu ölçüsüz sola çekmese ya da Leo Franco tuzağa düşüp müdahele etmeye kalksa maçı bitirecek pozisyon. Ergiç orta sahada çok iyi çalışıyor, Kirita'nın Ozan'ın (ölçüsüz olsa da) sertliği Galatasaray orta sahasından aşağı kalmayacak ve fazlasıyla yıpratacak bir yapıyı oluşturuyor. Volkan ve Sercan çıktıktan sonra orta sahasının tamamını Mustafa Sarp'a teslim etmiş Galatasaray karşısında plan üretmemeleri benim için eksi puan olsa da toplamda bir fark yaratmadı ve hak ettikleri puanı aldılar.

Ligin on dördüncü haftası tamamlandı, devre arasına ligde üç maç var. Avrupada işi büyük ölçüde bitirmiş olmak bu açıdan önemli bir avantaj, yoksa hayati bir Panathinaikos maçı bu dönemde ihtiyacımız olan en son şeydi. Liderlik yarışı için bir beraberlik iş görecek gibi gözüküyor. Bu sorunlara bir yandan çözüm ararken o maçı da hafife almamak gerek elbette, 1/8 ihtimal de olsa 2.turdan Liverpool-Bayern ikilisinden birini çekmeyelim durduk yere. Yapının eksiklerini tamamlama fırsatına dört önemli maç. Son olarak, yazıda Aydın Yılmaz'dan bahsetmedin, bu adamın bu takımda ne işi var diyenler olabilir. Maçta görmediğimden ya da adını duymadığımdandır...

Allen Iverson: Cevabın Vedası

Amerika Basketbol Milli Takımı, nam-ı diğer 'Rüya Takım' Türkiye'ye hazırlık maçı için geldiğinde tüm tribünlerin tezahürat yaptığı belki de tek oyuncuydu Iverson. Türkiye'de sevilmek zor iştir, egosu yüksek adam için daha da zordur bu. Futbolda Ronaldo'nun, NBA'de LeBron'un seveni kadar sevmeyeni de vardır mesela buralarda ama Iverson oyun karakteriyle kendisini farklı bir yere koydurabilmiş ender oyunculardandır bu anlamda. Memphis'le yaşadığı ilk 5 krizi sonrası serbest bırakılan Iverson, basketbola geri dönmeyeceğini açıkladı. Aldığı her darbe sonrası yerden kalkmasını bilen Iverson'ın henüz 33 yaşında bu kararı alıyor olması fazlasıyla üzücü.

Daha sonra efsane draftlardan birisi olarak anılacak 96 draftında 1. sıradan seçildiğinde onun büyük bir yıldız olacağı biliniyordu. Kolay kolay bu kadar emin olamazsınız bir dış oyuncunun NBA'de yıldız olacağından, 2003'te gelen LeBron hariç ben öyle bir şey görmedim. 96'da 13. sıradan da Kobe Bryant'ın seçildiğini unutmamak lazım tabii. Iverson gelir gelmez de etkisini gösterip 'Yılın Çaylağı' ödülünü tartışmasız almıştı. İlk senesinde 23 küsür sayı, 7.5 asist ortalaması tutturmuş bir oyuncu. Bu sezon Brandon Jennings'in ilk 7-8 maçlık performansı sonrası ona "Yeni Iverson" denmesinin sebebi de Iverson'ın ilk sezon performansına atıf zaten.

Ondan sonra 30 küsür sayı barajını aştığı sezona kadar giden bir yükseliş var ancak bana göre onun kariyerinin zirvesi, 2001 NBA finallerinde Kobe'li, Shaq'lı Lakers'a karşı Stapless Center'da tek başına aldığı maçtır. Bir oyuncunun bir takımı yenebildiği maç NBA'de çok nadir görülür, üstelik o Lakers hanedanlığını ilan etmek üzere olan, NBA tarihinin en iyi takımlarından biriydi. Final serisinin ilk maçını Stapless Center'da almak kolay iş değil. O Philadelphia takımında Iverson'ın yarı kalibresinde dahi adam yoktu üstelik, bildiğin "Iverson ve saz arkadaşları". Ortaokul dönemimin sonuna gelen o maç Iverson deyince aklıma gelen ilk şeydir. Bir de All-Star maçları var elbette, izlediğim en iyi All-Star maçlarını düşününce hepsinde onun da yer aldığını görüyorum. Şimdi de çok yetenekli adamlar var falan ama o da "bir başka" olan yeteneklerden biriydi. Forması tepeye çekilerek emekli olması gerekiyordu, böyle olmadı sanki...

V

"Bayram günü futbol mu yazılır!" diyenleriniz olabilir diye günün anlam ve önemine uygun bir dizi yazısıyla başlayalım dedim güne. Aslında Flash Forward'a değinmeden diğer yeni sezon dizilerine geçmek ayıp olacak ama bayram ziyaretleri günün en önemli gündem maddesiyken dünyamızı ziyaret eden insan kılıklı, sinsi uzaylıların konu alındığı 'V' daha iyi bir seçenek gibi geldi gözüme.

V, aynı isimle 83-84 yıllarında çekilmiş TV serisinin 2009 versiyonu. Konusu da fazla yabancı değil aslında. Bir sabah uyanıyorsunuz ve dünyanın birçok şehrine dev uzay gemileri park etmiş oldğunu görüyorsunuz. Hepinizde 'Independence Day' çağrışımı yapmıştır herhalde, zaten dizide de esprisi yapılıyor konunun. Independence Day'den farklı olan ise bu uzaylıların insan görünümlü olması ve "ey dünyalı, biz dostuz." mesajı vererek insanoğluna açıktan bir savaş açmamasıdır. Fakat dizinin merkezinde olan FBI ajanı Erica'yla (Lost'un Juliet'i) beraber öğreniyoruz ki bu arkadaşların niyeti hiç de iyi değil. Medyanın gücünü de kendi lehine kullanan V'ler yani Visitor'lar, kısa sürede politik anlaşma imzalayacak duruma geliyorlar. İktidar-medya-halk ilişkisine uzaylılar üstünden değinmek de farklı olmuş açıkçası. Bu anlaşmanın ardından Erica'nın çevresinde olaylar gelişiyor diyelim şimdilik.

Aslına bakarsanız bu tip uzay meselelerine ezelden beri meraklı ve 83 versiyonu hakkında oldukça iyi şeyler duymuş biri olarak beni tamamen kendine bağlayan bir yapım olmadı henüz V ama konu fazlasıyla ilgi çekici. Karakterler ve mesele biraz daha oturunca daha iyi bir dizi olacak gibi duruyor. Özellikle durumun farkında olan az sayıda insana destek olan Visitor muhalefeti 'Fifth Column' ve liderleri 'John May' açığa çıktıkça dizinin albeni artacaktır. Fringe'in ilk bölümlerine de sabretmek gerektiği oluyordu, olay örgüsünü oturtmak o kadar kolay bir şey değil bu tip dizilerde.

Lost'un başarısının da etkisiyle bu tip diziler konusunda dizi yapımcılarının daha cesur olacağını tahmin ediyorduk, Fringe'in ardından bu sezon da Flash Forward ve V ile tanışmak bu açıdan şaşırtıcı olmadı. Lost'u ilahlaştırmak, diğerlerini kopya ilan etmek değil söylemek istediğim, aksine dizilerin bir önceki jenerasyonun eksiklerini göz önünde bırakılarak yazıldığını düşünmüşümdür. V'nin de 'gelecek vaadeden diziler'den biri olduğunu söyleyebilirim bu anlamda. Juliet var, uzaylıların lideri Anna var, kızı Lisa var. İzlemek için sebep çok yani, bir bakın derim...

Ülke Puanımız #5: Old Trafford Puanları

Son güncellememiz Ekim sonundaydı ve kupalarda üçüncü haftanın sonunda Türkiye, bu sezon topladığı 4.800 puanla Portekiz ve Hollanda'yı takibini sürdürüyordu. Geçtiğimiz maç haftasında Galatasaray ve Fenerbahçe'nin Avrupa Liginde kazanmasına dün akşam Beşiktaş'ın Manu deplasmanı eklenince 6/5'ten 1.200 puan daha kazanıp bu sezon daha şimdiden 6.000 puana ulaşmış durumdayız. Bu da bir mucize olmazsa 5 yıllık dilimde 07/08 sezonunun ardından en iyi ikinci dereceyi bu sezon yapacağımızı şimdiden garantilemek demek. Ülke puanında en önemli püf nokta bu zaten, yüksek puanların son sezonlarda toplanması. En üç puanımızın son üç sezonda gelmiş olması uzun vadede bizi çok daha ileriye taşıyacaktır ve seneler önce kapısından döndüğümüz "3 takımla Şampiyonlar Ligi" hayallerimizi tekrar canlandıracaktır.

Neyse, hayalleri bir kenara bırakıp günümüze dönelim. Bizim kendi standartlarımızda gayet başarılı performansımıza rağmen 9. yarışındaki rakiplerimiz olan Hollanda ve Portekiz de en az bizim kadar iyiler bu sezon. Özellikle Hollanda yardırıyor desek abartmış olmayız. Şampiyonlar Liginde iki sezondur istediklerini bulamıyorlar ancak açığı 'Kupa 2'yle fazlasıyla kapatıyorlar. Ajax ve PSV büyük ölçüde garantiledi gruptan çıkmayı, Fenerbahçe'nin grubundaki Twente de ilk iki için Fenerbahçe'yle beraber en ciddi aday. 4 puanlı Heerenveen'in durumu biraz karışık ancak o grupta ikincilik barajı oldukça düşük olacak, Heerenveen de en şanslı adaylardan biri. Şubat ayına 5 takımla kalmaları dahi olası. Bunu mümkün olduğunca az tutabilmek Türkiye adına önemli ve yapılabilecek tek şey Fenerbahçe'nin Twente'ye mağlup olmaması ve Steaua ya da Sheriff ikilisinden birinin Twente'yi geride bırakması. Alkmaar'ın UEFA Ligi için deplasmanda Liege'i yenmesi gerekiyor, o gerçekleşmezse ve Heerenveen ikinci olamazsa bu beş takımdan sadece ikisi Şubat ayına kalmış olur ki bu da Hollanda'yı yakalamamız adına tek fırsat demek. 6 takımla katılmalarının dezavantajını o zaman yaşamaya başlayacaklar. Bu sebeple Fenerbahçe'nin içerde kaybettiği Twente maçını telafi edebilmesi önemli.

Portekiz cephesinde ise Şubat ayını şimdiden garantileyen bir tek Porto var ancak Sporting ve Benfica da sadece gün sayıyor matematiksel olasılıkları bertaraf etmek için. Onların da sıkıntısı bizle çok benzer aslında, başarılı üç takımının arkasını bir türlü dolduramıyorlar. Bu sezon Nacional Zenit'i eleyerek bir sürprize imza attı ancak gruplarda varlık gösterebilmiş değiller ve üç takımın puanlarına fazlasıyla bağımlılar. 6 takımla katıldıkları için de bu onlara ciddi bir dezavantaj olarak yansıyor. Yine de Şubat ayına üç takımla kalıyor olmaları Beşiktaş'ın CSKA ve Wolfsburg hesapları tutmazsa bizim önümüzde oldukları anlamına geliyor. Bugün itibariyle bizim 0.612 puan önümüzdeler ve bunu kapatmak için bu üçlünün geçeceği her turu karşılamamız gerekiyor bir şekilde.

Gelecek sezonlarda rakip olacağımız ülkelerden biri olan Rusya'nın bu sezon sadece 3.666 puan alabilmesi ise sevindirici haberlerin başında geliyor. Rubin Kazan'ın Barcelona'dan kopardığı 4 puan çok şık gözüküyor olsa da son haftaki olası senaryolardan biri de Rubin Kazan'ın 6 puanla elenmesi. Barcelona'ya karşı ikili averajı alan Rubin Kazan, Inter'e İtalya'da yenilmesi durumunda hem Inter'e, hem Kiev'e karşı ikili averajda dezavantajlı konumda. Kiev'in kendi sahasında alacağı bir beraberlik onları dışarda bırakabilir. CSKA Moskova'nın kaderi de henüz çizilmiş değil. Dün gece Dzeko'nun kıyağıyla ciddi bir avantaj elde etmişlerdi ancak Beşiktaş'ın sürpriz Manu galibiyeti işleri son haftaya bıraktı. İnönü'den onlar da mağlup çıkarsa Rusya bir anda Avrupa Kupalarında temsilcisiz kalabilir. Bu da önümüzdeki sezon birebir rakiplerimizden olacak olan Rusya'yı yakalama şansını getiriyor bize.

UEFA Avrupa Ligi'nde iki, Şampiyonlar Ligi'nde bir maç haftası kaldı. Tüm bu soruların cevabını verecek, ülke puanın kaderini çizecek olan kritik haftalara geldik. Umarım istediğimiz gibi gelişir bu sezon, maçlar bitene kadar takibe devam...

Şampiyonlar Ligi Üçüncüleri & UEFA Avrupa Ligi

Şampiyonlar Liginde 5. hafta da geride kalmışken yavaştan üçüncülerin durumuna bakma zamanı geldi. Üçüncülerin durumuna şimdiden bakma sebebimiz bildiğiniz gibi UEFA Avrupa Liginde Galatasaray ve Fenerbahçe'nin durum ne olursa olsun Şampiyonlar Liginden gelecek olan sekiz takımdan dördüyle eşleşme şansının bulunması. Son hafta ihtimallerini bulundurarak şimdiden bir tablo çizsek fena olmayacak.

A grubunda hem puan baremi yüksek, hem de UEFA Avrupa Ligine gidecek takım şimdiden favoriler arasına ismini yazdıracak cinsten. Bordeaux'nun müthiş performansı, Şampiyonlar Ligi'nde Şubat'ın gediklisi iki takımı ölüm kalım maçına itmiş oldu. Juventus, hem saha hem de puan avantajını elinde bulunduran taraf olduğundan ikincilik muhtemelen onların olacaktır ancak rakibin Bayern olduğunu da unutmamak lazım. Juventus'un galibiyeti durumunda Bayern 7 puanla üçüncü olacak, diğer durumlarda üçüncü 8 puana sahip oluyor. Maça tahmini bir beraberlik yazarsak bu gruptan 8 puanla Bayern gelmiş olacak, benim tahminim bu yönde açıkçası.

B grubunda Beşiktaş'ın Manu galibiyetiyle işler biraz daha gri kalmış durumda. Bir yandan ikincilik mücadelesi veren CSKA bir yandan da üçüncülüğü cepte tutma hesapları yapıyor. Wolfsburg ise CSKA'nın Beşiktaş'tan aldığı puanı Manchester'dan alıp ikili averajla üst turu görme hedefinde. Önümüzdeki en mantıklı senaryo bu gruptan gelecek olan takımın 7 puanda kalacağı. Beşiktaş'ın galibiyeti durumunda üçüncünün 7 puanda olacağı kesin, Manchester'ın galibiyeti de aynı şekilde üçüncünün 7 puanda kalacağını garantileyen bir durum. İki takımın da beraberlik ya da galibiyet alıp barajı 8-10'a yükseltmesi söz konusu olabilir ancak 7 puan bence en yakın ihtimal. CSKA/Beşiktaş, 7 puan diyelim bu grup için.

C grubunda üçüncülük ihtimali bulunan iki takım Milan ve Marsilya. Yalnız Milan'ın şöyle bir avantajı var, hem grubun iddiasız takımı Zürih'le oynuyorlar, hem de grup lideri Real Madrid ve grup üçüncüsü Marsilya'ya karşı ikili averajda üstünler. Bu da Zürih deplasmanından çıkacakları muhtemel bir galibiyetin Real Madrid'i Marsilya'dan üç puan almaya zorlayacak olması. Yani son haftaya üçüncü olma ihtimaliyle girse bile aslında liderlik için ciddi bir şansı var Milan'ın. Yenilseler dahi Marsilya'nın Madrid'i mağlup etmesi gerekecek içerde ki bu ikisinin beraber gerçekleşme olasılığı oldukça düşük. Ben Madrid'in beraberlik riskine girmeyip ciddi bir mücadele ortaya koyacağını düşünüyorum ancak El Classico'yu da dışarda bırakmamak lazım. Hoş, El Classico'nun diğer tarafı Barcelona, Inter'i eksiklerine rağmen harcamasını bildi, Madrid de aynısını yapabilir. Ben Marsilya'ya bu grupta 7 puan yazarım şimdilik.

D grubu seribaşı olmayan üçüncülerden birini yollacak, o kesin. Atletico Madrid şimdiye kadar sadece 3 puan toplayabildi, buna rağmen yeni Şampiyonlar Ligi statüsü gereği şanslılar ve dördüncü torbadan gelen Apoel'i hala altlarında tutuyorlar. Bugün Rum Kesimi deplasmanında Simao'nun golüyle beraberliği alamasalar bunu da bulamayacaklardı gerçi. Yine de liderlik mücadelesinin bitmiş olmasından faydalanıp ikinciliği garanti Porto'dan içerde üç puan almaları muhtemeldir, 6 puanla bitireceklerini tahmin ediyorum. Yine de seribaşı olmayan dörtlüde yer alacaklar.

E grubu da Şampiyonlar Ligi geleneğine ters bir üçüncü çıkarıyor bu sene, Liverpool. Avrupa kupaları geleneği en sağlam kulüp kim derseniz cevabım her daim Liverpool olur. Kadro kalitesinden bağımsız her daim iyi bir turnuva takımı olmuştur Liverpool ve kapasitesini sonuna kadar zorlar. Bu sene işler istedikleri gibi gitmedi ama, Beşiktaş'ı 8-0 yendikleri sene de gruplara kötü başlamışlar ancak durumu toparlayarak 2.tura geçmişlerdi. Bu sene işler öyle olmadı, Fiorentina ve Lyon, Debreceni'nin herkese mağlup olmasının avantajını da kullanıp ilk maçlarda Liverpool'dan aldıkları avantajlı skorları sıralamaya yansıtmış oldular. A grubunda da benzer bir tablo var. Yeni takımlara eleştiri getirirken biraz da buna dikkat çekmek istemiştim, bu takımlar etkisiz eleman konumunda olunca gruplarda da dengesizlik ortaya çıkıyor. Bir tarafta Rubin Kazan var, Wolfsburg var, diğer tarafta Debreceni ve Haifa var. Kusura bakmayın ama Şampiyonlar Ligine 'şampiyon' katmanın yolu bu değil, dışarda kalan takımlar da Panathinaikos, Shaktar, Galatasaray, Fenerbahçe gibi takımlar olmamalı. Neyse, Liverpool diyorduk. İddiasız da olsalar bence Fiorentina'ya çelme takıp 8-10 puanla ligi tamamlayacaklardır.

İşte bütün hesapları karıştıran gruba geldik. F grubu o kadar manyak hesapların döndüğü bir grup ki dört takımın da üçüncülük şansı var. İşin içinde Barcelona da olunca Galatasaray'ın Liverpool, Roma ve Barcelona'lı 2002, 2.tur gruplarını hatırlamamak elde değil. O dönem Galatasaray da 5 puandaydı ve içerde Barcelona'yı ağırlıyordu. Dinamo Kiev'in durumuyla da benzettim şimdi. Benzetme sanatına ara verip duruma bakalım. Barcelona 8 puanla lider ve 5 puanlı Kiev deplasmanında, diğer maç ise 6'şar puanlı Inter ve Rubin Kazan arasında. Bu durumdaki en makul senaryo Inter'in ve Barcelona'nın kazanıp Rubin Kazan'ın 6 puanla üçüncü olması gibi duruyor ancak bu gruptaki garipliklere alışmışken son hafta da bir sürpriz yaşanırsa şaşırmayacağım artık. Yine de son haftalarda favoriler ağırlıklarını ortaya koyar diyerek 6 puanlı Rubin Kazan demek hala en mantıklısı.

G grubunda Romanya şampiyonu Unirea, bu sezonun en iyi çıkış yapan takımlarından biri olduğu Şampiyonlar Liginde ve topladıkları 8 puanla Şubat ayına kalmayı şimdiden garantilediler. Kader maçında ise Almanya'da Stuttgart'a karşı oynayacaklar. 5 maçlık eforlarına saygı duymakla beraber final maçında ev sahibi olan favori tarafın genelde kazandığı görülür bu tip durumlarda. Geçtiğimiz seneden bir Aalborg örneğini de akılda tutarak Unirea'nın 8 puanla üçüncü olacağını tahmin ediyorum şimdilik. Yine de gönlümüz Unirea'yla, her daim mazlumun/underdog'un yanındayız.

Son grupta ise hesaplar yine karışık. 7 puanlı Olympiakos son maçında kendi sahasında Arsenal'i ağırlıyor ve en yakın rakibi Standard Liege 4 puanda. Yalnız Standard Liege, Olympiakos'a ikili averajda üstün ve Olympiakos'un muhtemel bir Arsenal mağlubiyeti durumunda Alkmaar'dan içerde koparacağı üç puanla ikinci olma şansı da bulunuyor. Liege'in galibiyeti durumunda Olympiakos'un alacağı skordan bağımsız olarak grup üçüncüsünün 7 puanla sıralamaya gireceğini söyleyebiliriz. Benim tahminim bu gruptan 7 puanlı bir takımın değil de Liege ya da Alkmaar'ın 6 ya da 5 puanla üçüncü olacağı yönünde ama muhtemel sonuçlardan biri olan 7 puanı yazıp zorlu senaryoya bakmak gerek.

Muhtemel Seribaşılar
Liverpool 8-10
Bayern 8
Uniera 8
--------
CSKA/Beşiktaş 7
Marsilya 7
Olympiakos/Liege 7
--------------
Dışarda Kalanlar
Rubin Kazan 6
Atletico Madrid 6

Karşımıza bu şekilde bir tablo çıkıyor. Peki arada kalan üç grup üçüncüsü nasıl sıralanacak derseniz statünün bu kısmıyla ilgili net açıklamayı bulamamış olmama rağmen genel averaja bakılacağını tahmin ediyorum. Bu durumda takımların alabileceği averajları yazarak bir hesap yapmaya çalışalım.

B grubu
CSKA -2 ya da daha kötü
Beşiktaş -2 ya da daha iyi
C grubu
Marsilya +1 ya da daha kötü
H grubu
Olympiakos -3 ya da daha kötü
Standard Liege -1 ya da daha iyi

Averaj hesaplarına girildiği zaman iş gerçekten karışıyor gibi ancak en avantajlı takım olarak öne çıkan şimdilik Marsilya gibi. Real Madrid, Marsilya'ya sağlam bir fark atmazsa atmazsa tabii. Bir de B grubundan gelecek olan takımın 8-10 puan yapma ihtimalini de hesaba katarsak Marsilya'nın seribaşı görüntüsünün fazla sağlam olmadığını söyleyebiliriz, tabii bunun tam tersi ihtimaller de var (Stuttgart gibi). Yine de rakiplerinden bir adım önde olan Marsilya. Yani;

Muhtemel Seribaşılar: Liverpool, Bayern, Unirea, Marsilya
Dışarda Kalanlar: CSKA/Beşiktaş, Olympiakos/Liege, Rubin Kazan, Atletico Madrid.

Gece gece sağlam uğraştırdı ama meraklısına açıklayıcı olmuştur diye tahmin ediyorum. Gelecek maç haftasında tablo iyice netleşecektir, Galatasaray ve Fenerbahçe'nin de durumu belli olunca yorumu o zaman daha net yapma şansına sahip olacağız. 'Şimdilik' bu kadar...

Manchester United 0-1 Beşiktaş || Tarih & Tekerrür

İster Türk takımlarının Manchester United'a karşı başarılı performansı diyelim, ister genç takımlarla çıkanların cezalandırılması diyelim, Beşiktaş bugün ümitlerini final haftasına taşıyan bir galibiyet çıkardı sahadan. Destan yazdı, harikalar yarattı geyiklerine fazla prim vermeden ihtiyacı olanı Old Trafford'dan çıkaran Beşiktaş takımı tebrik etmek gerek. Mustafa Denizli maçları kafasında oynar, kazanma ihtimalini de böyle erken gelecek bir golü korumaya bağlamak üzerine kurmuş ki normalde beklerde görev yapan İsmail Köybaşı ve Ekrem Dağ Beşiktaş'ın kanat oyuncularıydı bugün, arkalarında İbrahim Üzülmez ve stoper kimlikli İbrahim Kaş yer alıyordu.

Tarih ve tekerrür dedik ya, gol de yine bir Manchester United oyuncusuna çarpıp kalecinin müdahele şansını sıfırlayan bir şutla ev sahibi takımın fileleriyle buluştu. Devler Liginde top koşturan Boliç'in ruhu bugün 'gerçek' Devler Liginde vücut buldu Tello'nun golüyle. Manchester United adına bir PES maçı tadında geçmesine rağmen kaleyi bulamadılar, kilidi açamadılar. Golü yediklerinde rahat rahat Beşiktaş ceza sahasına inen, Welbeck, Macheda ve Obertan'la pozisyon üreten bir Manchester United vardı sahada ve 20. dakikada Manchester United 7 şut göndermişti bile Beşiktaş kalesine. Futbolun farkı da bu işte, basketbolda atacağınız şanslı bir sürü üçlük size maçı getirmeyebilir ama futbolda uzaktan bir şut atarsınız ve maç sizin olur. Beşiktaş, "Çanakkale geçilmez!"ile oynadığı ancak rakibe kaleyi bulan 8 şut dahil olmak üzere 27 kez kaleyi yoklattığı maçtan galibiyeti çıkardı, yoluna devam etti. Bu maç Manchester United için belki o kadar da değerli değildi ancak oyuncu denemenin, özellikle Şampiyonlar Liginde bir sınırı olmalı, o sınırı geçen takımların adı ne olursa olsun futbol topu tarafından birçok kez cezalandırıldığının defalarca şahidi olmuştuk. Bunun farkında olması gereken bir isim aslında 'Sir'. Fikstürün sıkışık olması bu riski almasını gerektiriyordu ama potu kazanan Beşiktaş oldu bu maçta. Şampiyonlar Liginin en başarılı antrenörü de olsan böyle takım çıkarınca rakip hoca Şampiyonlar Liginin ilk galibiyetini çıkarıyor işte, futbolla dalga geçilmiyor.

Maç üstüne fazla denilebilecek bir şey yok aslında, Beşiktaşlı oyuncuların topların önüne atladığı, Rüştü'nün uzatmalarda iki kritik top çıkardığı, Beşiktaş adına ah vah denilebilecek tek anın Fink'in tek vuruşu olduğu bir maçtı. Normal şartlarda menüden seçeceğiniz bir maç değildi futbol zevki açısından fakat dediğim gibi, üç puanın anlamını baltalayan bir şey değil bu. Hele ki Old Trafford'dan çıkıyorsa bu 3 puan. Beşiktaşlılar tahminimce Dzeko'ya sağlam küfürler ediyorlardır şimdi zira kaleye giden topa dokunmasa maç 2-0 olacak ve CSKA muhtemelen galibiyet çıkaramayarak İnönü'de 1-0'ı cebine koymayacaktı. Şimdi 1-0'lık sonuç Beşiktaş'a yetmiyor genel averaj durumundan dolayı. İş üçlü averaja kalırsa dezavantajlı taraf yine Beşiktaş, o sebeple 2 farklı galibiyet şart. Gözlerimiz şimdi final maçında, İnönü'de.

Ayrıca Ertem Şener'e ne desem bilemedim. Maç öncesi planladığı, hazırladığı esprileri kime onaylatıyor bilmiyorum ama espri anlayışının sıfır olduğunu söyleyebilirim. 'Beşiktaş'ın gizli öznesi' Ekrem Dağ nedir allah aşkına? Bu rezil sunumu duyunca Ekşi Beşiktaş tayfasının ne kadar şanslı olduğunu bir kez daha düşündüm. Şimdi göremiyorlardır buraları ama biz yine de tebrik edelim onları, tüm Beşiktaşlılarla birlikte elbette...

Altyapı Koordinatörü Evert Jan Derks

Çok uzun zamandır beklediğimiz bir haberdi, bu kadar gecikmesini beklemiyordum ben açıkçası. Frank Rijkaard ve ekibinin Haziran gibi geldiğini düşünürsek neredeyse 5 ay geçmiş. Hollandalı bir ekibin yolda olduğu, hatta Florya'yı gezdiği sanırım 2-3 ay önce konuşuluyordu ancak dedikodular haricinde resmi bir gelişme yoktu. Resmi anlaşmanın gecikmesinin bir sebebi vardır elbette ama gelen ismin fazlasıyla kaliteli bir hoca olduğunu ufak bir araştırmayla dahi söylemek mümkün.

Jan Derks, 59 yaşında olmasına rağmen neredeyse tüm kariyerini altyapılarda ve federasyonlarda bu alanda koordinatörlük yaparak geçirmiş bir insan. Türkiye'de asla göremeyeceğiniz türden bir uzman Jan Derks, bizde futbolu henüz bırakmış oyuncuların dahi yardımcı antrenörlükten başlamaya burun kıvırdığı bir futbol kültürü varken Jan Derks ülkemize fazlasıyla bol gelecektir, orası kesin. Galatasaray.org'dan kariyerine baktığımda Go Ahead Eagles'ı görünce aklıma ilk Marc Overmars geldi ki o dönemde olmasa da Overmars'la çalışmış Jan Derk, resmi siteye göre. Benim en beğendiğim oyunculardan biri olduğunu biliyorsunuz, blogun sağ paneline göz atanların gözüne de çarpmıştır zaten.

Evert Jan Derks, sıkça bahsettiğimiz 2005'teki U17 takımımızın o dönem ezeli rakibi olan Hollanda'da etkin görev yapıyormuş, bunu bilmiyordum. O takımdan çok iyi oyuncular çıktı, daha doğrusu o oyuncular potansiyellerini üst kademeye taşımayı başardılar ki bizim için ders niteliğinde bir örnekti o Hollanda takımı. Böyle bir hocanın Galatasaray altyapısında görev yapacak olması Frank Rijkaard, Johan Neeskens ve kondisyonerler Albert Roca Puyol ve Carlos Quadrat'dan sonra eksik olan son halkayı da tamamlıyor.Bu yapının oturması ve verim alınması için belli bir süreç gerekiyor, Galatasaray'da altyapıdan tekrar verim alınması sürecinin pek çok yönüyle yerilen 2. Fatih Terim döneminin meyveleri olduğunu unutmamalıyız.Özellikle altyapı hamlesinin bugünün değil 2013-14'lerin potansiyel oyuncuları adına yapıldığının bilincinde olmak lazım. Galatasaray'ın 93-94 jenerasyonlarındaki zayıflığı da bir başka konuşulması gereken konu ki araştırmalarımı tamamladığımda bir yazı yazmak istiyorum o konuyla ilgili. Jan Derks'e hayırlı olsun diyelim ve resmi sitenin hazırladığı metni buraya da eklemiş olalım.

***

Evert Jan Derks
Doğum tarihi: 02.03.1950

2006/07 PFC Litex Lovech Futbol Akademisi Direktörü
2004/06 PFC Levski Sofya Futbol Akademisi Direktörü
2004 Hollanda Futbol Federasyonu (KNVB) Akademisi Uluslarası Eğitmeni
2000/03 Glasgow Rangers Futbol Akademisi Direktörü
1995/99 Go Ahead Eagles Futbol Akademisi Direktörü
1989/95 Hollanda Futbol Federasyonu Antrenörü

Beden Eğitimi Akademisi mezunu olan Evert Jan Derks, UEFA Pro-lisans sahibidir. Derks, 1989 yılına dek Hollanda Futbol Federasyonu'nda Teknik Dersler Eğitmeni ve U14, U 16, U 18, U21 Gençlik Planlaması Bölgesel Antrenörü olarak çalıştı ve Be Quick Zupthen’de teknik direktörlük yaptı.

Gençlik Planlaması Bölgesel Antrenörlüğü sırasında Marc Overmars ve Philip Cocu, Hollanda Futbol Federasyonu Yaş Grupları Milli Takımları Antrenörlüğü sırasında Clarence Seedorf, Patrick Kluivert, Jaap Stam gibi oyuncularla çalıştı.

Hollanda Federasyonu'nun A ve B antrenörlük lisans kursu eğitmenliği sırasında Johan Neeskens, John Van't Schip, Rob Witschge ve Danny Blind gibi önemli futbol adamlarının yetişmesine katkıda bulunan Evert Jan Derks halen, UEFA, İskoçya Futbol Federasyonu, ABD Futbol Federasyonu ve Bulgaristan Futbol Federasyonu'nun davetlisi olarak seminerler ve antrenörlük dersleri vermektedir.

Galatasaray 1-1 Manisaspor || 2 Puandan Fazlası...

Maç etkili ve akılcı bir Manisaspor alan savunmasıyla başlasa da zaman içinde hücum etkinliğini arttıran ve maçı kopartacak pozisyonları bulan bir Galatasaray izledik maç boyu, Galatasaray'ın şampiyonluk yolculuğunda çözmesi gereken en büyük sorun ise bugün de yakasını bırakmadı. Bir takımın kazanmak için 2 ya da daha fazla gol atması gerekiyorsa illaki bu tip kazalar yaşanır, yaşanacaktır da. Galatasaray'da üç kritik adam formsuz olduğunda bu takımın bütün aksiyonları aksıyor. Hücumu da savunması da beraber yükselen bir takım Galatasaray, hücum performansı kötüyken iyi savunma yaptığı da pek görülmemiştir. Benim hatırladığım o tip bir performans yok en azından. Galatasaray hücumda ne kadar iyiyse savunması da o kadar rahat ve az pozisyon veriyor. Bugün Servet ve Gökhan tandemde iyi işler çıkarsalar bile bir şekilde top Galatasaray ağlarını buluyor işte, o kornerden daha önce de gerçekleşebilirdi bu. Diziliş, şablon, bunların hepsi tamam da oynatığınız oyuncuların oyun karakterleri ve form durumundaki değişkenlikler sizin teoride düşündüğünüz her şeyi bir anda çöpe atabiliyor işte. Bugün görüldüğü gibi. Hatta Manisaspor futbol şansını yanına alsa ikinci bir şok baskınla ikinci golü bulup 3 puan dahi alabilirdi bu maçtan, 1-1'den sonra oynadıkları oyun 55-65 arasındaki baskıdan da etkiliydi bence.

Mehmet Topal, Ayhan Akman ve Mustafa Sarp. Bu üçlü birbirleriyle iyi anlaştığı zaman ön alanda oyuncuların hücum kapasitelerini ortaya koymalarını sağlayan oyuncular, topu 10 metre daha ilerde ve yüzü dönük biçimde hücum hattıyla buluşturduğunuz zaman o sihirli dokunuş gerçekleşiyor ve Galatasaray şaha kalkıyor ama bu oyuncular üç sene önceki Aurelio ya da Beşiktaş'taki Ernst kıvamında adamlar değiller. Ortalama oyunları daha fazla top kaybı olarak dönüyor takıma, defolar daha fazla ortaya çıkıyor. İyi bir Mehmet Topal'ın İngiltere Premier Liginde rahatlıkla oynayabilecek bir oyuncu olduğunu düşünürüm hep ama ortalama bir Topal performansını üç senedir görebilmiş değiliz. Dinamo Bükreş maçındaki paslarını net biçimde bitiren ve özgüveniyle tercihlerini de doğru yönde kullanan Topal'la bugün topu kaptıktan sonra bir türlü doğru adamı bulamayan Topal arasında fark var. Ayhan Akman da keza, formsuz oluşu bir anda top kayıplarına ve topla buluşma sayısına yansıyor. Rakamlar henüz elimde değil ama Ayhan'ın bu maçta çok pasif kaldığını gördük. İyi bir Ayhan bu takımın vazgeçilmezi belki ama yanına bir arkadaşını da alıp rölantiye geçtiği zaman Galatasaray iki kademe aşağıya iniyor hemen.

Elano bugün üçlü orta sahada değil öndeki üçlünün sağında başladı. City'de, Shaktar'da ve Brezilya milli takımında çoğu zaman fırsat bulduğu gibi ancak onun formsuzluğunun dönemsel olmadığını hepimiz biliyoruz artık ve muhtemelen Ocak ayında iyi bir kamp dönemi geçirmeden uyum sürecini tamamlayamayacak gibi takımda. Sabri'ye hiç de fena olmayan üç-dört pas attı ancak sorumluluk alması gerektiği anlarda bir türlü gerekli yerlere iletemedi topları, ortalama bir oyunu o da ortaya koyamadı. Frank Rijkaard da bunu görüp oyuna Linderoth ve Keita'yı alarak sıkıntıları gidermeye çalıştı zira 55'ten sonra Manisaspor bu iki bölgedeki zaafiyetten ciddi şekilde faydalanmaya başlamıştı. Buna defansın solunda sezon başından beri benim için bir hayal kırıklığı olan Hakan Balta'yı da katmam gerekiyor. Bu adama ne oldu bilmiyorum ama başına Space Jam'de uzaylıların NBA oyuncularının yeteneklerini çalmasına benzer bir hadise geldiği açık. Hani çok teknik bir oyuncuydu, inanılmaz bir pasördü, soldan yardırır giderdi diyecek halim yok ancak Hakan bu oyunu bildiğini belli ederdi, iyi pozisyon alırdı, birebirde geçilmezdi. O bölgede Orhan Ak'ı senelerce izlemiş bir insan evladı olarak bana defansif bir bekin nasıl olması gerektiğinin canlı bir tarifi gibi geliyordu Kalli dönemindeki oyunu. Şimdiki Hakan'sa o Hakan'dan çok uzakta. Bebek mi uyutmuyor diyeceğim, el kadar bebeğin de günahını almak istemem! Her neyse bir an önce çözülmesi gereken konulardan biri bu.Linderoth ve Keita diyorduk. Rijkaard'ın bu değişiklikleri aslında hücum üstünlüğünü tekrar Galatasaray'a getirdi ve bu takıma 2 net 1 yarım gol pozisyonu olarak döndü ama malesef ilk golün bitiricisi Harry Kewell, rakip kaleci hamle şansını kaybetmişken topu çerçeveye ittiremedi ve son bölüme 1-0 girildi. Nevizade Geceleri başladığında skor tabelasıyla göz göze geldim desem yeri, dakika 80'leri yeni vurmuştu ve biz maçın bittiğinin ilanı olan bu besteyi söylüyorduk. Bestenin laneti mi desem bilemiyorum ama takımın her maç bir kere yaptığı o garip gollerden biri oldukça kritik bir zamanda fileleri bulduğunda skor 1-1 oldu ve o zamana kadar bulunan bütün pozisyonlar anlamını yitirmiş oldu. Manisaspor'un Fenerbahçe deplasmanında son dakikalarda ortaya koyduğu dominant performansı izlemiş biri olarak gerçekten işimizin zora girdiğini düşündüm ve malesef Manisaspor geri adım atmak bir yana istediği oyunu daha iyi sahaya yansıtan bir takım kimliğine büründü. Buna rağmen Kader Keita önderliğinde 6 kişiyle gidilen ancak Linderoth'un filelere gönderemediği o pozisyon maçı tekrar Galatasaray'a getirebilirdi, olmadı. Linderoth o topun üstünden atlasa acaba gol olur muydu diye düşünüyorum geldiğimden beri, muhtemelen bu maç aklıma geldiği her zaman bu soru da gelecek aklıma.

2 puandan fazlası demiştim başlıkta, öyle bağlayalım. Kayıbın sadece 2 puan değil liderlik olduğunu hepimiz biliyoruz ancak Galatasaray'ın sınıfta kaldığı iki konu var bu noktada. İlki evinde dahi skoru bağlamayı bir türlü becerememesi, ikincisi lig boyunca ayağına gelebilecek en önemli liderlik fırsatlarından birini tepip rakibine psikolojik bir üstünlüğü hediye etmesi. Bu hafta olmaması gerekiyordu bunun. Bazı maçlar olur, berbat dahi oynasanız bir türlü kazanmanız gerekir. Bence bu da öyle bir maçtı ama malesef Galatasaray adına yeterli bir sonuç çıkmadı. Oyuncular ve teknik heyetimiz umarım her maç sonunda olduğu gibi gerekli sonuçları çıkarmıştır...

Beşiktaş 3-0 Fenerbahçe || Ve Delinho Maçı Alır...

İlk yarı sonunda farklı bir giriş hazırlamıştım aslında maç için ancak İbrahim Üzülmez, ikinci yarıda sahneyi tek başına almayı hak eden bir hücum perofrmansıyla derbiyi resmen aldı, götürdü. 2003'te bize attığı golü bile gölgede bırakacak bir performantı bana göre, hele 3. golde orta sahada rakibini ekarte edişi ve verdiği pas ağızları açık bırakacak cinstendi ve bunu bir kere değil birden fazla kez yaptı İbrahim. İlk goldeki efsane asistini de unutmamak gerek. Gelen ilk golden sonra kariyer performansını ortaya koyan bir İbrahim Üzülmez vardı sahada. Saygıyla eğiliyor ve maçın başına dönüyorum müsadenizle.

Aslında Mustafa Denizli'nin Beşiktaş'ı için maç öncesi analizi yapmanın yersizliğini bilen biri olarak maçtan bir saat öncesine kadar pek de kafa yorduğum söylenemez. Yine de Denizli standartlarında fazla büyük sürprizler yoktu sahada, Serdar Özkan'ı bir kenara koyarsak Fink-Ernst ikilisini sahaya sürüp ön alanda Bobo'yu kullanmak benim de birinci tercihim olurdu Fenerbahçe karşısında. Fink'in 'Tomas Abraham' görevini yerine getireceği maçın ilk 20-25 dakikasında Alex'in ve Fink'in sahanın en az anons edilen isimlerinden ikisi olmasından belliydi zaten, maç boyunca da Alex'i fazlasıyla rahatsız etmeyi başardı. Fenerbahçe'de Alex'in vasat olduğu her maç hücumda üretkenliğinin düşeceği iki kere iki dört gibi bir kural, yine de ilk yarıda ceza sahasına bir şekilde indiler ve penaltı kokan iki ceza sahası aksiyonuna girmeyi başardılar. Bunun dışında etkili bir Carlos şutu ve ilk yarının son dakikasında çatalda patlayan bir Alex frikiği izledik. Daum planını muhtemelen böyle bir girişimden gol çıkarıp oyunu kendileri açısından daha rahat oynanabilir kılmaktı ancak olmayınca devreye beraberlikle girildi.

Beşiktaş'ın ilk yarı aksiyonlarını ise zaman zaman aksasa da genelde iyi işleyen pas trafiği ve bu pas trafiğiyle özellikle soldan Fenerbahçe beklerini zorlayan kanat akınları oluşturuyordu. Maçın ilk net gol pozisyonu da Ekrem Dağ ile 8.dakikada sol taraftan gelişen akındı zaten. Gökhan Gönül bu maçın en verimsiz oyuncularından biri oldu, İbrahim Üzülmez ve Ekrem Dağ'ın görev aldığı kanadı hem ilk yarı hem ikinci yarı çok iyi kullandı Beşiktaş. Hesapta olmayan bir 'Delinho' performansı da gelince Gönül'ün kanadı çöktü desek yeri. Aslında Mehmet Topuz önde fazla gedik veren bir kanat tipi değil. Galatasaray maçında da Emre'nin sol tarafa, Baroni'nin sağ tarafa yardıma gelmesiyle Fenerbahçe'de kanatları kapatmaya müsait bir yapı oluşuyordu, bu maçta anlaşılan net bir kanat tehdidi beklememiş Daum. Hoş, Daum ne olduğunu anlayana kadar tabelada 2-0'ı gördü ve surat ifadesinden geri kalan sürede iki gol bulamayacakları rahatlıkla okunuyordu.

İlk golün derbi tarihinde sıkça anılacak gollerden biri olduğunu şimdiden söylersek yanlış olmayacak sanırım, İbrahim Üzülmez son demlerinde kendisini hafızalara kazıyacak bir maç çıkardı. Ortayı sağ ayakla Fink'in oraya geleceğini düşünerek kestiğini söyleyemeyeceğim ama geri kalan dakikalarda kendine gelen özgüveniyle yaptıkları beni benden aldı. Bir Premier Lig beki izledim ben bugün İnönü'de. Bobo da Fink'in golünün gölgesinde kalmayacak şıklıkta bir gol attı aslında, sırtı dönük aldığı topu o kadar hızlı ve o kadar net vurdu ki Volkan Demirel hamle dahi yapamadı pozisyonda. 2-0'dan sonra takım olarak bir vites daha yükselten Beşiktaş, ilk yarıda Fenerbahçe lehine de gelişebilecek oyunu bir daha rakibine fırsat vermeyecek şekilde kontrol altına aldı.

Fenerbahçe'de hasar beklenenden büyük. Emre Belözoğlu, yine sol baldırını tutarak kenara geldi, 3 hafta yokmuş. Kazım, ligimizde artık klasikleşen "fuck off" kırmızı kartını aldı, o da küfürden dolayı en az 2 maç olmaz. Kırmızı kart demişken hakem Fırat Aydınus'un ahenkle dans eden saçları da gözümden kaçmadı açıkçası. Toplamda bakarsak Galatasaray'ın Kadıköy bilançosuna benzer bir fatura. 3-0'lık skor da Galatasaray'a liderlik davetiyesi çıkaran bir başka detay, Galatasaray yarın 1-0'lık galibiyete dahi liderlik koltuğuna oturmuş olacak 13. hafta sonunda. Kadıköy deplasmanını atlatmış bir Galatasaray'ın 8'de 8 yapmış Fenerbahçe'nin önünde lider olması fazlasıyla iyimser bir senaryoydu 4-5 hafta önce, şu anda Galatasaray'ın önünde tek maç var bu hedefi gerçekleştirmek için. Bir ara 7-8 puana çıkması an meselesi olan fark tekrar eridi, Fenerbahçe 1-0'dan verdiği Antep maçıyla büyük bir fırsatı kaçırdı demiştik, bugün daha iyi anlaşılıyordur sanıyorum. Beşiktaş da 5 haftalık serisiyle ikilinin yanına sokulmuş durumda, fark liderle her halükarda dört puan olacak siyah-beyazlılar adına. Onlar için de kârlı bir geceydi. Bir Galatasaraylı olarak yanımdaki Beşiktaşlılardan daha fazla sevinmem şu son cümlemden de anlaşılıyordur herhalde. Yarın oynanacak maçlar sonunda lig değerlendirmesine devam ederiz, şimdilik kısa keselim...
Related Posts with Thumbnails