Dünya Futbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Futbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Avrupa'nın En İyi 6.Brezilyalısı: Alex de Souza

Brezilya futbolu üzerine en iyi İngilizce kaynaklardan birisi olan SambaFoot, üç ayrı oylama yolu izleyerek Avrupa'da oynayan en iyi Brezilyalı oyuncuları seçti. Brezilya formasını giymiş eski yıldızların, uzmanların ve takipçilerin ayrı ayrı oylayarak belirlediği Samba Gold Trophy'nin sahibi ise %16,33 ile Thiago Silva oldu. Taffarel, siteye yaptığı yorumda "O dünyanın en iyi stoperlerinden biri. Teknik, güçlü ve pozisyon sezgisi çok yüksek ve bu onu en iyilerden birisi yapıyor" demiş.

Oylamanın bizi ilgilendiren tarafı ise Fenerbahçe kaptanı Alex de Souza'nın da oyların %4,97'sini alarak Daniel Alves, Hulk, Marcelo ve Hernanes'in ardından en iyi altıncı oyuncu seçilmesi. Türkiye kariyerinin en başarılı sezonunu geçirip tam 27 gol atan Alex'in başarısının yurt içiyle sınırlı kalmamış olması adına şaşırtıcı geldi.  Arkasında bıraktığı isimler de PSG'li Nene, Milanlı Robinho ve Pato üstelik... Listenin tamamı aşağıda. Taffarel ve Zico'nun da aralarında bulunduğu jürinin kime oy verdiğini görmek için ise buradan.

    Thiago Silva - Milan 16,33%
    Daniel Alves - Barcelona 15,56%
    Hulk - FC Porto 14,41%
    Marcelo - Real Madrid 6,49%
    Hernanes - Lazio 6,39%
    Alex - Fenerbahce 4,97%
    Lucas Leiva - Liverpool 4,94%
    Nenê - Paris SG 4,82%
    Robinho - Milan 3,95%
    Pato - Milan 3,58%
    Julio César - Inter 2,13%
    Lucio - Inter 1,53%
    Fernandinho - Shakhtar 1,53%
    Ramires - Chelsea 1,39%
    David Luiz - Chelsea 1,28%
    Fábio - Manchester United 1,14%
    Luis Gustavo - Bayern Munich 1,12%
    Cleiton Xavier - Metalurg 0,99%
    Luisão - Benfica 0,93%
    Bruno César - Benfica 0,88%
    Rafinha - Bayern Munich 0,87%
    Vágner Love - CSKA Moscow 0,81%
    Willian - Shakhtar 0,80%
    Diego Alves - Valencia 0,78%
    Maicon - Inter 0,52%
    Michel Bastos - Lyon 0,40%
    Sandro - Tottenham 0,38%
    Kléber - FC Porto 0,37%
    Nilmar - Villarreal 0,35%
    Júlio Baptista - Málaga 0,35%

Chivas Zamanı: "Barça'yı Dörtlemekten Daha Fazlası"

Bizim memlekette karizması baya yüksek bir içki olarak bilinse de aslen Meksika'nın köklü futbol kulüplerinden biri olan Chivas, tarihin en dominant ekibi olup olmadığı tartışılan Barcelona'ya hazırlık maçında da olsa 4 atınca buraların gündeminde de kendine yer buldu. Fakat Guadalajara ekibi tesadüfen Barça'yı yenen bir ekip olmaktan öte tüm dünyayı kıskandıracak bir altyapı modeline sahip, birçok yönden incelenmesi gereken bir kulüp.

U-17 Dünya Kupası'nı alan Meksika'nın yıldızı Carlos Fierro
Ev sahibi olduğu 2011 U-17 Dünya Kupası'nda zafere yürüyen ve son yılların en sağlam jenerasyonlarından birine sahip olan Almanya'yı dahi eleyip tarihinde ikinci kez bu kupayı alan Meksika'nın en önemli oyuncusu Carlos Fierro'ydu. Futbol zekası ve oyun görüşüyle kendine hayran bırakan, düşünmekle kalmayıp bunu uygulamakta da sıkıntı çekmeyen bu genç forvet Chivas altyapısından yetişme. Tıpkı Barcelona'ya bir de gol atan milli takımdan akranı, benim de favori oyuncularımdan Giovani Casillas'ın yer aldığı üç takımdaşı gibi. Ya da şu günlerde U-20 Dünya Kupası'nda forma giyen, Manchester United'ın ciddi şekilde ilgilendiği Erick Torres'in de içinde bulunduğu beş abisi gibi...

"Yeni Javier Hernandez" gözüyle bakılan Erick Torres
Guadalajara Chivas, hiçbir yabancı oyuncunun forma giymediği, hatta ilk 11'in tamamını altyapı kökenli oyunculardan kurduğu bir takım. 2002'de kulübü devralan Jorge Vergara döneminde, ki bu abi MLS'teki Chivas USA'in de sahibidir, altyapı sistemini yenileyip bu yolu izleme kararı almışlar. Buna karşın Chivas aynı zamanda ligin her zaman en iddialı takımlarından biri konumunda. Meksika deyip geçmeyin, bize epey uzak bir lig görüntüsü çiziyor belki ama yayın geliri açısından dünyanın sayılı liglerinden biri olan Meksika sağlam paranın döndüğü bir lige sahip. Stadyumları da her daim doludur. Oyunculara ödenen maaşlar epey yüksek olduğundan Avrupa'ya gitmeyi tercih etmeyen Humberto Suazo, Cristian Benitez gibi kalburüstü birçok oyuncu bu ligde forma giyiyor. Bu açıdan Türkiye'yle de benzeşen, kendi içine dönük bir yapıya sahipler.

İşte Chivas bu özel yapısıyla Monterrey, Club America, Cruz Azul, Pumas gibi takımlarla zirve mücadelesi verirken bu yapının ürettiği Javier Hernandez gibi birçok özel oyuncuyu da Avrupa'nın kalburüstü lig ve kulüplerine servis etmek üzere. Barcelona'nın sloganına gönderme yapacak olursak "Barça'ya dört atan bir kulüpten daha fazlası!"

Aslında yazı bu noktada bitiyordu ama şöyle son bir göz gezdirirken benim üstümde de emeği olan Ali Murat Hamarat namı diğer Ekşi efsanesi Arvo, Chivas'ın 2006'da yine Barcelona'yla oynayacağı bir hazırlık maçı sebebiyle lige yedek, Katalanlara ise as kadroyla çıktığını, Barça'dan o dönem de bir beraberlik kopardığını not düşmüş sözlüğe. Barça maçıyla girmişken bu anekdotu da atlamak olmazdı.

Mahmutpaşa Şampiyonlar Ligi

Mahmutpaşa'dan, Beyazıt'taki çarşıdan geçenler bilirler ki orada her türlü ürünün tabiri caizse çakması bulunur. Abibas'tan Kuma'ya kadar geniş bir repertuar var orada, gülmek için birebir. Benim için en efsanesi H'sinin ikinci çizgisi düz değil açılı yazılmış NIHE'tı. Bende aynı çağrışımı yapabilen tek şey ünlü futbol kulüpleriyle benzer adı taşıyan takımlar. Tabii ki hepsinin ayrı tarihi, kimliği var ama futbola Avrupa'dan bakan bizler için ilginç geliyor bu isimle. Barcelona SC gibi gerçekten çakma olanlar da var gerçi ama beni gördükçe gülümseten bu takımlardan bir "Şampiyonlar Ligi" oluşturayım dedim. Şimdilik sekiz takım var. Sizde de bu tip çağrışımlar yapan takımlar varsa belki 16'lık sisteme geçeriz, belli mi olur...

Arsenal - Arsenal Kiev (Ukrayna)
Barcelona - Barcelona SC (Ekvador)
Liverpool - Liverpool de Montevideo (Uruguay)
Ajax - Ajax CT (Güney Afrika)
Sporting - Defensor Sporting (Uruguay)
Inter - Inter Turku (Finlandiya)
Everton - CD Everton (Şili)
Rangers - Rangers de Talca (Şili)

Avrupa'nın Çöküşü, Avrupa'nın Yükselişi

Her büyük turnuvada olduğu gibi bu Dünya Kupası'na da özel bir anlam yükleme çabası var herkeste. Bu da Avrupa ülkeleri üzerine yapılan tespitlerle şekilleniyor. İtalya ve Fransa elenince Avrupa irtifa mı kaybediyor sorusu gündemdeydi, şimdi Avrupa yükseliyor, Güney Amerika nerede sorusu revaçta...

İlk günlerde yapılan tespitler de bugün konuşulan başarı hikayesi de aslında birer yanılsamadan, günlük oluşan tabloyu bir fikre, bir mantığa oturtma çabasından ibaret. Aslında futbol birçok yönüyle tamamen bir algı oyunu. Psikolojik üstünlük diye tabir edilen kavram da o hafta alınan sonuçlara göre şekillenen ve her şeyi iyi ya da kötü gösteren bir ilüzyon aslında. Futbolu doğru okumak için de bu günlük hesaptan çıkıp bir gün önceye ve bir gün sonraya da bakmak gerektiğine inanıyorum.

Tespit yapılacaksa şunun tespiti yapılmalı... Kulüp düzeyinde dünyanın merkezi olan Avrupa, 2006'da ya da 2002'de bundan daha mı güçsüzdü? Bu soruyu sorarsak karşımıza iki yapılanma çıkar. Birisi Almanya, diğeri İspanya. Almanya 2006'da başlayan ve o turnuvada maksimumunu gören bir yapılanmaya gitmişti. İspanya'nın durumu ise bence daha çok La Liga'nın iç dinamikleriyle yani kulüp takımlarıyla ilgili. Barcelona 1992'den temel almış bir altyapı hamlesi var, bunun birçok önemli yansıması olmuştur ama şu İspanya'daki Barcelona ağırlığının 2002'deki Türkiye-Galatasaray ilişkisinden çok da farkı yok.

Kupa özelinde yanılsama yaratan iki takım Brezilya ve Arjantin oldu. Yaklaşık 20 yıldır dünya kupalarında bir denge kurulmuşsa bunu Brezilya ve Avrupalılar olarak açıklarız. Arjantin her zaman arkadan gelir, sürprizdir. Maradona bıraktığından beri de farklı olmadı bu. Brezilya'nın son iki turnuvada, özellikle Güney Afrika'da direkten dönmesini Avrupa'nın müthiş yükselişi, Güney Amerika'ya karşı taktik düzenle ya da yeni bir felsefeyle üstünlük kurduğu tanımı ilk bakışta anlamlı gibi gelse de fazlasıyla teorik ve birçok açıdan zorlama kalıyor.

Brezilya'nın turnuva başından beri oynadığı oyun Almanya ile birlikte en iyi işleyen, kulüp takımı akışkanlığını hissettiren iki sistemden birisi. İspanya'nın bile önüne yazılırdı görüntüde. Özellikle orta ikilide defoları mevcuttu, Türkiye'de maç izleyen birçok kişiye garip gelse de Elano gibi bir parçanın yokluğu da hissedildi. Bunlara rağmen kaybedilen Hollanda maçını Avrupa vs. Güney Amerika penceresinden okumanın olmuş bir olay üstünden yeni bir algı kurma çabası olduğunu düşünüyorum. 1-0'ken Brezilya'nın atacağı bir gol bugün Almanya hakkında söylenenlerin bir fazlasını Brezilya için de söyletebilirdi. Futbol bu. Öngörülemezliğiyle güzel. Hollanda'nın Brezilya maçında ortaya koyduğu performansın da sorgulanabilir olduğunu es geçmemek gerekli.

Bir de Arjantin var ki bence yanlış değerlendirilmiş, çok kaliteli bir ekiptiler. 2006'ya göre daha kuvvetli gelen ekiplerden birisi de onlardı. Cambiasso takviyeli bir Arjantin bu turnuvada çok daha farklı bir yerde olabilirdi. Aksi istikamette örneklenebilecek bir de Uruguay var üstelik. Kadrosundan da verim almayı iyi bilen, takım disipliniyle yaşayan bir Paraguay da var. Şu tabloda Güney Amerika, Avrupa'nın gerisine düşmüştür denilebilir mi? Bence hayır... Almanya ve İspanya'nın özel yapılanmalarının hakkını vererek söylüyorum bunu elbette.

Futbolun Ana Vatanı?

İkinci turun son günündeki maçlardan birisi de Paraguay-Japonya. Tam da bugüne denk gelen ilginç bir habere rastladım, haber Goal.com'dan. Vatikan gazetelerinden L'Osservatore Romano, dün yayınlanan sayısında 1793'te Paraguay'da görev yapan bir papazın günlüklerinden yola çıkarak futbolun İngiltere'den 70 yıl önce Paraguay topraklarında oynandığı sonucuna varmış.

Papaz Juan Manuel Peramas, aldığı notlarda Guaranilerin sert bir malzemeden yaptıkları sekebilen bir topla sürekli oyun oynadıkları, bu oyunda da ellerini değil çıplak ayaklarını kullandıklarını belirtiyor. Birbirleriyle paslaşmayı ve top kontrolünü ustalaşdırdıklarını da vurgulayan papazın bu sözleri ilgi çekici. Her daim futbolun kökeni hakkında ilginç tezler ortaya atılır. Bin yıl önce Çin'de oynandığı gibi. Osmanlı zamanında kabul göre inanış olan Kerbela katliamından sonra insan kelleleriyle bu oyunun oynandığı bile futbolun kökenine inme denemesidir aslında. Oynanmaması adına çıkartılmış bir söylenti olsa bile.

Bence ortaya konan bu tez günümüz futbolunun kökenlerine işaret eden, gerçekçi bir tez. Hem zaman diliminin yakınlığı, hem de anlatılış tarzı futbol olarak tanımladığımız oyunla birebir örtüşüyor. En azından futbol topuyla oynanan, kuralları konmamış bir oyunun Güney Amerika topraklarında var olduğunu gösteriyor bu günlük. Şu İngiltere'ye bakınca inanmamak da zor hani! Çin'den de İngiltere'den de mantıklı gibi Paraguay, ne dersiniz?...

*Fotoğraf Galatasaray'la Fenerbahçe arasında oynanan ilk derbiden.

Meksika: Peru '05, Kanada '07 & Güney Afrika '10

'Altın jenerasyon' Dünya Kupası dönemi daha sık kullanılan futbol tanımlamalarından biri. Yerli yersiz kullanımını bir kenara koyarsak aslında ülkelerini Dünya Kupası vitrinine taşımış bazı jenerasyon bu övgüyü daha kupa başında hak ediyorlar. Slovakya'nın Marek Hamsik, dün ülke futbolunun gündemine damga vuran Miroslav Stoch, Vladimir Weiss Jr. gibi oyuncularını kapsayan 87-89 jenerasyonu bunlardan biri olmaya adaydır mesela.

Bu ülkelerin dışında bir de  belli bir başarı geleneği olan ülkeler var. Meksika'yı ben o grup içinde tanımlarım. Yaklaşık iki saat sonra vitrine çıkacak Meksikalılar'da gözler yeni jenerasyonun üstünde olacak. Bu jenerasyon bize de pek yabancı değil. Nuri Şahin, Caner Erkin, Tevfik Köse gibi adamların parladığı, Türk futbol tarihinin en başarılı alt yaş takımlarından biri olan 2005'teki Peru U17 Dünya Kupası'nda boy gösteren takımın rakiplerinden biriydi Meksika. Brezilya ve Türkiye'yle beraber 88-89 jenerasyonun en iyilerine sahip olan Meksika, o şampiyonada bizim uzatmalarda mağlup olduğumuz Brezilya'yı finalde 3-0'la geçerek kupanın sahibi olmuştu.

O takımın devamı niteliğinde olan, 2007 yılında Kanada U20 Dünya Kupası'na katılan ekipten bugünkü milli takıma geçiş yapan oyuncusu sayısı beş: Giovani dos Santos, Carlos Vela, Javier Hernandez, Hector Moreno ve Efrain Juarez. Bu oyunculardan sadece Javier Hernandez Peru 2005'te şampiyon olan kadroda yer almıyordu. İki takım da Jesus Ramirez tarafından çalıştırıldı ki bu bile Meksika'nın bu jenerasyona belli bir istikrarla yatırım yaptığının göstergesidir. Bizim hocamız Abdullah Avcı, Bank Asya'daki İstanbul BB'ye 'terfi' ederken Meksika Federasyonu Jesus Ramirez'i takımın başında tuttu. Ortada baya bir fark olduğu da açık.
Meksika Milli Takımı'nın geleceği şu an onların elinde. Bu onların ilk Dünya Kupası deneyimi olacak ve önümüzdeki iki kupada yer alacak kadronun temel parçaları olacaklar. Ev sahibi Güney Afrika ile yapacakları maç ile başlayacak bu serüven bence kupanın en ilgi çekici hikayelerinden biri...

Geçen hafta İtalya'ya karşı hazırlık maçı oynayan kadro: (İlk fotoğraf)
(İlk sıra, soldan sağa) Efrain Juarez, Paul Aguilar, Carlos Salcido, Giovani Dos Santos, Javier Hernandez. (İkinci sıra, soldan sağa) Carlos Vela, Rafael Marquez, Oscar Perez,Gerardo Torrado, Francisco Rodriguez, Ricardo Osorio.

Unutulmazlar: Paolo Rossi

En büyük oyuncular yere düştükten sonra ayağa kalkabilenler olmuşlardır futbol tarihi boyunca. 1956 doğumlu Paolo Rossi de 1982 Dünya Kupası’na damga vurarak sahalara nasıl geri dönüleceğinin en güzel örneklerinden birini vermiştir ve ne kadar büyük bir golcü ve futbolcu olduğunu tüm dünyaya ispatlamıştır. İki sene topa ayağını sürmemiş Rossi, İspanya 82’yi sallayacak ve 6 golle gol krallığına uzanacaktı. Dünya Kupası’ndan birçok gol kralı gelip geçti belki ama bu krallığı farklı kılan bir taraf var. Rossi bunu turnuvayı takımına kazandırarak başaran ve  Dünya Kupası’nın en değerlisi seçilen iki oyuncu var tarihte, diğeri de Mario Kempes. Kariyerinin tam ortasındaki iki yıllık boşluğun ardından Dünya Kupası’nda efsanevi bir dönüşe imza atan ve son 2006 Almanya’dan da esintiler de taşıyan Rossi’nin hikayesine başa sararak bir göz atmak gerek...

Juventus altyapısından yetişen Rossi’nin profesyonel kariyeri 76’da Como’ya tecrübe kazanması için kiralanmasıyla başlıyor.  İlk sezonunda sadece altı maça çıkan 20 yaşındaki Rossi’nin sahneye çıkışı Vincenza’ya gidişiyle olur. Bölgesindeki oyuncuların sakatlanmasıyla takımının birinci opsiyonu haline gelen Rossi, yeteneklerini sergilemeye başlamış ve o sezon 21 golle Serie B’de gol krallığına uzanmıştı. Takımını Serie A’ya taşıdıktan gollerine devam eden genç İtalyan, zirve lige kısa sürede damgasını vurmayı bilmişti. 1977/78 sezonunda da 24 golle Serie A’nın gol kralı olan Rossi, bir ilki gerçekleştirerek İtalya’nın en üst düzey iki liginde peş peşe gol kralı olmayı başarmıştı. 22 yaşındaki bu genç oyuncu doğal olarak İtalya Milli Takımı’nın hocası Enzo Bearzot’un da dikkatini çeker ve genç gol kralı Arjantin’de düzenlenen Dünya Kupası kadrosuna dahil olur. Rossi, hocasını mahçup etmeyecek ve attığı üç golle turnuvayı dördüncü tamamlayan takımının en skorer oyuncusu olacaktı.
‘Genç Rossi’ kariyerinin zirvesindeydi ve Vicenza, İtalya’nın en büyük yeteneklerinden olan Rossi’nin bonservisini Juventus’tan almak istedi ve dönemin transfer rekoru olan 2.6 milyon lirete (1.75 milyon sterlin) milli golcüyü kadrosuna kattı. Bu transfer rekoru ancak dört sene sonra Diego Maradona’nın Barcelona’ya geçişiyle el değiştirecekti. Ne var ki bu büyük transfere imza atan Vicenza, Rossi’nin 15 golüne rağmen küme düşmekten kurtulamayacak ve genç İtalyan’ı sezon sonu Perugia’ya kiralamak zorunda kalacaktı.

Perugia’ya geçişiyle birlikte vites arttırması beklenen Rossi, o sezon kariyerini alt üst edecek olan bir bahis skandalına karışacaktı. 2006’da patlak veren Calciopoli skandalının atası olarak da bilinen Totonero skandalında adı geçen efsanevi golcü, 78’de Avellino ile oynanan maçta 2-2’lik skoru tayin ettiği gerekçesiyle üç yıl sahalardan men cezası alacaktı. Milan ve Lazio’nun küme düşürüldüğü skandalda en ağır darbeyi alan isimlerden biri de o olmuştu. Yoksa İtalyan futboluna damga vurması beklenen 24 yaşındaki Rossi’nin adı tarihin karanlık sayfalarından biriyle mi anılacaktı?

Bu sorunun cevabı belki birçokları için evetti ama o, bunu kabullenmeyecekti, kabullenemezdi. Cezası iki yıla düşürüldükten sonra 82 İspanya’nın hemen öncesinde futbola dönen Rossi, futbol topuna alışmadan İtalya Milli Takımı’na davet alacaktı. İtalya’nın hocası Enzo Bearzot’un bu kararı İtalya’da büyük olay yaratsa da o Rossi’ye güveniyordu ve bu güveninin boşa olmadığını sadece İtalya değil bütün dünya yakın zamanda görecekti.

İtalya, grup maçlarını üç maçta üç beraberlik alarak kılpayı geçerken Rossi, henüz gol atma başarısı gösterememişti. Enzo Bearzot’un bu tercihi ciddi şekilde sorgulanırken İtalya ikinci tur gruplarının son karşılaşmasında yarı final vizesi kovalıyordu, rakip ise Brezilya’ydı. Paolo Rossi, bu karşılaşmaya damga vuracak, Zicolu, Socratesli Brezilya’ya karşı attığı üç golle tarihin en önemli hattricklerinden birine imza atacaktı. İtalya’nın 3-2 kazanıp yarı finale yükselmesini sağlayan bu performansın tesadüf olmadığını yarı finalde Polonya’ya iki gol atarak gösteren Rossi, Santiago Bernabeu’daki finali de boş geçmedi. 90 bin kişinin önünde Batı Almanya’nın karşısına çıkan İtalya’yı 1-0 öne geçiren golü atan Rossi, takımını Dünya Kupası şampiyonluğuna taşımıştı. Futboldan uzak kaldığı iki sezonun ardından ayağa kalkan Rossi, dünya futbol tarihine geçti.

82 İspanya sonrası Juventus’ta dört başarılı sezon geçiren, ardından Milan ve Verona’da oynayarak 87’de kariyerini sonlandıran Rossi, o günden bu yana bir simgeye dönüştü. Bir futbolcu asla pes etmemelidir, büyük futbolcu en zor şartlarda geri dönmesini bilendir. Paolo Rossi bu sebeple unutulmazdır, efsanedir. Saygıyla anmak gerekir...

Thiago Neves'in Dönüşü

Ortadoğu'da futbola yatırılan para gani olunca Avrupa liglerinde rahatlıkla forma bulabilecek kalitedeki bazı oyuncuların genç yaşta dahi aklı çelinebiliyor. Başta Güney Amerikalılar olmak üzere tabii. Serie A'da özellikle geçen sene adından sıkça söz ettiren Zarate de İtalya'ya Ortadoğu aktarmalı gelmişti. Ortadoğu-Avrupa hattında gündemdeki isim ise bu kez Thiago Neves...

86 doğumlu Neves, Brezilya'da Fluminense forması giyerken milli takıma yükselen ve Avrupa'da o dönem transferde adı geçen oyunculardan biri haline gelmişti. Ne olduysa piyasası Fluminense'nin beklediği düzeye gelmedi. Onu takımda bir yıl daha tutunca da yaşı Brezilya standartlarında genç oyuncular için biraz geçince bence ortalama bir teklife tav oldu Brezilya ekibi. Hamburg yanlış hatırlamıyorsam 6 milyon avro civarı bir bonservisle bitirmişti transferi. O transfer döneminde Galatasaray devreye girer mi diye beklemiştim bir ümitle. Olmadı.

Olmayan sadece hayalimdeki transfer değil, Thiago Neves'in Hamburg'da göstermesi beklenen etkiydi. Müthiş sol ayağıyla ve oyun kurucu meziyetleriyle Porto aktarmalı Bremen'e giden ve orada coşan Diego'ya benzer bir kariyer gelişimi beklediğim Neves, gider gitmez rotasyon dışı kaldı. Hamburg'dan Brezilya'ya kiralanmadan forma giydiği maç sayısı yanılmıyorsam 3'tü. Alex'in Parma macerasına benziyor biraz. Brezilya'da biraz takıldıktan sonra Almanlar'ın bulduğu çözüm verdikleri bonservisi kurtarmak için onu Suudi Arabistan takımlarından Al Hilal'e satmıştı. Son bir yıldır Al Hilal'in teknik direktörlüğünü Gerets yapıyor bildiğiniz gibi.

Thiago Neves ise Gerets önderliğinde piyasasını tekrar toparlamış görünüyor. Son günlerde çıkan haberler Hamburg'un teneke bağlayarak kovduğu Neves'in Bundesliga'ya tekrar geri döneceği yönünde. Stuttgart ve Leverkusen en ciddi talipler fakat Hamburg'a ciddi bir bonservis bedeli ödeyen Suudi ekibinin onu kolay kolay bırakmayacağını söylemek zor değil. Belki Zarate formülüyle kiralık olarak yeniden Avrupa'da izleyebiliriz Neves'i.

Bütün yazıları Galatasaray'a bağlamak gibi kötü bir huyum var ama konu Ortadoğu özelinde Al Hilal'e gelmişken Eric Gerets'in bir diğer öğrencisi Radoi'nin de söz etmeden geçmemek lazım. Steaua Bükreş'e de iyi bir para ödemişlerdi ama ne zaman stoper transferi gündeme gelse aklımın bir köşesinden geçen bir oyuncudur. Yaşı 29'a geldi ama bugün gelse hayır demem. Neill'la geçilmez bir ikili oluşturabilirlerdi. Keşke...

Köyüne Geri Dönen Brezilyalılar


Türkiye Ligi'nde en fazla tercih edilen yabancılar uzun süredir Brezilyalılar. Bunun sebebi sadece oyuncu kalitesinin yüksekliği olmasa da, ligimizin çarpıklığının birçok yansımasını buradan okuyabiliyor olsak da ligimize başta Alex olmak üzere birçok kaliteli Brezilyalı oyuncu geldi. Bazıları hâlâ forma giymeye devam ediyor. Bazılarıysa da Türkiye'de iz bıraktılar ve ülkelerine geri döndüler. Benim yabancı bloglar arasında en sıkı takip ettiğim blog The Best Eleven, gerçekten çok yaratıcı ve özel işler çıkartıyorlar. Avrupa liglerinden Brezilya'ya dönen oyuncuları derlerken Türkiye Ligi'ni de atlamamışlar. Aşağıdaki tabloya bakınca aslında epey sağlam bir kadro çıktığını görüyoruz. Kaleci Jefferson'dan santrfor Bruno Mezenga'ya kadar birçok alternatif var. Orta sahaya 'koşan, basan, ısıran' bir oyuncu takviyesiyle bu ligde iyi iş çıkarırlar. Hepsine tek tek bakınca aslında hepsinin birer hikayesi olduğunu da görmemek elde değil. Tam yazı dizisi konusu aslında.

Atlético Mineiro: Ricardinho (Beşiktaş)
Botafogo: Jefferson (Trabzonspor, Konyaspor)
Corinthians: Roberto Carlos (Fenerbahçe)
Flamengo: Kléberson (Beşiktaş), Bruno Mezenga (Orduspor)
Fluminense: Mateus (Fenerbahçe, Bursaspor-Kira, Ankaraspor-Kira)
Grêmio: Douglas (Çaykur Rizespor)
Internacional: Fabiano Eller (Trabzonspor)
Palmeiras: Lincoln (Galatasaray)
Santos: Edu Dracena (Fenerbahçe)
São Paulo: Washington (Fenerbahçe), Marcelinho Paraíba (Trabzonspor)

'Yeni Maradona'lar

Arjantin'den çıkan her süper yetenek gibi Lionel Messi de parladığı U17 Dünya Şampiyonası'ndan bugüne 'Yeni Maradona' olarak adlandırılırdı lakin bu sezon öyle akıl almaz işler yapar oldu ki ismi bu kalıbı dahi geride bırakır olmak üzere. Belki de gerçekten 'Yeni Maradona' olmak üzere olan Messi gelene kadar birçok isim bu ünvanla anılmıştı. Bu isimlerin kim olduğuna şöyle bir bakayım derken Ekşi Sözlük'teki yazılarıyla tanınan Emre Atasoy aka İch, bu ünvana özel bir Wikipedia sayfası olduğunu söyledi. Listeye bakıyorum, yok yok. Bir ara Türkiye'ye de uğramış olan Ariel Ortega, Wolfsburg'un yarım kalan ilk büyük çıkışında başrolde olan D'Alesandro, Aimar, Riquelme, Saviola... Liste uzayıp gidiyor. Sayfada referanslarıyla birlikte verilen listenin tamamı ise şöyle;

Paradinha Penaltıları

 Eskiden penaltı atışlarında koşarken hafif yavaşlayıp kalecinin nereye atlayacağı aşağı yukarı tahmin edilir, vuruş ona göre yapılırdı. Bu sezgiye sahip olan ve vuruşları yapmayı becerebilen oyuncularsa iyi penaltıcılar olarak takımlarında ön plana çıkardı. Pek hatırlanmasa da Cihan Haspolatlı geliyor aklıma ilk olarak, Ümit Davala'yı da sayabiliriz sanırım bu tip penaltıcılardan biri olarak.



Lakin son dönemde bu işi abartan bir penaltı stili gelişti ki tartışmaların yankıları FIFA'ya kadar ulaştı. Bu yeni stile göre futbolcular vuruyormuş gibi topun başına gelip kaleciyi yatırdıktan sonra boş kaleye topu gönderiyorlar. Özellikle Brezilya'da fazlasıyla revaçta bu stil, mevcut kurallar gereği bu tip vuruşlara herhangi bir engel olmadığından goller de geçerli sayılıyor. Futbolcuların bulduğu bir tür 'bug' diyebiliriz yani bunun için. Son dönemin popüler Brezilyalı genç yeteneklerin başında gelen Neymar'ın kullandığı penaltıyı yukarıdan izleyebilirsiniz. Videoyu Google'dan bulmama rağmen içeriği yükleyen Türkçe futbol bloglarından biri olan Footballove'mış, şaşırmadım desem yalan olur. Söylemeden geçmeyeyim dedim.


Penaltıların gol yüzdesini ciddi şekilde arttıran bir vuruş stili, eyvallah diyebilirsiniz ama sonuçları da her zaman iyi olmuyor, özellikle kaleciler için. Yine Brezilya'da oynanan Joinville-Brusque maçında kaleciyi atlarken kontrpye'de bırakan paradinha penaltısı sebebiyle Brusque kalecisi Wender sakatlık geçiriyor. Bunun gibi problemlerin yanında penaltı atışının ruhuna da aykırılığı paradinha penaltılarını tartışmalı hale getiriyor. Önümüzde bir Dünya Kupası var ve muhtemelen kupa başlamadan önce bu penaltılarla ilgili bir yasak gelecektir. Zaten gelmezse başta Güney Amerikalılar olmak üzere birçok ülke futbolcularının bu 'bug'dan faydalanacağını söylemek pek zor değil...

Güney Afrika Esintileri: Shabalala, Mbesuma, Zuma ve Diğerleri...

Güney Afrika önümüzdeki sezon boyunca futbol dünyasının odak noktalarından biri olacak. Bugünlerde süren vuvuzela tartışmalarıyla yavaştan Dünya Kupası havası gelmeye başladı. Afrika kıtasının önemli futbol ülkelerinden biri olan Güney Afrika'nın vuvuzela'dan başka futbol öğeleri de var elbette, bunların başındaysa Dünya futbolunda oyuncu yetiştirme konusundaki başarılarıyla isim yapmış Güney Afrika kulüpleri geliyor. Ajax Cape Town, Kaiser Chiefs, Orlando Pirates, Mamelodi Sundows ve diğerleri.

Futbolla ilgili olan her yeni jenerasyon Türk genci gibi ben de menejerlik oyunlarıyla ilgilendim zamanında. Oyuna olan ilgimi tetikleyen en önemli unsur adı sanı duyulmamış oyuncuları bulmak, keşfetme fırsatıydı. Hazır oyuncu listeleri vardır iyi, genç ve maliyeti uygun oyuncuların listelendiği ama el yordamıyla, kendi kendine bulduğun oyuncunun yerini tutmaz bu listeler. İşte bu oyuncu keşfi denemelerimde sıkça uğradığım yerlerin başında gelirdi Güney Afrika ve Güney Afrika'nın bu tanınmış kulüpleri. Lise yıllarından kalma sempatimin kaynağı budur Güney Afrika kulüplerine karşı.

Güney Afrika milli takımını izliyoruz Konfederasyon Kupasında, bazı oyuncular dikkatimizi çekiyor haliyle. Bu yazıya girişmemin sebebi olan oyuncuysa Siphiwe Tshabalala. İsmi kadar ilginç ve dikkat çekici bir oyuncu Shabalala ve gerçekten insanı şaşırtan bir teknik becerisi var. 1984 doğumlu oyuncu yukarda sözünü ettiğim kulüplerden Kaiser Chiefs'in formasını giyiyor. Tshabalala kimdir necidir diye ufak çapta bir araştırma yapmışken gözüme takılan birkaç ilginç detayı da paylaşmadan geçmeyeyim istedim.

İlki yolu kısa süre önce ülkemizden geçen Collin Mbesuma'yla ilgili. Bülent Korkmaz'ın Erciyesspor'la yakaladığı başarılı grafik sonrası başına geçtiği Bursaspor'a getirdiği oyunculardan biriydi Mbesuma, şimdilerde tekrar Güney Afrika Liginde top koşturmaya başlamış. 2004/05 sezonunda Kaizer Chiefs forması altında attığı 25 golle son yılların en dikkat çekici forvet performansını ortaya koymuş ve bu performansı ona Portsmouth kapılarını açmış. EPL'de 4 maç oynadıktan sonra kiralık bir Maritimo deneyimi ve ardından bildiğimiz Bursaspor transferi. Bursaspor deneyimi de Bülent Korkmaz'ın kısa sürede takımdan ayrılmasıyla kısa sürdü ve sezon boyunca sadece 6 maçta forma giydi, gol kaydedemeden. Baya da olaylı ayrılmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Avrupa macerasının bittiği yer oldu Bursa onun için.

Bir diğer dikkat çekici isim Sibusiso Zuma. Zuma'yı hemen her sene Türk takımlarına karşı oynadığı hazırlık maçlarından hatırlarsınız, uzun süre Kopenhag forması giymişti Güney Afrikalı golcü. Her gördüğünüzde "Bu adam Türkiye'de iş yapar."dediğiniz adamlar vardır, Zuma da o oyunculardan biridir. Daha sonra Bielefeld'e geçti, birkaç maç özeti dışında izleme fırsatımız olmadı. O da uzun süreli bir Avrupa macerası sonrası ülkesine dönmeyi tercih edenlerden. Bursa kaçağı Mbesuma'yla birlikte Sundows forvetinde gol arayanlardan Zuma. Bir şekilde ismini öğreten oyunculardan biri oldu bize Zuma, yolu hiç Türkiye'den geçmemiş olsa da.
Üstüne bu kadar konuşmuşken Güney Afrika Liginde sezon sonunda oluşan tabloyu vermeden de geçmeyelim. SuperSport United Orlando Pirates'ın averajla önünde şampiyon olmuş bu sene. Geçtiğimiz sezonun da şampiyonu onlarmış. Son 6 yılda 2şerli seriler halinde şampiyon olmuş takımlar, SuperSport United'dan önce Mamelodi Sundows, ondan önce de Kaizer Chiefs. Ben hala Kaizer Chiefs günlerinde kalmışım yalnız, onu farkettim. Belki söyleyecek sözü olan başkaları da vardır, o yüzden fazla uzatmamak en iyisi olacak galiba.

Teknik Direktör Referansları & Türkiye Ligi

Mehdi Mahdavikia, Javad Nekonam, Ali Karimi, Andranik Teymourian, Masoud Shojaei, Vahid Hashemian. Avrupanın önemli liglerinde forma giymiş ya da giymekte olan İranlı futbolcular bunlar ve hepsi futbol formasyonlarını İran liginde alıp Avrupaya transfer oldular. Şu günlerde Servet Çetin transferi sebebiyle gündeme gelen Türkiye çıkışlı oyuncuların Avrupa kariyerleriyle karşılaştırılınca bizimkilerden daha iyi uyum sağlamış gözüküyor İranlı futbolcular. İşin ilginç tarafı İran'a kültür olarak, coğrafya olarak en yakın Avrupa ülkesi olmamıza rağmen bu oyuncuların hiçbiri çıkışını bizim lig üzerinden yapmadı, hatta uğramadı bile.

Şimdilerde Türkiye Şampiyonu ünvanına sahip olan Mustafa Denizli İran'da hatrı sayılır bir süre teknik direktörlük deneyimi yaşadı, bu sırada birçok İranlı oyuncuyu ve ligi yakından tanıma fırsatı buldu. Hatta Osasuna'da oynayan 84 doğumlu Javad Nekonam'la çalıştığını ve Türkiye'deki bazı takımlara önerdiğini hatırlıyorum. Orda da 'Real Madrid egosu' devreye girdi muhtemelen, bizim kulüplerimiz her sene Manchester United'la Şampiyonlar Ligi finali oynadıkları için ismi kamuoyunda yer etmemiş bir oyuncuyu transfer etmeyi hakaret olarak algılıyorlar. Tamam, anladık, araştırma ve oyuncu izleme bizim kulüplerin becerebildiği işler değil ama yıllarca o oyuncuları izlemiş, güvenilir bir futbol adamı var orda. Hiç mi aklınıza gelmedi burda iyi oyuncu var mı diye sormak?

Şimdilerde Şenol Güneş'e takmış vaziyetteyim. Şu adama oyuncu sormayı aklına getiren ilk takım Bursaspor oldu. Shin Young-Rok transferinin Bursaspor adına ne kadar kârlı bir iş olacağını aşikârdı o zaman, şimdilerde Avrupa kulüplerinin 5 milyon dolardan kapıyı çalmaya başladığı haberlerini okuyoruz. Salih'in Premier Lig yetmezmiş gibi Kore ligini de ele geçirmiş olmasından istifade ediyorum bazen, gerçekten iyi oyuncular var ve böyle bir referansımız varken Türkiye Güney Koreli futbolcular için Avrupaya çıkış kapısı olabilir. Tıpkı İran için olabileceği gibi. Türkiye ligi artık "birinci el" oyuncuların da yer bulduğu, kulüplerin bu oyunculardan para kazanabildiği bir pazar haline dönüşmelidir. Bursaspor küçük gözükse de çok önemli bir transfer hamlesi yapmıştır bu anlamda, arkasını getirecek kadar düşünceli olacaklarına inanmak istiyorum. Beşinci sınıf Brezilyalı çöplüğü olmaktan kurtulmalı artık Türkiye ligi....

Harry Kewell Madalyası

Bizim ülkede bu sene madalya satmak modaydı ama çok daha hoşumuza gidecek türden bir madalya haberi okudum birkaç gün önce. Avustralya Futbol Federasyonu yılın Avustralyalı genç oyuncusunu seçtiği ödüllerin adına Harry Kewell'ın ismini vermiş. Henüz 31 yaşındaki bir oyuncu için bundan güzel bir olay olamaz herhalde, hala futbolculuk yaparken bu kadar prestijli bir ödüle ismini vermek. Gerçekten harika!

Avustralya Futbol Federasyonu'nun sitesine yaptığı açıklamada kendi isminin genç oyuncuları teşvik etme amacı güden bir ödüle verilmesinden daha da mutlu olduğunu söylemiş ve bu ödülün en üst düzeyde oyuncu yetiştirmeleri adına faydalı olması umduğunu eklemiş. Avustralya futbolu büyüdükçe ödüllerin de daha prestijli olacağına inanıyormuş. Haberin tamamına şurdan göz atabilirsiniz, içinde Kewell'ın madalyayla beraber çekilmiş bir fotoğrafı da bulunuyor.

23 yaş altındaki Avustralyalı futbolcuların aday gösterildiği Harry Kewell madalyası için bu sezon 12 aday var ve bu adaylardan ikisi bizlere çok da uzak değil. Gençlerbirliği'nde forma giyen Bruce Djite ve James Troisi de bulunuyor. Gençlerbirliği'nin Skoko'yla başlattığı Avustralya hamlesinin ne kadar doğru bir iş olduğuna birkaç kez yer vermiştik blogda, yeri gelmişken övgümüzü yineleyeyim.

Oyuncuların hangi kriterlere göre seçildiği ve oylama yöntemiyle ilgili bilgiler şu PDF dosyasında var, ordan faydalanabilirsiniz. Aday gösterilen diğer futbolcular ise aşağıda;
The Harry Kewell Medal nominees are: Billy Celeski, Bruce Djite, Tarek Elrich, Adam Federici, Scott Jamieson, Mitch Nichols, Nikita Rukavytsya, Matt Simon, Matthew Spiranovic, James Troisi and Michael Zullo.

Arka Bahçe: Azerbaycan Ligi

Ligimizde isim yapmış ama daha sonra piyasasını kaybedip unutulmuş birçok isim için bir çıkış noktası Azerbaycan Ligi. Rasim Kara'nın Beşiktaş sonrası Azerbaycan'a gitmesi bu lige giden yerli oyuncuların sayısında da artış yarattı. Bu oyunculardan en bilineni şimdilerde Lig TV'de yorumculuk yapan (ya da yapmaya çalışan) Oktay Derelioğlu. Jübilesi de zaten Beşiktaş ile Hazer Lankeran takımları arasında oynanmıştı.

Azerbaycan Süper Ligi 14 takımla oynanıyor ve lig lideri Azerbaycan'ın en bilinen takımlarından Inter Baku. Azerbaycan'ı Şampiyonlar Ligi elemelerinde temsil eden takımdı geçen sene Inter Baku, elemelerde son yıllarda yaptığı sürprizlerle dikkat çeken Rabotnicki'yi 0-0 ve 1-1'lik skorlarla geçtikten sonra Partizan karşısına çıktılar. Partizan'ı eleselerdi Fenerbahçe'nin rakibi olarak ilginç bir işe imza atabilirdi Azeri ekibi ama Partizan'ı elemek onlar için pek de kolay bir iş değildi, 1-1 ve 0-2'lik skorlarla elendiler zaten. Yalnız ben Süper Lig kısmına taktım esas, genlerden bir fantezi midir, yoksa kendini tatmin etme aşkı mıdır, bilemedim.UEFA sıralamasını bu sene 41. sırada tamamladı Azerbaycan, geçen sezon 42. sıradalardı. Yeni sisteme göre Şampiyonlar Ligi elemelerine 1, UEFA Ligi elemelerine 3 takım yolluyor Azerbaycan. Şampiyonların kendi aralarında oynayacağı 4 turlu yeni eleme sistemine 2. turdan katılacak Azerbaycan şampiyonu, yani bizim ikincimizle karşılaşma ihtimalleri yok ön elemelerde. Lig ikincisi ve üçüncüsü 4 turlu UEFA Ligi elemesinin ilk turundan elemeye katılırken kupa galibi 2.turdan başlıyor.

Benim asıl derdim tam olarak Azerbaycan Ligi değil tahmin ettiğiniz üzere, benim derdim Türkiye Ligini düzenli olarak besleyecek bir nevi pilot lig arayışı. İngiltere bu işi İskandinav ligleriyle görüyor, Almanya ise Bosna, Polonya ve Sırbistan liglerinden beslenen bir yapıya sahip. İspanya Portekiz ve Güney Amerika liglerinden gelen oyuncuların hedef ligiyken bizim ligimizi gerçek anlamda parlatabilmemiz için etrafımızdaki ufak liglerin, hatta Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya gibi Balkan liglerinin hedef ligi ve Avrupaya açılış noktası haline gelmemiz gerek. Suni transferlerle kendimizi Avrupanın en büyük 6. ligiyiz diye kandırmaya nereye kadar devam edebileceğiz, orası soru işareti. Hoş, o suni altıncılık bile Rusya'ya kaptırıldı ya, geçmiş olsun...

ASEC Mimosas

Dünya futbolunun şu ana kadar gördüğü en verimli pilot takım projesidir ASEC. Fildişi Sahilli oyuncuların Avrupa futboluna girişinde bu projenin önemi büyüktü. ASEC-Beveren-Arsenal sistemi 2006'da işlerliğini yitirse de hala ülkenin en önemli altyapısı konumunda ASEC Mimosas kulübü.

ASEC Abidjan ismiyle de bilinen kulüp bugüne kadar Kolo Toure, Yaya Toure, Solomon Kalou, Emanuel Eboue, Didier Zokora gibi üst düzey liglerde forma giyen birçok oyuncuyu Dünya futboluna kazandırmış durumda. Oyunculara bakınca bazılarının yukarda bahsettiğimiz rotayı izlediğini farkediyorsunuz zaten. ASEC'te yetişen oyuncular, o dönem kadrosunun neredeyse tamamı Fildişi Sahilli oyunculardan oluşan KSK Beveren'de hem Avrupa futboluna adım atıyor hem de AB vatandaşlığı hakkını elde edip İngiltere'deki çalışma izni problemini aşıyorlardı. Bu oyunculardan bazıları Arsenal'e geçiş yapıyor, bazıları ise Fransa, Hollanda gibi liglere transfer oluyordu.
Başarılı bir deneyim olmasının yanında bu projenin Arsenal'i tehlikeye sokabilecek bir soruşturma geçirdiğini de atlamamak lazım. Mart 2006'da biten bu partnerliğin ardından Haziran ayında FIFA, Arsenal'in Beveren'e açıktan 1 milyon pound verdiği iddiaları sebebiyle soruşturma başlatmıştı. Belki hatırlayanlarınız olacaktır, o dönem Arsenal'in Şampiyonlar Liginden ihraç edilebileceğiyle ilgili haberler de çıkmıştı medyada. Arsenal kulübü ise konuyla ilgili yaptığı açıklamada Beveren kulübünde hisse sahibi olmadığını, sadece 2001 yılında Beveren'in mali problemlerini çözmek adına Belçika kulübüne 1 milyon pound borç verdiklerini açıklamıştı. Daha sonra FIFA ve FA, Arsenal'i bu konu hakkında suçlu bulmadığını açıklamıştı. Olayın gelişimi hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler şu linke göz atabilir.

Afrikadan oyuncu transfer etmek isteyen birçok Süper Lig ekibi mevcut. Onların yerinde olsam göz atacağım ilk kulüp ASEC Mimosas olurdu. Hali hazırda KSK Beveren ve Charlton Atletic ile anlaşmaları devam ediyor ancak kulüpler arasında bağın 2001-2006 döneminde zirve yaptığı kadar kuvvetli olduğunu söylemek zor. Uygun bonservis bedelleriyle iyi oyuncular düşürmeleri mümkün Fildişi Sahillerinden.

MLS SuperDraft & Süper Lig

NBA'i takip edenlerin ilgiyle beklediği organizasyonlardan biridir yaz aylarında yapılan draftlar. Benim adıma başlarda Türk oyuncuların hangi sıralarda gideceği merakı şeklinde tezahür eden bu ilgi NBA draftlarında iki sene sonra hangi adamlar seçilebilir, draftın derinliği ne olacak gibi garip sorulara itmiş durumda çoktan. Ancak benim NBA ve basketbolun önüne koyduğum bir ilgi alanım daha var o da futbol. Bu ikisini bir araya getirebilen yegane organizasyon ise MLS draftları oluyor haliyle.

Birkaç senedir meraklıyım bu MLS draftlarına. En kötü ihtimalle kimler seçildi diye bir göz atarım senede bir. Tanıdık isimler görmek şöyle dursun, bu oyuncu havuzunun ne gibi kriterlerle oluşturulduğuna dair en ufak bir fikir edinemedim bugüne kadar. Bu sene de çok farklı değil diğerlerinden. 15 Ocak'ta yapılan draftlarda yukarda gördüğümüz 20 yaşındaki Steve Zakuani adlı arkadaş seçilmiş 1. sıradan. Bana bir anlam ifade etmeyen bir isim daha.
Geçmiş draftları kurcaladığımda bize az da olsa bir anlam ifade edebilecek bir oyuncu bulabildim sadece. O da ligin ilk yarısında Antalyaspor'da forma giyen Joseph Ngwenya. 2004 draftında Los Angeles tarafından 3. sırada seçilen Zimbabweli golcü ilk yarı boyunca forvet rotasyonunda Sege Djehoua'nın arkasında kaldı . Kulüp de yabancı temizliği sırasında ona da yol vermiş. Türkiye'de attığı tek golün Sami Yen'de Galatasaray'a karşı olması da kaderin bir cilvesi olsa gerek.

Yakın zamanda ülkemizde oynamış Nick Carle'yi listede görmeyi umuyordum ama o da draft üzerinden MLS'ye gelmiş bir oyuncu değilmiş. Friedel draftların yapılmaya başlandığı 96 yılında zaten Galatasaray'da forma giymekteydi. Başka tanıdık isim bilen varsa yorumlar kısmında paylaşabilirsiniz...

Rodrigo Tabata ve Arkadaşları || Japon-Brezilyalı Futbolcular

Brezilyalı tekniği, Japon sevimliliği. Rodrigo Tabata'nın bu kadar kısa sürede dikkat çekmesini bu dört kelimenin içinde yatıyor. Bu ilginç kültürü ve bu kültürün futbol sahalarına yansımasına kısa da olsa blogda değinmek gerek.

Japonya dışında yaşayan en büyük Japon topluluğu Brezilya'da yaşamakta ve sayıları bugün itibarıyla 1.5 milyona ulaşmış durumda. Bu da zamanla iki ülke arasında ortak bir kültürel bağ oluşması anlamına geliyor. Bu kültürün başlangıcı geçen yüzyılın başlarına dayanmakta. 1850'lerden sonra köleliğin yasaklanmasıyla beraber Brezilya'nın kahve yetiştirmek için yeni iş gücüne ihtiyaç duyuyor. İlk önce bunu Avrupa'dan temin etmek isteyen Brezilya çoğu İtalyan olmak üzere birçok İtalyan göçmeni ülkeye getiriyor. Ancak kötü koşullar ve düşük maaş sebebiyle bir süre sonra İtalyanlar durumdan memnun olmuyor ve ülkeyi terk etmeye başlıyorlar. İş gücü konusunda tekrar sıkıntılar ortaya çıkınca Brezilya bu sefer Asya'ya yöneliyor ve istihdam konusunda sıkıntı yaşayan Japonya'yla 1908'de ilk göçmenlik anlaşmasını imzalıyor. Arjantin-İtalya arasındaki ilişkiye benzer bir durum var anlayacağınız.

Ülke olarak Japon-Brezilyalı oyuncuları ilk kez Rodrigo Tabata'nın Santos'tan Gaziantepspor'a transferiyle farkettik dersek yanlış olmaz. İlk maçında Fenerbahçe'ye attığı golle dikkatleri üzerine çekmesini bilen Tabata diğer maçlardaki iyi oyunuyla da takdir toplamaya devam ediyor. Gaziantepspor'un tüm maçlarında 90 dakika forma giydi ve lig 4, kupada 1 olmak üzere 5 gol kaydetti. "X her takımda rahat oynar" cümlesinin bu sezonki temsilcisi oldu bile şimdiden.

Brezilya dünyanın en çok futbolcu ihraç eden ülkesi. Böyle bir durum olunca eli, ayağı düzgün diğer oyuncular gibi Japon-Brezilyalılar da şanslarını diğer ülkelerde deniyorlar doğal olarak. Herkesin tahmin ettiği gibi bu oyuncuların adresi futbolcularına hatrı sayılır maaşlar verebilen, kültür olarak en yakın oldukları bölge olan Uzakdoğu geliyor.

Japonya'da bu ülkerin başını çekiyor tabi. 1981 Sao Paulo doğumlu Marcus Tulio Tanaka bu oyuncuların en tanınır olanı. 2006 yılından beri Japonya milli takımı formasını da giyen Tanaka o günden bu yana 16 kere milli olup 3 gol atmış. Asıl bölgesi stoper ama teknik kapasitesi yeterli olduğu için orta sahada da oynayabiliyormuş gerektiğinde. Japonya Ligi takımlarından Urawa Red Diamonds'da oynuyor. Japonya'dan tanıdığım ender kulüplerden biri Urawa. 2007 yılında 46000 ortalamayla ligin seyirci ortalaması rekorunun da sahibi onlarmış zaten.

Bu konu aklıma geldiğinde Tabata'ya benzer oyuncu olarak düşündüğüm ilk isim 2006 Dünya Kupasından hatırlayacağımız Alex'ti. Ancak Alex sandığım gibi Japon-Brezilyalı bir oyuncu değil, kendisi saf bir Brezilyalı. Esas adı Alessandro Dos Santos olan Alex lise öğrencisiyken geldiği Japonya'da 82 kez milli takım formasını giymiş. Ufak bir Avrupa macerası da var Alex'in, 2006 Ocak ayında geldiği Salzburg'da sezon sonuna kadar kiralık olarak forma giymiş.

Değinmek istediğim son bir oyuncu daha var, o da Paulo Nagamura. 1983 doğumlu Nagamura diğerlerinden farklı olarak Uzakdoğu yerine Kuzey Amerika'yı tercih etmiş. Chivas USA'de forma giyiyor şu an. Arsenal altyapısından yetişen Nagamura 2005 yılında Galaxy'yle sözleşme imzalamış. MLS hakları 2006'da yapılan expansion draft'la beraber Toronto FC'ye geçen Nagamura daha sonra Chivas'a takas edilmiş. Amerika'daki Japon nüfusun da bu kulüplerin Nagamura'yı tercih edişinde pay sahibidir muhtemelen.

Bu oyunculardan başka örnekler de var tabii ki ancak günümüz futbolunda aktif olarak forma giyen en önemli Japon-Brezilyalı oyuncular bunlar. Tabata'nın Gaziantep'teki başarılı performansı belki Tulio, Nagamura gibi oyuncuların ülkemize transferine kapı açabilir, neden olmasın?
Related Posts with Thumbnails