Dünya Kupası '10 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Kupası '10 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Boateng Etkisi: Khedira, Serdar & Almanya

Bazen futbolu çok keskin ifadelerle yorumluyoruz,ediyoruz ama bazen şans birçok somut, elle tutulur veriden daha önemli olabiliyor. Futbolcuların kariyerleri bu şanslı anların üstünde yükselebiliyor, ya da yanlış bir adım oyuncuları bambaşka noktalara taşıyabiliyor. Geçen yıl Stuttgart'ın en parlak oyuncularına bakalım örneğin: Sami Khedira ve Serdar Taşçı.

Dünya Kupası sahnesinde oynanacak iki-üç maçın bazen koca bir sezondan daha önemli olduğunu biliyoruz. Khedira da Serdar da kupa öncesinde milli takıma çağrılan ama düzenli oynaması düşünülmeyen adamlardı. Takımın lideri Ballack'ın sakatlığı Fas asıllı orta sahanın şansı oldu. Sami Khedira 11'e girerken Serdar, Friedrich ve Mertesacker'in arkasını bekliyordu.

Bundesliga'daki mevcut puan durumunda Stuttgart 17.sırada yer alıyor ve Dünya Kupası kadrosunda kendine yer bulan Serdar Taşçı baş aşağı giden takımda yedek kulübesine çakılmış durumda. Hocası Christian Gross, "Oynayacağı zaman gelecektir" minvalinden konuşuyor ama takımında forma şansı bulamayan Serdar'ın bu Almanya'da oynama şansı da yok. Joachim Löw de Türkiye maçında yer alacak takımda Serdar'a yer vermedi.

Chelsea'nin Portsmouth'la oynadığı Federasyon Kupası finalinde Kevin Prince Boateng Ballack'a o müdaheleyi yapmasa Khedira'yı bambaşka bir kader bekliyor olabilirdi. Sözleşmesinin bir sene içinde bitiyor olması, Almanya'nın kupadaki müthiş performansı Khedira'yı Mourinho önderliğindeki Real Madrid'in as oyuncusu yaptı. Ya turnuva öncesi sakatlanan isim Ballck yerine Mertascker olsaydı?

Almanya: Rene Adler, Manuel Neuer Tim Wiese, Holger Badstuber, Jerome Boateng, Marcell Jansen, Philipp Lahm, Per Mertesacker, Sascha Riether, Heiko Westermann, Kevin Grosskreutz, Sami Khedira, Toni Kroos, Marko Marin, Thomas Müller, Mesut Özil, Lukas Podolski, Bastian Schweinsteiger, Christian Trosch, Cacau, Mario Gomez, Miroslav Klose.

Ayew-Khedira-Coentrao-Gyan

Dünya Kupası biraz da oyuncularının kısmetinin açıldığı bir sahne. Herkes oraya kendini göstermeye gidiyor. Gözler büyük yıldızlarda olabilir ama kendisini hatırlatan, bu adam kimdi dedirtmek isteyen adamlar çok daha fazla olur bu tip turnuvalarda. Bugün Mehmet Topal, başarısız bir sezonun ardından Valencia'ya geçiyorsa bunun sebebi Euro 2008 referansıdır aynı zamanda.

Bu turnuvanın sürpriz takımlarının başında Gana, dikkati çeken oyuncularının başında da Andre Ayew geliyor. 20 yaşındaki Ayew, kendini henüz Marsilya'ya ispatlayamamışken kendine has tekniği, takıma kattığı yaratıcılığı ve driplingleriyle tüm dünyaya göstermiş oldu. Gelecek sezon sözleşmesi bitiyor ve biten sözleşmelerin avcısı Bayern, Marsilya'nın kapısına dayanmış durumda. Louis van Gaal, kenardan gelip Ribery'yi yedekleyecek, yetenekli bir genç bakıyordu, Ayew bu rol için biçilmiş kaftan. 5 milyon avrodan kapı açılmış. Marsilya'nın eli de pek kuvvetli değil. Ona kupaya kadar şans tanımadılar ve seneye serbest kalma ihtimali var. Bayern olmasa bile taliplileri çıkacak gibi.

Gana'nın gruptaki rakiplerinden Almanya'da en sürpriz çıkışı yapan adamsa Sami Khedira'dır bence. Mesut ve Müller çok göz önünde belki ama onların çıkışı zaten bekleniyordu. Khedira, kaptan Ballack'ın Boateng tarafından sakatlanmasıyla şans bulup değerlendirmiş bir adam. Ayew gibi onun da kontratı bu sezon sonunda sona eriyor ve oyuncu da gitmek istiyorken Stuttgart'ın yapabileceği pek fazla bir şey yok. Jose Mourinho'nun ona göz koyduğu konuşuluyor. Gerrard'ı Liverpool'dan koparamazsa orta sahaya Khedira'yı alıp o bölgeyi kotarabilir deniyor. Bir 10-15 milyon avro atacaktır illa ki Stuttgart'a, onların da canına minnet diyebiliriz. Kupanın tetiklediği transferler risklidir gerçi, Madrid'e bir boy küçük gelebilir.

Real Madrid demişken gündemdeki bir diğer transfer Chelsea'nin İngiliz sol beki Ashley Cole ki Mourinho'nun İngiltere'deki prenslerindendir kendisi. İngiliz şampiyonu, başarılı oyuncusunu kaybederse (ki Cole gitmek istiyor) onun yerini Benfica'nın 22 yaşındaki sol beki Fabio Contreao ile doldurabilir. Yoklamalar da şimdiden başlamış. Portekiz'in Ronaldo durdurulunca çaresiz kaldığı anlarda bir hücum alternatifi üreten neredeyse tek adamdı. Soldan inişleri etkileyiciydi. Dünya futbolu sol bek diye inliyorken Portekiz'de fazla kalmayacağı kesin. Portekiz pazarının düzenli müşterilerinden Chelsea onu koparırsa hiç şaşırmayacağım.

Son olarak bizden bir dedikoduyla bitirelim. Turnuvanın en hatırlanır hikayesinin kahramanı Asamoah Gyan'ın en ciddi talibi Daniel Güiza'yı postalayıp merkez forvete güçlü, kuvvetli bir forvet almak niyetinde olan Fenerbahçe. Fransa çıkışlı haberlere göre Fenerbahçe yönetimi Rennes'e Gyan'ın performansına göre belirlenecek 12+3 milyon avroluk bir bonservis teklif etmiş. Bana göre çok uçuk bir rakam. Sevilecek adamdır, keşke lige gelse ama 6-7 milyon avrodan fazla etmez bence Gyan. İşin ilginci bana fazlasıyla yüksek gelen bu teklif Rennes'e az gelmiş ve teklif reddedilmiş. Hangisi daha yanlış, ben çözemedim...

22 Kişi & Rakiple Oynanan Oyun

Bir TRT spikerinin özet geçtiği haliyle "Top dönüp dolaşır, Almanlar kazanır" dediği oyun sahibine ihanet etti, bugün topu döndüren İspanyollar kazandı. Topla oynama yüzdeleri denk çıksa da bu işi verimli yapan ve rakip kaleyi düşünen, aynı anda topu rakibe kritik anlarda vermeyerek bütün maç üstün olan taraf İspanyollardı...

Almanya'nın en iyi işlediğini düşündüğümüz bölgesi Khedira ve Schweinsteiger'in oluşturduğu başarılı orta sahaydı ama gördük ki onlar da sıkı bir orta saha karşısında dikine isabetli oynamakta zorlanıyor. Müller'in yokluğu herkesin gözüne battı ama bugün oynasa muhtemelen top alamayacak, geçmiş maçlarına göre etkinliği azalmış bir Müller izleyecektik. Tıpkı Mesut gibi. Zor top almasının yanı sıra topu aldığı pozisyonlar da istediği gibi değildi. Beklentileri onun da karşıladığını görmek zor.

Duran toptan gelen gol aldatıcı olabilir bazen ama bugün gole kadar pozisyon üreten tek takım vardı, o da kırmızı formalılardı. Rakip savunmayı kalesine çakmış, ilk yarının sonundaki Mesut'un pozisyonu hariç tek kontratak vermemiş takım maçı hak etmiştir. Golün de alan savunmasını bir "alley oop" yapıyormuşçasına dağıtan Carles Puyol'dan gelişi şık oldu. Maçın en iyilerinden Pedro eğer bencillik yapmayıp topu Torres'e paslayabilse son dakikalarda Almanya'nın herhangi bir umudu da kalmayacaktı ama vermedi. Hoca da iyi oyununa rağmen acımadı, hemen kenara çekti tabii.

Futbol rakiple oynanan bir oyun ve İspanyollar, Almanya'nın başarılı kanat akınlarını rakibin beklerini yerine çakarak, orta ikiliye istediği pasları attırmayarak rakibin A planını iç etmiştir, futbol oynayarak rakibi oynatmamıştır. Avrupalılar ilk kez Avrupa dışında bir kupaya uzanmış olmanın yanı sıra yeni bir dünya şampiyonu da çıkarmış olacak. İllaki Total Futbol yorumları gelecektir Hollanda-İspanya finali için ama pek itibar etmemekte yarar var. O Hollanda'nın bu Hollanda olmadığını görmek için futbol eksperi olmaya da gerek yok, İspanya'nın oynadığı oyunun değişken oyuncular üstünden oynanmadığını görmek için de. Güzel final olacak. Kim kazanırsa kazansın, herkesin de içine sinecektir, esas güzel olan tarafı da bu...

Geleceği Yazan İspanyollar

Nike'ın efsane reklam serisi "write the future" malumunuz. Daha kupa başlamadan hepimizin gönlünü fethetmiş, sonradan reklamın yıldızları Cannavaro, Ribery, Drogba, Rooney, Ronaldo turnuvadan elenince güzelim reklam serisi lanetli ilan edildi. Bu seri yetmezmiş gibi bunun üstüne çekilen Robinho bile evinin yolunu tuttu. Seriden yırtan tek sporcu Kobe Bryant gibi, o da son maçta veriyordu seriyi ya neyse!

Geleceği yaz serisinin laneti kırmak ise İspanyollara düşmüş durumda. Türk televizyonlarında döndüğünü henüz görmedim ama çok iyi bir takım vurgusu yapılmış, hoşuma gitti. Almanların meşhur ahtapotu Paul de onları seçmişti. Akşam ne yapacaklarını ise beraber göreceğiz. İspanya, tam kadro. Almanya'da ise turnuvanın en özel adamı Thomas Müller yok.

Muhtemel 11'ler
İspanyaCasillas, Ramos, Pique, Puyol, Capdevila; Busquets, Alonso; Iniesta, Xavi, Silva; Villa
AlmanyaNeuer; Lahm, Friedrich, Mertesacker, Boateng; Khedira, Schweinsteiger; Trochowski, Oezil, Podolski; Klose

Avrupa'nın Çöküşü, Avrupa'nın Yükselişi

Her büyük turnuvada olduğu gibi bu Dünya Kupası'na da özel bir anlam yükleme çabası var herkeste. Bu da Avrupa ülkeleri üzerine yapılan tespitlerle şekilleniyor. İtalya ve Fransa elenince Avrupa irtifa mı kaybediyor sorusu gündemdeydi, şimdi Avrupa yükseliyor, Güney Amerika nerede sorusu revaçta...

İlk günlerde yapılan tespitler de bugün konuşulan başarı hikayesi de aslında birer yanılsamadan, günlük oluşan tabloyu bir fikre, bir mantığa oturtma çabasından ibaret. Aslında futbol birçok yönüyle tamamen bir algı oyunu. Psikolojik üstünlük diye tabir edilen kavram da o hafta alınan sonuçlara göre şekillenen ve her şeyi iyi ya da kötü gösteren bir ilüzyon aslında. Futbolu doğru okumak için de bu günlük hesaptan çıkıp bir gün önceye ve bir gün sonraya da bakmak gerektiğine inanıyorum.

Tespit yapılacaksa şunun tespiti yapılmalı... Kulüp düzeyinde dünyanın merkezi olan Avrupa, 2006'da ya da 2002'de bundan daha mı güçsüzdü? Bu soruyu sorarsak karşımıza iki yapılanma çıkar. Birisi Almanya, diğeri İspanya. Almanya 2006'da başlayan ve o turnuvada maksimumunu gören bir yapılanmaya gitmişti. İspanya'nın durumu ise bence daha çok La Liga'nın iç dinamikleriyle yani kulüp takımlarıyla ilgili. Barcelona 1992'den temel almış bir altyapı hamlesi var, bunun birçok önemli yansıması olmuştur ama şu İspanya'daki Barcelona ağırlığının 2002'deki Türkiye-Galatasaray ilişkisinden çok da farkı yok.

Kupa özelinde yanılsama yaratan iki takım Brezilya ve Arjantin oldu. Yaklaşık 20 yıldır dünya kupalarında bir denge kurulmuşsa bunu Brezilya ve Avrupalılar olarak açıklarız. Arjantin her zaman arkadan gelir, sürprizdir. Maradona bıraktığından beri de farklı olmadı bu. Brezilya'nın son iki turnuvada, özellikle Güney Afrika'da direkten dönmesini Avrupa'nın müthiş yükselişi, Güney Amerika'ya karşı taktik düzenle ya da yeni bir felsefeyle üstünlük kurduğu tanımı ilk bakışta anlamlı gibi gelse de fazlasıyla teorik ve birçok açıdan zorlama kalıyor.

Brezilya'nın turnuva başından beri oynadığı oyun Almanya ile birlikte en iyi işleyen, kulüp takımı akışkanlığını hissettiren iki sistemden birisi. İspanya'nın bile önüne yazılırdı görüntüde. Özellikle orta ikilide defoları mevcuttu, Türkiye'de maç izleyen birçok kişiye garip gelse de Elano gibi bir parçanın yokluğu da hissedildi. Bunlara rağmen kaybedilen Hollanda maçını Avrupa vs. Güney Amerika penceresinden okumanın olmuş bir olay üstünden yeni bir algı kurma çabası olduğunu düşünüyorum. 1-0'ken Brezilya'nın atacağı bir gol bugün Almanya hakkında söylenenlerin bir fazlasını Brezilya için de söyletebilirdi. Futbol bu. Öngörülemezliğiyle güzel. Hollanda'nın Brezilya maçında ortaya koyduğu performansın da sorgulanabilir olduğunu es geçmemek gerekli.

Bir de Arjantin var ki bence yanlış değerlendirilmiş, çok kaliteli bir ekiptiler. 2006'ya göre daha kuvvetli gelen ekiplerden birisi de onlardı. Cambiasso takviyeli bir Arjantin bu turnuvada çok daha farklı bir yerde olabilirdi. Aksi istikamette örneklenebilecek bir de Uruguay var üstelik. Kadrosundan da verim almayı iyi bilen, takım disipliniyle yaşayan bir Paraguay da var. Şu tabloda Güney Amerika, Avrupa'nın gerisine düşmüştür denilebilir mi? Bence hayır... Almanya ve İspanya'nın özel yapılanmalarının hakkını vererek söylüyorum bunu elbette.

'Mesudiyeli Mesut' Özil

Önce İngiltere'yi, sonra Arjantin'i dörtleyen Almanya'nın simge ismi haline geldi Mesut. 2002'de finale yürüse de ondan sonra iş görmeyeceği bilinen takımın yenilenmesinde her daim blogda Türkiye'ye model alınması gerektiğini söylediğim Almanya'ya has altyapı yapılanmasının en has ürünlerinden faydalandılar. Göçmenlerin ağırlıkta olduğu iyi de bir jenerasyon yetişti. Bu yapının en güzel meyvelerinden biri de Türk asıllı Mesut Özil...

Mesut'un dünya sahnesine çıkması elbette yeni değil, senelerdir Bundesliga'da oynayan Schalke 04, Werder Bremen gibi başaltı takımlarla Avrupa'da boy gösteren bir adamdır Mesut. Almanya Ligi'nin en saf yeteneklerinden. Bu kadar net ve derin pas verebilecek çok az adam var dünyada. Almanya'ya Avustralya maçı sonrası kulüp takımı demiştim. Liginin karakterini milli takımına en iyi yansıtan futbol ülkesidir açık ara. Kulüp düzeyinde harikalar yaratıp milli takımda aynı düzeye çıkamayan Ronaldo, Messi, Rooney gibi adamların aksine Mesut, Almanya'nın oyun lideri olarak performansını daha da parlattı. Takımıyla yükseldi kısacası.

Mesut'un bu yükselişinin Türkiye'deki yansımaları biraz farklı. Üç kamp var benim görebildiğim. Mesut'un başarısından hoşnut olanlar ve takdir edenler, Mesut'lu Almanya'ya imrenip bu adamı milli takıma kazandırılmayışına tepki koyanlar ve Mesut'un "Kökenlerimle gurur duyuyorum ama kendimi Alman hissediyorum" açıklaması sebebiyle milliyetçi refleksler gösterenler...

Üçüncü görüşün Türkiye'de hakim olmasını anlarım ama sağlıklı bir bakış açısı olduğunu söylemek mümkün değil. Almanya'da doğmuş, büyümüş, ömrü boyunca Almanca konuşmuş bir adama futbol kariyerinde zirveye çıkacakken "Gel bizde oyna" dedik biz Mesut'a. Durum böyleyken önüne de bir kariyer planı koyulmadan "Milli formayla pazarlık olmaz!!!!" ana fikriyle davet yapılırsa Mesut'un cevabı elbette "Almanya'da oynayacağım" olur. Bu aynı Şener Şen'in meşhur filmi Mesudiyeli Mesut gibi. Adama piyango çıktıktan sonra uzaktan akrabaları "yavrum, evladım" diye yanaşmış, daha önceleri sümüğünü atmayacak adamlar Mesut'un önünde el pençe divan olmuştu. Biz onu bile yapmadık. Tren istasyonunda yaşamış adam kendi treniyle kaçar gider, ya ne olacaktı!...

Almanya 4-0 Arjantin

(1) Türk Asıllılar / Şubat 2009
(2) Türk Asıllılar Milli Takımı / Mayıs 2010

Hüznün Başrolü: Asamoah Gyan

Bu turnuva bittiğinde hafızalarımızda kalacak hikayelerden birisi, muhtemelen de en hüzünlüsü Asamoah Gyan'ınki olacak. 2010 Gana'sının Afrika futbol tarihine geçmesinde belki de en önemli role sahip olan adamı Gyan, Dünya Kupası tarihine geçmek üzereyken bu turnuvada en iyi yaptığı iş olan penaltıyı dışarı attı. Yazık... Maç Uruguay'ın galibiyetiyle bitse kimse böyle üzülmeyecekti ama ayağına kadar gelen fırsatı tepmek çok daha farklı bir deneyim.

Bence Roberto Baggio'nun kaçırdığı penaltıdan daha dramatikti bu. Baggio, zaten atsa da Brezilya büyük ihtimalle kupayı alacaktı, sadece son vuruş olmuştu. İtalya döner, dolaşır, kupaya tekrar aday olur ama Gana'nın Dünya Kupası yarı finali oynaması bence çok daha önemli bir olaydır bu açıdan. Gana, gelecek turnuvada da var olacak genç jenerasyona sahip, biraz şansla yine buralarda var olabilirler ama esas oğlanın penaltıyı kaçırması, direkten dönen yarı final yıllar boyunca konuşulacak, Nijerya, Kamerun ve Senegal efsanelerinin önüne yazılacak türden bir hikaye olacak bu. Güzel adamsın Asamoah Gyan....

İsmail Şenol yazmış Twitter'da, Roberto Baggio'nun sözünü. Gyan'ı ondan daha iyi tanımlayan da yoktur herhalde...


"Penaltı atışlarını sadece onları kullanacak kadar cesur olanlar kaçırır." - Roberto Baggio

Dünya Kupası'nın En İyi Takımı: Udinese

İyi bir oyuncuyu ikna etmek için üç enstrüman var günümüz futbolunda. Vitrin, para ve vizyon. En göz önündeki vitrindeki ürün olmak bütün oyuncuların arzusudur, her oyuncu Şampiyonlar Ligi'nde, Premier Lig'de, La Liga'da boy göstermek ister. Bu vitrin olamıyor, düzenli olarak bu alanlarda yarışamıyorsanız oyuncuyu bizim takımlarımız gibi parayla ikna etmeye çalışırsınız.

Burada da hedefler devreye girer. Hedefleri çıkmaza girmemiş hiçbir oyuncu bu sahneleri kolay kolay paraya tercih etmez. Bu iki özelliği baskın olmayan bir kulüp eğer doğru bir araştırmayla iyi oyuncuları herkesten önce buluyor ve onlara bir vizyon, bir kariyer planı çizerek takımında toplayabiliyorsa Alpay Erdem'in dediği gibi orada çok ama çok güzel bir kulüp var!..

Samir Handanovic, Aleksandar Lukovic, Mauricio Isla, Jonathan Mensah, Gökhan İnler, (Juve'ye paslasalar da) Simone Pepe, Kwadwo Asamoah, Antonio Di Natale ve Alexis Sanchez...

Hakikaten müthiş! Udinese kadrosundan Dünya Kupası gören tam dokuz oyuncu sayabiliyoruz ki bu oyuncuların neredeyse tamamı kendi ülkelerinin ilk 11 oyuncularından. Böylesine kaliteli bir araştırma ve öngörüye ancak saygı duyulur. Orta Avrupa'dan, Güney Amerika'ya, Afrika'ya kadar hemen her kıtayı taranmış, kağıt üstünde iyi de bir kadro oluşturulmuş.

Ne var ki bu kadro geçen sene Serie A'da çok iyi bir sezon geçirmedi ve ligi 14.sırada tamamladı. Avrupa kupalarında var olabilmek için diğer çıkış yolu olan İtalya Kupası'nda ise yarı finalde Roma'ya elendiler. Bu da Dünya Kupası vitrinine çıkacak oyuncularını elde tutmak adına takıma epey sıkıntı çıkaracak bir tablo.

Dünya Kupası'nda yıldızını parlatmış en önemli isimlerden olan Alexis Sanchez'in adı Manchester United, Real Madrid gibi ekiplerle geçmeye başladı. Gökhan İnler zaten Euro 2008'den beri Premier Lig'in kıskacında, bu sene onun İtalya'dan çıkışını aldığı sene olabilir. Di Natale'yi Birmingham istiyordu ama reddetmişti en son, o transfer de gerçekleşirse şaşırmamak lazım. Lukovic, Asamoah, Isla... Say say, bitecek gibi değil.

Transfer sezonu sonunda dönüp bakılması gereken takımlardan birisi Udinese olacak, bir diğeri de Palermo'dur, yazmıştık. Son bir not, Udinese'nin kadrosunda bir de Türk var. U21 Milli Takımı'nda da forma giyen Ergün Berisha'nın bonservisi İtalyan kulübünde, geçen Şubat ayında 1.5 yıllığına İstanbul BB'ye kiraladılar. Buralara kadar uzanmış adamlar yani...

Hangi Elano, Hangi Giovani, Hangi Galatasaray?

Kupada oynanan grup ve ikinci tur maçları boyunca Elano ve Giovani'yi herkes farklı bir gözle izledi, izledikleri oyuncuların da Galatasaray'da takip ettiklerinden farklı oldukları açıktı. İster motivasyon deyin, ister hedef maç psikolojisi deyin ama ortada bir gerçek var ki Giovani ve Elano milli takımlarındaki rollerinde Galatasaray'dakinden çok daha başarılılar. Bu da Galatasaray'da onlara biçilen rolün yanlışlığına işaret ediyor.

Elano'nun Brezilya Milli Takımı'nda Robinho'nun simetriğinde oynayıp Kaka'ya top kullanmada yardımcı olması, bu ikili topla oynarken de ceza sahasına sarkıp gol araması dikkat çeken en önemli hususlar. Galatasaray'da bu özgürlüğü yoktu Elano'nun. Galatasaray'da ondan beklenen merkez orta saha olup oyunu kurgulaması, topun onun üzerinden dağılması. Bunu beklerken de pas alıp vermesi gereken oyuncuları sayalım. Arda, Kewell, Giovani ve Keita. Kewell'ı bir kenara ayırıyorum, özellikle Arda ve Keita'nın topa bu kadar hakim olma arzusu varken Elano'nun bunu yapması zor. Zaten başarı formülü önümüzde açıkken bu görevde onu zorlamanın Galatasaray'a hiçbir şey getirmediğini geçen sen gördük.

Giovani ise tamamen bölgesinin dışında. Dün Tardini yazmış, "Ben sağ açıkta daha çok rahat ediyorum" dediğini, haklı. Onu Barcelona'da ve Meksika'da farklı kılan da bu değil miydi zaten? Kendi sol açığımızı yaratacağız, Kewell'ın yerini 21 yaşındaki Gio'yla dolduracağız diye ona bu rolü biçmedik mi? Zaten Ocak ayında gelmiş bir yabancıdan dört ayda takımı değiştirmesini beklemek hataydı. Yine de iyi maçlar çıkardığı oldu ama Dünya Kupası gösterdi ki bu adamın var olduğu yer sağ açık. Oradan içeri dalar, çizgiden iner vs vs. ama başarılı olduğu bütün setler bu bölgeye has.

Galatasaray'da merkeze iki oyuncu gelecek diyoruz da öncelikle bu takımı önde sürükleyecek oyuncuların kim olduğunu belirlemeye ihtiyaç var. Merkeze gelecek oyuncular kim olursa olsun Elano'nun rolü değişecek öncelikle. Keita kalacaksa Elano'nun bence bu takımda kalma şansı yok, Dünya Kupası sonrası gelecek en iyi teklif kabul edilecektir. Giovani'nin dönüşü bu saatten sonra zor, yüksek bonservisinin yanı sıra Serie A'dan taliplileri çıktı bildiğim kadarıyla. Galatasaray Keita varken bu topa girmeyecektir. Serdar Özkan'ın da Gio ve Caner'in gidişini tolere etmek için yapılmış bir transfer olduğunu es geçmeyelim.

Bu sebeple Galatasaray'ın hangi oyuncuyu göndereceği sezonun kaderini çizecek en önemli hususlardan biri olacak. Gelen oyuncular elbette çok çok önemlidir ama kimin gönderileceği de en az gelen oyuncu kadar kritik. Tek transfer yapalım, eksiği kapatalım denilecekse bence hata yapılır. Bu oyuncular da birbirini aşağıya çekmeye devam eder. Bizler de televizyonlarda "Bu Elano niye milli takımda oynuyor, burada yatıyor" tartışmalarını izleriz sezon boyu...

İspanyol Merdiveni: İspanya 1-0 Portekiz

Cristiano Ronaldo, David Villa, Fernando Torres, Andres Iniesta... Dünya futbolunun zirve adamları bunlar, topa nasıl hükmedebildiklerini üç-beş maçlarını seyretmiş herkes biliyordur ama Dünya Kupası bambaşka bir vitrin ve zihnimizde bu adamlara biçtiğimiz değerlerin toplamını sahada görmek futbolun doğası gereği mümkün değil.

Bir NBA yıldızını alıp başka bir takıma koyduğunuzda yine size skor üretmeyi becerebilir, ribaund alabilir, asist yapabilir ama futbolda bunu yapmak mümkün değil. Tek başınıza oyuna ve tabelaya hükmetmeniz için birçok şartın da bir arada olması gerekiyor. Oyuncunun topu nerede, ne pozisyonda aldığı, kulüp takımında alışkın olduğu oyun setlerini uygulayıp uygulayamadığı, önünde, yanında ve arkasında forma giyen oyuncuların oyun karakteri. Bir oyuncun takımı parlatabilir ama takım kimliği yoksa özel yetenekli oyuncular bu tip yapılarda istediğini ortaya koyamayabilir.

Çok uzatmayayım, Cristiano Ronaldo'dan bahsediyorum kısaca. Bir oyuncunun etkin olabilmesi için önce içinde görev aldığı sistemin sahada bir karşılığının olması gerekir. Pes oynar gibi sağdan, soldan yardırıp içeri orta kesemiyorsunuz. Ronaldo'nun bütün dripling çabaları en fazla iki adam eksilttikten sonra kesildi. Takımının gol atması gereken bölümde kendini doğal olarak öne attı fakat bu sefer de defans arasında top almakta zorlandı. Messi ile beraber her maç mucize yaratması beklenen iki adamın kaderi bu. Son attığı şutta yediği ıslık da tam bu yüzden. Messi de Arjantin'in elemelerdeki performansı sırasında en çok sırıtan oyunculardan biriydi. Topla buluşamıyordu, buluşsa da sırtı dönük ve kaleye fersah fersah uzak kalıyordu. Oyunu öne itmesi gereken önce takımdır. Tek oyuncu üstünden maç tanımlamak bence bu oyunun özüne aykırı...

İspanyolların bu Dünya Kupası'na gelmiş en komplike milli takım olduğu açık, zaten beklentiler de bu yönde. Oyuna hükmediyorlar, iyi pas yapıyorlar ve birçok özel oyuncuları var. Fakat "politik olarak sevilmesi gereken takımlar" sınıfına giren her takımın biraz dürtülmesine, futbolun doğası gereği ihtiyaç var. Barcelona, Hollanda, turnuva özelinde ABD. ..

Bu teorik güzellik tanımları bence takımların üstünde de büyük bir baskı ve haksızlık. İyi takımsa sahada bunu gösterecek, izleyenleri zaten kendine çekecektir zaten. Bugün İspanya'nın ikinci yarıda yaptığı gibi. Ömer Üründül'e pek sallıyoruz, hak ediyor da çoğu zaman ama ortada Torres, solda Villa'nın işlemediği daha ilk andan beri belliydi. Llorente maça girdiği andan itibaren oyun değişti, İspanya hemen pozisyonlar bulmaya başladı. Özellikle gol pozisyonunda çok farkedilmese de Villa'nın koşusunu hazırlayan Iniesta'yı da atlamamak lazım. Llorente'nin varlığıyla rahatlayan Villa, oyunun geri kalanında etkinliğini arttırdı. Problemin uzak forvet (tribute to Noat) kimliğinde değil Torres'in önde kullanılmasında olduğunu böylece görmüş olduk. Torres için söylenecekler de bence Ronaldo için yukarıda yazdıklarımdan çok farklı değil. Hedef maçlarda bu rolde görev yapamayacağı ortada, hele ki ağır bir sakatlıktan direkt olarak turnuvaya dönmüşken...

İspanya'nın final yolu ise zorlu taraftan. Paraguay, dişlerine göre gelebilir çeyrek finalde fakat Almanya ve Arjantin'den kim kazanırsa kazansın yarı finalde arıza çıkarabilir İspanyollara. Bence bu yıpranmış yoldan gelenlerin şampiyon olacağını tahmin ettiğim Brezilya'ya karşı şansı daha az olacak. Yine de turnuvanın klasikleri diyebileceğimiz maçlar da bu tarafta olacaktır muhtemelen. İspanya / Almanya vs. Arjantin. Turnuvanın kalan bölümünde izlenecek taraf belli...

Assolist Maradona



Dünün en mutlularından birisi şüphesiz Diego Maradona'ydı. Başta Meksikalılar olmak üzere birçok kişi yardımcı hakemin futbol tarihine geçecek skandal gol kararına takılmış durumda ama bu durumun rahatsız etmediği adamların başında muhtemelen Maradona geliyordur. Yukarıdaki videoda kendisine ithafen yazılmış 'Diego' isimli parçayı seslendirirken birçok kez "Tanrının eli" vurgusu yapıyor, hiç de rahatsız olmuş görünmüyor en azından.

Şaka bir yana, maçın gidişatını etkileyen birçok fahiş hata gördük, izledik ama bu kadar kritiğini ve keskinini bence görmemiştik. Almanya-İngiltere maçındaki verilmeyen gol de ayrı bir skandal ama bu daha farklı. Kaleyle arasında "sıfır" kişi olan Carlos Tevez'e ofsayt kaldırılmayışı dahi bir derece mazur görülebilir ama tekrardan kararın yanlışlığı görüldükten ve oyun bir süre durduktan sonra tekrar gol kararı vermek maçı oracıkta bitirmek anlamına geliyordu. Osorio'nun attığı berbat pas ve ardından Higuain'in attığı ikinci golde bu pozisyonun etkisi olmadığını kim söyleyebilir ki?..

Arjantin bu kupanın favorilerinden ve bence en iyi takımlarından biri fakat dün yaşanan iki hata üst üste konunca oyun durduğunda hakemlere tekrara göre karar düzeltme yetkisi tanınması gerektiğini ortaya koyuyor. Hoş, 2002 yılındaki Galatasaray-Adanaspor maçında bu uygulamaya geçmişti Türkiye. Bu kez dünya geriden mi geliyor, ne!..

Batan Geminin Malları (4): G ve H Grubu


Aslında bu seriyi ikinci tur başlamadan bitirmek lazımdı ama yine de keyifli oluyor yazması. Devam edelim. Son iki grupta kenarda kalan oyunculara da şöyle bir göz atalım. Turnuvanın ölüm grubundan çıkamayan Fildişi Sahili ve Kuzey Kore oldu beklendiği gibi. Bu noktada ilginç bir not, tamamlanan sekiz grubun yedisinde Avrupalı bir takım veda etmişti kupaya, G Grubu bu açıdan tek istisna. H Grubu'nda ise son maça büyük bir avantajla girmesine rağmen Honduras'ı mağlup edemeyen İsviçre, hem rakibini evine puansız yollamadı, hem de Şili'ye ikinci tur biletini vermiş oldu.


Cheik Tiote (Twente): Kafamdaki Fildişi Sahili 11'inde yer alan bir oyuncu değildi Tiote. Yaya Toure'nin yanında Romaric daha ideal bir tercih gibi gözüküyordu ama Sven-Goran, Tiote'yi oynattı üç maç boyunca. Bana kalırsa epey de iyi oynadı. Hollanda'da şampiyonluğa uzanan Twente'de oynadığını düşünürsek sıçrama yapması yakındır.

Noel Valladares (Olimpia): Wilson Palacios ve Maynor Figureoa'ya bakan Honduras takımının kupaya gelişinde en büyük pay sahiplerinden biri de onundu. CONCACAF elemelerinde en az gol yiyen takım olan Honduras'ın bu başarısını Dünya Kupası'na taşıması biraz da onun sayesinde. İspanya-Şili maçını tercih etmiştim son maçlarda ama İsviçre'ye karşı da iyi bir maç çıkarmış. Yaşı biraz geçkin olsa da hakkı verilesi adamlardan biriydi sanki...

Alexander Frei (Basel): Milli takımda vites arttıran adamlardan birisi de Frei'dır aslında. İsviçre'nin yükselişinde takımına liderlik eden oyuncuydu. Başarılı bir Bundesliga kariyerinin ardından İsviçre'ye döndü ama milli takımdaki yerini korumayı başaramadı. Eren ve N'Kufo'nun devraldığı hücum hattı ise onsuz beklenileni vermedi. 2006 sonrası "Türkiye'ye gelirim" mesajı verip skandal maç sonrasında tansiyon düşürmeye çalışan aklı selim adamlardan da biriydi. Güzel adamdır. 31 yaşında. Hâlâ üst düzeyde oynayacak 2-3 senesi var.

Jong Tae-Se (Kawasaki Frontale): Jong, bu turnuvanın başında bireysel hikayesiyle kendini hemen fark ettiren bir adamdı ama kendi adını herkese öğretmesi Brezilya maçındaki seramoni'de oldu. Kuzey Kore takımının en 'futbolcu'su olduğu maçlardan belli oluyordu ama Asya futbolunun blog alemindeki temsilcisi Noat'ın "Asyalı Rooney" yazısına bir göz atın derim. Klasik Dünya Kupası dedikodusu olarak Trabzonspor'a yazıldı. Keşke gelse de farklı bir oyuncu izlesek...


Xherdar Shaqiri (Basel): Şu turnuvada dört gözle beklediğim adamlardan birisi de Shaqiri'ydi aslında. 18 yaşında bir çocuğun çıkıp da Dünya Kupası'nda etrafına meydan okumasını izlemek kadar keyifli şey azdır. Bu işi becerebilecek üç-beş oyuncudan biriydi Shaqiri ama henüz onun yılları değil bunlar, Hitzfeld'in onu seçmesi bile yeterliydi ki 91'li bir adam olarak Dünya Kupası deneyimi var artık. Merak edenler varsa söyleyelim, U17 Dünya Kupası'nı alan ekip 92'liydi. Oradan da sağlam adamlar yolda...

Yaşlı Kıta'nın Genç Yıldızı: Gana

Afrika'da düzenlenen ilk Dünya Kupası'nda ev sahibi kıtadan bir hikaye çıkması, 90 Kamerun, 94 Nijerya gibi hatırlanacak bir takım izlemek hemen herkesin ortak beklentisiydi. En önemli oyuncusu Essien'i kaybetmiş, Appiah'tan tam verim alamayan, bir diğer yıldızı Muntari'nin formsuzluğuyla boğuşan Gana, bu hikayeyi yaratma adına birçok kişinin ilk adayı değildi. Drogba önderliğindeki Fildişi Sahili daha bir ön plandaydı. Onlar klasik kura ve fikstür şanssızlıklarıyla turnuvaya veda ederken, Nijerya ve Kamerun varlık gösteremezken, ev sahibi Uruguay'ın gazabına uğramışken Gana aradan sıyrılıp kendini ikinci tura atmayı başarmıştı. Bugün de turu geçen taraf olarak adlarını 90 Kamerun'u ve 94 Nijerya'sının yanına yazdırmayı bence başardılar.

Gana'nın bu ekiplerden farkı stabil bir oyun temposunu rakibine kabul ettirebilmesi, edilgen olmaması. Sol stoperde bir facia olan Jonathan Mensah'ı bir kenara koyarsak kaleci Richard Kingson'dan en öndeki Asamoah Gyan'a kadar hazır ve dengeli bir takımlar. Tek forvet olarak kullandıkları ve Boateng'le destek verdikleri Asamoah Gyan'ın başarılı performansı, oyunun yarı sahalarına hapsolmasını engelliyor. Arıza adam Boateng ve "Pele'nin oğlu" Andre Ayew,  hem yaratıcı hem de forveti destekleyici roldeler. Orta sahada Essien de olsa tadından yenmezdi ama Asamoah ve Annan da çok iyi iş çıkarıyorlar.

ABD de aslında benim beğendiğim bir ekip. Onların da Donovan önderliğinde yapmaya çalıştıkları takdire şayandı. Rollerine bağlı, istekli bir takımdılar fakat takımlara kimlik biçme sevdasının etkisiyle bence bu turnuvada hak ettikleri sempatinin ötesinde destek gördüler. Saha içine çok da bağlı olmayan, daha doğrusu sahada karşılığı olmayan rol biçmeler beni çoğu zaman iter. ABD'nin ilerlemesi beni bu derece itmeyecekti belki ama Gana'nın hikayesi bence çok daha ilgi çekici.

Maç anlatımı esnasında Erdoğan Arıkan da ucundan değindi ama açmadı. Geçen sene Mısır'da düzenlenen U20 Dünya Kupası'nın galibi Gana'ydı. 89 jenerasyonunu kapsayan o takımda yer alan Andre Ayew, Samuel Inkoom ve Jonathan Mensah bugünkü takımın ideal 11'inde yer alan oyuncular oldular. Bu oyuncular dışında aynı jenerasyondan kaleci Daniel Agyei ve forvet Dominic Adiyiah da kadroda. 88 jenerasyonundan da Isaac Vorsah ve Kwadwo Asamoah takımda yer alıyor ki Inkoom'la beraber takımda en çok dikkatimi çeken oyuncu Kwadwo Asamoah oldu. 88-90 jenerasyonundan tam 10 oyuncuyla Dünya Kupası'nda çeyrek final oynayan bir Afrika takımı. Heyecan verici.

Uruguay-Güney Kore karşılaşması benim için günün maçıydı aslında ama ilk yarısını kaçırdığımdan dolayı o maç üstüne fazlaca bir şey söylemeye gerek yok. Güney Kore, bu dörtlü içinde yarı finale çıkmasını en çok istediğim takımdı, olmadı. Uruguay da dünya futbolunun ilk demlerinde sözü geçen, ancak daha sonra ortadan kaybolan bir dev olarak fazlasıyla ilgi çekici duruyor. İki takımdan hangisi kazanırsa kazansın, nurtopu gibi bir hikayemiz olacak. Diğer taraflardan kimler gelirse gelsin, benim gönlüm de bu iki takım arasındaki mücadelenin kazananıyla olacak gibi...

Batan Geminin Malları (3): E ve F Grubu

Bu iki grupta üst turu göremeyen ekipler Danimarka, Kamerun, Yeni Zelanda ve İtalya. Avrupalılar mevcut kadrosunun son demlerini yaşayan bir ekiple gelmişlerdi, başaramadılar. Yeni Zelanda beklentilerin çok ötesinde bir iş yapıp namağlup elendiler ki ancak saygı duyulur böyle bir ekibe. Kamerun ise şu dört takım içinde "batan gemi" tanımına en çok uyan ekip.

Achille Emana (Betis): Kamerun'la başarısız bir turnuva geçiren Emana, kulübü Betis'le de benzer bir kaderi yaşadı.Betis, son maçta La Liga'nın kapısından döndü ve Emana'nın bu sezon sonu ayrılması artık kesin gibi. Fellik fellik orta saha arayan başta Galatasaray olmak üzere birçok kulüp için göz önünde bulundurulması gereken bir alternatif. Geçen sezon da Galatasaray onun için uğraşmış ancak getirememişti. Necati Ateş'in 2006/07 sezonunun başında Star'a çıkıp "Galiba anlaşmışız, iyi oyuncu" dediği Emana'yı bu kez uygun bir teklifle Türkiye'ye getirmek zor değil...

Christian Ericksen (Ajax): Bu turnuvada az şans bulsa da artık emekliye ayrılma zamanı gelen Danimarka kadrosunun ardından gelen jenerasyona önderlik edebilecek kadar yetenekli. Çok iyi bir oyun görüşü var, tekniği ve ayaklarına hakimiyeti iyi. İki yaş daha büyük olsa muhtemelen bir turnuvada da kendini gösterebilirdi ama geçen sene U17 takımda forma giyen bir çocuk için erken diye düşünmüş olsa gerek Danimarka teknik heyeti. Ajax'ın son model oyun kurucusu olacağı kesin.

Dennis Rommedahl (Ajax): Bu da Ajaxlı, bu da Danimarkalı ama Rommedahl, kariyerinin ilk değil sonbaharında. PSV günlerinde ağzım açık izlediğim, keşke bize gelse diye hayal kurduğum bir herifti. Böyle şeyleri hatırlayınca medya denen haltın çocuk zihinlerindeki etkisini anlarım hep ama ona duyduğum sempatiyi değiştiren bir şey değil bu. Tek başına Kamerun'u dağıtışını izlemek güzeldi. Hâlâ 32 yaşında.

Winston Reid (Midtjylland): Yeni Zelanda kadrosunun neredeyse tamamı futbol yaşantısını ya Ada'da sürdürüyor, ya da ülkesinde. Bu durumun tek istisnası var, o da takımın banko oyuncularından olan 22 yaşındaki Reid. 10 yaşında Danimarka'ya taşınan ve burada profesyonel olan Reid, üç maçın tamamında forma giydi ve turnuvayı sadece iki gol yiyerek tamamlayan savunmanın en önemli oyuncularındandı. İman gücüyle mi oynadı, yoksa takım kaptanı Nelsen'in yönlendirmelerini mi iyi uyguladı bilmem ama iyi iş çıkarttığı kesin. Sağdaki fotoğraftan da görüldüğü üzere son dakikada Slovakya'ya golü atan arkadaş da kendisi. Adını kenara yazmak lazım...


Vincent Aboubakar (Coton): 1992 doğumlu forvet oyuncusu Kamerun'un en genç üyesiydi. İki maçta kenardan gelen Aboubakar, hâlâ ülkesinde forma giyen tek oyuncuydu takımdaki. 18 yaşında Dünya Kupası'nda boy gösteren Afrikalı bir forvetin hâlâ Avrupa'ya kapak atmamış olması şaşırtıcı. Araştırmaya değecek bir adam gibi gözüküyor. Bilen, duyan?...

Batan Geminin Malları (2): C ve D Grubu

Bu iki grupta elenen ülkeler Sırbistan, Avustralya, Slovenya ve Cezayir... Gruptan çıkamaması en şaşırtıcı olan Sırbistan gibi gözüküyor ama benim ikinci tur için adayların Avustralya ve Slovenya'ydı. İki takımı da favoriler çarptı. Cezayir'den beklenti yoktu ama yine de onurlu bir mücadele verdiler. Gol atacak takatleri olsaydı şu denk oyunla 4 puan yapıp turlayabilirlerdi bile. Öyle ya da böyle bu ekipler ikinci turu göremediler ve ilk turda elenen takımların oyuncuları 'çok enteresan' performanslara imza atmadıkları sürece pek göze batmazlar. Onları takibimizi sürdürelim.

Andreaz Kirm (Wisla): Slovenya vasat oğlu vasat bir takım, kabul ama bu vasat takımın bu kadar verimli bir iş çıkarmasının nedeni oyuncuların rollerininin ve hadlerinin bilincinde olması, takımın bütününe katkı verebilmesi oldu. Bu oyuncular arasında görevini başarıyla icra eden adamlardan biri de Andreaz Kirm'di. Wisla Krakow'da oynuyormuş, daha önce izlememiştim. 26 yaşındaki orta saha her maç 10 üzerinde 7 verebilecek bir oyuncu izlenimi verdi bana ama izlemek lazım tabii. İlk izlenimim olumlu ama...

Rais M'Bolhi (Levski): Kalesinden çok çekmiş bir takımın taraftarı olarak sürekli kalecilerden bahsettiğimin farkındayım ama ilk maçta Ghezzal'la birlikte Slovenya'ya iki puan hediye eden Chaouchi'den kaleyi devralan M'Bolhi, iki maçta dikkat çekici bir performans ortaya koydu. Kaleyi koruduğu 179 dakika boyunca da gole kapadı. Kendisi Bulgaristan'da oynuyor, Bulgaristan futbolu diyorsak en iyi Türkçe kaynak da Ultras Movement Blog. Blogda yakın tarihli şöyle bir yazı var. Okumakta fayda var.

Jason Culina (Gold Coast United): İsmi Fox'zedeler için saçma sapan çağrışımlar yapsa da Avustralya orta sahasında başarılı oyuncularından biriydi turnuva boyunca. PSV'den aşinayız aslında ismine ama geçen sene Avustralya'ya dönmüş. 30 yaşında ve bu kalibredeki bir adam için erken bir dönüş tarihi sanki. Memleketine geri dönmüş adamı tekrar çıkarmak zordur ama ikna edilirse takıma bir şeyler katabilecek bir profil. Vince Grella'ya tercih ederim şu haliyle.

Zoran Tosic (Köln): İtiraf ediyorum, onu seçmenin turnuvayla pek ilgisi yok. Manchester United'a kadar sıçramış ama o düzeyde barınamamış oyuncuların ribaunduna girmek gerektiğine inanırım her zaman. Köln'ün getirdiği Tosic'e Galatasaray da, Fenerbahçe de benzer bir düzeyde teklif yapabilirdi mesela. Bundesliga'da hâlâ sahnede olacak olması, tekrar sıçrama yapma ümidi olan bir oyuncuyu şu Türkiye Ligi profiline getirmek zor ama bence gelmesi için uğraşılması gereken oyuncu tipi bence Tosic'in ta kendisidir.Sırbistan'da da fazla şans bulamadı zaten, bir maçta kenardan geldiğini görebildik.

Samir Handanovic (Udinese): Handanovic'in adını bu yazıda geçirmek ne kadar doğru bilinmez ama bu kadar düz bir takıma liderlik eden 25 yaşındaki bir kaleciden bahsetmesem çatlardım. Donovan'dan yediği 'burun golü' bir yana, bence turnuvanın en iyi kalecilerinden biridir bence. Zaten iyi bir milli takım avcısı olan Udinese'nin ağına takılması boşuna değil. Bayern istiyormuş şimdi, şaşırmadım...

Küçük Kardeşin Büyük Zaferi

Slovakya, turnuvada Avrupa'yı temsil eden 13 ülke içinde daha önce kupada mücadele etmemiş tek takımdı. 1991'de Çekoslovakya'nın dağılışla beraber Çek Cumhuriyeti'nin gölgesinde kalmış, orta karar bir Avrupa ülkesi. Futbol gelenekleri olmasına rağmen yeni kurulan bir ülkenin kendini toparlama sürecinde eksiksiz bir jenerasyon yakalama şansları olmamış. Zaten Avrupa elemelerinin zorluğu düşünüldüğünde Dünya Kupası onlar için bir hayaldi. Şimdi bu hayali efsaneleştirmek adına dev bir adım attılar. Hem de sadece ismi kalmış gibi gözükse de İtalya gibi bir devi yenerek...

Ntvspor.net için çok geniş bir analizini yapmıştım Slovakya'nın, şuradan ve şuradan tekrar okunabilir. Orada vurguladığım en önemli unsur başarı ve yetenekleriyle öne çıkan oyuncularında yakalanmış denge idi. 23 yaşındaki Marek Hamsik bu takımın oyun lideri olarak orta sahayı, mevcut kadronun en büyük Avrupa tecrübesine sahip olan oyuncusu Robert Vittek forveti, Liverpool'un başarılı stoperi Martin Skrtel de defansı toparlamayı beceriyor. Vladimir Weiss Jr. ve Miroslav Stoch gibi genç kanat oyuncuları, genellikle Bundesliga patentli savunma oyuncuları var. Görünürde favori gözükmese de Avrupa tedrisatından geçmiş, dengeli bir oyuncular topluluğuna sahiptiler. Bugünkü galibiyeti mucize olarak yorumlamak bence o açıdan doğru değil.

İtalya maçı özeline fazlaca girmeye gerek yok aslında ama birkaç noktaya yine de değinmeli. Öncelikle maç öncesinde oğlu dahil olmak üzere dört as oyuncusunu değiştirip önemli bir hamle yaptı Weiss. Rakip defansın ortasına yardımcı forvetleri sarkıtma planı İtalya karşısında kusursuz işledi. İlk iki maçta bekleneni veremeyen takımın santrforu Stanislav Sestak bugün kenara alınmıştı, Vittek ise hem golcü hem organizatördü. Muhteşem oynadı. Sahanın en olgun adamıydı hareketleriyle, sakinliğiyle. İki gol atması kadar sahadaki duruşu da önemli.

Slovakya'nın maçta en etkin olduğu döneme bakarsak İtalya'nın gol aramak zorunda olduğu ve tempoyu arttırmak istediği 1-0 ve sonrası olduğunu görüyoruz. Özellikle ikinci gole kadar oynadıkları oyun bence hedef maçlar için ne kadar tehlikeli bir takım olduklarını gözler önüne serdi. Öne geçerlerse Hollanda için de tehdit oluşturabilirler.

Bunlardan da öte Çekoslovakya ekolünün Slovakya'daki son temsilcisi Vladimir Weiss'ın öğrencileri bugün ülkenin futbolunun çehresini değiştirmeyi başardılar. Slovakya futbol tarihinin en büyük başarısı olarak Avrupa elemelerinde Çek Cumhuriyeti'ni Prag'da yenmeleri olarak gösteriliyordu kupaya gelinene kadar. Vladimir Weiss'ın takımı Çek Cumhuriyeti ve Polonya'nın önünde kupaya taşıyıp bir de İtalya zaferi ile ikinci turu görmesi müthiş bir iş, müthiş bir başarı. Euro 96'da ilk kez dünya sahnesine çıktığımız dönemi ve o dönemde çeyrek finale yükseldiğimizi düşünün. Slovakya'nın yaşadıkları an itibariyle bu. İtalya'nın kaybetmesi kadar Slovakya'nın kazanmış olması da büyük olay. Şunu ilk fotoğrafa bakan herkes rahatlıkla görecektir zaten...

İngiliz Hastanın Doktoru: İngiltere 1-0 Slovenya

Hedef maçla maraton maçı arasındaki farklılık İngiltere'nin ayağına dolanan en önemli bağ oldu. NBA'de normal sezonda yardıran, play-off'larda defoları ortaya çıkan takımlar gibi. Cezayir de, ABD de, Slovenya da İngiltere dersine sıkı çalıştı ve İngiltere'nin üretkenliğini sağlayan oyuncunun Wayne Rooney olduğunu, onun pas yollarını tıkayıp ilk topları rahat almamasını sağlamanın İngiltere'nin varyasyonlarını kısıtladığını anladılar.

Bu süreçte İngiltere de herhangi bir alternatif geliştiremedi. İlk iki maçta sağ kanattan rakibi zorlaması beklenen Lennon ve arkasındaki Glen Johnson bildiğiniz nal topladı. Heskey çok eleştirilse de ilk iki maçın iyilerindendi ve kanatların işlemediği bir takıma pozisyon şansı tanıdı. Atılan tek gol de onun Gerrard'a yaptığı servis üstünden gelmişti.

İlk iki maçtan sonra Ada'dan gelen baskı takıma bence motivasyon olarak dönmüştür ama bu maçı farklılaştıran, Gerrard ve Lampard'ı öne gelmesi ve James Milner'ın sağdaki silik oyunu değiştirmesidir. James Milner'ın sol tarafta paspas olan oyununu ilk maçta izlemiştik fakat Milner'ın oynayabildiği tek bölge orası değil. Noat Samisa detaylıca yazmıştı Milner'ın hikayesini, tekrarlamayalım. Sağ kanattan Cezayir solunu dağıtan Milner açık ara maçın oyuncusuydu.

Rooney de daha sık topla buluşma fırsatı buldu. Top aldığı adamlar kendisine yakınlaşınca, araya da ayağına daha hakim bir oyuncu olan Defoe girince Rooney de rahatladı. Elemelerde işleyen Heskey'li oyundan ziyade daha fazla dar alan oyunu gerektiren Dünya Kupası maçlarında bu düzenin daha verimli olduğu görüldü.

ABD maçını izlemedim ama golü gördüm. Gerçekten dramatik bir final oldu, üç takım için de. Slovenler bence vasat bir jenerasyonla çok iyi iş çıkardılar, normal şartlarda çıkmamaları zordu rakiplerinden 4 puan almışken. Biraz İngiltere'nin ve fikstürün kurbanı oldular diyebiliriz. Donovan turlattı takımını. Lider çıktılar. Bu da Almanya-İngiltere eşleşmesi bekleyebileceğimiz anlamına geliyor. Akşam grubu da çok zevkli olacak gibi duruyor şimdiden. Arada Marsel'i izlemeye devam...

Batan Geminin Malları (1): A ve B Grubu

Dünya Kupası piyasa yeridir, yerel bir oyuncuyken kendinizi bir anda dünya çapında tanınır hale getirebilirsiniz. Hasan Şaş'ın bugün dahi Türkiye'nin en çok bilinen iki-üç oyuncusundan biri olmasının sihri Dünya Kupası'ndan geliyor. Bir de kendini gösteremeyenler var tabii. Turnuvada ilerleyemeyen takımlarda oynayanlar, oynadıkları maçlarda fahiş bir hata yapanlar. Kendini gösterenleri herkes fark eder, onları da konuşmak lazım ama müsadenizle biraz leşçilik yapıp ilk turda elenen takımlarda göze batanları, kötü performans sergileyip aslında iyi oyuncu olanları listelemek istiyorum. Her iki grup sonunda bir yazıyla farklı bir ilk tur yazı dizisi de yapmış oluruz böylece...

Siboniso Gaxa (Güney Afrika): Günney Afrika bu turnuvada beklentilerin ötesine geçtiyse herkesin dilinde olan Tshabalala kadar onun da payı var. Hücum beki diye ölen takımların şu turnuvadan sonra kapısında yatması gereken bir isim. 84 doğumlu ve Güney Afrika'nın önemli takımlarından Sundows forması giyiyor. İlk maçta Meksika savunmasını çökertmişti. Takibe almalı.

Danny Shittu (Nijerya): Bonservisi Bolton'da bulunan oyuncunun adı kupa öncesi Kayserispor'la geçiyordu ama Süleyman Hurma, "Ondan daha iyisini bulduk, vazgeçtik. Kulübü kapımızda yatıyordu" açıklamasını yapmıştı. Turnuva öncesi fikirlerimi değiştiren bir oyun sergiledi ve bence stoperde sağlam bir alternatif olabileceğini gösterdi. Rakip forvetlere sırtını dönme şansı vermiyor pek, ilk müdaheleleri de gayet sert ve başarılı geldi. Bence Kayserispor bir gözden geçirsin kararını.

Vasileios Torosidis (Yunanistan): Torosidis, Panathinaikos'un 25 yaşındaki sol beki ve bence Yunanistan Milli Takımı'nın en önemli oyuncularından biri. Fiziğinin sağlam olmasının yanı sıra topla kat edebiliyor, hızlanabiliyor. Hızlı, top süren bir Hakan Balta gibi gördüm oynadığı maçlarda. Adam zaten Olympiakos'ta oynuyor gerçi, milli takımın bankosuyken Türkiye'de işi olmaz fakat Yunanistan Ligi'nin ötesini görmesi gereken bir oyuncu bence.

Vincent Enyeema (Nijerya): Enyeema, menajerlik oyunlarına bir kez bile göz atanların rahatlıkla fark edebileceği bir isim, turnuva öncesi detaylıca bir Nijerya yazısı yazdığımdan birkaç maçını izlemiştim özellikle. Refleksleri kuvvetli, güven veren bir kaleci. Aslında Dünya Kupası'nda gösterdiği performans da bence iyiydi ama yediği iki hatalı gol Nijerya'ya belki de turnuvaya mâl oldu. Yunanistan maçında yediği golde bence Jabulani etkisi var ama Güney Kore'den yediği ikinci golde notu kırıldı. Yine de kaliteli bir oyuncu olduğuna beni ikna etti, böyle oyuncuları almak için de bu performanslar fırsattır. Galatasaray getirsin isterim Enyeema'yı.

Alexandros Tzorvas (Yunanistan): Evet yine kaleci ama Tzorvas oyunuyla hemen herkesi ikna eden oyunculardan. Nikopolidis abinin emanetini devralan bir ton kaleci arasından sıyrılıp hakikaten kaleyi doldurmayı başardı. Dün Arjantin'i tek başına durdurdu desek yeri. Durdurdu diyorum çünkü Street Fighter'daki Dalsım olmadığı sürece hiçbir kalecinin bakmaktan başka bir şey yapamayacağı iki gol yedi. Kalan bütün toplar onun elinde eridi. Casillas'ı çok beğenirim ben kaleci olarak, bana benzer bir güven oluşturdu. Panathinaikos'un kalesi sağlam...

Bu beş oyuncu dışında dikkatimi çeken diğer isimler: Kalu Uche (Almeira), Papastathopoulos (Genoa), Itumeleng Khune (Kaizer Chiefs). Bir de Gourcuff var ama dayak yerim diye korkuyorum...

Palermo Pazarı: Kjaer, Cavani & Pastore

Bu turnuvada çıkış yapan genç oyuncuların birçoğu Serie A kökenli ve piyasasının üzerine koyan oyuncuların toplandığı iki kulüp var. Birisi Palermo, diğer Udinese. Bu turnuvalar hangi takımların iyi bir araştırmayla milli takımları taradığını açıkça görüyoruz ki Serie A'nın son dönemde kimliğiyle öne çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Palermo'nun turnuvada forma giyen üç önemli yeteneği var. Danimarka'nın 21 yaşındaki stoperi Kjaer, Uruguay'ın 87 doğumlu forveti Edinson Cavani ve Arjantin kulübesinde forma bekleyen Javier Pastore... Palermo, Kjaer ve Cavani'yi iyi bir teklif gelmesi halinde gönderebileceğini, Pastore'nin ise şu an için paha biçilemez olduğunu açıklamış.

Simon Kjaer ile ilgili öne çıkan en önemli dedikodu, Calciopoli sonrası Bayern'de görmeye alışık olduğumuz iç piyasayı süpürme modelini uygulamaya koyan Inter. Rafael Benitez'in Liverpool'da da takip ettiği adamlardan biri olan Kjaer, Inter'in gözdelerinden. Yalnız ortada şöyle bir olay var ki Kjaer'in Palermo ile olan sözleşmesinde yurtdışından bir kulübe gitmesi halinde 12 milyon avroya serbest kalma maddesi var, yurt içinde ise bu geçerli değil. Inter'in onu koparması için maksimum bedelinin de üstüne çıkması lazım. 15-18 milyon avro arası bir bedelle Inter'e geçebilir Danimarkalı. Onun dışında İtalya basınına göre işi 12'ye bitirmeye niyetlenen Manchester United ve Wolfsburg varmış.

Edinson Cavani ise aslında kupada daha büyük çıkış beklediğim ama turnuvada A takıma çıkmış çekingen altyapı oyuncusu havasında gezen bir adam konumunda. Yeteneği, fiziği kendini belli ediyor ama beklenen ağırlığını maça koyamıyor. Yine de kupada boy göstermesi bile taliplilerini arttıracaktır. İşin ilginci bu transferde adı geçen kulüpler yine Wolfsburg ve Inter. Alman ekibi, Dzeko'nun takımdan gitme ihtimaline karşı Cavani'yi düşünürken Inter zaten herkese talip olduğundan pek şaşırmıyoruz.

Burada esas oğlan aslında Javier Pastore ama Arjantin Milli Takımı referansını bu kadar ucuza bırakmamak adına bir-iki sezon bekletebilirler transferi. Kjaer ve Cavani ikilisine ise dikkat...

Avrupa'nın Çaylağı: Slovakya

Kupa öncesi yaptığım Slovakya incelemesi. Normalde ntvspor.net'te yayınlanması gerekiyordu ama yetişmedi, ikinci maçın öncesinde paylaşmak gerek artık. Nijerya incelemesine ise şuradan bakabilirsiniz.
***
 Dünya Kupası, Avrupalılar ile Güney Amerikalılar arasında geçen bir mücadele. Son 20 yılda yapılan turnuvalara bakıldığında da iki tarafın çarpışmaları sırayla bir o, bir bu kıtanın zaferiyle sonuçlanır, bu amansız mücadele bir sonraki turnuvaya taşınır. Bu çarpışmada filler tepişirken bu iki futbol kıtasından çıkan sürpriz takımlar kupaya lezzet katar, her turnuvanın baharatı olurlar. Avrupa ayağında bu lezzeti veren takımlardan ilk akla gelenler 2002 Türkiyesi, 1998 Hırvatistanı, 1994 Bulgaristanıydı. Bu sezon elemelerde bu başkaldırının yeni temsilcisi olan Slovakya da kupaya kendi baharatını, bize pek de yabancı olmayan topçularıyla katmak niyetinde.

Dünya Kupası’na ilk kez katılıyor olsa da önemli bir futbol geleneğinin devamı Slovakya. 1993 yılında dağılan Çekoslovakya’nın son Dünya Kupası kadrosunda bulunan 17 oyuncunun 8’i Slovaktı fakat yeni bir ülke olmanın getirdikleri Slovak futboluna yansıdı. İkiye bölünen ülkenin diğer parçası Çek Cumhuriyeti adından söz ettiren bir jenerasyon yakalarken Slovakya o yapılanmayı bir türlü sağlayamamıştı. Marek Mintal, Stanislav Varga gibi kalburüstü oyuncuları olsa da elemeleri geçmekten ziyade ilk ikiye çelme takma tehlikesi olan, kıl bir dördüncü torba takımı hüvviyetindelerdi. Zaten takımınız iyi olsa dahi Avrupa elemelerinde sağ kalmayı başarmak o düzeyden kura çeken takımlar için hiç kolay değil, çok ekstra işler yapmak gerekli.

Weiss’la Kupaya
İhtiyaç duyulan o ekstra performans ise 2008’de göreve gelen Vladimir Weiss yönetiminde geldi. Weiss, Slovak futbolunun en değerli isimlerinden biri. İtalya 90’a katılan ve çeyrek final oynayan Çekoslovakya takımında forma giyen sekiz Slovaktan birisi de oydu.Weiss’in önderliğinde Çek Cumhuriyeti, Polonya gibi ekiplerin olduğu gruba Kuzey İrlanda galibiyetiyle başladılar. Bir başka Dünya Kupası yolcusu Slovenya’ya deplasmanda yenildikten sonra dört maçlık bir galibiyet serisi yakaladılar ki bu serinin en önemli galibiyeti Çek Cumhuriyeti’ne karşı Prag’daydı. Dünya Kupası’na katılım hakkı elde edilmeden önce ülke futbolunun bugüne kadar gördüğü en büyük başarı kabul ediliyordu bu karşılaşma. Çeklere evinde de yenilmeyen Slovakya,  en önemli rakibinden dört puan çıkarıp grubun zirvesine oturdu. Gruptaki son mağlubiyetini yine Slovenlere karşı aldılar ama Polonya’yı deplasmanda yendikleri son maç onlara bu mucizenin kapısını açtı. Birinci torbadan gelen eski kader arkadaşları Çek Cumhuriyeti ise grubu üçüncü tamamlamıştı üstelik...

Neden Slovakya?
*Avrupa hegamonyasını kıran ve tarihlerinde ilk kez Dünya Kupası’na katılan bir takım...
*Turnuvanın en genç ekiplerinden biri. 30 yaşının üstündeki tek oyuncu Zdeno Strba...
*Potansiyelli, genç ve hırslı bir takımlar. İlk kez geldikleri Dünya Kupası’nın sürprizi olabilirler...
*Mavi formaları harika...
*Her gördüğümüzde “Karembeu bu hatunla nasıl evlenmiş” dedirten, uzun bacakları nedeniyle Guiness rekorları kırmış eski manken Adriana Sklenarikova...

Karhan da olsaydı...
“Slovakya’yı Dünya Kupası’na getiren nedir” diye bir soru sorarsak verilecek en makul cevap Avrupa’nın üst düzey liglerinden gelen oyuncuların yakaladığı büyük yükseliştir. 23 kişilik Slovakya kadrosunda Slovakya’dan gelen oyuncu sayısı sadece bir, kısacası Slovakya iyi bir lejyoner takımı. Takımın en önemli oyuncusu kabul edilen Napoli’nin 22 yaşındaki orta sahası Marek Hamsik de bu lejyoner takımının kaptanı ve lideri. Takımın savunmasını toparlayan isim ise Liverpool’dan tanıdığımız Martin Skrtel. Bu ikili takımın dinamik karakterinin temelini oluşturuyor.
Takımın temel düzeni 4-4-2, duruma göre forvetlerden birini arkaya kaydırıp 4-2-3-1’e benzer bir dizilişle de oynadıkları oluyor. Marek Hamsik, Napoli’de görev aldığı bölgenin bir adım önünde, daha ofansif bir rol üstleniyor ve takımın hücum organizasyonlarının büyük çoğunluğu onun ayağından çıkan toplara bakıyor. Sol kanatta bu sezon Twente’de büyük çıkış yakalayan Miroslav Stoch, hızı ve içeri kat eden oyunuyla iyi bir alternatif. Onların önündeyse genelde Robert Vittek görev alıyor, ikinci forvet kullanıldığında Sestak, Holosko ve Jabukko maça göre dönüşümlü oynuyorlar.
Ön alandaki alternatiflerinin yanı sıra savunma hattında da istikrara sahip bir takım Slovakya. Elemelerde oynadıkları 10 karşılaşmada sadece 10 gol yediler ve rakiplerini tek golde tuttukları her karşılaşmayı da kazandılar. Martin Skrtel’in yanı sıra West Bromvich Albion’da oynayan Marek Cech, ve bu sezon Wolfsburg’da düzenli oynayan Peter Pekarik savunma hattını sağlam tutan en önemli oyuncular.
Teknik patron Vladimir Weiss’ın eksikliğini çekeceği en önemli isim ise 96 kez milli formayı giymiş tanıdık bir isim, Miroslav Karhan.  Bacak kasındaki yırtık için en az üç hafta sahalardan uzak kalacak olan Karhan, turnuvaya yetişmiyor. Bu kadar iyi bir jenerasyona tecrübesiyle liderlik edebilecek, Hamsik’in yardımcısı rolünü üstlenebilecek bir Karhan, eminim Weiss’ın yokluğu sebebiyle en çok hayıflandığı konudur. Onun dışında gayet oturaklı, disiplinli ve beklentilerin epey ötesinde bir takım...

İkinci Adam: Martin Skrtel
Marek Hamsik, Napoli’de öyle bir performans sergiliyor ki Serie A’nın en iyi orta sahaları arasına adını şimdiden yazdırdı. Takımın kaptanlığını da üstlenen Hamsik’in arkasındaki liderlik görevi ise Liverpool’un savunma oyuncusu Martin Skrtel’in.  Kariyeri Trencin takımında başlayan Skrtel’in ilk yurtdışı deneyimi Rusya’daydı. Zenit’te oynamaya başlayan genç stoperin kendini Liverpool’a gösterişi ise burada oldu. 23 yaşına kadar Rus ekibinde başarıyla forma giyen oyuncu burada 113 maça çıkmıştı. Skrtel,  7.2 milyon avroluk bonservis bedeliyle Liverpool’un 2008 yılına kadar en çok para ödediği defans oyuncusu oldu.
İyi bir savunma oyuncusunun taşıması gereken tüm özellikleri taşıyor Skrtel. Hızlı olmasının yanı sıra oyunundaki en başarılı yönü ikili mücadelelerdeki hırslı ve inatçı yapısı. Hava hakimiyeti de olan 26 yaşındaki stoper, Slovakya Milli Takımı adına en az Marek Hamsik kadar değerli.

Kuvvetli mevkii: Forvet ve arkası
Gerektiğinde tek ya da çift forvet oynayabilen takımın hücum hattı alternatiften geçilmiyor. On eleme maçının dokuzunda forma giyen ve 18 golle Slovakya tarihinin en golcü oyuncusu olan Robert Vittek’in yanında birçok alternatif mevcut.  Bundesliga patentli Stanislav Sestak, elemeler boyunca birçok kritik gole imzasını attı. Kontratağa yatkın bir tarzı olan Filip Holosko’nun uzak forvet rolünde, savunma ağırlıklı oynanılan maçlarda hızıyla takıma katkı verme ihtimali yüksek. Zaten ilk 11 oynamadığı maçlarda kenardan getiriyor Weiss onu. Diğer alternatif Kaiserslautern’den Nisan ayında Schalke 04’e transfer olan Erik Jendrisek’in yanı sıra yıllardır Rusya’da oynayan Jabukko da var. Tek forvet tercih edildiğinde sol kanatta oynyan Miroslav Stoch,  Forvet hattı Vladimir Weiss’ın sakatlıktan en az çekindiği bölge olsa gerek.

Kişisel 11
Jan Mucha: Elemelerin ikinci yarısında kaleyi Senecky’den devralan Mucha, kupada da takımın birinci kalecisi.
Radoslav Zabavnik: Mainz forması giyen 29 yaşındaki bek, Vittek ile beraber milli takımın en tecrübeli ismi.
Martin Skrtel: Fazla anlatmaya gerek yok, ” savunmanın bel kemiği” klişesinin Slovakya’da vücut bulmuş hali.
Jan Durica: Skrtel’in göbekteki partneri olmak için en ideal isim Hannover 96’daki kiralık döneminde yeterli şansı bulamasa da hâlâ Durica.
Peter Pekarik: Elemeler boyunca sağ beki tapulayan Pekarik, kupada da bölgesinin hakimi olacak gibi.
Miroslav Stoch: Chelsea’den Twente’ye kiralanan Stoch, Hollanda’da müthiş bir sezon geçirdi ve takımıyla şampiyonluğa uzandı. Sağ ayaklı sol kanat, içeri kat eden stiliyle rakipleri çok zorlayacak.
Marek Hamsik:  Sadece Slovakya’nın değil, Avrupa’nın en iyi orta saha oyuncularından biri. Slovakya bu turnuvada başarılı olacaksa bunun ilk şartı Hamsik’in tam kapasiteyle oynaması.
Zdeno Strba: Miroslav Karhan’la dönüşümlü oynayan Strba, onun yokluğunda Hamsik’in arkasını toplayan oyuncu olacak. Takımın rotasyonda en fazla sıkıntı çektiği bölge burası.
Vladimir Weiss Jr: Evet, 20 yaşındaki bu arkadaş teknik direktörün oğlu. Manchester City’den Bolton’a kiralanan ve burada yedekten gelerek şans bulan Weiss Jr, Slovakya Milli Takımı’nın sağ kanadında oynayacak gibi gözüküyor.
Robert Vittek: Takımın en büyük gol silahı. Slovakya’nın elemelerde en çok kullandığı forvet oyuncusu olan Vittek, turnuvada da en güvenilir hücum elemanlarından.
Stanislav Sestak: Slovakya’yı elemelerde taşıyan oyunculardan biri. Özellikle Polonya deplasmanında son 5 dakikaya sığdırdığı iki gol çok kritikti. Toplamda 6 golü bulan Sestak, Vittek’le beraber milli takımın ilk tercihi.

Teknik Direktöre Mesaj:
Vladimir Weiss’a izlenilmiş iki üç maç üzerinden eleştiri getirecek kadar şuursuz olmamak lazım elbette Slovak teknik adam göreve gelir gelmez takımından maksimum fayda almayı bildi ve grubun ağır abileri Çek Cumhuriyeti ve Polonya’dan 10 puan çıkarıp takımı lider olarak kupaya götürmeyi bildi. Elemeleri bir kenara koyarsak bu sezon takımın en iyi çıkış yapan oyuncusu Miroslav Stoch’tan Twente’nin aldığı verimi alabilecek mi, kafamdaki tek soru işareti bu. Benim için ilgi çekici olan belki de şu takımın en çok kazanan iki üç adamı arasında yer alan Filip Holosko ve Marek Sapara’nın bu takımda ilk 11 oynamıyor olması. Türkiye’de olsa “Vay efendim, bu kadar kariyerli adamlar nasıl oynamaz” minvalinde eleştirilere maruz kalabilirdi ama o Slovakya’nın efendisi. Ona her şey serbest...

Takımın Abisi & Çaylağı: Robert Vittek & Vladimir Weiss Jr.
Slovak takımında abi denilebilecek bir oyuncu varsa bu Miroslav Karhan’dır. 96 kez bu formayı giymiş, Çekoslovakya sonrası dönemin simgesi olmuş olan Karhan, turnuvayı televizyondan seyretmek durumunda olduğuna göre takımda uzun süredir var olan bir başka oyuncu Robert Vittek ismi öne çıkıyor. Ona Ankaragücü’nden aşina olmamızdan dolayı farkında olmayabiliriz fakat Vittek, Nürnberg’le Bundesliga, Lille ile Ligue 1’de düzenli oynamış ve tecrübe kazanmış bir oyuncu. Zaten birkaç takımın bir araya gelmesiyle oluşmuş, takım ruhunu oturtamamış Ankara ekibinin en başarılı yabancı olması tesadüf değildi. Vittek, kupada tecrübesiyle bir adım öne çıkacak Slovak oyuncu olacaktır.
Vladimir Weiss Jr. ise bu ekibin en ilginç üyelerinden biri. İsminden de anlaşılacağı üzere teknik direktör Vladimir Weiss’ın oğlu. 20 yaşındaki oyuncu,  üç kuşaktır milli takımda boy gösteren Weiss ailesinin Slovakya’da oynayan ilk temsilcisi olacak. Vladimir, aynı zamanda takımın muhtemel 11’inde yer alan en genç oyuncu özelliğini taşıyor. Muadili Miroslav Stoch, sol kanatta görev yaparken o da sağ taraftan rakip defansı hırpalamaya çalışacak.
İtalya, Paraguay ve Yeni Zelanda’ya: Tecrübesiz olduğu düşünülen Slovaklar, dinamizmi ve takım bütünlüğüyle grup liderliğine oynarsa kimse şaşırmamalı…

Bunları biliyor musunuz?
·        Slovakya, kupaya ilk kez katılan tek Avrupa takımı…
·        Vittek, Sapara ve Holosko’nun forma giydiği Slovakya, Süper Lig’den en fazla oyuncunun forma giydiği milli takım.
·        Şili 1962’de final oynayan Çekoslovakya takımında beş Slovak oyuncu vardı:  Schroif, Popluhar, Kvasnak, Adamec, Stibrani, Scherer.
·        Slovakya’nın başkenti Bratislava, Orta Avrupa’nın kesişme noktalarından biri. Şehrin hem Avusturya’ya hem de Macaristan’a sınırı var.
·        1993 yılında bağımsızlığını kazanan Slovakya, 2004 yılından beri Avrupa Birliği’nin bir üyesi.

İyi  Senaryo: İkinci tur ve ötesi?
İtalya, son şampiyon olmasına rağmen şu haliyle seribaşı ekipler arasında görece olarak daha zayıf duruyor. Yeni Zelanda’nın da ikincilik için herhangi bir iddiası yokken grup birinciliğine bile oynayabilirler. Organizeler, savunmaları sağlam ve iyi bir takımlar. İkinci tura çıkmamaları bence sürpriz olur. Daha ötesi için Hollanda’nın grubundan gelecek takımın kim olacağını bilmek gerek fakat iyi bir seriyle çeyrek finali bile görebilme ihtimali hiç az değil Slovakya’nın.

Kötü Senaryo:  Dar kadronun laneti
Slovakya’nın temel rotasyonu ne kadar sağlam olursa olsun, Avrupa tecrübesi olan her oyuncularının yerine koyabilecekleri bir adam yok. Hamsik’in boğazına çubuk kraker takılsa Slovakya’nın kaderi değişebilir. Son hazırlık maçlarında Martin Skrtel’in hafif sakatlık geçirmesi tüm Slovakları paniğe sevketti, onlar da bu kırılganlığın farkındalar. Tarih yazmak istiyorlarsa hem kart cezalarından hem de sakatlılardan uzak kalmak zorundalar…
Related Posts with Thumbnails