Denizlispor 0-2 Galatasaray

Maçın büyük bir bölümünü trafik sebebiyle kaçırmış olmamdan dolayı alıştığımız türden bir maç yazısı olmayacak bu, en azından şimdilik. Maçın daha başlarında atılan bir gol olduğunu düşünürsek maçı sonradan gelip okumam biraz zor, detaylı bir analiz için 12'den sonraki tekrarı beklememiz gerekecek.

Ancak yine de değinmek istediğim birkaç nokta var maç ve sonuçla ilgili. İlk olarak bu maçın sonucu Galatasaray açısından oldukça kritikti. Bunun birden fazla sebebi var. İlki Galatasaray'ın yıllardır Denizlispor deplasmanlarında, hatta Ali Sami Yen'deki maçlarda da Denizlispor'a karşı zorlanıyor oluşu. Uzun yıllardır Galatasaray'ın Denizlispor'dan 6 puan çıkarabildiğine şahit olmamıştık, bu önemli. İkincisi zaten Denizlispor deplasmanlarında sıkıntılı maçlar çıkaran Galatasaray'ın bu sene kendi sahasında iyi kapanan ekiplere karşı başarılı olamaması ve sıkça puan bırakmasıydı.

Galatasaray'ın maç öncesindeki deplasman karnesine baktığımızda 9 maçta sadece 3 kez sahadan galip ayrılabildiğini, bunlardan ikisinin de seri halinde gidilen Ankara deplasmanları olduğunu iyi okumak lazım. Şampiyonluk şansınız iç sahadan daha çok deplasmanlarda aldığınız sonuçlar tarafından belirlenir. Özellikle üç büyüklerin içerde alacakları puanlar üç aşağı, beş yukarı yakındır zaten, fark yaratan daha çok deplasmanlardır. Bu nedenle Denizlispor deplasmanından çıkarılan 2-0'lık galibiyet önemli.

Galatasaray'da golleri Milan Baros ve Shabani Nonda kaydetti. Baros'un golünü göremedim, tekrarına da rastlayamadım maç esnasında. Şimdiden 15 gole ulaştı Milan. Sene başında tüm sezon için yeterli olduğunu düşündüğüm bir rakamdı 15 gol, özellikle ilk senelerin yabancı forvetler adına sıkıntılı geçtiğini varsaydığımızda. Türkiye ligi forvetler için oldukça sert bir lig, bu gol krallığı barajının uzun süredir 15-20 gol arası olmasından belli oluyor zaten. Galatasaray öncesi dönemde kulüp bazında abartılı gol sayılarına ulaşmamış bir oyuncu olan Milan Baros gerçekten harikalar yaratıyor. Galatasaray adına müthiş kârlı bir yatırım oldu, transferde emeği geçen herkesin emeğine sağlık diyelim. Tahtaya da vuralım da nazar değmesin. Shabani Nonda uzun süredir formsuz bir dönem geçiriyordu, bunun nedenini de anlayabilmiş değildik. Bugün şahane bir golle uzun süren gol kısırlığına son verdi, umarım devamını getirir.

Denizlispor'da değinmemiz gereken iki oyuncu var, sol bek Carlos Alberto ve sağ bek Feridun Sungur. Denizlispor'un son dönemde seyrettiğim üç maçı var; Beşiktaş, Ankaraspor ve (kısmen) Galatasaray. Bu maçların üçünde de ön plana çıkan, görevini layıkıyla yapan bir Carlos Alberto gördüm. Sol taraftan etkili bindirmeler yaptı, ortalar kesti. Aynı zamanda defansif görevini de aksatmayan bir oyuncu, bu önemli. Duran toplarda da sert şutlar çıkarabiliyor, bugünkü maçta da gördük son bölümlerde. 29 yaşındaymış, bu yüzden daha üst düzey kulüplere sıçraması zor ama beğendiğim bir oyuncu, söylemesek olmazdı. Feridun için ise bu kadar olumlu konuşmam zor. Hele ki her maç dan dun vurması yok mu, beni üç maçta deli etmeyi becerdi. Denizlispor taraftarına allah sabır versin. Bu şutlardan ara sıra gol çıkarabilen bir adam olsa amenna ama bu sene golü yok, geçen sene Bank Asya'da da bir golü varmış Samsunspor'da. Var mıdır bir kerameti bu Feridun'un, bilen varsa söylesin lütfen.

Allahtan izlemedik maçı, yoksa sabaha kadar yazacağız demekki. Maçın tekrarını izledikten sonra destekleme mahiyetinde birkaç kelam daha ederiz, şimdilik burda bırakalım...

Roman Kratochvil & Tomas Abraham & Denizlispor

Denizlispor emektar kaptanı Roman Kratochvil'le yollarını ayırmıştı bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde, baya da yankı bulmuştu futbolseverler arasında. Üstüne bir şeyler söyleyebilmek için transferinin tamamlanmasını bekledim. Blogun erken dönemlerinde Denizlispor ile ilgili yazdığım yazıyı hatırlayanlar Roman-Tomas ikilisinin Denizlispor'un bir karakter oluşturmasında büyük pay sahibi olduğunu, Süper Lige göre oldukça kısıtlı maddi imkanlara sahip olmalarına rağmen senelerdir tutunabilmelerinin en önemli sebebinin bu yabancı oyuncular etrafına kurulan doğru yapılanma olduğunu düşündüğümü bilirler. Denizlispor bu mirasa büyük saygısızlık etmiştir, bir kere bunu özellikle vurgulamamız gerek.

Roman ve Tomas'ın Denizlispor'da 40 yaşına kadar oynamayacağı aşikardı ama bu iki özel oyuncunun devre arası transfer dönemi bitimine iki gün kala apar topar kulüpten uzaklaştırılmaları çok çirkin bir davranıştır ve kesinlikle bunu haketmemişlerdir. Yerlerine alınacak olan oyunculardan bağımsız olarak bu davranış biçimi sorgulanmalıdır. Devre arasında gönderilme kararı alınmışsa bile bu karar iki oyuncuya daha önceden bildirilmeli ve transfer dönemi başında kendilerine teşekkür edilip, taraftarla vedalaşması sağlanıp öyle gönderilmesi gerekirdi. Denizlispor'a olan derin saygım yara almıştır bu transfer sonrasında.

Konyaspor'un transfer stratejisini ciddi biçimde eleştirdim geçenlerde ancak Roman'ı kadrolarına katarak önemli bir iş başardılar. Stoper mevkiinde sıkıntı çeken bir çok Süper Lig kulübü vardı, transferi kısa sürede bitirmeleri akıllıca. Serhat Akyüz'le iyi bir ikili oluşturacaklardır tahminimce, Roman'ın transferi Serhat için de güzel bir haber. Roman Kratochvil, Denizlispor'da oynadığı dönemde yanında oynayan neredeyse her stoperi bir seviye üste taşımıştır; Burak, Servet, Çağdaş gibi oyuncular Roman'a çok şey borçludurlar. Bu oyuncuların yanına Serhat Akyüz'ü da yazabiliriz aslında. Denizlispor'da oynadığı dönemde isminin ön plana çıkmasında Roman'la olan uyumunun payı büyüktü. Konyaspor'da da aynı uyumu göstereceklerdir yüksek ihtimalle.
Tomas Abraham'ı da es geçmemek lazım. O da Türkiye liglerinin en tecrübeli ve güvenilir defansif orta sahalarından biridir. Onun da taliplileri olacaktır tahminen, olması da gerekir zaten. Konyaspor'un Fahri'yi gönderdiğini -ki izlediğim her maçta deli etmiştir beni bu sene, bu kadar savruk, kendini 10 numaraların padişahı sanan hal ve hareketlerini hatırlayınca iyi olmuş diyorum- düşününce Tomas için de girişimleri olabileceğini varsaymak zor değil ancak o bölgeye Ayman'ı transfer ettiler yanılmıyorsam. Tomas'ın anlaştığı takım büyük ihtimalle Konyaspor olmayacaktır. Eskişehir onun için doğru adres olabilir belki.

Denizlispor'un yeni transferlerini ise merak etmeye başladım, takım için bu kadar önemli iki oyuncuyu gönderdiklerine göre referansları iyi olmalı, en azından mantıken. Akşama Galatasaray maçında oynayacaklarsa alıcı gözle bir bakmak lazım onlara da....

Fabian Ernst & Ozan İpek

Devre arası transfer döneminin son günlerinde hareketlilik yaşanıyor. Beşiktaş'ın bir orta saha oyuncusu alacağı kesin gibiydi; Geremi, Sapara derken Fabian Ernst ismi ağırlık kazandı. Bölge ve oyun yapısı olarak Beşiktaş'ın eksiklerini kapatabilecek tipte bir oyuncu Ernst. Schalke'de uzun yıllardır orta alanda görev aldı ve sürekli forma giyen oyunculardan biri oldu. Beşiktaş'ın Cisse'yle kotarmaya çalıştığı ancak pratikte takımın orta sahadaki direnme gücünü azaltan bu sorun Beşiktaş'taki en öncelikli problemdi. Bu açıdan Beşiktaşlıları mutlu eden bir transfer olsa gerek. Ernst hakkında daha detaylı bilgi edinmek isterseniz borges'in konuyla ilgili yazısına bir göz atmalısınız.

Ancak bu transferin bir de yabancı kontenjanı boyutu var. Seric'in hiçbir zaman Beşiktaş'ın ligdeki yabancı rotasyonunda yer almadığını düşünürsek ortaya bir rotasyon sorunu çıkabilir. Zapo, Sivok, Cisse, Ernst, Delgado, Holosko, Tello ve Bobo. Bu 8 isimden hangi ikisi kenarda oturacak, bu en önemli soru işareti. Mustafa Denizli'nin tercihlerine bakıldığında forvet hattında Nobre'yi kullanıp Bobo'yu kenarda oturtma eğiliminde olduğunu söyleyebiliriz. Bu konu aslında detaylandırılması gereken bir konu ama şimdilik kenarda tutalım bunu. Diğer ikiliden birisi yerli oyuncu alternatifinin bol olduğu stoper mevkiinden olacaktır, o da Zapo ve Sivol ikilisinden biri. Ayrıca Cisse'nin rolünün Ernst'in gelişiyle yavaş yavaş azalacağını öngörebiliriz.

Futbol piyasası içinde pek dikkat çekmese de kayda değer bir transfer gelişmesi daha oldu, ona da değinmeden geçmek olmaz. Bucaspor forvetleri yazısında değindiğimiz Ozan İpek, beklendiği gibi Ankaragücü'yle değil Bursaspor'la sözleşme imzaladı. 200 bin ytl bonservis bedeli ödemeyi kabul etmiş Bursaspor, ayrıca Ozan İpek de geçtiğimiz dönemki alacaklarını hibe etmiş kulübe. Sessiz ama sağlam bir transfer yaptı Bursaspor, geçtiğimiz yarıda alt liglerde en çok dikkat çeken oyuncuydu Ozan. Eğer Süper lige uyum sürecini kısa sürede atlatabilirse Gökhan Emreciksin'in yaptığı gibi kısa sürede daha üst seviyeye sıçrama yapabilir. Merak ettiğim bir diğer nokta da kardeş kulüp olduklarını sıkça dile getiren Bursaspor ve Ankaragücü arasında bu transferin herhangi bir problem çıkarıp çıkarmayacağı. Gerçi iki kulüp arasındaki dostluk daha çok taraftar düzeyinde, yönetimsel anlamda bu tip bir ilişki olduğunu sanmıyorum.

Gökhan Töre Chelsea'de

Blog okuyucusu bir arkadaşımızın uyarısıyla gördüm haberi, Ocak 1992 doğumlu U17 milli takım oyuncumuz Gökhan Töre, Chelsea'yle 3.5 yıllık sözleşme imzalamış. Chelsea ayrıca Leverkusen kulübüne de belli bir miktar bonservis bedeli ödemiş, bonservisin ne kadar olduğuyla ilgili bir bilgiye ulaşamadım henüz.

Gökhan Töre'yi daha önce iki defa izleme şansı buldum Avrupa 17 yaş altı şampiyonasında. Eurosport spikerinin Fransa maçında Abdülkadir Kayalı ile beraber isminden en çok söz ettiği oyuncuydu. Belki hatırlayanlar olur, Batuhan'ın artistik yapacağım diye topu kaleciye nişanlayıp yarı finalde elenmemizi sağladığı maç. Fiziği oldukça sağlam, top taşıyan, sert şutları olan bir oyuncu izlenimi vermişti bana. Göz ucuyla takip ediyordum yine ama bu çapta bir transfer yapacağını tahmin etmiyordum, en azından devre arası transfer döneminde. Türkiye'den bir ara Beşiktaş'ın kendisiyle ilgilendiğini hatırlıyorum şampiyona sonrası ama transfer gerçekleşmemişti.

Altyapısını Almanya'da aldığından zaten uyum problemi yaşamayacaktır İngiltere'ye. Chelsea EPL'nin en derin kadrolarından biri, o yüzden süre almasına daha süre var. En az bir-iki sene alt kademelerde mücadele edecektir Gökhan. Aslına bakılırsa bu transfer milli takım düzeyinde de işimize gelebilir zira Almanların da Gökhan'ı kendi milli takımlarına almak için uğraştıklarını duymuştum. İngiltere'ye gitmesi bizim açımızdan bir avantaj.

Gökhan'ın geçtiğimiz sezon hangi maçlarda görev aldığına göz atmak isterseniz şurdan bakabilirsiniz. Site Gökhan'ın resmi sitesi...

Gloria Buzau vs. Güvenspor

Avrupa liglerinin en başarısız takımı olması kuvvetle muhtemel takımı Gloria Buzau. Romanya 1.liginde mücadele ediyorlar ve 17 haftası geride kalan ligde hiç galip gelemediler ve sadece 3 puandalar. Puan durumundaki yerini gördükten sonra Avrupa liglerini şöyle bir dolaştım ancak Gloria kadar başarısızına rastlamadım, hatta yanına yaklaşan bile yok desek yeri. (-66 puan cezayla başlayan TVMK Tallin'i saymazsak tabii) Çift haneli rakamlara ulaşamayan takım sayısı az, bunlardan birisi de Hacettepe. Böyle takımlar her zaman zirvedekiler için tehlikelidir bizim ligde. Hacettepe'nin bu sezon aldığı iki galibiyetten birinin Fenerbahçe'ye karşı olması, geçen seneyi 79 puanla şampiyon tamamlayan Galatasaray'ın Ali Sami Yen'deki tek mağlubiyetini lig sonuncusu Kasımpaşa'ya karşı olması gibi örneklere sıkça rastlıyoruz. Romanya'da da işler pek farklı değil anlaşılan. Gloria'nın 17 maçta aldıkları 3 beraberlikten birisi de 1-1'lik skorla Steaua Bükreş'e karşı.

Geçen sene de aynı skorla ayrılmış iki takım sahadan, Steaua'nın eski 10 numarası Dica'nın üzüntüsü geçen seneki maçtan. Geçen sene sadece 1 puan farkla ligde kalabilmiş Gloria Buzau ancak bu sene 2. lig biletleri daha ilk devrenin sonunda kesilmiş gözüküyor.
Bazılarınız "başlıktaki Güvenspor ne ola ki!" diye bir tepki verebilir, açıklamak gerek. Şahan Gökbakar'ın Recep İvedik öncesi döneminden bir skeç Güvenspor. Skeçte 10 maçta 107 gol yiyen ve beraberlikten daha iyi sonuç alamamış bir takımın teknik direktörüyle röportaj yapılıyor. Şahan Gökbakar'ın son skeçlerinden biridir aynı zamanda.

Ayrıca yorumlara da Güvenspor'la ilgili ilginç bilgiler gelmeye devam ediyor, üstteki yorum sekmesinden bu yazılara bakabilirsiniz...

Kontakt Lens

Euro 2008'deki İsviçre-Türkiye maçından bir kare.

İsviçreli bir futbolsever maç için süslenme işine yeni bir boyut kazandırmış. Gözler de pek sağlıklı durmuyor hani, demek ki fazla abartmamak lazım. Bir doktora görünmüştür inşallah. Fotoğraf Reuters arşivinden...

Galatasaray Altyapısı '05-06

Ferhat Öztorun, Aydın Yılmaz, Yücel Kaya, Oğuz Sabankay, Arda Turan, Mehmet Güven, Uğur Erdoğan

Eski Galatasaray dergilerimi kurcalarken böyle güzel bir fotoğrafa rastladım dönemin PAF takımıyla ilgili. Arda Turan ortada hemen dikkat çekiyor elbette. Şöyle bir bakınca 3 sene önce de neşesiyle, özgüveniyle pek de farklı değil Arda. A takıma nasıl bu kadar kolay adapte olduğunu bu fotoğrafa dönüp bakınca anlayabilmek zor değil.

Arda'nın yanındaki 8 numara da Mehmet Güven olsa gerek. O dönemki PAF takımın oyun kurucusuydu Mehmet, şimdilerde orta saha rotasyonunu tamamlayan oyuncu rolünde. Taraftarlar arasında da kredisinin yüksek olduğunu söylemek zor. Gösterdiği her vasat performansında eleştiri almaya devam edecek, iyi oynadığı maçlarda ise sürekliliği sorgulanacak. Galatasaray altyapısı mezunlarının genelde belli bir kredisi olur taraftarlarda, bundan mahrum olan ender oyunculardan Mehmet. Onun aşması gereken de bu, kendisini ispatlamak zorunda.

Sol tarafa dönelim. Temiz çocuk Ferhat Öztorun karşımıza çıkıyor. Şanslı mezunlardan biri aslında Ferhat, mevkii olarak o dönem ihtiyaç duyulan bir bölgede oynadığı için bir çok mezunun yakalayamadığı şansı bulabildi. İyi maçları da vardı ama akıllarda kalan maç Fenerbahçe deplasmanı oldu. Gerets'i affedemediğim konuların en başında gelir bu genç oyunculara yaptığı muamele. Mehmet Güven, Ferhat Öztorun, Uğur Uçar, Mehmet Topal. Hepsini en olmadık maçlarda birden ilk 11'e koyup sonra 30 maç unutmak bu oyunculara yapılabilecek en büyük kötülüktü, onu da yaptı. Uğur Uçar daha sonra Kayserispor'da kendini kanıtlayıp geri döndü ancak Ferhat o Fenerbahçe maçının etkisini bir daha üzerinden atamadı. Daha sonra Hakan Balta transferinde Manisaspor'a gönderildi. Galatasaray seviyesinde bir oyuncu olduğuna inanmadım hiçbir zaman ama en çok sevdiğim oyunculardan biridir Ferhat. Ümit milli takımda forma şansı buluyor hala. Umarım geri kalan kariyerinde başarılı olur.

Onun arkasında zıplayan, kısa saçlı arkadaş da muhtemelen Aydın Yılmaz. 16. şampiyonluğun dönüm noktalarından biri olan Konyaspor deplasmanında maç kazandıran golü atmıştı o sene, hatırlamayan Galatasaraylı yoktur. Zaten diğer oyunculara göre daha yüksek olan bu kredisinin sebebi de ilk maçında attığı o harika goldür. O anlık harika bir olay olsa da Aydın Yılmaz'ın gelişimine olumsuz yönde etki ettiğini düşünüyorum o golün. Yakın zamanda bir yazı yazmıştım zaten, tekrar aynı şeyleri yazmaya gerek yok.

Diğerlerini çıkaramadım bir türlü, bilen varsa söylesin. Özellikle 9 numarayı merak ettim. Daha sonra İzmirspor'a giden Sencan Kırıkkaya olduğunu sanıyorum ama emin olamadım. Bu arada bu kutlamanın nedeninin PAF ligi şampiyonluğu olduğunu not düşelim. Fotoğrafın çözünürlüğü baya büyük, arşivine katmak isteyenler kaçırmasın...

Thomas Gravesen & Stephen Appiah

Bonservisi elinde olan oyuncularla ilgili bir yazı yazdım geçtiğimiz günlerde. İlk iki sırada Gravesen ve Appiah vardı bildiğiniz gibi. İkisi hakkında da önemli gelişmeler yaşandı geçtiğimiz iki günde.

İlk haber Thomas Gravesen'in eski seviyesinden uzak olduğunu kabul edip erken kabul edilebilecek yaşta futbolu bırakmış olması. Mart ayında 33 yaşında olacağını söyleyen Gravesen sağlık sorunları kendisini zorlamadan önce futbolu bırakmaya karar verdiğini açıklamış. Menejerinden de aynı doğrultuda açıklamalar var. Bu işe en çok bizim medya üzülmüştür herhalde, zamanında iyi ekmek yediler Gravesen'den. Emeklilik için erken bir yaştı bana göre ama bazı futbolcular da böyle işte, bazen futbol erken terkediyor onları.

Bizleri daha çok ilgilendiren gelişme ise Stephen Appiah ile ilgili elbette. FIFA'nın 6 ay önce kendisine verdiği geçici lisansı kullanmayan, bu süreyi tedavisine ve kondisyon antremanlarına ayırarak geçiren Appiah'ın Fenerbahçe'ye tazminat ödemesi yolunda karar çıktı davadan. Tazminat 2 milyon 280 bin euro. Tahminen Stephen Appiah'ın bir yıllık ücreti kadar.

Görüntü olarak Fenerbahçe kazanmış gibi gözükse de ciddi zararı oldu Fenerbahçe'nin bu işten. Juventus'a 8 milyon euro civarı bir bonservis bedeli ödenmişti o dönem. Fenerbahçe'den aldığı yıllık ücreti saymasak bile büyük fark var arada. Oynadığı dönemde piyasası 10 milyon euro'nun üstünde olduğu konuşuluyordu. Ancak Fenerbahçe'deki 2. senesinin sonunda yavaştan arıza çıkarmaya başlamıştı Appiah, o dönem Fenerbahçe gelen teklifleri değerlendirmeliydi. Performans olarak daha verimsiz bir dönem geçiren Anelka'yı pazarlamakta gösterilen başarı Appiah konusunda gösterilemedi, tablo doğru okunamadı. Appiah'ın hastalığına uygulanan yanlış tedavi de bu sıkıntılı dönemin üstüne tuz, biber oldu. Ancak dün dündü, bugün bugün. Tren kaçmasına rağmen kurtarılan 2.3 milyon euro önemsiz bir bedel değil. Ben Fenerbahçe'nin bu kadar tazminat almasını bile beklemiyordum, doğruyu söylemek gerekirse.

Dava dışında Appiah'la ilgili bir haber daha var, onu da duyurmuş olalım elimiz değmişken. FourFourTwo.com'un haberine göre Tottenham'ın yedek takımıyla maçlara çıkması planlanıyormuş Appiah'ın. Burdaki performansına göre sözleşme imzalama konusunda karar verecekmiş Harry Redknapp. Appiah'ın uzun süreli bir sakat olduğunu, bunun da kondisyonunu etkilediğini söyleyen Redknapp buna rağmen Appiah'ın sıkı çalıştığını, performansına göre transfer kararının verileceğini açıklamış. Haberin içinde ilginç de bir detay var, Appiah'ın 1 aydır Tottenham'la çalıştığı yönünde. Bu konuda bir habere rastlamamıştım ne yerli ne yabancı basında. Atlanacak bir haber de değil halbuki...

Oscar'a Doğru #1: The Curious Case of Benjamin Button

Oscar adayları da açıklandığına göre biz de yavaş yavaş film incelemelerine geçelim artık. Bir aydan az bir zaman var törenlere, izlenmesi gereken en az 5-6 film var. Bunlardan en göz önünde olanı en iyi film dahil 13 dalda aday olan 'The Curious Case of Benjamin Button'.

Filmin yönetmeni David Fincher, Türk sinema seyircisine pek yabancı bir isim değil. Türkiye'deki en popüler filmlerden Fight Club'ın da yönetmeniydi. İlk Oscar adaylığında 13 dalda birden aday gösterilmesi onun açısından da güzel olsa gerek. Filmin çıkış noktası ise 1921 yılında Scott Fitzgerald tarafınndan aynı isimle yazılmış kısa hikayeymiş.

Fazla spoiler'a girmek istemiyorum ama filmin konusunu da anlatmadan olmuyor haliyle. Doğduğundan itibaren hayatı tersten yaşayan birisi Benjamin Button. Çocukluk dönemini ileri dönem yaşlılık belirtileriyle geçiren Benjamin'in zaman geçtikçe yaşlanmak yerine gençleştiği anlaşılıyor. Doğumunda annesi ölmesi ve hastalıklı görüntüsü sebebiyle babası tarafından bir ucube olarak görülen Benjamin'i kapısının önüne bırakıldığı evin hizmetçisi Quennie sahipleniyor.

Benjamin'in hayat hikayesi detaylı bir biçimde işlenirken aynı zamanda normalden farklı bir aşk hikayesini de izliyorsunuz. Huzur evindeki büyük annesini ziyarete gelen 6 yaşındaki Daisy'yle tanışan Benjamin, Daisy büyüdükçe ona karşı farklı hisler beslemeye başlıyor. Hikayenin bundan sonrasını anlatmak çok doğru olmayacak, filmi izlememiş olanlara haksızlık yapmayalım.Oyunculuk performanslarına bakılırsa filmde sırıtan hiçbir oyuncu yok diyebiliriz. Brad Pitt, rolünün hakkını vermiş gerçekten, özellikle Benjamin'in yaşlılık dönemini çok iyi canlandırmış. Diğerlerinden bir adım öne çıkan bir performanstan söz edeceksek Benjamin'in annesi rolündeki Taraji Henson'ı gösterebiliriz. Oscar adaylıklarından biri de onun zaten, muhtemelen de kazanacak. Ben Cate Blanchett'i de çok beğendim ama Oscar adayları arasında yok. Kızıl saç beni her zaman etkilemiştir gerçi, güzelliğinin sanrısına kapılmış da olabilirim Cate Blanchett'in.

En iyi film dalında Slumdog Millionare ile çekişecek gibi görünüyor Benjamin Button ancak iki filmi de yeni izlemiş birisi olarak Benjamin Button'ın en iyi film ödülünü fazlasıyla hakettiğini söyleyebilirim. Açık ara en fazla ödül alan film olacak Benjamin Button, bunu öngörmek çok zor olmasa gerek...

All-Star Nöbeti #2

Açık söylemek gerekirse gelen haberler pek iyi değil Amerika'dan. Orlando'dan en az iki oyuncu seçileceği kesin olduğundan Hidayet'in yüksek bir şansı olduğunu düşünmüştüm geçen sene hakkının teslim edilmediğini de düşünerek ancak ortada öyle bir tablo var ki Hidayet aday adayları arasında bile zar zor yer buluyor kendine.

Rashard Lewis'in Hidayet'ten bir adım önde olmasını anlayabilirim, sonuçta bu sezonki istatistikleri bir nebze de olsa daha iyi Hido'dan ancak Hidayet'in isminin geçmemesi akıl alır gibi değil. Orlando Magic'in derli toplu bir takım olmasında en önemli pay sahibidir Hidayet. 17 sayı, 5 ribaund, 5 asist de asla küçümsenecek bir ortalama değil. Geçen seneki performansına rağmen All-Star'a seçilmemesinin tek nedeni olarak bunun sürekli bir performansa dönüşmesi gerektiği gösterilmişti. Sayı ortalamasındaki 2 sayılık düşüşü bir kenara koyarsak geçen seneyle neredeyse aynı performanstan söz ediyoruz.

Açık söylemek gerekirse Hidayet'in işi kolay değil bu saatten sonra. Forvet pozisyonunda Chris Bosh, Paul Pierce, Rashard Lewis ve Danny Granger'ın seçileceği kesin gibi. Bu oyuncuların arkasındaki aday olarak Antawn Jamison gösteriliyor 21 sayı, 9 ribaundluk ortalamasıyla. Mehmet'in All-Star olduğu sene gibi seri sakatlıkların olması gerek Hidayet'in ciddi bir aday durumuna gelebilmesi için. Hoş, geçen sene de benzer bir senaryo vardı ancak David Stern 19-5-5 gibi bir ortalama tutturan Hidayet yerine kariyerinin en kötü sezonlarından birini geçiren 12 küsür sayı ortalamayla oynayan, bunların üstüne All-Star olmak istemediğini açıklayan Rasheed Wallace'ı tercih etmişti. NBA böylesine garip bir yer işte.

Mehmet açısından da işler pek iyi değil, onun sorunu da batı pivotları. Yao Ming'in ilk 5'teki yeri hazır zaten. Arkasında da bu sene formda olan Shaq var. All-Star organizasyonlarında bir konferanstan ikiden fazla pivot seçildiğini hiç hatırlamıyorum, hatta öyle ki ön plana çıkan bir uzun forvet varsa yedek pivot ihmal edilebiliyor. Olası bir sakatlıkta böyle bir tercih yapılacağını sanıyorum. Mehmet'in son dönemde 20+ sayı, 10+ ribaund ortalamaları civarında gezinmesi dikkat çekti elbette ama Batı'nın bu kadar güçlü olduğu bir dönemde uzun kontenjanından All-Star olmak kolay değil.

Hidayet Batı'da, Memo Doğu'da olsaydı seçilmeleri daha kolay olabilirdi ancak söylediğim gibi bu sene All-Star'da bir Türk oyuncu izlemememiz oldukça zor. İkisinin de sezon sonu serbest kalma opsiyonları var, özellikle Hidayet bu opsiyonu kullanacak gibi gözüküyor. Doğru takımı bulabilirse All-Star olmaması için hiçbir sebep yok. Biz yine de Cuma sabahını ve arkasından gelmesi muhtemel sakatlık sonrası seçimleri takip edeceğiz elbette, çıkmadık candan umut kesilmez...

Fenerbahçe 1-0 Bursaspor

Bugün ben de mi bir şey var bilmiyorum ama bir türlü konsantre olamadım maçlara. Aşırı dozda Fortis Türkiye Kupası almamak lazım, o anlaşıldı. Fenerbahçe çok zorlamamakta, Bursaspor ise kabul edilebilir bir skorla evine dönmekte kararlılardı.

Fenerbahçe'nin golü kornerden ön direğe yakın bölgeye kesilen kavisli bir ortadan geldi klasikleşmiş bir biçimde. Deivid bu kafa vuruşlarını iyi yapıyor ama Vederson'un hakkını teslim etmek lazım. Alex'siz de gayet iyi duran top organize edebiliyor Fenerbahçe, bu çok büyük bir avantaj. Aldığı kavisle, hızıyla mükemmel bir korner atışıydı. Bize karşı attıkları ilk golde korneri kullanan oyuncu da Deivid'di hatırlarsanız, alternatifi çok bu açıdan.

Oyunun genel hakimi Fenerbahçe'ydi. Skor benzer olmasa da ligdeki Bursaspor maçından hallice geçti diyebiliriz bu maç için. Carlos'un form grafiğinde bir yükseliş var son maçlarda, içeri kestiği orta sayısında ciddi bir artış var. Sözleşme yenilemesiyle alakası var mı, bilmiyorum artık. Kazım-Gökhan ikilisinin oynadığı her maç gibi bu maçta da sağ tarafı etkili değildi Fenerbahçe'nin, daha çok Emre ve Deivid'le göbekten delme çabası içindeydiler Bursaspor defansını.

Bursaspor'a baktığımdaysa gol atmak bir planları yok gibiydi. Forvet oyuncuları çoğunlukla orta sahada sırtları kaleye dönükken topla buluşabilme şansı buldular. Bir ümit Young-Rok'u seyrederiz belki dedik ama onu da Ertuğrul hoca sokmadı. Volkan Şen iyi top taşıyan bir oyuncu ama doğru yerde doğru pası verme konusunda ciddi sıkıntıları var. Halil de yedekten gelip sıkça forma şansı bulan bir oyuncu. Ben ise ne tür bir yeteneği olduğunu çözebilmiş değilim henüz, var bir kerameti herhalde. Bir de Kirita vardı dikkat çeken, uzun süreli bir sakatlıktan döndü yanılmıyorsam. Pek formda gibi gelmedi bana, topların çoğunu doğru kullanamadı ve Fenerbahçe defansına teslim etti. Bursaspor'un Fenerbahçe orta sahasına karşı koyamayışında Kirita'nın büyük payı olduğunu düşünüyorum.

İkinci maç Bursa'da ama bence turu atlayan taraf büyük ölçüde belli. Bu oyun yapısıyla Fenerbahçe'den gol yemeden kazanacak bir görüntü vermiyor Bursaspor. Diğer maçta Shin Young-Rok'u seyredebilsek bari...

Acun Ilıcalı'yla Arjantin Futbolu

Beşiktaş'la Fenerbahçe maçları arasında zap yaparken NTV Spor'da Not defterine rastladım. Konuk Acun Ilıcalı. Diğer programlar hep neşeli geçtiğinden belki bunda da bir-iki gülecek detay yakalarız dedim. Pek beklediğim türden olmadı ama gülecek şey çok vardı, özellikle Acun Ilıcalı'nın Arjantin futbolu eksperliğine soyunması.

Her zamanki klasik Boca-Fenerbahçe mevzusundan girdi olaya. Buraya kadar beklenmedik bir şey yok tabii, renkler tutuyor en azından. Bundan sonrası ise Acun'un hayal dünyasından esintiler şeklinde geçti. Boca'nın cefakar, fakir halkın takımı olduğunu, rakibi River'ın ise aristokrasi takımı olduğundan bahsedip Galatasaray'a ilk gönderme denemesinde bulundu. Ardından Boca'nın stadı La Bombonera'yı Saraçoğlu'na, El Momumental'i ise Olimpiyat stadına benzeterek yeni bir çığır açtı. Ali Sami Yen değilmiş meğerse Galatasaray'ın stadı, Olimpiyat stadı imiş, bunu da öğrenmiş olduk.

Neyse bunlar klasik ve içi boş genellemeler, çok da önemli değil. Türkiye'deki sınıfsal yapı hakkında bir fikri olmayan, kendi takımına güven duymadığı için kendisini başka rekabetler üzerinden tanımlamaya çalışan birçok kişiden duyabileceğiniz şeyler. Ancak Acun Ilıcalı'nın iddialarının burda bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz zira esas bomba son saniyede geldi kendisinden. Çıldırın bestesinin Boca Juniors'ın bir bestesi olduğunu çok iddialı ve tartışmayı sonlandırır bir detay olarak ortaya koydu Acun. Doğrudur, beste Boca'yla alakalı ama atladığı nokta bunun River'lıların Boca'ya hakaret etme amaçlı yazdığı bir beste olması.
ay che bostero, vos sos ortiva
vos sos amigo, de la policía
en mar del plata, no te plantaste
con los borrachos, como cobraste!
son cagon! son cagon! son cagon! son cagon!
son cagon! son cagon! son cagon! son cagon!

ay che bostero, vos sos ortiva
vos sos amigo, de la policía
en mar del plata, esta es tu gente
la que te sigue, y te alienta siempre!
river plate! river plate! river plate!
river plate! river plate! river plate!

***
hey boca taraftarı,
siz polisin dostlarısınız
mar del plata'da, bizle yüzleşemediniz
river taraftarları tarafından dövüldünüz
korkaksınız, korkaksınız, korkaksınız, korkaksınız
korkaksınız, korkaksınız, korkaksınız, korkaksınız
nereye gitseniz orada olanlarız
bu senin taraftarın, bu senin insanın
her zaman seni izleyen ve destekleyen
river plate, river plate, river plate, river plate
river plate, river plate, river plate, river plate

Antalyaspor 0-2 Beşiktaş

Açıkçası dünkü Galatasaray-Sivasspor maçındaki mücadeleyi, tempoyu, sertliği gördükten sonra bu maçın aynı statüde oynandığına inanabilmek güç. Sahadaki futbolculardan çok ben mücadele ettim maçı tamamlayabilmek için.

Kupa şampiyonluklarının önemini yitirdiğini biliyoruz elbette ama bizdeki durum bundan daha farklı. Diğer ülkelerde de zirve mücadelesi yapan takımlar kupaya angarya gözüyle bakıp rotasyonda olmayan ve form tutması gereken oyunculardan kurulu kadrolarla çıkabiliyor, bunu bir yere kadar normal kabul edebiliriz. Ancak bizde büyük takımlardan çok diğer takımlar kupa maçlarını bitse de gitsek hissiyatıyla oynuyor. Para ödülü, UEFA bileti vs. falan dendi ancak bunların pek ilgi çekici olmadığı kesin. Çok şey de istemiyoruz aslında, en azından ortalama bir lig maçı havasında geçse şu maçlar o da yeter.

Maçı tamamlayabilmenin en önemli sebebi Antalyaspor'daki bir oyuncuyu takip etmemdi, o oyuncu da Hakan Özmert. Sakaryaspor çıkışlı bir oyuncudur kendisi, o dönem de elimden geldiğince takip etmeye çalışıyordum. Şu sıra pek moda bir deyim olan çift yönlü orta saha olabilecek tipte bir oyuncu. Pas dağıtımı, şutları, vücuduyla topu iyi perdelemesi üst seviyede. Bu meziyetleri İstanbul'da forma bulabilmesi için yeterli olup olmadığından şu an için emin değilim çünkü gördüğüm kadarıyla Antalyaspor'da yeterli süreler alamıyor ama kesinlikle takip edilmesi gerekiyor Hakan'ın. Ona benzer bir şekilde Bank Asya'da çıkış yapıp Antalya'ya gelen bir diğer oyuncu Abdullah da sonradan oyuna girdi ama onda o ışığı göremiyorum açıkçası.

Beşiktaş'ta dikkat çeken oyuncuların başında şüphesiz Bobo geliyor. Bana göre ligin en komple golcülerinden, Galatasaray'da görmek isterdim kendisini. Beşiktaş'ta forma bulamamasına mantıklı bir açıklama getirebilmiş değilim. Santander ve Pana'nın ona talip olduğu konuşuluyor, forma şansı bulamamaya devam ederse yurtdışına transferini isteyecektir muhtemelen. Gelişimini Türkiye'de tamamlamış, bu performansıyla Brezilya milli takımına seçilmiş bir oyuncuyu Türkiye'ye geldiğine pişman etmeden gönderebilseydi keşke Beşiktaş yönetimi.

Erkan Zengin de ilk defa forma şansı buldu son 10 dakikada. Et mi balık mı çözebilmek mümkün değil elbette son 10 dakikada, hele böylesine amaçsız bir maçta. Benim dikkatimi çeken 9 numaralı formayı almış olması. Bu kadar mı önemsiz artık bu numaralar, 9 numara ya da 10 numara giymek bu kadar ucuz mudur? Değişik numaralar alınabilmesine karşı değilim ama bazı numaralar da anlamını kaybetmemeli; 3-7-9-10-11. Bu numaralar özel oyunculara verilmeli, devre arasında 6 aylığına kiralanan bir oyuncuya değil.

Beşiktaş tur biletini aldı Antalya'dan, diğer maç tamamen antreman havasında geçecek gibi. Sıradaki maç Fenerbahçe-Bursaspor, umarım o maçta dişe dokunur bir futbol izleyebiliriz...

Kaleci & Gol

Galatasaray 1-1 Sivasspor

Üç maçlık serinin ikinci maçından beraberlik çıktı. Golden sonraki 5 dakikayı saymazsak tamamı Galatasaray'ın kontrolünde geçmiş bir maç için iyi bir skor çıkardı Sivasspor, Sami Yen'den. Sivas'taki maça 0-0'ı ceplerine koyarak çıkacaklar. Galatasaray'ın maç iştahı oldukça yerindeydi, özellikle ilk yarı. Ligdeki mağlubiyetin ardından taraftarın önünde Sivasspor'u yenme arzusunda oldukları belliydi futbolcuların. Şu ana kadar seyrettiğimiz en sert FTK maçı olduğu kesindi.

Galatasaray defanstan Meira'yla topu çıkarıp oyunu rakip sahaya yıkma niyetindeydi maçın başından itibaren. Geride ise Mehmet Yıldız'la birebir oynamak durumundaydı. Meira'nın görevini başarıyla yerine getirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle ilk yarıda Mehmet Yıldız'ın defansın arasında kaybolduğunu ve sık sık ofsayta düştüğünü gördük. Sivasspor, Galatasaray'ın oyunu önde oynama çabasına pek karşı koymadı, topu Galatasaray'a verip hücum planlarını kontra ataklar üzerine kurgulamışlardı. Galatasaray, Sivas defansının kilidini açmakta zorlansa da Sivasspor'a bilinçli kontra atak yapma fırsatı da vermedi.

Lincoln ve Kewell'ın olmadığı bir kadroda hücumdaki bütün sorumluluk Arda Turan'ın üstüne kalıyor. Kağıt üstünde sağ açık olarak gözüken Aydın her zamanki silik, sorumluluk almaktan kaçınan, ortalama oyunlarından birini ortaya koydu. Arda'nın da parlak gecelerinden birini geçirmiyor oluşu orta sahayı almış olmasına rağmen Galatasaray'ın pozisyon üretememesine yol açtı. Ayhan Akman alışılageldik görev bölgesinden biraz daha önde gibiydi bu akşam ancak son dakikada attığı gol hariç yeterli olduğunu söylemek zor.

Sivasspor'un oyun planı maç boyunca gelecek ender fırsatları değerlendirmek üstüneydi, diğer maçta olduğu gibi bu maçta da istedikleri fırsat geldi. Lig TV sağolsun, pozisyonun başlangıcını göremedik ancak Balili'nin arka direkteki koşusuna feragat eden kişinin Mehmet Topal olması, Topu taşıyan forveti engellemeye çalışanın ise Sabri Sarıoğlu olması pozisyon hakkında az çok fikir veriyor bizlere. Tekrarını üç açıdan izlememe rağmen ne Emre'ye, ne Meira'ya, ne de Hakan'a görüntülerde rastlayamadık.

Gol sonrası Sivasspor top kontrolünü kısa süreli de olsa ele geçirdikten bir süre sonra iyice geriye rastlanmayı tercih ettiler. Galatasaray üstlerine geldikçe kontra atak bulacaklarını düşünüyorlardı sanırım ancak oynadıkları kumar tutmadı, ceza yayı çevresinde top yapmaya başladı Galatasaray. Birkaç tehlikeli atak girişiminden sonra Sabri'nin ortasında Ayhan Akman'ın vuruşuyla gol geldi. Galatasaray bu maçtan en azından yenilgiyle ayrılmamayı haketmişti zaten.

Bu maçı ve rövanş için muhtemel senaryoları bir kenara bırakırsak hakkında birkaç kelam etmek istediğim bir oyuncu var, o da Emre Aşık. Gerçekten çok sevdiğim bir oyuncudur, defalarca takımdan ayrılmak zorunda kalmasına rağmen Galatasaray'a küsmemiştir, kötü konuşmamıştır. Bunları takdir etmemek mümkün değil fakat özellikle son dönemde Galatasaray seviyesindeki bir takımın stoperi görüntüsü vermiyor Emre Aşık. Tam bir saatli bomba gibi sahada. Güven vermeyen pasları, takım arkadaşlarıyla -özellikle kaleciler- olan saha içi iletişimsizliği sırıtıyor maçta. Fernando Meira'nın ofansif görevleri de olduğundan onun arkasını süpürecek seri bir oyuncu çok daha verimli olabilir Servet'in yokluğunda, o oyuncunun da Emre Aşık olmadığı kesin. Emre Güngör'ü de Semih Kaya'yı da Emre Aşık'ın önüne yazarım kağıt üstünde. Hele şu oyun düzeninde...

Alanzinho & Semavi

Beklenen transfer haberi sonunda geldi. Stabaek'le 3.9 milyon euro'luk bonservis bedelinde anlaşma sağlanmış Alanzinho için. Trabzonspor hem sol kanada işlerlik kazandıracak, hem de sağ kanadın hücum anlamında yükünü azaltacak bir transferi gerçekleştirdi. Alanzinho'yu seyretme şansı bulanlar kendisinden hep övgüyle söz ediyor, hızlı ve teknik bir oyuncu olduğu vurgulanıyor hep. Kendisi Brezilyalı olduğundan milli takım seviyesinde de izleme şansı bulamadık ama eğer söylendiği kadar iyi bir oyuncuysa yeni bir Afonso Alves vakası diyebiliriz onun için. İskandinav topraklarında çıkış yakalayan Brezilyalılar...

Bir diğer transfer haberi ise iç piyasadan. Beşiktaş'la adı uzun süre anılan Semavi bugün Ankaragücü'yle anlaşmış. Sol bekte bu kadar problem yaşarken anlaştıkları bir oyuncudan vazgeçmesi çok ilginç. Beşiktaş yönetiminin Forza Beşiktaş'ı okuyup gelen tepkilere göre transferleri şekillendirdiklerini düşünmeye başladım artık. Ankaragücü ise küme düşme potasının ateşini hissetmeye başlayınca transfer çalışmalarını hızlandırmış anlaşılan. Semavi'yle beraber De Nigris'in de adı geçiyor. Antalyaspor da istiyormuş De Nigris'i ama Ankaragücü'nün Ankaraspor'la olan ilişkileri sebebiyle daha avantajlı konumda olduğunu söyleyebiliriz.

Ankaragücü'nü ligin en yetersiz kadrolarından biri olarak gördüğümü söylemiştim maç yazılarında, bu transferlere rağmen pek bir şey değiştiğini söyleyemeyiz. Üstelik en verimli oyuncuları olan Gökhan Emreciksin'i de kaybettiler. Yatıp kalkıp Kocaeli-Hacettepe ikilisine dua etmeliler, yoksa küme düşmenin en önemli adayı olabilirlerdi. Ligin en yetersiz yabancı rotasyonu onlarda desek hata etmiş olmayız sanırım. Her sene bu kadar gereksiz adamı nerden bulup getiriyorlar, gerçekten araştırılması gerek...

How I Met Your Mother Efsaneleri #6: Third Wheel

İşte Ted Mosby'nin dizinin hakkını verdiği efsane bölümlerden biri, Third Wheel. Baştan sona sizi yarabilecek bir ton detayla dolu bir bölüm. Third Wheel, 3. sezon, 3.bölümü. Yani o dönem Ted'le Robin ayrılmış, Robin'in daha sonra Arjantin'den getirdiği sevgilisi Gael mevzusu yeni aşılmış. Bu sebeple Ted ve Robin'i pek bir arada görmüyoruz bölümde.

Bölüm Ted'in soluk soluğa Barney'i arayıp kemere uzandığını söylemesiyle başlıyor. Kemer dedikleri ise WWF şampiyonlarının kemerlerinden, öyle böyle değil. Kemerin anlamı şu; Barney ya da Ted'ten biri belli kurallar dahilinde* iki kadınla üçlü yapabilirse kemerin sahibi oluyor.

Konuya dönelim. Telefon etmeden yarım saat önce Marshall ve Barney tarafından ekilen Ted, elinde üç birayla kaldıktan sonra bir başka efsane bölüm olan Pineapple Incident'da beraber olduğu Trudy'yle karşılaşıyor. Trudy'yle konuşurken Trudy'nin eski bir arkadaşı olan Rachel da bara geliyor, ortalık ondan sonra karışıyor. Bu sezon yayınlanan 'Whoo Girl' çıkış noktasıdır bana göre bu ikili. Trudy ve Rachel'ın arasındaki rekabet masaya oturduktan sonra kızışıyor, Ted için rekabet etmeye başlıyorlar aralarında. Daha sonra mevzu üçlüye gelince Ted bir bahane uydurup diğerlerine telefon ediyor.

Bundan sonrası da harikadır ama bütün bölümü anlatmak da olmaz hani, spoiler'ın da bir adabı var sonuçta. Bu bölümü bir çok bölümün önüne koymamın nedeni ana karakterle olayı işlerken yardımcı karakterlerin hepsinin komediye bir şekilde dahil olması. Her zaman demişimdir, Barney ve Marshall yardımcı karakter olduğu zaman işlerini daha iyi yapıyorlar. Özellikle bölümün hemen başındaki Wimbledon efektleri kaç defa izlerseniz izleyin, bıkmayacağınız cinsten. Barney Stinson'ın aşağıda yazılı olan kemer kurallarını büyük bir ciddiyetle açıklaması da yerlere yatırabilir sizi, bu da son spoiler'ı olsun yazının.
Barney: The real Wimbledon lasts a fortnight.
Marshall: British words are cool. Also, their lawyers wear wigs. I wore a wig at work once and they laughed at me.

Barney: Ted, if you're going to go for the Belt, then the bylaws require me to ask the following questions: 1. Is the aggregate age of all participants under 83?
Ted: Yes.
Barney: 2. Is the aggregate weight of all participants under 400 pounds?
Ted: Yes.
Barney: Theodore Mosby, are you paying these women?
Ted: No!
Barney: Ted...

Ted: It's a tricycle!
Barney: No way, no way, no way!
Marshall: What's happening?
(Barney gives Marshall the phone)
Ted: It's a tricycle!
Marshall: No way, no way, no way! It's a tricycle!
Lily: I'll say it now, all sorority girls are sluts.

Bonservisi Elinde Olanlar

Devre arası transfer döneminin sonlarına doğru yaklaşıyoruz, Avrupa liglerindeki bir çok takım da eksik bölgeleri için kısa vadeli çözümler üretmek için bonservisi elinde olan, maliyet açısından uygun oyunculara yöneliyor. Piyasadaki alternatifleri Türkiye penceresinden değerlendirmek de bize düştü.

Serbest oyuncular arasında bir çok tanıdık isme rastlamak mümkün. Bana göre en dikkat çekici olanı bir dönem yurdum medyasına epey ekmek yediren, eski Real Madrid'li Thomas Gravesen. O dönemin Galatasaray yönetimi, taraftarı uyutma amaçlı olarak bu tip haberlere prim verdiği için Gravesen'le gerçekten ilgilenildiğiyle ilgili ciddi şüphelerim olsa da Gravesen'i tanıdık yüzlerden birisi olarak tanımlamak yanlış değil sanıyorum. Real Madrid sonrası Celtic'e geçmişti Danimarkalı -Hoş, bizim medyada 'Brezilyalı yıldız' dendiği de oluyordu- oyuncu. Orda bekleneni veremediğinden olsa gerek, bir sezon sonra Everton'a kiralanmış bir yıllığına. Everton da Madrid öncesi yıllarına bir dönüş yapar mı umuduyla kiralasa da rotasyona pek bulaştırmadan geri yollamış Celtic'e. Celtic de sezon başında serbest bırakmış Gravesen'i.

Yaklaşık 5 aydır boştaymış Thomas Gravesen. Yaşı da çok geçkin değil aslında, 32 yaşında, uluslararası düzeyde tanınırlığı olan bir oyuncunun kulüp bulamaması garip. Celtic sonrası kariyeri pek başarılı olmasa da orta saha diye kıvranan kulüplerimizin düşünmesi gereken alternatiflerden.

Bir de Stephen Appiah meselesi var elbette. Geçtiğimiz sene beni en şaşırtan olaylardan biriydi Appiah'ın herhangi bir kulüple anlaşmaması. FIFA geçici lisans da vermişti bildiğim kadarıyla, Ada basınında EPL kulüpleriyle adı sıkça anılsa da transferi gerçekleşmedi. Bunun sebebi ya sakatlığıyla alakalıdır, ya da Fenerbahçe'yle olan sorunların transferine engel çıkarması; başka mantıklı açıklaması yok çünkü bunun.

Bir ara Beşiktaş lafları da geçti, hatta Fenerbahçe'yle arasındaki durumun araştırıldığı, eğer bir sorun çıkmazsa imza atacağı söyleniyordu ancak buna pek ihtimal vermiyorum kendi adıma. Yıldırım Demirören, taraftar nezdinde sıfıra yakın olan kredisini bir Fenerbahçe kökenli oyuncu daha alıp zorlamak istemeyecektir. Appiah'ın geleceği gerçekten ilgi çekici bir konu, herhangi bir gelişme olursa değinebilir blogda.Fahri Manisasporlu Denilson da Bolton ile antremanlara çıkıyormuş ada basınından takip ettiğim kadarıyla. Hocası da Denilson'un performansını beğenmiş ancak herhangi bir sözleşme yok ortalıkta. Betis sonrası kariyeri baş aşağı gidiyordu, iki kıta dolaşıp memletine dönmüştü bile. Kariyerinin son düzlüğüne girmişken altın tepside bir fırsat oldu bu Denilson adına. Gerçi dediğim gibi, Bolton'la durumu kesin değil. Eğer boşta kalma durumu olursa sol kanatta sıkıntı çeken ekiplerimizin radarına girebilir. Eski kaprisli günlerdeki kredisinin olmadığını da düşünürsek maliyette anlaşılırsa kısa vadede etkili bir çözüm olabilir Denilson.

En son olarak Panucci serbest kaldı Roma'dan, bugün ajanslarda kulüp aradığı haberleri vardı. Sağ bek olduğu için akla hemen Galatasaray geliyor elbette ama şu rotasyonda 6 aylık bir dönem dışında şans bulması zor gibi. Gelirse belki Serkan Kurtuluş ve Uğur Uçar'ın forma bulmasının zor olduğu şu dönemde iyi bir rol model olabilir ama hepsi o kadar. Galatasaray yönetimi de devre arası transfere pek niyetli gözükmüyor zaten. Panucci'nin yanı sıra Fiore, Tacchinardi gibi tanıdık isimler de boştaymış İtalya piyasasında. Başarılı olmuş bir Giunti deneyimi varken Türkiye'de bu tip oyun bilgisi, tecrübesi üst düzeyde olan bu oyuncular düşünülmesi gerekli aslında. İlla üç büyük penceresinden bakmamak lazım, ligin orta düzey ekipleri de bu oyuncuları getirebilecek referanslara ve bütçelere sahipler artık.

Hep yabancı oyunculara yer verdik, son olarak bir yerli oyuncuyla bitirelim yazıyı. Football Manager serisindeki en iyi yerli sağ beklerden biri olan Muslu Nalbantoğlu'nun Kayserispor kariyeri oldukça kısa sürdü, yaklaşık iki ay önce sözleşmesini karşılıklı olarak feshetti kulübüyle. Kayserispor baya uğraşmıştı bu transferle sezon başında, haberi duyduğumda baya şaşırmıştım. Ligde sağ bek sıkıntısı çeken bir çok kulüp var. Bonservisi olmayan ve yerli kontenjanında mücadele eden Muslu Nalbantoğlu bu kulüpler için iyi bir alternatif görüntüsünde. Bu arada Muslu'nun eski kulübü NEC Nijmegen'in UEFA kupasında yoluna devam ettiğini belirtelim, hatta düşük de olsa Galatasaray'la 4.turda eşleşme şansı var Hollanda ekibinin...

Filistin'de Futbol

Kira Raporu

Özgürcan, Sakaryaspor'un gol yükünü çekmeye devam ediyor. Uzun süredir maç kazanamayan Sakaryaspor'un Diyarbakır deplasmanında galibiyet golünü atmış. Bu golle beraber toplam gol sayısını 9'a çıkardı Bank Asya'da. Bruno Ferreira'yı kategori dışı bırakırsak Bank Asya'daki en golcü oyuncular arasında rahatlıkla gösterebiliriz onu. Eğer Sakaryaspor'u ligde tutabilirse bu Özgürcan'ın yerinde sayan kariyerinde önemli bir ilk adım olabilir. Diyarbakırspor'da ise Erhan son iki maçtır yedekten giriyor, Sakaryaspor maçında da son 32 dakikada forma şansı bulabilmiş.

Bir diğer gelişme Semih Erdem'le ilgili. Sezonun ilk yarısı boyunca tek dakika forma şansı bulamayan Semih, Kartalspor'daki krizin de etkisiyle ikinci yarıda forma bulmaya başladı. Hem Altay hem de Samsunspor maçlarına ilk 11'de çıktı Semih. Kartalspor bu iki maçtan 1 puan çıkarabildi ama kadro çok yeni henüz, zaman geçtikçe birbirlerine alışacaklardır. Arif Erdem'in diğer yeğeni Mülayim artık uzatmaları oynuyor profosyonel liglerde, yavaş yavaş 3.lige ya da amatöre yolcu olacakmış havası var. Arda'nın, Uğur'un, Aydın'ın, Mehmet'in çıktığı Efsane PAF takımın kaptanıydı Mülayim, bu etiketle uzun süre şans da buldu ama nafile. Kardeşi Semih ondan daha başarılı olacak gibi.

Beylerbeyi fikstür gereği boş geçirdi bu haftayı. Gaziantep BB'sinde Uğur Erdoğan hafta içindeki maçta yine golünü atıp toplamda 6 gole ulaştı. O da geçtiğimiz sezonlara göre daha verimli bir performans gösteriyor. Bank Asya'dan taliplileri olacaktır önümüzdeki sene, Galatasaray'ın nasıl bir pozisyon alacağını merak ediyorum. Cafercan hafta içinde kırmızı kart gördüğü için son maçta yoktu. Beşiktaş maçıyla tekrar piyasasını düzeltti derken yapılacak iş değil Cafercan'ın yaptığı.

Kiralık deyince muhtemelen Oğuz'u merak ediyor herkes ama onun için henüz erken. Abdullah Avcı benzer bir yolu Aydın Yılmaz'da da izlemişti. En az 3-4 hafta onu düzenli forma bulurken göremeyeceğiz gibi. Uzun süredir profosyonel maça çıkamadığını düşününce maç kondisyonu olarak takımın oldukça gerisinde olduğunu söylemek yanlış olmaz, bunu kapatması gerekiyor öncelikle...

Türkiye Kupası Çeyrek Final Haritası

Sevgili Bill Turianski yine güzel bir çalışma yaptı Türkiye Kupasıyla ilgili. Benim bildiğim çok daha detaylı bir çalışma olacaktı ama sitesinde de belirttiği gibi bir problem yaşamış. Türkiye ligi ve futboluyla gerçekten yakından ilgilenen bir arkadaş kendisi. Bill Turianski'nin Türkiye ile ilgili diğer çalışmalarına şurdan ulaşabilirsiniz.

Teşekkürler (Thanks) Bill...

Fenerbahçe 0-0 Trabzonspor

Skorun kısırlığının aksine heyecanlı, bol pozisyonlu, aksiyonlu bir maç vardı Kadıköy'de. Hem Trabzonspor hem Fenerbahçe en iyi yapabildikleri işe konsantre olmuşlar, ellerinden gelen bütün mücadeleyi ortaya koydular. Trabzonspor orta sahası Fenerbahçe'ye karşı önemli bir üstünlük kurup topu Yattara ve Selçuk'un önderliğinde rakip sahaya taşımaya çalışıyordu. Fenerbahçe ise kadro yapısına en uygun oyun biçimi olan hızlı atakları kullanabildiği ender maçlardan olan derbilerde seyirciyi de arkasına alıp kolay kontralarda skor bulma peşindeydi. Maçın büyük bölümü de bu düzende geçti diyebiliriz.

Trabzonsporun inanılmaz pozisyonları vardı maç boyunca, hele 2. dakikada 2ye 0 pozisyonda topu Volkan'ın üstünden aşırtmayı deneyen Umut'un pozisyonu vardı ki ben Ersun Yanal'ın yerinde olsam meşe odunuyla kovalardım arkadaşı. Diğer pozisyonlar da ondan aşağı değildi, Umut'un önü açıkken ve Volkan ters ayak üstünde yakalanmışken top kontrolüyle uğraşıp Carlos'un yetiştirdiği pozisyon kenardaki Ersun Yanal'ı çıldırttı zaten. Gökhan Ünal ve Cale de Umut'a uyunca Trabzonspor pozisyon üstünlüğüne sahip olduğu maçta bir türlü golü bulamadı.

Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş derbilerinde başarılı olan düzeni Trabzonspor maçında da sahaya yansıtma isteğindeydi ancak hızlı ataklarla Trabzonspor'u gardı düşmüş şekilde yakalama planı işlediğini söylemek zor. Birkaç tehlikeli pozisyonları vardı, özellikle duran toplarda. Onlar da uzun süre golü bulamayıp Trabzonspor da 80. dakikadan sonra fizik olarak düşmeye başlayınca oyunu bu sefer rakip sahaya yıkan takım oldular. 80 dakika oyunun hakimi olan Trabzonspor, son 10 dakikada zor anlar yaşadı diyebiliriz. Özellikle uzatmalardaki karambollerde şans Trabzonspor'un yanında olmasa Fenerbahçe, Johnson'ın frikik golüyle Ali Sami Yen'de kazandığı unutulmaz derbiye benzer bir zaferle ayrılabilirdi sahadan, olmadı.

Trabzonspor'un son paslardaki beceriksizliklere rağmen kamyonla pozisyon bulması maçın resmini çiziyordu bizlere aslında. Aragones de bunun nedeninin Trabzonspor'un orta saha hakimiyetini elinde bulundurması olduğunu anlamış olacak ki buna yönelik hamleler yaptı ikinci yarıda, Alex'i çıkarıp Deivid'i öne atarak göbekte daha kuvvetli bir ikili yaratma isteğindeydi ama bunun da beklendiği etkiyi yarattığını söylemek zor. Fenerbahçe'de orta saha düşünce defansın zaafiyetleri de kabak gibi ortaya çıktı, özellikle Edu-Lugano ikilisinin arası otobana döndü bir ara. Gökhan'la Umut koşularıyla sürekli deldiler göbeği.Trabzonspor ofansif oyununa rağmen alınan bir puandan memnundur sanıyorum, keza Fenerbahçe de. Haftayı yenilgiyle kapatan Galatasaray için de en hasarsız senaryonun da bu olduğunu düşünürsek ne şiş yandı, ne kebap diyebiliriz. Sivasspor zirveyi puan farkıyla ele geçirdi ilk devrenin sonunda. Üç büyüklerin 17 hafta sonunda 34 puanı geçememeleri önemli bir detay. Sivasspor ve Trabzonspor'un bu sezon şansı hiç de azımsanmayacak derecede. İstanbul takımları Türkiye Kupasına bu sene biraz daha fazla önem verse iyi olur zira içlerinden birinin Avrupa dışı kalması olası. Kolay bileti cebe koymak gerek...

Al Hilal & Tanıdık Yüzler

Geçen gün ilginç bir transfer haberine rastladım. Galatasaray'a karşı ön elemelerde de forma giyen Romanya milli takımı oyuncusu Mirel Radoi, Suudi Arabistan'dan Al Hilal takımına transfer olmuş. İlginç bir transfer diyorum çünkü bilindiği kadarıyla İtalya'dan ciddi olarak istenen bir oyuncuydu Radoi. Hatta Galatasaray-Steaua Bükreş eşleşmesinin ardından Inter'e transferi söz konusu olduğundan Galatasaray'a karşı forma giyemeyebileceği konuşulmaya başlanmştı. Inter dışında Catania ve Siena'nın da adı geçiyordu ancak uluslararası piyasada onun Inter'e gideceğine kesin gözüyle bakılıyordu.

15 Ocak'ta 3.5 yıllık sözleşme imzalamış yeni ekibiyle Radoi. Bu transferin ana nedeni Steaua Bükreş'i baştan çıkaran 6 milyon euroluk bonservis bedeli olsa gerek. Radoi neden İtalya'da piyasası varken Suudi Arabistan gibi bir ülkeyi tercih edebilir, onun da cevabı belli gibi. Romanya milli takımının teknik direktörü Pitruca ise bu transferin Radoi için geriye atılmış bir adım olduğunu söylemiş. Adam da haklı, banko oynattığı oyuncusunun Avrupa futbolundan uzak, gelişmemiş bir futbol ülkesine gitmesini istemez tabii. Galatasaray'a gelebilir mi diye aklımın ucuna yazdığım isimlerden biriydi Radoi, Al Hilal'in onu bundan sonra 6 milyon euro'dan aşağıya bırakmayacağını düşünürsek listeden çıkarabiliriz sanırım. Kiloyla defter alır gibi Romanya'dan oyuncu getirdiğimiz dönemde Radoi'yle neden ilgilenmedik, onu da anlayabilmiş değilim aslında. Ayrıca araştırılması gereken bir konu.

Üstte Radoi değil tanıdık yüzler dedik zira Al Hilal'de göze çarpan tek isim Radoi değil. Galatasaray'ın lanetli bölgesi sağ bek için zamanında transferde adı geçen oyunculardan Hatem Trabelsi de Al Hilal forması giyiyormuş. Avrupada piyasasının neden birden azaldığını anlayamadığım oyunculardan biridir Hatem Trabelsi. Benim bilmediğim bir durumu mu var acaba, bilen varsa yorumlara not düşebilir.

Eski Gaziantepsporlu Tarık El Tayeb de kapağı Suudi Arabistan'a atmış. Afrika'nın en iyi 10 numarası gazıyla getirilmişti Türkiye'ye. Yanılmıyorsam İstanbul takımlarından birine şık bir golü de vardı, baya sükse yapmıştı o dönem. Şimdi benzer bir rolü Rodrigo Tabata üstleniyor. Tabata çok daha verimli oldu gerçi, hakkını verelim. Son olarak bir dönem Galatasaray'la adı geçen İsveçli sağ açık Christian Wilhelmsson var. Bu oyuncuyu çok isteyen bir kitle vardı bir ara. Deportivo'da kiralık oynuyordu o dönem, bonservis opsiyonu da Deportivo'daydı. Deportivo alır demiştik ama o da Arabistan yollarına düşenlerden olmuş. Anlayan varsa beri gelsin...

Kayserispor Projesinin Geleceği

Kayserispor son yıllarda önemli bir yapılanma içinde. Önemli yerli oyunculara sahipler, başta kaptanları Mehmet Topuz olmak üzere. Maddi olarak da bir sorunları gözükmüyor ki hatrı sayılır paralara ismi olan yabancı oyuncular getirebiliyorlar. Stadyumlarının tamamlanmasına da oldukça bir zaman kaldı, dışardan bakıldığında bir kulübün başarılı olabilmesi için her şart mevcutmuş gibi gözüküyor ancak ortadaki ürüne baktığımızda Kayserispor'un hala beklentilere yanıt vermekten uzak olduğunu görüyoruz.

Bunun belli başlı sebepleri var elbette ancak bana göre sorun saha içinden başlıyor. Mehmet Topuz'un piyasasının zirve yaptığı sürecin iyi yönetilememesinin etkilerini bugün bile görmemiz mümkün Kayseri'de. Kendisine biçilen değerin de etkisiyle olsa gerek, saha içinde takımın düzenini etkileyecek düzeyde bir ağırlığı var Mehmet'in. Bir kanat oyuncusundan ziyade hem forvet hem oyun kurucu rolünü üstlenmeye çalışır bir havası var. Takım olarak Mehmet'ten faydalanamadıkları gibi oyunu tamamen onun üstüne yıktıklarından onu etkili kılan özellikleri de devre dışı kalıyor.

Bu kısır oyunun tek sorumlusu Mehmet Topuz değil elbette. Bence Mehmet'in verimsizliğinden de önemli, hatta Mehmet'i de doğrudan etkileyen sorun takım içinde Mehmet'ten bağımsız, kendi rolünü bilen, sezon boyunca belli ölçülerde takıma katkı yapabilecek oyuncu sayısı sınırlı. Tek tek isim bazında baktığımızd Aghahowa, Olembe, Cangele iyidir, hoştur diyebiliyoruz ama Aghahowa-Cangele ikilisi sezon boyunca gözü kapalı 20-25 gol atar deme şansınız yok. Belki uç bir örnek ama tam da Mehmet Yıldız gibi bir oyuncunun eksikliğini çekiyor Kayserispor. İlla Mehmet Yıldız olması şart değil elbette ama Süper Ligde belli bir ortalamanın üzerinde katkı vereceği kesin olan oyunculardan bahsediyorum. Şu anda pek popüler olmasa da bir Necati Ateş bile Kaysersipor'a çok faydalı olabilirdi.

Defansif olarak kurgusu iyi Kaysersipor'un, orda hakkını vermek gerek ancak skor üretemedikçe, bütün ofansif aksiyonları Mehmet Topuz'un insiyatifine bıraktıkça Kaysersipor'un hem bütçe hem de kadro potansiyeline ulaşabilmesi mümkün gözükmüyor. Üstüne koyan bir yapılanmadan çok parayla ismi olan oyuncuları getirip bir türlü verim alamayan ortalama bir Rus takımı görüntüsündeler. Bunu aşmalı Kayserispor. Şu halleriyle bırakın İstanbul ekiplerini zorlamayı, kendilerine ilk 5'te yer bulmakta bile zorlanırlar önümüzdeki senelerde. Bu sıralarda olmalarının en önemli sebebi gerçek anlamda yarışta olan takım sayısının altıyı geçmemesi.

Ne yaparlar, ne ederler bilmiyorum ancak senelerdir belli bir eşiği atlayamayan bu yapı bu sezonla beraber düşüşe geçecek gibi görünüyor. Yeni açılacak stadyumla beraber artacak beklentileri karşılayamazlarsa Süper Lig adına önemli projelerden biri olan Kayserispor'a yazık olur...

Sivasspor 2-0 Galatasaray

Zeminin durumu maç öncesinde en çok merak edilen detaylardan biriydi. Çok iyi durumda olmasa da beklenenden daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Sol taraftaki ufak göleti dışarda bırakıyorum tabii.

İki takım da iyi bir pas yüzdesi tutturdu ilk yarıda aslında. Zeminin kayganlığına rağmen ilk yarım saatin sonunda Galatasaray'ın pas yüzdesi %75 olarak yansıdı ekranlara, alışkın olunmayan koşullar içinde kabul edilebilir. İlk yarıda ibre Galatasaray'a dönük olsa da genelde dengede devam etti oyun, iki takım da birbirini tartarak oynamayı tercih etti. Sivasspor orta sahada Onur, defansta Bilica'yla atakları durdururken Galatasaray'da benzer roller Mehmet Topal ve Hakan Balta tarafından üstlenilmişti.

Maçın dengesini tamamen bozan olay ise 45. dakikada gerçekleşti, Ümit Karan nedeni anlaşılmayacak bir şekilde kırmızı kart gördü. Sebebini anlamadan, etmeden yargılamak istemem ancak bu kartın Galatasaray'a pahalıya mal olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Zaten olağanüstü şartlarda oynanan bir maçta deplasmanda 10 kişi kalmak kadar kötü bir senaryo olamaz herhalde. Maç içinde de etkili olamayan Ümit'in yerine Yaser girer mi diye geçiriyordum içimden ama Ümit sadece çıkmayı tercih etti herhalde. Yine de ben Ümit'in açıklamasını dinlemek isterim, fikrimizi şekillendirmeden önce.

Galatasaray'ın ikinci yarıda zorlanacağı açıktı, maçın kazanılması için gereken ikinci yarıda skoru tutup gelen pozisyonlarda becerikli olabilmekti, o şansı da 50. dakikada Abdurrahman Dereli aldı Galatasaray'ın elinden. Sağ çizgide Sabri'yi ters ayakta yakalayan Sivassporlular Musa'nın kestiği topta biraz da Hakan Balta'nın yardımıyla topu ceza sahasında arkadaşlarıyla buluşturmayı başardılar. Top da iyi yere gitti, maç dinamiklerinin de Sivasspor lehine geliştiğini söylemek lazım.

Daha sonra Galatasaray daha iştahlı bir 10 dakika geçirdi ancak bunda Sivasspor'un kontraya yatmasının da payı vardı elbette. İlk gole benzer bir organizasyon yine Sivasspor'un sol kanadından gerçekleşti, yine arkadan bindirme yapan oyuncu golü buldu. Mehmet Yıldız'ın topun üstünden atlaması çok şık gözüktü gözüme o an ama daha sonra tekrar izlediğimde aslında topukla topa vurmaya niyetli olduğunu anladım. Sezer Badur'un bu golü maçı büyük ölçüde bitirdi.

Maç özelinde şunu vurgulamak gerek, Sivasspor deplasmanı kolay bir deplasman değil. Stad koşulları sert, defansif açıdan üst düzey bir rakip ve sahalarında gerçekten iyi oynuyorlar. Uzun maratonda kabul edilebilir bir puan kaybıdır, pek tercih edilmese de. Önemli olan puan kayıplarını belli bir düzeyde tutup yola devam edebilmek. Yalnız gözden kaçırılmaması gereken bir detay 2-0'lık skor. Sivasspor'un son maçlara kadar yarışta kalacağını düşünürsek son saniyede direğin yanından giden Emre'nin kafa vuruşu önemli bir hal alabilir...

Efsane Maçın Ardından: Türkiye U17 - Brezilya U17

O maçı hatırlamayanınız çok azdır sanıyorum, devreye 3-0 geride girip Brezilya'ya karşı 10 kişiyle maçı 3-3'e getirmemiz ancak son dakikada yediğimiz golle turu Brezilya'ya teslim etmemiz. O gün maçı kaybetsek de kazananın biz olduğumuzu düşünmüştü birçoğumuz benim gibi ancak gerçeğin bunun tam tersi olduğunu bugün bakınca daha net anlıyoruz. Aslında biz o maçı kazansaydık bile kaybedendik.

Türkiye: Volkan, Mehmet Yılmaz, Ferhat, Erkan, Serdar, Harun(Dk.46 Murat Duruer), Deniz, Caner, Tevfik, Nuri Şahin, Aydın Yılmaz(Dk.46 Özgürcan Özcan)
Brezilya: Felipe, Leyrielton, Samuel, Roberto, Marcelo, Denilson, Anderson, Igor (Dk.90 Vinicius), Ramon (Dk.73 Mauricio), Simeos, Celso (Dk.90 Taico)
O maçta saha olan oyuncular bunlardı ve hemen hemen hepsi 20 yaşını doldurmuş durumdalar şu anda. Sahadaki oyuna baktığımızda kalite olarak Brezilya milli takımından en ufak bir eksiği olmayan takımımızla Brezilyalıların şu günkü duruunu karşılaştırdığımızda ortaya acı bir fark çıkıyor. Brezilyalılar Manchester United, Arsenal, Real Madrid'de top oynarken bizim oyuncularımızdan en iyi durumda olanları Dortmund, CSKA ve Galatasaray'ın müzmin yedekleri konumunda. İşte bizim atlayamadığımız eşik, işte bizim kısır döngümüz bu noktada başlıyor.

Bu konuda ülkemizin genç oyunculara bakış açısını sık sık dile getiriyoruz, çokça da dile getireceğiz ancak bütün sorumluluğu bu olguya yükleyip kenara çekilmek de işin kolay tarafı. Biraz da futbolculara bakmak lazım. Bu yaş kategorilerinde Brezilyalılara kafa tutup profosyonel futbolda fersah fersah geride kalmalarında onların da payı var. Sonuçta bu hüsran takım olarak olduğu kadar her birinin bireysel başarısızlığını da ifade ediyor. Bizlerin ülkedeki futbol kültürüne isyan ettiğimiz kadar onlar da durumlarına isyan edebilseydi çok farklı olabilirdi bazı şeyler. Aynı yollardan geçmiş bir Arda Turan'ın dezavantajlı fiziğine rağmen başardıklarına bakıp kendisini sorgulayorlar mıdır acaba bu arkadaşlar, ya da iyi, kötü kazandığı parayla aldığı arabayla boş olduğu akşamlarda nerelere akacağını mı düşünmekle meşguller?

Biriniz şu yazdıklarımı tekzip edebilseydi keşke, biriniz de çıkıp bu yaptıklarınızın bir ilüzyon olmadığını bizlere gösterebilseydi. Gerçekten isterdim bunu. Tüm bunlara rağmen biliyorum ki bu oyunculardan hala çok şey bekleyenler var, umarım içlerinden bazıları bu takımın onurunu kurtarmayı başarır...

Sivas Stadyumu

Kayseri Kadir Has Stadyumunun tamamlanmak üzere olmasının yeni projelerin önünü açacağını söylemiştik daha önce. Bu şehirlerden birisi de Sivas. Kulübün son yıllardaki başarılı grafiği Sivasspor'un projesinin öne alınmasında en büyük etken elbette. Daha önceleri 30 bin kişilik olacağı söyleniyordu ancak son günlerde geçen haberler kapasitenin 35 bin olacağı yönünde. Kayseri stadyumundan daha büyük olacağı özellikle vurgulanıyor.

Bana kalsa ilk önce Bursa, Eskişehir, İzmir, Ankara gibi acil ihtiyacı olan şehirlere stad yapmak gerekir ancak bunun iyimser bir beklentiden öteye geçmeyeceğini bilecek kadar ülkeyi ve ülke futbolunu tanımaktayız. Stad yapımı için ön plana çıkan şehirler daha çok hükümete yakın olan ya da stadların seçimler için koz olarak kullanılabileceği şehirler. Yine de stad staddır, hiç olmamasından iyidir deyip Sivas özeline dönelim.

Son dönemde kadro yapılanması açısından harika bir iş çıkardı diyebiliriz Sivasspor için. Bütçelerini zorlamadan, kapasitelerini bilerek muadillerine örnek olacak bir yapı oluşturdular. Teknik direktörleri bana antipatik gelse de saha içini çekip çevirmeyi beceriyor. Türk futbolu adına uzun süre sonra bir ilki gerçekleştirdiler. Bir anadolu takımı devam ettirilebilir bir yapı oluşturdu. Ülke futbolunun en büyük eksikliği budur bana göre, takımların kendilerine ait saha içi kimliği yoktur. Bir sene önce izlediğiniz bir takımın bugünkü hali taban tabana zıt olabilir. İstikrar kelimesi iyiden iyiye klişe halini almış olsa da içini dolduralabilirse çok şey anlam ifade ediyor, Sivasspor da bunun örneği. Bu istikrarlı yapının geliştirilmesi ve devamının sağlanmasına stad projesi katkı yapacaksa kesinlikle yapılmalıdır bu stad.

Proje hakkında herhangi bir görsel bulabilmek mümkün değil, zaten proje modeli de seçilmiş değil henüz. Eğer bir bilgiye ulaşırsak paylaşırız daha sonra...

How I Met Your Mother Efsaneleri #7: World's Greatest Couple

7 numaraya geldik ancak yazılması gereken en az 10 bölüm var. How I Met Your Mother'ı güzel yapan da bu aslında. Karar vermekte zorlansak da 7 numara için tercihimiz Barney Stinson'ın evini gördüğümüz ve çalışma prensipleri hakkında dersler edindiğimiz, dizinin 2. sezon 5. bölümü olan 'World's Greatest Couple'ı tercih ettik.


Hatırlarsanız 2. sezonun başında Marshall'la Lily ayrıydı, Lily de Litvanyalı komşularıyla pek de uygun koşullara sahip olmayan bir apartmanda yaşıyordu. Ordan da ayrılmak zorunda kalınca mecburen Barney'nin dairesine sığınmak durumunda kalmıştı ancak Barney öyle gidip yatıya kalabileceğiniz bir adam değil tabii. Uzun uğraşlar sonucunda kurallara uyması koşuluyla izin vermişti Lily'ye. Daha sonra işler kontrolden çıkıyor doğal olarak.

Bölüm bir kere büyük ölçüde Barney üstüne kurulu, tecrübelerimiz de dozu iyi ayarlandığında en iyi bölümlerin bir şekilde Barney ekseninde döndüğünü bize gösteriyor. Lily sevdiğimiz bir karakter olsa da güldürme konusunda en iyilerden biri olmadığını söylemek zorundayız. Ancak Lily'nin bana göre en iyi performanslarından birine bu bölümde şahit oluyoruz, Barney'le paslaşmaları gerçekten harikaydı. Barney-Lily ikilisi ön plana çıkmasına rağmen Marshall'la Brad'in yakınlaşması da kesinlikle kaçırılmaması gerek. Özellikle Ted ve Robin'in Marshall'la kafa yaptığı anlar sizi yerlere yatırabilir.

Hikayenin genelinin yanında hatırlanması gereken bir çok diyalog da var tabii. Özellikle Lily ve Barney'nin porno saklama hakkındaki diyaloğunu dikkatle okumanızı tavsiye ediyorum.
Barney: That's why I make it crystal clear to every girl that walks through that door that this is no place to leave a toothbrush, this is not a place to leave a contact lens case..this is a place to leave. Come on, I'll give you a tour..and no flash photography. The bedroom, king-size bed, full-size blanket, one pillow, everything about this bed says: Our work here is done. The bathroom, only one towel. What? No hairdryer? You know where I keep that stuff? Your place, beat it! Velkommen to the hallway. While guys like Ted and Marshall hide their porn,...
Lily: Marshall doesn't have porn.
Barney: Oh, that's sweet. While guys like Ted and Marshall hide their porn, I had mine professionally lit. Girls see this, they can't get out of here fast enough.
Lily: If that doesn't drive them enough, there's always your life-size Storm Trooper.
Barney: No, that's just awesome. So you see, when a girl wakes up here, I never have to tell her to go build her nest somewhere else; my apartment does it for me.

When watching the 300-inch TV
Lily: It hurts my eyes.
Barney: Yeah, that doesn't go away.
(Later, Barney turns on another massive flat-screen T.V)
Lily: Okay, seriously, what do you do for a living?
Barney: Mmhehe. Please.

Barney: You are better than porn!
Lily: Thanks!

Sözleşme Yenileme Günü

Bugünün özel bir anlamı mı var, bilmiyorum ama iki takım da sözleşmesi biten elemanlarını toparlayıp toplu sözleşme töreni düzenlemişler. Galatasaray'da Servet Çetin, Ayhan Akman, Hakan Balta ve Semih Kaya; Fenerbahçe'de ise Alex ve Roberto Carlos. Alex'in 2 yıllık, Ayhan'ın 3 yıllık sözleşme yenilediği haberleri geliyordu zaten ancak diğerleriyle beraber toplu imza törenlerini kimse beklemiyordu sanıyorum.

Galatasaray daha uzun süreli sözleşmeler yapmış oyuncularıyla. Ayhan Akman ve Semih Kaya 3'er yıl, Servet Çetin 3.5 yıl, Hakan Balta ise 4.5 yıllık sözleşmelere imza atmışlar. Burda en dikkat çeken imza bence Semih Kaya'nınki. Uzun süredir Avrupa kulüplerinin markajında olduğu haberleri dolanıyordu, ufak da olsa bir şüphe düşüyordu insanın içine. Sözleşmeyi uzattı da rahatladık zira Semih Kaya Galatasaray tarihine damga vurabilecek nitelikte bir stoper. Uzun vadede Türkiye'de kalmasına da çok yüksek ihtimal vermiyorum, eninde sonunda üst düzey liglerden birine geçecektir. Sözleşme niye 3 yıllık diye bir soru kafanıza takılabilir -benim takıldı-, onun da bir sebebi varmış. FIFA kurallarına göre 18 yaşından küçük oyuncularla 3 seneden uzun süreli kontrat yapamıyormuşsunuz. Bugün de bunu öğrenmiş olduk.

Servet sözleşme sonrası açıklamada Avrupaya transferi söz konusu olduğunda Galatasaray'a para kazandırarak gitmek istediğini, Avrupa idealinden vazgeçmediğini, başkanın kolaylık göstereceğini açıklamış. Bu da söylentilerin o kadar da boş olmadığını gösteriyor, sezon sonunda bir Servet Çetin transferi yazısı yazmamız olası. Semih Kaya'yla sözleşme yenilenmesini önemli kılan bir diğer neden de bu zaten. Sağlam bir Emre Güngör'ün de Galatasaray'a ne kadar faydalı olabileceğini gördüğümüze göre transfer yapmadan dahi bu handikap kapatılabilir gözüküyor. Avrupayla ilgili bir açıklama da Hakan Balta'dan gelmiş. Galatasaray'da mutlu olduğunu, bir gün Avrupaya giderse iyi bir bonservis kazandırmak istediğini ancak şu an için böyle bir düşüncesi olmadığını söylemiş.

Ayhan Akman ise son yıllarda gösterdiği gelişimin ödülünü alıyor bu sözleşmeyle, hakediyor da. Futbolun ciddi bir iş olduğunu geç anladığını, futbolu öğrenmeye 25 yaşında başladığını söyleyebilecek kadar açık sözlü bir adam Ayhan Akman. Saha içinde bazen fazla agresiftir, antipatik hareketler yaptığı da olur. Bu yüzden çok eleştirmişimdir Ayhan'ı ancak bu yönüyle saygı duymamız gerekiyor ona. Tatlı su profosyonelliğinin moda olduğu şu günlerde gerçekten profosyonel olabilen ender oyunculardan.

Fenerbahçe, sezon başındaki serbest düşüşün ardından çok ciddi bir operasyon hazırlığı içinde olduğunun sinyallerini veriyordu. Alex de operasyonun içinde diye biliyordum ama devre arasına Galatasaray'la kafa kafaya girmek operasyonun şimdilik yerli rotasyonunu takviyelemekle kalacağını gösteriyor. Alex beğendiğim bir oyuncu, çok yararlı bir ikinci forvet oyuncusudur. Doğru adamlarla oynadığı takdirde neler yapabileceğini biliyoruz ancak fiziki durumunun seneler geçtikçe iyiye gitmediği aşikar. Şimdiden iki sene sonrası için planlar yapmaya başlasa iyi eder Fenerbahçe zira Alex'ten 15 gol, 15 asistlik performansları görme şansı gittikçe azalmakta.

Carlos'un ise verimli bir oyun oynadığına inanmıyorum, özellikle defansif anlamda Fenerbahçe'nin yumuşak karnı oldu geldiğinden beri. Real Madrid'in onu tutmak için ısrarcı olmamasının sebebi de defansif olarak yetersizliğiydi zaten. Hücum anlamında da fazla katkı vermediğini düşününce bu sözleşmenin sadece politik bir hamle olduğu izlenimini veriyor bana. Etrafta dönen boş sözleşme lafları da Carlos üstünden PR çalışması yapmanın bir başka boyutu. Bu da Fenerbahçe özelinde değerlendirilmesi gereken bir konu, not aldım kenara...

Shin Young-Rok

Bir alt yazıda geçen transfer ne kadar yanlışsa Shin Young-Rok transferi de bir o kadar doğru. Oyuncu hakkında detaylı bir bilgim yok, seyretmişliğim de yok açıkçası. Kore futboluyla ilgilenen ve oyuncuyu izlemiş birisinin futbolcu hakkındaki yorumlarını merak ediyorsanız şu yazıya bir göz atmanız gerek. Ben transfer ve bu transferin getirileri hakkında bir şeyler karalayacağım daha çok.

Bursaspor, Şenol Güneş referansını kullanıp Güney Kore'nin en değerli genç oyuncularından birini bonservis bedeli ödemeden kadrosuna kattı, bir kere burası çok önemli. Hem ekonomik olarak çok uygun, hem de kulüp özelinde değişik bir pazarla bağlantı kurmak portföy zenginliği açısından yararlı. 5. sınıf Brezilyalıların doluştuğu bir kulüp görünümünde olan Bursaspor için bence çok gerekli bir adımdı bu. Sercan Yıldırım'la beraber iki tane Avrupa çapında izlenen, genç bir hücum hattı oluşturdu bu transferle Bursaspor. Eğer bu ikili verimli olursa onları daha üst sıralarda görebiliriz sezonun geri kalanında. Yusuf Şimşek'in Beşiktaş'a transferi sonrası oyun kuruculu sistemden vazgeçip iki forvetle sahaya çıkacaklarını sanıyorum, bu yüzden Sercan'la ilgili bir problem yaşanmayacaktır.

Bir de ligimizdeki yabancı profili açısından bakmak gerekir bu transfere. Sezonun ilk yarısında Bruno Ferreira ve Theo Weeks ile başlayan genç yabancılara yönelimin Faty Papy ve Shin Young-Rok -Biraz tanınsa da SYR diye kısaltsak bari- ile devam etmesi önemli. İşin ironik yönü bu oyuncuların ligdeki muadillerine göre çok daha uygun bedellerle ülkemize gelmesi. Bu oyuncular hem Avrupaya sıçrama, futbolunu bir sonraki seviyeye taşıma arzusuna sahip, hem de verimli olmayı başarırlarsa kendi isimleriyle birlikte oynadıkları kulübün ismini de büyütecek türden isimler.

Bir sonraki aşama bu oyuncuları parlatıp iyi bonservis bedelleriyle daha üst liglere pazarlamak olmalı. Bu şekilde kulüpler hem para kazanmış olacak, hem de oyuncuların getirildiği pazarlardaki kredisi artmış olacak. Eğer Bursaspor bu işi becerebilirse Güney Kore'nin en iyi oyuncuları için Avrupaya bir geçiş kapısı olabilir. Gençlerbirliği'nin Avustralya özelinde bir girişimi var uzun süredir, kısmen de olsa başarı sağlanmış durumda o konuda. Türkiye Avrupa'nın Katarı değil Hollanda'sı, Portekiz'i olmak zorunda.

O seviyeye ulaşmadan, Avrupayla transfer alışverişi yapacak duruma gelmeden "Biz Avrupanın en büyük bilmemkaçıncı ligiyiz" diye kendimizi paralasak nafile. Eurosport'ta Romanya ligi özetleri dönerken Türkiye'ninki dönmüyor sonra. -Hoş, bunda yayıncı kuruluşun da payı var- Türkiye pazarından Avrupa'ya doğru gerçekleşen son doğru dürüst transferin hala Geremi olmasını doğru okumak gerek. Anadolu kulüpleri de büyümek istiyorlarsa Serhat Akın'a 1.5 milyon euro verecekerine yeni Shin Young-Rok'lara, Bruno Ferreira'lara yönelmeliler...

1.5 Milyon Euro

1.5 milyon euro. Serhat Akın'ın Konyaspor'dan alacağı yıllık ücret, ajanslara düşen haberler bu yönde. Kaka için önerilen bonservis bedeli, Kezman'ın zamanında dillere destan olan yıllık ücreti bile oldukça makul kalıyor yanında. Ülke futbolunun geleceği hakkında kaygıya düşmemek de elde değil.

Türkiye'deki maaş bütçelerinin ciddi bir sorun olduğunu dile getirmiştik. Özellikle yurtdışına oyuncu ihraç edemememizdeki önemli etkenlerden biridir bu. Üç büyükler arasındaki rekabetin 2000 sonrası genişlemesinin bir sonucuydu bu. Ülke futbolunun şartlarını çekici hale getirmeden, stadlara makyaj yapmadan, "Bu ülkeye gelirsen daha üst liglere sıçrayabilirsin." mesajını örnekleyerek vermeden üst düzey oyunculara yönelince onları ikna edebilecek tek enstrüman vardı ellerinde takımların, para. Sert rekabetin de getirisiyle maaş bütçeleri zorlandıkça zorlandı, Avrupa'da bile çok seyrek gördüğümüz noktalara ulaştı. Roberto Carlos bugün 4.2 milyon euro yıllık ücret alıyor, Kezman 3.5 milyon euro alıyordu. Lincoln 2.5 milyon euro garanti para alıyor, Matias Delgado da 2.1 milyon euro'yla onlardan pek aşağı kalmıyor. Avrupa sınırları içinde telaffuz dahi edemeyecekleri rakamları daha sahaya çıkmadan banka hesaplarında görür oldular. Şimdilik bunu cebimize koyalım, kendi başına değerlendirilmesi gereken bir konu zira.

Ancak esas garip olan durum, diğer takımların da bu anormal pazara ayak uydurma çabası. Trabzonspor'u bir kenara koyuyorum, onların tarihten gelen bir rekabet güdüsü var ama bir Konyaspor'un yerli bir oyuncuya yıllık 1.5 milyon euro ücret önermesi hangi aklın, hangi düşünce sürecinin bir ürünüdür? Beşiktaş'ta Nobre, Galatasaray'da Nonda 1.5 milyon euro alması sebebiyle tartışılır durumdayken 4 senedir üst düzey futbolla ilişiğini kesmiş Serhat Akın nasıl 1.5 milyon euro alabilir? Hem ücret mantıksız, hem verilen oyuncu, mavi ekran vermekten başka verebileceğim bir tepki yok buna. Birisi çıkıp "o parayı 5 sene içinde alacak, yıllığı 300 bin" falan dese bari.

Biz Coğrafya derslerinde Dünya batıdan doğuya doğru döner diye öğrenmiştik, Türk futbolu kendi içinde bu kuramı çürüttü desek yeri. En çok maaşı orta sınıf takımlar veriyor, ondan sonra Türkiye Liginin kalburüstü ekipleri, en sonda Avrupa kulüpleri. "Ligimiz büyüdü, kulüplerimiz büyüdü, heyoo" nidaları mı atsak acaba?...

Galatasaray'ın Kapısından Dönenler: Altın 11

Bir süredir aklımda olan bir yazıydı bu, arkadaşla paylaşınca sağlam bir beyin fırtınası yaptık üstüne. Liste sürekli değişti, hafızalar zorlandı ancak sonunda şahane bir ilk 11 çıktı ortaya. Her oyuncunun ayrı bir hikayesi vardır aslında Galatasaray'la. Bazılarına ayrı ayrı değinmek gerek zaten, üç-beş cümleyle geçiştirilmeyecek cinsten bir çok isim var bakarsanız.

Bir de son bir not, burdaki oyuncular seçilirken Fotomaç, Fotospor benzeri gazete dedikoduları değil, kulüp ya da oyuncunun kendisi tarafından doğrulanan transfer görüşmeleri dikkate alındı. Onları dikkate alsak bu seneki dedikodulardan altın, gümüş, bronz 11 çıkarılır zaten.

----------------Bernard Lama---------------

-Didier Zokora--Pepe--Lebouf--Ze Roberto--

-------------Effenberg--Mascherano---------

----Laudrup----Roberto Baggio---Nedved---

--------------Fernando Morientes-----------

Kalede Bernard Lama var. Türk futbolunun onunla tanışması daha çok PSG ile Galatasaray'la karşılaştığı döneme denk geliyor. Hem kişiliği hem görüntüsüyle dikkat çekmeyecek gibi de değildi Lama. Fransa milli takımıyla da hatrı sayılır sayıda maça çıkmış bir oyuncu olduğunu düşünürsek sağlam bir kariyeri olduğunu da söyleyebiliriz. Galatasaray'da yerli kalecilerden çok çektiği dönem olan 96 sonrasında temasa geçilen yabancı kalecilerden biriydi. Transferin bitmek üzere olduğu çok konuşulmuştu o dönem ancak sonu gelmedi. Taffarel transfer edildi daha sonra, UEFA Kupası finalinde o efsanevi planjonu yaptı. Lama olsaydı ne olurdu acaba, kim bilir!

Açık söyleyeyim, sağ bek ararken oldukça zorlandım. Doğruluğunu teyid edemediğim için Salgado'yu koymadım ilk 11'e, ufak bir cinlikle Didier Zokora'yı yerleştirdik oraya. Galatasaray Zokora ile ön libero olarak ilgileniyordu, onun sağ beke geçişi Tottenham'a transferinden sonra gerçekleşti. Yine de en makul aday oydu o bölge için. Bu transferin gerçekleşmemesine oldukça üzülmüştüm zira o dönem orta sahada akıl almaz oyuncular oynuyordu Galatasaray'da.

Pepe ise Fatih Terim dönemindeki transfer çılgınlığının ağır faturasını biraz olsun dindirebilecek bir oyuncuydu. Maritimo'da forma giyiyordu o dönem Pepe, Fatih Terim'in çok istediği isimlerden biriydi. Bonservis pazarlığında transfer tıkandı, o kadar para etmeyeceği düşünüldü Pepe'nin. Daha sonra 'Yeni Popescu' iddiasıyla Almaguer getirildi Pepe'nin yerine. Almaguer'in Galatasaray kariyeri 6 ay sürdü. Pepe ise önce Porto'ya, ordan 30 milyon euro gibi uçuk bir rakama Real Madrid'e geçti. Şu anda Real Madrid'in bir numaralı stoperi konumunda.

Frank Lebouf'le ilgilendiğimizi hatırlasam da detaylara pek vakıf değildim, Ata'dan öğrendik onu da. 2002 Dünya Kupası öncesine denk geliyormuş ilgilendiğimiz dönem, hatta kupa öncesi anlaşma sağlandığı konuşuluyormuş. Turnuva'nın açılış maçı olan Senegal-Fransa maçında topu kendi ağlarına yollayınca transferin yattığı iddia edilir, bunun ne kadarı doğru bilmiyorum yalnız. Galatasaray harıl harıl stoper arıyordu o zaman, bunca iyi adayın arasında gidip Almaguer'i bulmak da yetenek isterdi cidden.

Sol bek ise tartışmasız Ze Roberto'nun. Kaç transfer dönemi oldu, cidden bilmiyorum ancak özellikle 2006'da gündem tamamen oydu diyebiliriz. Adnan Polat, divan kurulunda Ze Roberto'yla ilgilendiklerini bile açıklamıştı ama o dönemlerde Galatasaray taraftarının kanıksadığı gibi arkası gelmedi. Vaadler büyük, gelenler ise farklıydı. Yine de bir takımın ikinci başkanı bir transferi açıklamışsa belli bir mesafe katedilmiş demektir, en azından öyle olmalıdır. Transfer açısından pek güvenilir yıllar değildi bizler için, o yüzden Ze Roberto'nun o dmnen gerçekten Galatasaray'a gelmek üzere olduğu iddia edemeyeceğim ama es geçilecek bir isim de değil Ze Roberto.

Stefan Effenberg, Hagi sonrası dönemde takıma liderlik edebilecek oyuncu arayışı sırasında ismi geçen en önemli oyunculardan biriydi. Hatta Özhan Canaydın'ın ilk döneminde vaad ettiği o meşhur 'üç yıldız'dan birisinin Stefan Effenberg olduğuna kesin gözüyle bakılıyordu. Galatasaray atkısıyla poz vermişliği de vardır, yanda görüldüğü gibi. Sert şutları ve iyi pas dağıtmasıyla Galatasaray'ın o dönem ihtiyacını duyduğu oyunculardan biriydi ancak olmadı o da diğerleri gibi. Üç yıldız nerde sorusuna verilen cevap ise Mondragon'a yeni imzalatılan sözleşme ve Suat Usta oldu.

İşte akıllara durgunluk verecek bir transfer öyküsü, Javier Mascherano. Bir çoğunuz hadi ordan diyordur şimdiden zira ben de ilk duyduğumda o tepkiyi vermiştim o dönem. Yılan hikayesine dönen Gallardo ilgisi sırasında River Plate'in Mascherano'yu satabileceğini kulübe ilettiği, Galatasaray'ın da düşünmek süre istediği konuşuluyordu. Medya balonu olduğu yüksek ihtimal olan bir söylenti gibi gözükse de gerçek 6 ay sonra ortaya çıkacaktı. Javier Mascherano, Galatasaray yöneticilerinin kendisiyle ilgilendiklerini söylediğini ancak 6 ay kendisini arayıp sormadıklarını açıklıyordu bir röportajında. O dönem transferi düşündüğünü ancak bu ilgisizlikten sonra gelmeyi kesinlikle düşünmediğini söylüyordu. Daha sonra Corinthians, West Ham derken Liverpool'a gelip Arjantin milli takımının değişmezi olmayı başardı. Eli böğründe kalan ise yine Galatasaray taraftarıydı.

Michael Laudrup transferi ise en unutulmaz hikayelerden biridir Galatasaray tarihinde. İlk kez düzenlenen Şampiyonlar Ligi'nde ilk 8'e kalmasına rağmen gruplarda başarılı olamayan Galatasaray yabancı oyuncuların yetersiz olduğu sonucuna vararak başta Laudrup olmak üzere bir çok tanınmış oyuncuya teklif götürüyor o dönem. Michael Laudup ile kesin anlaşmaya varılıyor sezon sonu için. O dönem borcu yoktu Galatasaray'ın maddi anlamda da bu transferi kaldırabilecek durumdaydı. Ancak 5 Nisan kararları ülkedeki bütün ekonomik dengeleri bozdu, devalüasyonla beraber dolar fırladı. Galatasaray ise transferi iptal edip iç piyasaya dönmek zorunda kaldı.

Transferinin gerçekleşmemesi beni en çok üzen oyuncuların başında Roberto Baggio gelir. Kendi otobiyografisinde de yer vermiştir bu transfer görüşmelerine. 1999'da Galatasaray'la her konuda anlaşmıştır Baggio. Ertesi gün İstanbul'a gelecekken arkadaşları tarafından son anda ikna edilir İtalyan, transfer de böylece yatar. Galatasaray bir sezon sonra UEFA Kupasına uzanır. O ise Brescia'da forma giyiyordu o sırada. Hagi de Brescia forması giymişti İtalya'da, bu da ilginç bir ayrıntı. Bu arada Roberto Baggio abimizin sık güncellemese de bir blogu var. İsteyenler şurdan göz atsın.

Hücum hattında her oyuncunun ayrı bir hikayesi var, onlardan biri de Çek yıldız Pavel Nedved. Galatasaray'ın 1995 yılında Sparta Prag'la UEFA Kupası ön eleme 1.turunda eşleşmesiyle başlıyor her şey. Prag'daki maçta maçın ilk ve son gollerini atıp takımına 3-1'lik galibiyeti getiren oyuncu oluyor Nedved. Galatasaray İstanbul'daki maça Dean Saunders'ın attığı golle ümitlenerek başlasa da maça damgasını vuran isim yine Nedved oluyor, attığı golle Galatasaray'ın ümitlerini yıkan adam olarak. Galatasaray yönetimi de boş durmuyor tabii, bu genç sol kanat oyuncusu için Sparta Prag'la transfer görüşmelerine başlıyorlar. Galatasaray 2 milyon dolara kadar yükseltiyor teklifi ancak Çek takımı 3 milyon dolardan aşağı bir teklife sıcak bakmadıklarını söylüyorlar. Galatasaray görüşmelerden çekiliyor, Pavel Nedved ise sezon sonunda Lazio'ya transfer oluyor. Gerisini biliyoruz.

Kapıdan dönme tabirine en uygun transfer hikayesi Fernando Morientes'inki olsa gerek. Real Madrid'in Morientes'i kiralık olarak göndermek istiyor o sene. Transfer döneminin bitmesine çok yakın Galatasaray hem Morientes'le hem Real Madrid'le anlaşıyor. Morientes İstanbul'a beklenirken sürpriz bir talip ortalığı karıştırıyor. Monaco Prensinin kişisel çabalarıyla Morientes Monaco'ya kiralanıyor o sene, Galatasaray ise apar topar Bratu'yla sözleşme imzalamak zorunda kalıyor. Morientes ise kariyer yılını geçiriyor Monaco'yla, Şampiyonlar Ligi finaline kadar yürüyor takımıyla. Galatasaray ise son 20 yılın en kötü sezonlarından birini geçiriyor Fatih Terim yönetimiyle, takım uzun bir aradan sonra ilk defa Avrupa Kupaları dışında kalıyor.

İlk 11'de yer vermek istediğim ancak bölgesindeki yığılma sebebiyle yazamadığım Alen Boksiç, Maniche gibi bir çok oyuncu var. İçinizden Pires, diyenler de olacaktır ancak onun kategorisi biraz daha farklı. Yılan hikayelerine dönen transferlerle ilgili bir yazı daha yazacağız; Pires, İnsua, Kallon ve muadillerinden bahsedeceğiz orda...

Özel Not: İlk 11'de yer almayı hakeden ancak yetersiz bilgimize kurban gitmiş iki önemli isim var. Birisi Koeman (ki gerçekten çok sevdiğim bir oyuncudur), diğeri ise Haessler. Laudrup transferi için yazdığım tüm detaylar bu iki oyuncu için de geçerli.
Related Posts with Thumbnails