Kalede Orkun Usak, orta sahada Mustafa Sarp ve kulübede tabii ki Bülent Korkmaz... Ayrılmasına ve ayrılış şekline her Galatasaraylının üzüldüğü "Büyük Kaptan"ın 2007 Erciyesspor'unda yaptıklarına saygı duyuyoruz elbette ama kötü organize edilmiş bir kadroyu daha doğru düzenlemek ve gelen sonuçlarla kazanılan özgüvenin getirileriyle yaptıklarının arkası hiçbir zaman gelmedi, bu gidişle de gelmeyecek. Bursaspor, Gençlerbirliği, sonra Galatasaray derken dönüp dolaştığı nokta yine aynı. Beş sene önce de küme düşme hattındaki bir takımın başına devre arası gelmişti, bugün de öyle ama Bülent Korkmaz aradan geçen beş yılda yaptıklarıyla yüzleşmek yerine hâlâ ve hâlâ çözümü geçmişinde arıyor.
İkinci yarısının kısa bir bölümü hariç Beşiktaş kalesine gitmekte dahi zorlanan, orta sahayı dahi geçemeyen Karabükspor'da devre arası transfer çalışmaları başlamış, ilk hedef de Bülent Korkmaz referansıyla Mustafa Sarp... Türk futbolunda linç kültürünün temel öğelerinden biri haline geldiği için çok da laf etmek istemiyorum Mustafa'ya aslında ama Bülent Korkmaz referansıyla Galatasaray'a geldiği günden bugüne çizdiği profil hocasınınkinden farksız. O da 2007'de Erciyesspor'daydı, beş yıl sonra Karabükspor'da aynı role oynayacak ama aradan geçen zamana iki UEFA, üç de şampiyonluk sığdırmışçasına yaptığı özgüven dolu açıklamalara diyecek yok. Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin tekliflerini reddedip Karabük'ü seçmesinde bu yüksek özgüvenin de payı büyük olsa gerek!
2007 Erciyes, 2009 Galatasaray ve 2012 Karabük... Atanına, tutanına, kulübesine kadar her şey aynı.* Eğer Orkun Usak'ı Galatasaray, Bülent Korkmaz'ın başında olduğu Bursaspor'un elinden almasaydı bu listeye bir de 2008 Bursa eklenecekti. Başta Galatasaray'ın olmak üzere Türk futbolunun bu tablodan çıkarması gereken bazı dersler var gibi...
*Mustafa Sarp, Bülent Korkmaz aracılığıyla gelse de Galatasaray'da beraber çalışma şansı bulamamışlardı.
Türk Futbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Futbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilmemne Süper Lig
Spor Toto Süper Lig üzerine tartışmalar yürütüyoruz, ediyoruz lakin esas ilginç olan belki de ligin adı. Neden Süper? Niye Süper? Türkçe kökenli, muhafazakar bir isim desek değil, kendimize has bir isimle anılma arzusu desem hiç değil. Premier Lig deyince İngiltere, La Liga deyince İspanya, Bundesliga deyince Almanya, Serie A deyince İtalya... Peki Süper Lig deyince?
Biz kendimize Avrupa Yakası'ndaki Gaffur misali "Süperim!" diyelim lakin kazın öyle değil. Metrekare başına birden fazla Süper Lig düşüyor desek yeri. Benim üstünkörü araştırmayla bulabildiğim Süper Lig'ler şöyle:
Danimarka Süper Ligi
İsviçre Süper Ligi
Yunanistan Süper Ligi
Arnavutluk Süper Ligi
Kazakistan Süper Ligi
Sırbistan Süper Ligi
Slovakya Süper Ligi
Çin Süper Ligi
Güney Timur Süper Ligi
Malezya Süper Ligi
Yukarı Demerara Süper Ligi (Guyana)
Kosova Süper Ligi
Telsim Süper Ligi (Kuzey Kıbrıs)
Gazetecilikte aynı manşetle çıkmak iki gazete için de prestij kaybıdır çünkü herkesin aklına gelebilecek bir başlık kullanılmıştır. Benim şu tabloya baktığımda gördüğüm şey kendi ligini ucuzca pazarlamak kadar bu yaratıcılık yoksunluğudur. Marka değeri, Bilmemne Süper Lig'lerden birisi olmanın neresinde?
Kuzguna yavrusu Süper Lig görünürmüş, belki de o misal...
Biz kendimize Avrupa Yakası'ndaki Gaffur misali "Süperim!" diyelim lakin kazın öyle değil. Metrekare başına birden fazla Süper Lig düşüyor desek yeri. Benim üstünkörü araştırmayla bulabildiğim Süper Lig'ler şöyle:
Danimarka Süper Ligi
İsviçre Süper Ligi
Yunanistan Süper Ligi
Arnavutluk Süper Ligi
Kazakistan Süper Ligi
Sırbistan Süper Ligi
Slovakya Süper Ligi
Çin Süper Ligi
Güney Timur Süper Ligi
Malezya Süper Ligi
Yukarı Demerara Süper Ligi (Guyana)
Kosova Süper Ligi
Telsim Süper Ligi (Kuzey Kıbrıs)
Gazetecilikte aynı manşetle çıkmak iki gazete için de prestij kaybıdır çünkü herkesin aklına gelebilecek bir başlık kullanılmıştır. Benim şu tabloya baktığımda gördüğüm şey kendi ligini ucuzca pazarlamak kadar bu yaratıcılık yoksunluğudur. Marka değeri, Bilmemne Süper Lig'lerden birisi olmanın neresinde?
Kuzguna yavrusu Süper Lig görünürmüş, belki de o misal...
Hermione Granger ve Türkiye Futbol Federasyonu
Hogwarts Üniversitesi, Gryfindor Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi olan Hermione Granger, Büyü Mühendisliği'yle çap yaptığından 27 krediyi aşmak durumundaydı ve otomasyon sistemi Karanlık Sanatlar dersini almasına izin vermiyordu. Öğrenci İşleri tarafından terslenince soluğu bölüm başkanı Profesör McGonagal'ın yanında alan genç Hermione, inek diye tabir edilen öğrenci sınıfının önde gelen temsilcilerinden olması hasebiyle el altından sağlam bir yardım alıyordu. Profesörün verdiği Zaman Dönüştürücü denen alet sayesinde zamanı geriye alıp aynı anda iki dersi günü gününe takip etme şansı yakalayan Hermione, hem yoklamadan çakmayıp hem de dersini A ile verirken Ron ile Harry yaz okuluna kalacak, bütün sene hayalini kurdukları interrail projesi başka bahara kalacaktı.
Ne diyorduk? Zaman Dönüştürücü... Harry Potter evrenine ait bu güzide alet herhalde biz sade Muggle'ların haberi olmadan bürokrat tayfasının eline ulaşmış olacak ki Türkiye Futbol Federasyonu yetkilileri düşünmüşler, taşınmışlar, Galatasaray-Fenerbahçe derbisini 7 Aralık Perşembe günü saat 20.00'de oynatma kararı almışlar. Bunu niye söylüyorum, çünkü o gün öyle etkinlikler var ki bu Zaman Dönüştürücü denen meret olmasaydı aklı, mantığı olan hiç kimse o derbiyi o saate koymazdı. Şöyle ki;
Avrupa'nın, hatta dürüst olalım, dünyanın en önemli futbol organizasyonu olan Şampiyonlar Ligi'nin karşısına, hem de haftaiçi trafiğini de göze alarak saat 8'de belki de ligin en önemli maçını koyan TFF, bir Galatasaray taraftarının aynı anda iki yerde birden olabileceğini hesap etmiştir diye düşünüyorum. Bu Zaman Dönüştürücü denen alet birçok taraftarı belki de Euroleague'in Galatasaray adına en kritik maçlarından biri olan Abdi İpekçi'deki Siena maçını kaçırmaktan kurtaracak. Bir günde iki maç keyfi, boru mu? Üstelik Fenerbahçeliler de aynı derecede önemli Nancy mücadelesiyle derbiyi aynı anda izlemek durumunda kalmayacaklar. He, bir de Trabzonspor'un Şampiyonlar Ligi'ndeki birebir rakibi Lille'le deplasmanda oynayacağı maç var tabii. Hizmet büyük...
Lakin tek sorun henüz bu Zaman Dönüştürücü'nün taraftarlara nasıl ve ne şekilde verileceğinin açıklanmaması. TFF.org'da göremedim ben, duyan, bilen?
Ne diyorduk? Zaman Dönüştürücü... Harry Potter evrenine ait bu güzide alet herhalde biz sade Muggle'ların haberi olmadan bürokrat tayfasının eline ulaşmış olacak ki Türkiye Futbol Federasyonu yetkilileri düşünmüşler, taşınmışlar, Galatasaray-Fenerbahçe derbisini 7 Aralık Perşembe günü saat 20.00'de oynatma kararı almışlar. Bunu niye söylüyorum, çünkü o gün öyle etkinlikler var ki bu Zaman Dönüştürücü denen meret olmasaydı aklı, mantığı olan hiç kimse o derbiyi o saate koymazdı. Şöyle ki;
- Şampiyonlar Ligi: Lille-Trabzonspor, 21.45
- Euroleague: Galatasasaray Medical Park-Montepachi Siena
- Euroleague: SLUC Nancy-Fenerbahçe Ülker
Avrupa'nın, hatta dürüst olalım, dünyanın en önemli futbol organizasyonu olan Şampiyonlar Ligi'nin karşısına, hem de haftaiçi trafiğini de göze alarak saat 8'de belki de ligin en önemli maçını koyan TFF, bir Galatasaray taraftarının aynı anda iki yerde birden olabileceğini hesap etmiştir diye düşünüyorum. Bu Zaman Dönüştürücü denen alet birçok taraftarı belki de Euroleague'in Galatasaray adına en kritik maçlarından biri olan Abdi İpekçi'deki Siena maçını kaçırmaktan kurtaracak. Bir günde iki maç keyfi, boru mu? Üstelik Fenerbahçeliler de aynı derecede önemli Nancy mücadelesiyle derbiyi aynı anda izlemek durumunda kalmayacaklar. He, bir de Trabzonspor'un Şampiyonlar Ligi'ndeki birebir rakibi Lille'le deplasmanda oynayacağı maç var tabii. Hizmet büyük...
Lakin tek sorun henüz bu Zaman Dönüştürücü'nün taraftarlara nasıl ve ne şekilde verileceğinin açıklanmaması. TFF.org'da göremedim ben, duyan, bilen?
Rakibime Dokunma!
Kulüpler, TFF, yöneticiler, kararlar... 3 Temmuz 2011'in Türk futbolu için bir milat olacağını biliyorduk lakin bu miladın bize gösterdiği belki de en önemli şey tepemizdeki yöneticilerin aslında kendi taraftarlarından ne kadar uzak olduğu, onları ne kadar az umursadığı. Daha doğrusu bunu da biliyorduk da bu kadar kör gözün parmağına yapılabileceğini düşünmemiştik, iş yöneticilerin kendi çıkarlarına geldiğinde nasıl da kulüpler arasındaki sınırların kalktığına, İlhan Cavcav zihniyetinin nasıl 18 kulübü kucaklayıverdiğine daha yakından ve gözlerimizi kaçıramayacak biçimde şahit olduk.
Bugün TFF ve kulüpler arasında alınan "Derbilerde deplasman taraftarı olmayacak" kararı da bu özde birlikteliğin ne boyutlarda olduğunu gösteriyor. Artık onlar da biliyor ki yaratılan şu suni futbol ortamında birinin burnu kanasa o kan onların ellerinde. Cesaret edemiyorlar. Başından beri yaptıkları gibi işin en kolayına kaçıyorlar ve faturayı o güvenlik toplantısında olmayan taraftara kesiveriyorlar ve futbolun çıkarlarını, yüceliğin, marka değerinini, falanı filanı koruyorlar. Ne demişlerdi: Artık futbol konuşacak! Taraftar olmasa da olur...
Kardeş olan iki arkadaşım var, birisi Galatasaraylı, diğeri Fenerbahçeli. Bu çocuklar yanyana tribünlerden birbirleriyle atışırken hatta bir toplum gerçeği olarak küfürleşirken, birkaç saat sonra evlerinde maçın muhabbetini yapıyorlar. O iki kardeş için olduğu gibi futbol aslında biraz da o atışma, Beşiktaşlıların Fenerbahçeli kılığında araya sızıp "Korkak tavuk Ortega" pankartı açması, ya da Fenerbahçelilerin Beşiktaşlı kılığında İnönü'ye girip sonra üçlüye başlaması gibi. Bugün Türkiye'de taraftarların elinden çalınan budur, rekabetin gerçek yanıdır.
Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı, Trabzonsporlu arkadaşlar... Biz, siz, onlar birbirimize o "Şikeye ceza verilmesin" bildirgesine imza atan 18 kulüp başkanı ve yönetiminden çok daha yakınız, ortak noktalarımız ve çıkarlarımız çok daha fazla. Tribünde küfürleşmesi, gerekirse maç önü-sonu atışması, tartışması da eyvallah ama maç bittiğinde hepimiz beraber olmalı, hepimiz kendi çıkarlarımızı korumalıyız. "Derbilerde deplasman seyircisi olmayacak" kararını alanların yanında sanmıyorum ki bir taraftar temsilcisi vardı.
Öncelikle bu saçma kararın altını oyacak her türlü organizasyona destek vermek, hayata geçirmek gerek. Tabii burada en büyük pay ilk maçta Beşiktaşlılara düşüyor. Onların yapacaklarını beklemek lazım ki bu tip enteresan işlere imza atmayı seven bir kitle var orada. Aleks Özkuyumcu adlı bir taraftar, "İmkanı olan her Beşiktaş'lı yanına bir tane de Fenerbahçe'li arkadaşını alarak maça gitsin. #tribunleryariyariya" demiş twitter'da, keza başka yaratıcı öneriler de var.
O kulüp yöneticilerinin bu kadar fütursuzca korumaya çalıştığı futbol ekonomisini canlı tutan, çarklarını döndüren aslında bugün deplasman yasağı koydukları taraftarlar. En azından bunu onlara kısmen de olsa hatırlatabilecek her şeye "futbolseverim" diyen herkesin destek vermesi şart. Rakibime dokunma...
Bugün TFF ve kulüpler arasında alınan "Derbilerde deplasman taraftarı olmayacak" kararı da bu özde birlikteliğin ne boyutlarda olduğunu gösteriyor. Artık onlar da biliyor ki yaratılan şu suni futbol ortamında birinin burnu kanasa o kan onların ellerinde. Cesaret edemiyorlar. Başından beri yaptıkları gibi işin en kolayına kaçıyorlar ve faturayı o güvenlik toplantısında olmayan taraftara kesiveriyorlar ve futbolun çıkarlarını, yüceliğin, marka değerinini, falanı filanı koruyorlar. Ne demişlerdi: Artık futbol konuşacak! Taraftar olmasa da olur...
Kardeş olan iki arkadaşım var, birisi Galatasaraylı, diğeri Fenerbahçeli. Bu çocuklar yanyana tribünlerden birbirleriyle atışırken hatta bir toplum gerçeği olarak küfürleşirken, birkaç saat sonra evlerinde maçın muhabbetini yapıyorlar. O iki kardeş için olduğu gibi futbol aslında biraz da o atışma, Beşiktaşlıların Fenerbahçeli kılığında araya sızıp "Korkak tavuk Ortega" pankartı açması, ya da Fenerbahçelilerin Beşiktaşlı kılığında İnönü'ye girip sonra üçlüye başlaması gibi. Bugün Türkiye'de taraftarların elinden çalınan budur, rekabetin gerçek yanıdır.
Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı, Trabzonsporlu arkadaşlar... Biz, siz, onlar birbirimize o "Şikeye ceza verilmesin" bildirgesine imza atan 18 kulüp başkanı ve yönetiminden çok daha yakınız, ortak noktalarımız ve çıkarlarımız çok daha fazla. Tribünde küfürleşmesi, gerekirse maç önü-sonu atışması, tartışması da eyvallah ama maç bittiğinde hepimiz beraber olmalı, hepimiz kendi çıkarlarımızı korumalıyız. "Derbilerde deplasman seyircisi olmayacak" kararını alanların yanında sanmıyorum ki bir taraftar temsilcisi vardı.
Öncelikle bu saçma kararın altını oyacak her türlü organizasyona destek vermek, hayata geçirmek gerek. Tabii burada en büyük pay ilk maçta Beşiktaşlılara düşüyor. Onların yapacaklarını beklemek lazım ki bu tip enteresan işlere imza atmayı seven bir kitle var orada. Aleks Özkuyumcu adlı bir taraftar, "İmkanı olan her Beşiktaş'lı yanına bir tane de Fenerbahçe'li arkadaşını alarak maça gitsin. #tribunleryariyariya" demiş twitter'da, keza başka yaratıcı öneriler de var.
O kulüp yöneticilerinin bu kadar fütursuzca korumaya çalıştığı futbol ekonomisini canlı tutan, çarklarını döndüren aslında bugün deplasman yasağı koydukları taraftarlar. En azından bunu onlara kısmen de olsa hatırlatabilecek her şeye "futbolseverim" diyen herkesin destek vermesi şart. Rakibime dokunma...
İspanya'da Türkiye Gecesi (!)
NBA'den yaşamaya alışkın olduğumuz bu onur, bu gururu (!) futbol sahalarına taşıyan La Liga'da Arda Turan ile Mehmet Topal'ın karşılıklı oynamasını görmek hakikaten keyif. Geçen seneden Mesut, bu sene gelen Nuri ve Hamit'le Real tayfası Almanya gibi komple sporcu yetiştiren, yeteneğe gözünü kırpmadan yatırım yapan bir iklimin ürünü. Arda ile Mehmet'in La Liga'nın baş altı takımlarında karşılıklı oynaması bu yüzden daha önce deneyimlemediğimiz bir mücadeleydi, zevkti. Yarım saat de olsa...
Atletico, transfer sezonunun biraz da zorunluluktan aktif ekiplerinden biriydi. Geçen yıl en çok yaslandığı üç oyuncudan ikisi olan Sergio Agüero ile Diego Forlan'ı kaybettiler. Falcao, Diego, Arda gibi oyuncularla yeni bir hücum hattı oluşturmaya çalışıyorlar. 40 milyon avro ödedikleri Falcao mükemmel bir son vuruşçu ancak ona tek vuruş imkanı tanıyacak pozisyonları üretecek hıza henüz ulaşamadılar.
Takımın en eski hücumcusu Reyes aksarken son yarım saatte Falcao'nun arkasındaki dörtlü Arda-Diego-Reyes-Silvio hattı elinden geleni yaptı ama gol çıkmadı. Arda, birebir kaldığı pozisyonda vücudunu savunmacıyla topun arasına sokabilse muhtemelen Falcao'yu boş kaleye sokacaktı ama girdiği andan itibaren en çok iş yapan hücum oyuncusu olduğunu görmek için kahin olmaya gerek yok. Mendes-Bulut işbirliğiyle kapağı Atletico'ya attığı yazılıp çiziliyor Arda'nın lakin ne yolla olura olsun, şu Atletico'da fizik olarak hazır olduğunda banko 11 oyuncusu olacak, o kesin. Topla buluşur buluşmaz iki kişiyi pazara yollayan feyklerine İspanyol savunmacılar alışana kadar baya bir pozisyon çıkarır buralardan. İki tane sıkı pasının da değerlendirilemediğini not düşelim.Büyük golcü Soldado'nun maçı 1-0'a getirmesinin ardından Arda'yı oyuna alarak oyunu karşı kaleye yığma yolunda hamlesini yapan Manzano'ya Emery'nin cevabı Mehmet Topal'dı. Santander maçının ardından kulübeye çekilmesine şaşmamak lazım ama Mehmet, basit oynaması ve rakibi bozma potansiyeliyle Emery'nin güvenilir elemanlarından birisi. Özellikle son 20 dakikada iki dörtlü hattı 10'ar metre arayla dizen ve adeta 1-0'a yatan Valencia'da işini yapanlardan biriydi. İki haftada altı puan yaptılar. Almeira'dan kaptıkları Piatti'yle Mata'nın gidişini de telafi etmiş görünüyorlar ve mütevazi imkanlarla sıkı iş çıkarmaya devam edecek gibiler.
Koskoca ligi Ardalı Atletico, Mehmetli Valencia seviyesine indirgememek lazım ama sanki damak tadımıza uygun birkaç baharatla daha güzel bir yemek yiyeceğiz bu sene. İyi oldu, iyi...
U-20 Dünya Kupası, Oyuncu Tarama & Türkiye
U-20 Dünya Kupası artık profesyonel futbola hazır hale gelen genç oyuncuların yer bulduğu, dünyanın en prestijli gençler turnuvası. 16-17 yaşlarında artık profesyonel kariyerini ne yönde çizebileceği kestirilebilen oyuncular iki yılda bir bu Dünya Kupası'nda bir araya geliyor ve artık bir hobi olmaktan çoktan çıkmış, en güçlüsünden en zayıfına kadar herkesin yapmak zorunda olduğu oyuncu tarama faaliyetleri için de mükemmel bir ortam yaratıyorlar. Peki bunun Avrupa'nın en iyi altıncı ligi olduğu iddiası resmi kaynaklarca da sıkça tekrarlanan Türkiye'deki yansımaları nedir? Hemen söyleyeyim, koskocaman bir hiç...
Toplam 504 oyuncunun forma giydiği, 24 farklı ülkenin oyuncularının bulunduğu Kolombiya 2011'de yaklaşık 50-60 kulübün gözlemci ve temsilcileri maçları yerinde izliyor ve kulüplerine uygun oyuncuları takip edip gerekirse oyuncularla ön görüşmeleri yapıyorlar. Bizler için de sürpriz olmasa gerek, Real Madrid soyundan gelen büyüklerimizin de dahil olduğu hiçbir, ama hiçbir takım bu turnuvaya tek gözlemci göndermeye tenezzül etmemiş. Galatasaray'ın bugüne kadar bir PR çalışmasından öteye gitmemiş scout ekibinin bir ekiple turnuvayı takip edeceği yönünde söylentiler çıkmıştı ama Kolombiya'da bulunan TFF Medya Sorumlusu, sevgili İlker Uğur sağolsun, bunun da doğru bir haber olmadığını teyid etmiş olduk.
Genç oyuncu konusunun tam bir mit olduğunun, Türkiye'deki yanlış uygulamalar sebebiyle CV'ye bakıp tırnak içinde "hazır" oyuncuya yönelmenin kolaylığının savunulabilirliği bir gerçek. Bunu da kabul etmekle beraber artık 90'larda yaşamadığımızın, hedeflenilen yerledeki kulüplerin "tamamının" bu faaliyetleri en önemli ödevleri arasına koymuş olduğunu da atlamamız gerek. Tamam, kimse "bir Porto" olmak zorunda değil, ki aslına bakılırsa Türkiye'deki büyüklere diğer Avrupa devlerinden daha yakın bir sınıftandır, ama hem şu menajer tekelinden, hem de kısıtlı oyuncu havuzundan kurtulmak adına bu işler şart.
Kimse kusura bakmasın ama 20-25 yaş arası oyuncu sayısı bu kadar kıt olan bir lig yapısıyla bırakın ilk 6'yı, Avrupa'nın en iyi 10 ligi arasına girmek bile imkansız. İsterseniz defansif orta sahanıza 4.5 milyon avro ödeyin, isterseniz La Liga gol kralına 15 milyon avro bonservis ödeyin. Çünkü siz bunları yaparken gidip 22 yaşındaki İsviçre gol kralı Seydou Doumbia'ya aynı parayı ödeyen Rus kulüpleri var ve ellerindeki parayı har vurup harman savurmuyorlar. Galatasaray'ın burun kıvırdığı Keisuke Honda'ya CSKA gidip 6 milyon avroyu basıp alıyor. CSKA, Şampiyonlar Ligi çeyrek finali görürken, Honda'yı ilk 11'ine yazamayacak kadar tecrübesiz, yetersiz gören Galatasaray 6 senedir Şampiyonlar Ligi'ne çıkamıyor. Porto'dan ya da Valencia'dan, Ajax'tan çok uç örnekler vermiyorum. Galatasaray gibi, Fenerbahçe gibi parasıyla işini gören, Avrupa'nın gelişmekte olan bir liginin mensubu olan CSKA'nın, ya da Lucescu'nun Shakhtar'ının yapıp da bizimkilerin yiğitliğe bok sürdürmeme tavrının neresi gerçekçidir, makuldur ve eleştirilmesi yanlıştır?
Kolombiya 2011'de forma giyen 504 oyuncu arasında tek bir tanesi dahi Türkiye'deki bir kulüpte forma giymiyor. İngiltere'den Fransa'ya, turnuvada takımı olmayan İtalya'dan Rusya'ya, Ukrayna'ya, Çek Cumhuriyeti'ne kadar herkes bu oyuncuların bir ucundan tutmuşken Türkiye bu kadar geri kalmışsa bunları artık sorgulama vakti gelmiş demektir.
Popüler tabirle yıl olmuş 2011, Türk takımları hâlâ 80'lerin kafasında. "Mehmet, elinde sol bek var mı?" olmuş "Mendez, elinde forvet var mı?" Fark yok...
Toplam 504 oyuncunun forma giydiği, 24 farklı ülkenin oyuncularının bulunduğu Kolombiya 2011'de yaklaşık 50-60 kulübün gözlemci ve temsilcileri maçları yerinde izliyor ve kulüplerine uygun oyuncuları takip edip gerekirse oyuncularla ön görüşmeleri yapıyorlar. Bizler için de sürpriz olmasa gerek, Real Madrid soyundan gelen büyüklerimizin de dahil olduğu hiçbir, ama hiçbir takım bu turnuvaya tek gözlemci göndermeye tenezzül etmemiş. Galatasaray'ın bugüne kadar bir PR çalışmasından öteye gitmemiş scout ekibinin bir ekiple turnuvayı takip edeceği yönünde söylentiler çıkmıştı ama Kolombiya'da bulunan TFF Medya Sorumlusu, sevgili İlker Uğur sağolsun, bunun da doğru bir haber olmadığını teyid etmiş olduk.
Genç oyuncu konusunun tam bir mit olduğunun, Türkiye'deki yanlış uygulamalar sebebiyle CV'ye bakıp tırnak içinde "hazır" oyuncuya yönelmenin kolaylığının savunulabilirliği bir gerçek. Bunu da kabul etmekle beraber artık 90'larda yaşamadığımızın, hedeflenilen yerledeki kulüplerin "tamamının" bu faaliyetleri en önemli ödevleri arasına koymuş olduğunu da atlamamız gerek. Tamam, kimse "bir Porto" olmak zorunda değil, ki aslına bakılırsa Türkiye'deki büyüklere diğer Avrupa devlerinden daha yakın bir sınıftandır, ama hem şu menajer tekelinden, hem de kısıtlı oyuncu havuzundan kurtulmak adına bu işler şart.
Kimse kusura bakmasın ama 20-25 yaş arası oyuncu sayısı bu kadar kıt olan bir lig yapısıyla bırakın ilk 6'yı, Avrupa'nın en iyi 10 ligi arasına girmek bile imkansız. İsterseniz defansif orta sahanıza 4.5 milyon avro ödeyin, isterseniz La Liga gol kralına 15 milyon avro bonservis ödeyin. Çünkü siz bunları yaparken gidip 22 yaşındaki İsviçre gol kralı Seydou Doumbia'ya aynı parayı ödeyen Rus kulüpleri var ve ellerindeki parayı har vurup harman savurmuyorlar. Galatasaray'ın burun kıvırdığı Keisuke Honda'ya CSKA gidip 6 milyon avroyu basıp alıyor. CSKA, Şampiyonlar Ligi çeyrek finali görürken, Honda'yı ilk 11'ine yazamayacak kadar tecrübesiz, yetersiz gören Galatasaray 6 senedir Şampiyonlar Ligi'ne çıkamıyor. Porto'dan ya da Valencia'dan, Ajax'tan çok uç örnekler vermiyorum. Galatasaray gibi, Fenerbahçe gibi parasıyla işini gören, Avrupa'nın gelişmekte olan bir liginin mensubu olan CSKA'nın, ya da Lucescu'nun Shakhtar'ının yapıp da bizimkilerin yiğitliğe bok sürdürmeme tavrının neresi gerçekçidir, makuldur ve eleştirilmesi yanlıştır?
Kolombiya 2011'de forma giyen 504 oyuncu arasında tek bir tanesi dahi Türkiye'deki bir kulüpte forma giymiyor. İngiltere'den Fransa'ya, turnuvada takımı olmayan İtalya'dan Rusya'ya, Ukrayna'ya, Çek Cumhuriyeti'ne kadar herkes bu oyuncuların bir ucundan tutmuşken Türkiye bu kadar geri kalmışsa bunları artık sorgulama vakti gelmiş demektir.
Popüler tabirle yıl olmuş 2011, Türk takımları hâlâ 80'lerin kafasında. "Mehmet, elinde sol bek var mı?" olmuş "Mendez, elinde forvet var mı?" Fark yok...
Gaziantepspor Türkiye'dir
Adnan Polat döneminde yayınlanan bir bildirinin başlığı olan, bence buram buram popülizm kokan ve Galatasaray'la çok da bağdaştıramadığım "Galatasaray Türkiye'dir" o gün bugündür dillerde dolaşıyor lakin biraz da konuyu saptıracak olursak Türkiye'yi, Türkiye Ligi'ni sembolize eden takım Galatasaray'dan ziyade Gaziantepspor'dur. Geçen sene ligin ikinci yarısında Fenerbahçe'nin ardından en başarılı dereceye imza atan, doğru transfer dersi verirken bir o kadar da takdir gören Gaziantep, Avrupa'ya çıktığında ekonomisi Türkiye'yle karşılaştırılamayacak bir ülke olan Polonya'nın vasat üstü takımlarından Legia Varşova'ya elenebiliyor. İşte zurnanın zırt dediği yer de burası. Nereye kadar?
Hocalığına laf söyleyen çoktur ama Tolunay Kafkas tek tipleşen Türk tipi teknik adam çizgisinin epey dışında bir adam ve arıza yönleri mevcut olsa da bence farklılık yaratabilen, baş altı takımlar için ideal bir teknik direktördür. Gerçek anlamda bir sportif direktör Türkiye'de yok ancak olursa benim bir numaralı adayım da Tolunay hocadır. Buna karşın bu kadar iyi bir kadroyla şu takıma iki maçta da gol atamayıp elenmek hakikaten içler acısı bir durum ve belki de daha da içler acısı olan Tolunay hocanın ilk maç sonundaki açıklamasındaki bir cümleydi: "Türk takımlarının bu kolay gol yeme hastalığı nasıl çözülür, bilmiyorum. Bilen biri varsa gelsin, düzeltsin!"
Türkiye, uzun yıllardır tüm kötülüklerin anası olarak bellense de İstanbul'un üç büyükleri Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş dışında Avrupa'da puan değil, nal toplamakla meşgul. Hâlâ bugün aklımıza Anadolu'dan son katkı olarak Denizlispor'un 2003'teki UEFA son 16'sı akla geliyorsa Türkiye'nin altıncı büyük lig olduğu rüyası baya bir havada kalıyor. Trabzonspor'un bir türlü kıramadığı ön elemelerde seribaşı olamayıp kötü de kura çekip elenme döngüsü bu sene de tam gaz devam ediyor. Bielsa'nın Bilbaosu bir ön eleme turu için fazla iyi ki İspanyollar genelde bizi birebirde hep eleyen taraf olmuşlardır. Bursaspor geçen yıl direk Şampiyonlar Ligi'ne katılmanın getirisini bir üst seviyeye taşıyıp en azından bu elemelerde seribaşı olacak puanı çıkarabilirdi ama geçen yıl onu gerçekleştiremedi. Bu lanet döngüyü bu sene kendilerini gruplara atıp kırabilirler. Anderlecht elenmeyecek takım değil ama şansın yüzde 50'nin ötesine geçmediği de aşikar.
Geçen yıl az buçuk yükselen ivmemize tüy diken Galatasaray ve Fenerbahçe'nin elenişini telafi etme şansımız her zaman bu ekstra katkılara bakıyor ama İskandinav ekiplerinden Balkanlara kadar birçok imkanı kısıtlı ülkeden Avrupa kupalarında sürpriz yapan takımlar çıkıyorken Türk takımlarının hâlâ yerinde sayması artık kabak tadı vermek üzere. Ülke puanı hesaplarını geçen yılın başında altıncılık üzerine kurup üç takımla Şampiyonlar Ligi hayali kurabilecek konumdayken şimdi birkaç yıl içinde Şampiyonlar Ligi'ne biri doğrudan, iki takımla katılma şansımızı da kaybetme ihtimali belirdi. Hele şu şike soruşturmasından çıkacak sonuçların Avrupa'daki konumu etkileme olasılığı da mevcutken karanlık bir kuyuya doğru yol alıyoruz gibi geliyor. En azından bir ümit taşıyabilmek adına Beşiktaş, Trabzonspor ve Bursaspor'un fire vermeden UEFA Avrupa Ligi'ne gidebilmesi çok ama çok önemli.
Beşiktaş-Alania
Trabzonspor-Bilbao
Bursaspor-Anderlecht
Hocalığına laf söyleyen çoktur ama Tolunay Kafkas tek tipleşen Türk tipi teknik adam çizgisinin epey dışında bir adam ve arıza yönleri mevcut olsa da bence farklılık yaratabilen, baş altı takımlar için ideal bir teknik direktördür. Gerçek anlamda bir sportif direktör Türkiye'de yok ancak olursa benim bir numaralı adayım da Tolunay hocadır. Buna karşın bu kadar iyi bir kadroyla şu takıma iki maçta da gol atamayıp elenmek hakikaten içler acısı bir durum ve belki de daha da içler acısı olan Tolunay hocanın ilk maç sonundaki açıklamasındaki bir cümleydi: "Türk takımlarının bu kolay gol yeme hastalığı nasıl çözülür, bilmiyorum. Bilen biri varsa gelsin, düzeltsin!"
Türkiye, uzun yıllardır tüm kötülüklerin anası olarak bellense de İstanbul'un üç büyükleri Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş dışında Avrupa'da puan değil, nal toplamakla meşgul. Hâlâ bugün aklımıza Anadolu'dan son katkı olarak Denizlispor'un 2003'teki UEFA son 16'sı akla geliyorsa Türkiye'nin altıncı büyük lig olduğu rüyası baya bir havada kalıyor. Trabzonspor'un bir türlü kıramadığı ön elemelerde seribaşı olamayıp kötü de kura çekip elenme döngüsü bu sene de tam gaz devam ediyor. Bielsa'nın Bilbaosu bir ön eleme turu için fazla iyi ki İspanyollar genelde bizi birebirde hep eleyen taraf olmuşlardır. Bursaspor geçen yıl direk Şampiyonlar Ligi'ne katılmanın getirisini bir üst seviyeye taşıyıp en azından bu elemelerde seribaşı olacak puanı çıkarabilirdi ama geçen yıl onu gerçekleştiremedi. Bu lanet döngüyü bu sene kendilerini gruplara atıp kırabilirler. Anderlecht elenmeyecek takım değil ama şansın yüzde 50'nin ötesine geçmediği de aşikar. Geçen yıl az buçuk yükselen ivmemize tüy diken Galatasaray ve Fenerbahçe'nin elenişini telafi etme şansımız her zaman bu ekstra katkılara bakıyor ama İskandinav ekiplerinden Balkanlara kadar birçok imkanı kısıtlı ülkeden Avrupa kupalarında sürpriz yapan takımlar çıkıyorken Türk takımlarının hâlâ yerinde sayması artık kabak tadı vermek üzere. Ülke puanı hesaplarını geçen yılın başında altıncılık üzerine kurup üç takımla Şampiyonlar Ligi hayali kurabilecek konumdayken şimdi birkaç yıl içinde Şampiyonlar Ligi'ne biri doğrudan, iki takımla katılma şansımızı da kaybetme ihtimali belirdi. Hele şu şike soruşturmasından çıkacak sonuçların Avrupa'daki konumu etkileme olasılığı da mevcutken karanlık bir kuyuya doğru yol alıyoruz gibi geliyor. En azından bir ümit taşıyabilmek adına Beşiktaş, Trabzonspor ve Bursaspor'un fire vermeden UEFA Avrupa Ligi'ne gidebilmesi çok ama çok önemli.
Beşiktaş-Alania
Trabzonspor-Bilbao
Bursaspor-Anderlecht
Necip - Schuster - Mourinho
Trafikte kırmızı ışıkta geçiyorsunuz. Ceza puanınız 95, 100'ü geçerseniz ehliyetiniz bir süreliğine alacak, bu işlemlerle uğraştığınız sırada da araba kullanmaya ihtiyacınız var. Öte yandan trafik kuralları diyor ki işlediğiniz en büyük ihlal geçerli kabul edilir. Tutup da aracınızı yanlış bir yere park ederseniz bir para cezası ödersiniz ve ceza puanınız da 95'te kalır.
Durum buyken cezayı parktan alıp parayı tercih eden adama laf söylemekten ziyade bu kuralları akıl ve mantık çerçevesinde ortaya koyamayan kurumun işleyişine göz atmanın daha adil olduğunu düşünenlerdenim. Bugün X yapıyor diye X'i eleştirmek yarın Y'nin yapmasına olanak tanır. Hukuk kuralları da "Daha büyük ihlale, daha az ceza" gibi bir absürdlük ortaya koyuyorsa bir kişi ondan yararlanınca bir başkası da aynı yolu kullanır. Bunu 586.kez yapan adama da ahlak ve etik üzerinden yüklenmek bence aşırı kaçıyor.
Bu akşam Necip Uysal, ilk sarı kartı gördüğünde Trabzonspor lig maçı için cezalıydı. İkinci sarı kartı görerek cezasını Gaziantep Büyükşehir Belediyespor maçında çekme hakkına sahipti ve bunu teknik direktörünün isteğiyle değerlendirdi. Daha önce bu boşluğa istinaden Ayhan Akman'ın buna benzer bir kart gördüğünü hatırlıyorum.
Bu tartışmalardan çıkan ana talep, "Resmi bir turnuvada alınan tek maçlık ceza o turnuva içinde geçerli olur" maddesinin yürürlüğe konup bu garip durumun çözülmesini istemek olmalı. İkinci olarak oyunun ruhuna aykırı olup olmadığı ayrıca tartışılabilir. Jose Mourinho'nun Şampiyonlar Ligi'nde Alonso ile Ramos'a gösterttiği aleni kırmızılar beni rahatsız etmişti ama Necip'inkini oyuna bu kadar çirkince bir müdahele olarak yorumlamıyorum. Dediğim gibi bu, subjektif bir konu.
Beşiktaşlı birisi eğer bunu ahlaksızlık olarak yorumluyorsa tepki verebilir, veyahut Trabzonsporlu bir futbolsever mağdur olduğunu düşünebilir ama bu ne ilk ne de son ve dünyanın her yerinde bu boşluk değerlendiriliyorsa bunun 587.kez olmamasını sağlayacak tek kurum Türkiye nezdinde TFF'dir. Eğer bu aklı ortaya koyamıyorlarsa sorun futbolseverlerden çok bu ligin otoritesi olan kuruma aittir...
Durum buyken cezayı parktan alıp parayı tercih eden adama laf söylemekten ziyade bu kuralları akıl ve mantık çerçevesinde ortaya koyamayan kurumun işleyişine göz atmanın daha adil olduğunu düşünenlerdenim. Bugün X yapıyor diye X'i eleştirmek yarın Y'nin yapmasına olanak tanır. Hukuk kuralları da "Daha büyük ihlale, daha az ceza" gibi bir absürdlük ortaya koyuyorsa bir kişi ondan yararlanınca bir başkası da aynı yolu kullanır. Bunu 586.kez yapan adama da ahlak ve etik üzerinden yüklenmek bence aşırı kaçıyor.
Bu akşam Necip Uysal, ilk sarı kartı gördüğünde Trabzonspor lig maçı için cezalıydı. İkinci sarı kartı görerek cezasını Gaziantep Büyükşehir Belediyespor maçında çekme hakkına sahipti ve bunu teknik direktörünün isteğiyle değerlendirdi. Daha önce bu boşluğa istinaden Ayhan Akman'ın buna benzer bir kart gördüğünü hatırlıyorum.
Bu tartışmalardan çıkan ana talep, "Resmi bir turnuvada alınan tek maçlık ceza o turnuva içinde geçerli olur" maddesinin yürürlüğe konup bu garip durumun çözülmesini istemek olmalı. İkinci olarak oyunun ruhuna aykırı olup olmadığı ayrıca tartışılabilir. Jose Mourinho'nun Şampiyonlar Ligi'nde Alonso ile Ramos'a gösterttiği aleni kırmızılar beni rahatsız etmişti ama Necip'inkini oyuna bu kadar çirkince bir müdahele olarak yorumlamıyorum. Dediğim gibi bu, subjektif bir konu.
Beşiktaşlı birisi eğer bunu ahlaksızlık olarak yorumluyorsa tepki verebilir, veyahut Trabzonsporlu bir futbolsever mağdur olduğunu düşünebilir ama bu ne ilk ne de son ve dünyanın her yerinde bu boşluk değerlendiriliyorsa bunun 587.kez olmamasını sağlayacak tek kurum Türkiye nezdinde TFF'dir. Eğer bu aklı ortaya koyamıyorlarsa sorun futbolseverlerden çok bu ligin otoritesi olan kuruma aittir...
Süper Lig'e Polonya Damgası
Doğu Avrupa'nın ne kadar önemli bir pazar olduğunu, Bundesliga'nın bu bölgenin çekim merkezi haline gelerek nasıl ayağa kalktığını birçok kez yazıp çizdik ama Anadoluda beşinci sınıf Brezilyalı, dört büyüklerde de major lig fetişizminin dinmesine pek ihtimal vermiyordum ama Polonya'dan neredeyse her bölgeden sağlam bir adam adım attı lige. Yakında 11 kurar mıyız diye soruyoruz artık...
Arkadiusz Glowacki (Trabzonspor): Bu yıl patlayan Polonya-Türkiye hattının ilk yolcusu oydu. Kötü zemin yüzünden ağır bir sakatlık geçirene kadar Trabzonspor'un savunma hattını toparlayan, pozisyon bilgisi ve sade oyunuyla Türk tipi savunmanın eksiklerini kapatır görüntüdeydi. Yeni yeni kendini buluyor. Başarılı transfer hanesine yazılır.
Kamil Grosicki (Sivasspor): Sivas'ın ara transferde getirdiği üç yabancının en iyisi olduğu daha gelmeden belliydi de gelir gelmez takımın en önemli hücum silahlarından birine dönüşmesini öngörecek kadar tanımıyorduk. Şutör, hareketli ve top taşıyabilen bir hücumcu. Mehmet Yıldız'ın ardından bir başka sabit 9 numara olan Eneramo'yu (ki onun da hayranı çoktur) kullanan Sivas'a ilaç gibi geldi. Genç Kamil'in Polonya Milli Takımı havuzunda olduğunu da söyleyelim.
Mariusz Pawalek (Konyaspor): O da gelir gelmez dikkat çeken isimlerden. Gol atma konusunda sıkıntı yaşayan takımında iki kez kalesini gole kapadı. Eskişehir'den şanssız bir duran top golü yemese üç maç olacaktı. Kalede güven veren, çevik kaleci. Ligin en iyilerinden biri bile olabilir, uzun vadedeki performansını görmek lazım.
Marcin Robak (Konyaspor): O da devre arası transfer döneminde Türkiye'ye adım atanlardan. Konyaspor'un merkez forvet sorununa çözmesi planlanıyordu ki şimdiden oraya oturdu gibi. İki maçını seyrettim, zaten harika geçen Bucaspor maçında da iki gol attı. Gerçi yabancılarla anlaşması pek de mantıklı kriterlere dayanmayan, motivasyon hocası Yılmaz Vural'ın gözüne girip giremeyeceğini merakla bekliyorum.
Pawel-Piotr Brozek (Trabzonspor): Pawel olanını birkaç sene önce adı Galatasaray'la anılırken biraz araştırmıştım ve referansları çoğunlukla olumluydu açıkçası. Çılgın transferler döneminde unutuldu, gitti sonra. Trabzonspor'a gelince izleriz diye düşünmüştük ama Şenol Güneş'in öğrencileri şampiyonluk yarışında ve Umut Bulut ile Burak Yılmaz'ın kredisinin üstüne çıkması hemen zor. Yine de dün oynadığı beş dakikalık oyunla beni etkilemeyi bildi, maç yazısı da aşağıda zaten. Piotr Brozek ise Wisla'daki son senesini epey formsuz geçirmiş. Formayı koparamaması bu yüzden normal denebilir. Yine de Pawel Brozek'ten epey ümitli olduğumu söylemeliyim.
![]() |
| 88 doğumlu Kamil Grosicki, 7 kez Polonya A Milli Takımı'nın formasını giydi... |
Kamil Grosicki (Sivasspor): Sivas'ın ara transferde getirdiği üç yabancının en iyisi olduğu daha gelmeden belliydi de gelir gelmez takımın en önemli hücum silahlarından birine dönüşmesini öngörecek kadar tanımıyorduk. Şutör, hareketli ve top taşıyabilen bir hücumcu. Mehmet Yıldız'ın ardından bir başka sabit 9 numara olan Eneramo'yu (ki onun da hayranı çoktur) kullanan Sivas'a ilaç gibi geldi. Genç Kamil'in Polonya Milli Takımı havuzunda olduğunu da söyleyelim.
Mariusz Pawalek (Konyaspor): O da gelir gelmez dikkat çeken isimlerden. Gol atma konusunda sıkıntı yaşayan takımında iki kez kalesini gole kapadı. Eskişehir'den şanssız bir duran top golü yemese üç maç olacaktı. Kalede güven veren, çevik kaleci. Ligin en iyilerinden biri bile olabilir, uzun vadedeki performansını görmek lazım.
![]() |
| Marcin Robak'ın Konyaspor formasıyla 5 maçta 2 golü var. |
Pawel-Piotr Brozek (Trabzonspor): Pawel olanını birkaç sene önce adı Galatasaray'la anılırken biraz araştırmıştım ve referansları çoğunlukla olumluydu açıkçası. Çılgın transferler döneminde unutuldu, gitti sonra. Trabzonspor'a gelince izleriz diye düşünmüştük ama Şenol Güneş'in öğrencileri şampiyonluk yarışında ve Umut Bulut ile Burak Yılmaz'ın kredisinin üstüne çıkması hemen zor. Yine de dün oynadığı beş dakikalık oyunla beni etkilemeyi bildi, maç yazısı da aşağıda zaten. Piotr Brozek ise Wisla'daki son senesini epey formsuz geçirmiş. Formayı koparamaması bu yüzden normal denebilir. Yine de Pawel Brozek'ten epey ümitli olduğumu söylemeliyim.
İsmail Güldüren: Bi' Messi Değil
Başlıktaki isimleri yanyana görünce absürd bir espri bekliyor olabilirsiniz ama değil. Son olarak Galatasaray maçında Necati Ateş'le güreşirken gördüğümüz İsmail Güldüren, geçen ay memleketim sayılan Bandırma ekibi Bandırmaspor'la anlaşmıştı ama bu iş daha sonra yattı. Bandırma başkanının gerekçe olarak "Ayrıcalık istiyor" demesi üzerine ise Güldüren sempatik bir dürüstlük içerse de 2x2=4 tadında bir cevap veriyor.
"Ben Messi değilim. Bugüne kadar hangi kulüpte bize ne imkan sunulduysa onunla yetindik"
Hani İsmail Güldüren'i seversiniz, sevmezsiniz ama ben şu açıklamanın ona ait olduğunu 10 km'den tanırım. Yeteneğinin sınırlarını bildiğinin altını çizen bu demeçlerden aslında çok var ama bu da hakikaten tarihe not düşülesi cinsten. Ben ise İsmail'i Fenerbahçeli arkadaşımın isyanından hatırlarım.
"Adam bize geldi. İki senede bütün ameliyatlarını yaptırıp gitti"
İsmail Güldüren // 234 Süper Lig, 32 Türkiye U-21 maçı.
"Ben Messi değilim. Bugüne kadar hangi kulüpte bize ne imkan sunulduysa onunla yetindik"
Hani İsmail Güldüren'i seversiniz, sevmezsiniz ama ben şu açıklamanın ona ait olduğunu 10 km'den tanırım. Yeteneğinin sınırlarını bildiğinin altını çizen bu demeçlerden aslında çok var ama bu da hakikaten tarihe not düşülesi cinsten. Ben ise İsmail'i Fenerbahçeli arkadaşımın isyanından hatırlarım.
"Adam bize geldi. İki senede bütün ameliyatlarını yaptırıp gitti"
İsmail Güldüren // 234 Süper Lig, 32 Türkiye U-21 maçı.
Protesto Sınavı'nda Galatasaray & Türkiye
Türkiye'de yaşayan ya da bilen herkes az, çok bilir ki devlet görevindeki bir adamın yapacağı her konuşma az çok bellidir. Üstlerine övgüler yağdıracak, yaptığı işi parlatacak, aslan payını kendine alacak vs vs. bunlara aşina olabiliriz ancak bunu Erdoğan Bayraktar gibi yapanı ben hayatımda görmedim. Tarihin en kötü konuşma girişi konusunda oscar verilse bu yılın favorisi Bayraktar olur:
"Ali Sami Yen'de kiracılık hükümlülüklerini yerine getiremeyen Galatasaray yönetimi, ve aynı şekilde bu arazide de aynı şekilde yerine getiremedi. Bu stad olmayacakken, başbakanımız bu stadı yaptırdı"
50 bin kişinin karşısına çıkıp bunları söyleyebilmek için ne kafada olmak gerekir bilmiyorum ama orada binlerce kişiyi bir anda dehşete düşürdü ve tabiri caizse tepkiyi arandı. Hoş, başbakana yönelen tepkinin tek sebebi bu konuşma mıydı? Hayır, tepki ilk ismin anıldığı andan itibaren kısmen vardı ama anonsçu abimizin "yüksek himayesiyle" vurgusu ile Bayraktar'ın bu akıl ve mantık süzgecinden geçmemiş ilkel propagandası protestonun fitili yakmıştır. Bunu büyük ölçüde öyle olsa da tamamen AKP ya da hükümet karşıtlığı olarak okumamak, Galatasaray'ı alenen aşağılayan bu konuşmaya karşı konulan bir duruş olarak görmek lazım.
Tribünde olup da olayları gözlemleyen herkes bunların farkında aslında ama Galatasaray başkanı dahi çıkıp şirin görünmek uğruna protestoda yer alanlara "Galatasaray taraftarı dahi diyemeyeceğim insanlar" diyebiliyorsa bunu kimse anlamayacak, olayları medya nasıl sunuyorsa öyle alanlar tarafından da merak edilmeyecektir. Zaten Galatasaray taraftarı tanımını değiştirip "ultrAslan ve diğer taraftarlar" yapan sayın Adnan Polat'ın bu tip sert çıkışları bilinir ancak can havliyle yaptığı bu açıklama bence tarihe kazınacak türden bir aczi içinde barındırıyor. Üstüne daha fazla konuşmayayım.
Bence başka bir fiyasko açıklama daha Polat'la paralel bir biçimde ultrAslan'dan geldi ama onlara hakikaten kızmıyorum. Muhtemelen yukarıdan büyük baskı gördüler ve protestoyu ötekileştirerek etkisinin azaltılmasında yer almaları gerekmekteydi, onlar da kendilerine biçilen rolün dışına çıkacaklarına dair bir ipucu vermiyorlar uzun süredir. Epey uzun bir süre daha vereceklerini ben sanmıyorum. Stat içinde de ellerinden geldiğince alkışlarla, tezahüratlarla protestoları bastırmaya çalıştılar zaten.
Kişisel kanaatimi soracak olursanız abartılacak bir durum olmamakla birlikte protestonun önce temelleri, sonra gerekliliği hakkında şüphelerim var ancak böylesine tepkileri sorgulamaktan ziyade anlama ve çıkarım yapma gerekliliğine inanırım daha çok. Recep Tayyip Erdoğan, Galatasaray tribünlerince daha önce protesto edilmiş bir siyaset adamıdır, Hamburg maçında da buna benzer bir tepki konmuştu hatırladığım kadarıyla. İktidarın antipatisi kadar Fenerbahçe tribünlerince tutulmasının ve 2001'de Galatasaray'a karşı bayrak siyasetçi ilan edilmesinin de payı vardır bana göre.
Sebepleri ne olursa olsun bir protesto yapıldı ve bitti. Bu protestoya karşı bir lincin apartta beklediğini, özellikle hükümete yakınlığıyla bilinen görevlilerden ve bu işten zarar görmek istemeyenler tarafından olayların bu yöne itileceği kesin. Tarihe not düşmek adına orada yer alan biri olarak bunlar unutulmasın isterim.
Sonuncusu ve bence en önemlisi... Sırf ıslıkladığı ya da tezahürat yaptığı gerekçesiyle insanların adli işlem görmesi, fişlenmesi hatta cezalandırılmasının ise Dünya Basketbol Şampiyonası'nda olduğu gibi faşizanlıktan başka bir açıklaması olamayacak. Gücü elinde bulunduranların damarlarına basıldığında gösterebildiği hoşgörü her daim turnusol kağıdı görevi görmüştür. Daha önce epey düşük bir notla çakılan bu sınavdan en azından geçer not alınması gerekiyor. Hem Galatasaray'ın, hem de hükümete yakın isimlerin açıklamaları ise hiç de bu yönde gözükmüyor. Ne olacağını merakla bekliyorum.
"Ali Sami Yen'de kiracılık hükümlülüklerini yerine getiremeyen Galatasaray yönetimi, ve aynı şekilde bu arazide de aynı şekilde yerine getiremedi. Bu stad olmayacakken, başbakanımız bu stadı yaptırdı"
50 bin kişinin karşısına çıkıp bunları söyleyebilmek için ne kafada olmak gerekir bilmiyorum ama orada binlerce kişiyi bir anda dehşete düşürdü ve tabiri caizse tepkiyi arandı. Hoş, başbakana yönelen tepkinin tek sebebi bu konuşma mıydı? Hayır, tepki ilk ismin anıldığı andan itibaren kısmen vardı ama anonsçu abimizin "yüksek himayesiyle" vurgusu ile Bayraktar'ın bu akıl ve mantık süzgecinden geçmemiş ilkel propagandası protestonun fitili yakmıştır. Bunu büyük ölçüde öyle olsa da tamamen AKP ya da hükümet karşıtlığı olarak okumamak, Galatasaray'ı alenen aşağılayan bu konuşmaya karşı konulan bir duruş olarak görmek lazım.
Tribünde olup da olayları gözlemleyen herkes bunların farkında aslında ama Galatasaray başkanı dahi çıkıp şirin görünmek uğruna protestoda yer alanlara "Galatasaray taraftarı dahi diyemeyeceğim insanlar" diyebiliyorsa bunu kimse anlamayacak, olayları medya nasıl sunuyorsa öyle alanlar tarafından da merak edilmeyecektir. Zaten Galatasaray taraftarı tanımını değiştirip "ultrAslan ve diğer taraftarlar" yapan sayın Adnan Polat'ın bu tip sert çıkışları bilinir ancak can havliyle yaptığı bu açıklama bence tarihe kazınacak türden bir aczi içinde barındırıyor. Üstüne daha fazla konuşmayayım.
Bence başka bir fiyasko açıklama daha Polat'la paralel bir biçimde ultrAslan'dan geldi ama onlara hakikaten kızmıyorum. Muhtemelen yukarıdan büyük baskı gördüler ve protestoyu ötekileştirerek etkisinin azaltılmasında yer almaları gerekmekteydi, onlar da kendilerine biçilen rolün dışına çıkacaklarına dair bir ipucu vermiyorlar uzun süredir. Epey uzun bir süre daha vereceklerini ben sanmıyorum. Stat içinde de ellerinden geldiğince alkışlarla, tezahüratlarla protestoları bastırmaya çalıştılar zaten.
Kişisel kanaatimi soracak olursanız abartılacak bir durum olmamakla birlikte protestonun önce temelleri, sonra gerekliliği hakkında şüphelerim var ancak böylesine tepkileri sorgulamaktan ziyade anlama ve çıkarım yapma gerekliliğine inanırım daha çok. Recep Tayyip Erdoğan, Galatasaray tribünlerince daha önce protesto edilmiş bir siyaset adamıdır, Hamburg maçında da buna benzer bir tepki konmuştu hatırladığım kadarıyla. İktidarın antipatisi kadar Fenerbahçe tribünlerince tutulmasının ve 2001'de Galatasaray'a karşı bayrak siyasetçi ilan edilmesinin de payı vardır bana göre.
Sebepleri ne olursa olsun bir protesto yapıldı ve bitti. Bu protestoya karşı bir lincin apartta beklediğini, özellikle hükümete yakınlığıyla bilinen görevlilerden ve bu işten zarar görmek istemeyenler tarafından olayların bu yöne itileceği kesin. Tarihe not düşmek adına orada yer alan biri olarak bunlar unutulmasın isterim.
Sonuncusu ve bence en önemlisi... Sırf ıslıkladığı ya da tezahürat yaptığı gerekçesiyle insanların adli işlem görmesi, fişlenmesi hatta cezalandırılmasının ise Dünya Basketbol Şampiyonası'nda olduğu gibi faşizanlıktan başka bir açıklaması olamayacak. Gücü elinde bulunduranların damarlarına basıldığında gösterebildiği hoşgörü her daim turnusol kağıdı görevi görmüştür. Daha önce epey düşük bir notla çakılan bu sınavdan en azından geçer not alınması gerekiyor. Hem Galatasaray'ın, hem de hükümete yakın isimlerin açıklamaları ise hiç de bu yönde gözükmüyor. Ne olacağını merakla bekliyorum.
Juan Emmanuel Culio & Galatasaray
Ara transfer döneminin ilk yabancısı geldi ve görünen o ki dört gözle beklenen Lucas Biglia ve Mauro Formica gibi transferlerin önüne de bir set çekerek geldi: Juan Emmanuel Culio. 27 yaşındaki Arjantinlinin adına aşinalığım Şampiyonlar Ligi'nde Cluj'u takip ederken olmuştu fakat daha çok forvetleri Traore'ye alıcı gözle bakmıştım. Culio takımın etkin isimlerinden biridir ama birkaç maçlık Şampiyonlar Ligi performansıyla kimse hakkında bir kanıya varmak mümkün değil. Zaten açıp rakamlarına bakarsanız 3.5 sezonda ligde attığı gol sayısı üçken bu dönemde çıktığı 12'si Şampiyonlar Ligi olmak üzere 18 maçta attığı gol sayısı dört. Yine de top ayağına yakışan, özellikle kornerleri etkili kullanabilen, bence vasat üstü bir yabancı aldık ve açık konuşmak gerekirse bir transferde hayal kırıklığı yaşamamak bile beni yeterince tatmin etti şu durumda.
Özellikle Haldun Üstünel'in yetkilendirmesiyle birlikte Adnan Polat dönemi Galatasaray adına isme, kariyere önem veren, bu uğurda zaman zaman ihtiyaçlardan ziyade takıma gelmek isteyen en kariyerli isimlere yönelen bir strateji belirliyordu geçen sezonun ortasına kadar. Her daim günlük yaşamamak ve bakmamak gerektiğini söylerim burada ama mevzu transfer olunca insanın gönlü kayıyor. Elano, Giovani, Jo gibi isimlere hayır demek zorlaşıyor. Ancak görüyoruz ki dört yıllık bu süreç Galatasaray'a sandığı kadar prestij katmadığı gibi maaş bütçesini de oldukça şişiriyor. Sadece gelen yabancının aldığı paradan bahsetmiyorum. Elano gelip 3 milyon avro alması Arda Turan'ın 2.5 istemesi, hatta Servet Çetin'le 1.7 milyon avroya imza atması için pazarlık yapılması da demek. Sene başındaki operasyon denemesi bu yüzden önemliydi ama rotadan epey sapıldı, yönetim kendine güvenini tamamen kaybedip benim gördüğüm en şuursuz yönetim hamlelerinin temelini attı. Adnan Polat yönetiminin akla, mantığa dayanan bir planlaması ya da bilinci olduğunu ben zannetmiyorum ama bu süreçten kendimce çıkardığım bir sonuç var: Herhangi bir Türk takımı bütün yabancılarını kendinden daha üst düzey liglerden Türkiye'ye gelmeye razı olacak oyunculardan kurmamalıdır. Bu transferlerin yan etkilerini yönetebilecek ortak akıl mevcut değil çünkü...

Culio, bu sebeple benim açımdan ilginç bir transfer ve en azından benim nezdimde "isimsiz bir adam"dan ziyade Hagi referanslı, değişik bir deneme olacak ve başarılı olması bence mühim. Romanya'daki bazı isimleri takip ettiğim yerlere bir göz gezdirdim, kötü referans verene de pek rastlamadım açıkçası. Bizim aklımızdaki referans doğal olarak önümüzdeki en efektif örnek olan Alex de Souza olduğundan gol rakamları şüpheyi beraberinde getiriyor, buna aldanmamak lazım. Culio'yu daha çok Arda'nın bir tamamlayıcısı olarak göreceğiz ve muhtemelen forvet arkası üçlünün en çok koşanı, mücadele edeni ve gerektiğinde joker olarak eksik bölgede kullanılabileni olacaktır.
Unutmayalım ki bence Galatasaray'ın son dönemdeki en güzel yabancılarından Sasa Ilic de Galatasaray'a geldiğinde en başarılı dönemini Partizan'da geçirmişti ve yaşı da Culio'dan az değildi. Cluj'dan, Partizan'dan, Rosenborg'dan, Basel'den oyuncu almak Galatasaray adına bir ayıp ya da yanlış değil. Bu transfer denen uyuşturucunun etkisiyle beklentiler artık transfer şampiyonlukları alınması yönünde ilerliyor fakat Culio ya da bir başkası bu etkiyi kırabilir. Ivan Ergic'in bu ülkede yaptıklarına bakıp aklımızdaki transfer yollarını biz kez daha gözden geçirmemiz gerektiğine inanıyorum ve Culio'yu bu açıdan bir fırsat olarak görüyorum...
Özellikle Haldun Üstünel'in yetkilendirmesiyle birlikte Adnan Polat dönemi Galatasaray adına isme, kariyere önem veren, bu uğurda zaman zaman ihtiyaçlardan ziyade takıma gelmek isteyen en kariyerli isimlere yönelen bir strateji belirliyordu geçen sezonun ortasına kadar. Her daim günlük yaşamamak ve bakmamak gerektiğini söylerim burada ama mevzu transfer olunca insanın gönlü kayıyor. Elano, Giovani, Jo gibi isimlere hayır demek zorlaşıyor. Ancak görüyoruz ki dört yıllık bu süreç Galatasaray'a sandığı kadar prestij katmadığı gibi maaş bütçesini de oldukça şişiriyor. Sadece gelen yabancının aldığı paradan bahsetmiyorum. Elano gelip 3 milyon avro alması Arda Turan'ın 2.5 istemesi, hatta Servet Çetin'le 1.7 milyon avroya imza atması için pazarlık yapılması da demek. Sene başındaki operasyon denemesi bu yüzden önemliydi ama rotadan epey sapıldı, yönetim kendine güvenini tamamen kaybedip benim gördüğüm en şuursuz yönetim hamlelerinin temelini attı. Adnan Polat yönetiminin akla, mantığa dayanan bir planlaması ya da bilinci olduğunu ben zannetmiyorum ama bu süreçten kendimce çıkardığım bir sonuç var: Herhangi bir Türk takımı bütün yabancılarını kendinden daha üst düzey liglerden Türkiye'ye gelmeye razı olacak oyunculardan kurmamalıdır. Bu transferlerin yan etkilerini yönetebilecek ortak akıl mevcut değil çünkü...

Culio, bu sebeple benim açımdan ilginç bir transfer ve en azından benim nezdimde "isimsiz bir adam"dan ziyade Hagi referanslı, değişik bir deneme olacak ve başarılı olması bence mühim. Romanya'daki bazı isimleri takip ettiğim yerlere bir göz gezdirdim, kötü referans verene de pek rastlamadım açıkçası. Bizim aklımızdaki referans doğal olarak önümüzdeki en efektif örnek olan Alex de Souza olduğundan gol rakamları şüpheyi beraberinde getiriyor, buna aldanmamak lazım. Culio'yu daha çok Arda'nın bir tamamlayıcısı olarak göreceğiz ve muhtemelen forvet arkası üçlünün en çok koşanı, mücadele edeni ve gerektiğinde joker olarak eksik bölgede kullanılabileni olacaktır.
Unutmayalım ki bence Galatasaray'ın son dönemdeki en güzel yabancılarından Sasa Ilic de Galatasaray'a geldiğinde en başarılı dönemini Partizan'da geçirmişti ve yaşı da Culio'dan az değildi. Cluj'dan, Partizan'dan, Rosenborg'dan, Basel'den oyuncu almak Galatasaray adına bir ayıp ya da yanlış değil. Bu transfer denen uyuşturucunun etkisiyle beklentiler artık transfer şampiyonlukları alınması yönünde ilerliyor fakat Culio ya da bir başkası bu etkiyi kırabilir. Ivan Ergic'in bu ülkede yaptıklarına bakıp aklımızdaki transfer yollarını biz kez daha gözden geçirmemiz gerektiğine inanıyorum ve Culio'yu bu açıdan bir fırsat olarak görüyorum...
2010/11 ST Süper Lig Haritası
Bill Turianski'nin harita görselleri zaten yeterince popüler ancak bırakın yurtdışında, Türkiye'de dahi futbol hakkında görsel bulmak zorken bizim ligimizle ilgili zaman ve emek sarfedip böyle bir iş ortaya koymasına ben ayrıca saygı duyuyorum.
Bu sefer kendisine pek yardımcı olamadım ancak o zaten yeterince sağlam bir iş çıkarmış. Üstteki görselde Süper Lig'de bulunan 18 takımın verileri, forma, logo ve stat fotoğrafları ve Türkiye haritasına işlenmiş bir dağılım var. (Alttaki yazıyla benzeşmesi adına da önemli ayrıca)
Yandaki grafikte ise anladığım kadarıyla merkez müfusları ihmal edildiğinde Süper Lig'de yer alan şehirler gözüküyor. Nüfusa göre dizilse Trabzon'un küme düşüyor olması da ayrı bir gariplik tabii.
Bill'in gönderdiği yazıda Bursaspor ile Trabzonspor hakkında da iki derleme var ama onları fotoğraf kalabalığı olmasın diye almadım. Görsellere şuradan ulaşabilirsiniz...
Bu sefer kendisine pek yardımcı olamadım ancak o zaten yeterince sağlam bir iş çıkarmış. Üstteki görselde Süper Lig'de bulunan 18 takımın verileri, forma, logo ve stat fotoğrafları ve Türkiye haritasına işlenmiş bir dağılım var. (Alttaki yazıyla benzeşmesi adına da önemli ayrıca)
Yandaki grafikte ise anladığım kadarıyla merkez müfusları ihmal edildiğinde Süper Lig'de yer alan şehirler gözüküyor. Nüfusa göre dizilse Trabzon'un küme düşüyor olması da ayrı bir gariplik tabii.
Bill'in gönderdiği yazıda Bursaspor ile Trabzonspor hakkında da iki derleme var ama onları fotoğraf kalabalığı olmasın diye almadım. Görsellere şuradan ulaşabilirsiniz...
Emmanuel Emenike: Bank Asya'dan Süper Lig'e Yabancılar
Bugün güzel bir seriye başlıyoruz. Futbolcu özelinden başlayıp genele doğru bakış atacağımız bu seride özneler ligimizde forma giyen forvetler olacaklar ve bu forvetlerin geliş ve oynayış şeklinden ülke futbolu ve kulüpler üzerine çıkarımlar yapacağız. Eğer bir aksilik olmazsa Emmanuel Emenike'nin ardından Stanislav Sestak, Teofilo Gutierrez ve Mamadou Niang'ı temel alan bir seri yazmak niyetindeyim. Kondisyonum yeterli bugün, olmazsa önümüzdeki günlerde bu seriyi tamamlamak niyetindeyim...
Bank Asya'daki şampiyonların hep ayrı bir hikayesi oluyor, sezon başı öngörülerinin çok dışına çıkan takımlar şampiyonluk ipini göğüsleyebiliyor. Her maçını takip edemesek de takım bütünlüğünü sağlayan, ofansif sistemi kusursuz işleyen Kardemir Karabük'te bu sistemin merkezine yerleştirilmiş olan Emmanuel Emenike parıl parıl parlıyordu Yasin Avcı'yla beraber...
Türkiye'ye aslında Gençlerbirliği'yle anlaşmak için gelen ancak daha sonra Hacettepe'ye kiralanacağını öğrenince imza atmaktan vazgeçen Emenike'yi ikna eden Karabük, maliyeti uygun bu hamlesiyle kendisine Süper Lig yolu açtı. Üç sezon önce Hasan Doğan federasyonu döneminde hayata geçirilen bu fikrin Bank Asya 1.Lig için anlamı büyüktü çünkü hem çeşitliliği sağlamak hem de çizgilerin Süper Lig kadar net olmadığı bu yarışta öne geçebilmek adına araştırmaya teşvik etmesiyle iyi ve genç yabancıların önünü açtı.
Zirve ligdeki muadillerinin vurdumduymazlığından sıyrılan ekiplerin tek yabancıyla dahi takımı farklılaştırmasına ilk örnek Orduspor'un Brezilya U17 patentli golcüsü Bruno Ferreira Mombra Rosa ya da daha bilinen adıyla Bruno Mezenga'ydı. Bank Asya'da süperstar muamelesi görecek kadar parlayan Brezilyalının şu sıralar Danimarka'da top koşturuyor olması Türkiye için çakılmış bir sınav anlamı taşısa da Bank Asya için güzel bir işaretti.
Bu yabancı kontenjanlarını anlamlı kılan asıl espri hem Süper Lig takımlarına kolaylık ve esneklik getirecek kiralama fikrine uygunluğu hem de Bank Asya takımları için parlattıkları yabancıları Süper Lig'e pazarlama fırsatı sunmasıydı ama ya bizim kulüplerimiz bu kuralların yorumunu iyi yapamıyor ya da biz bir şeyleri eksik biliyoruz. İlk hangi kulüp uyanacak bu işe diye notumuzu düşüp Emenike'ye dönelim.
Emenike, Bank Asya'dan Süper Lig'e geçiş yapan yabancılar arasında özel bir konuma sahip ve başarılı olması birçok açıdan da bir ilk, bir öncü kimliği taşıyabilir Nijeryalı. Zirve lig kariyerindeki ilk maçında Manisaspor filelerine harika bir gol bırakan Emmanuel Emenike eğer çıkışını Süper Lig'e taşıyabilirse iki lig arası geçişi sağlamış ilk üst düzey oyuncu olarak anılacak ve yukarıda bahsetmeye çalıştığımız çift yönlü yabancı transferi hattının kurdelasını kesen adam olacak. Türkiye Süper Ligi'nin hemen hemen hiçbir ligle oyuncu alışverişi babında düzenli bir ilişkisi yok. Menajerlerin kamyonla doldurup getirdiği yabancılardan para biraz bollaşınca "Bunların isimlisi yok mu" stratejisine adım atmış vaziyetteyiz. Orta Avrupa'yı hatta çok yakın ilişkiler içinde olmamız gereken Balkanları geçtim, Azerbaycan'dan çıkan ve yabancı kontenjanı doldurmayan tek tük genç yeteneği bile Hollanda'ya, Almanya'ya kaptırıyoruz ya, ona yanıyorum. Plansızlık diz boyu ya da 'dış mihraklar' edebiyatının etkisi mi, bilemedim.
İşte tam da bu yüzden işi uluslararası boyuta dökmeden en azından ikinci ligiyle irtibat kuran bir Türkiye Ligi daha sağlıklı, daha 'sosyal' bir yapıya doğru evrilirse bu diğer aksaklıkların çözümü için de bir model oluşturabilir diye düşünüyorum. Orta ve uzun vadeli bu 'hayalin' gerçeğe dönüşmesi için ise Emmanuel Emenike gibi oyunculara şiddetle ihtiyaç var...
Bank Asya'daki şampiyonların hep ayrı bir hikayesi oluyor, sezon başı öngörülerinin çok dışına çıkan takımlar şampiyonluk ipini göğüsleyebiliyor. Her maçını takip edemesek de takım bütünlüğünü sağlayan, ofansif sistemi kusursuz işleyen Kardemir Karabük'te bu sistemin merkezine yerleştirilmiş olan Emmanuel Emenike parıl parıl parlıyordu Yasin Avcı'yla beraber...
Türkiye'ye aslında Gençlerbirliği'yle anlaşmak için gelen ancak daha sonra Hacettepe'ye kiralanacağını öğrenince imza atmaktan vazgeçen Emenike'yi ikna eden Karabük, maliyeti uygun bu hamlesiyle kendisine Süper Lig yolu açtı. Üç sezon önce Hasan Doğan federasyonu döneminde hayata geçirilen bu fikrin Bank Asya 1.Lig için anlamı büyüktü çünkü hem çeşitliliği sağlamak hem de çizgilerin Süper Lig kadar net olmadığı bu yarışta öne geçebilmek adına araştırmaya teşvik etmesiyle iyi ve genç yabancıların önünü açtı.
![]() |
| Orduspor'da 80 numaralı formayı giyen 88 doğumlu Bruno, 32 Bank Asya 1.Lig maçında 21 gol kaydetmeyi başarmıştı... |
Zirve ligdeki muadillerinin vurdumduymazlığından sıyrılan ekiplerin tek yabancıyla dahi takımı farklılaştırmasına ilk örnek Orduspor'un Brezilya U17 patentli golcüsü Bruno Ferreira Mombra Rosa ya da daha bilinen adıyla Bruno Mezenga'ydı. Bank Asya'da süperstar muamelesi görecek kadar parlayan Brezilyalının şu sıralar Danimarka'da top koşturuyor olması Türkiye için çakılmış bir sınav anlamı taşısa da Bank Asya için güzel bir işaretti.
Bu yabancı kontenjanlarını anlamlı kılan asıl espri hem Süper Lig takımlarına kolaylık ve esneklik getirecek kiralama fikrine uygunluğu hem de Bank Asya takımları için parlattıkları yabancıları Süper Lig'e pazarlama fırsatı sunmasıydı ama ya bizim kulüplerimiz bu kuralların yorumunu iyi yapamıyor ya da biz bir şeyleri eksik biliyoruz. İlk hangi kulüp uyanacak bu işe diye notumuzu düşüp Emenike'ye dönelim.
Emenike, Bank Asya'dan Süper Lig'e geçiş yapan yabancılar arasında özel bir konuma sahip ve başarılı olması birçok açıdan da bir ilk, bir öncü kimliği taşıyabilir Nijeryalı. Zirve lig kariyerindeki ilk maçında Manisaspor filelerine harika bir gol bırakan Emmanuel Emenike eğer çıkışını Süper Lig'e taşıyabilirse iki lig arası geçişi sağlamış ilk üst düzey oyuncu olarak anılacak ve yukarıda bahsetmeye çalıştığımız çift yönlü yabancı transferi hattının kurdelasını kesen adam olacak. Türkiye Süper Ligi'nin hemen hemen hiçbir ligle oyuncu alışverişi babında düzenli bir ilişkisi yok. Menajerlerin kamyonla doldurup getirdiği yabancılardan para biraz bollaşınca "Bunların isimlisi yok mu" stratejisine adım atmış vaziyetteyiz. Orta Avrupa'yı hatta çok yakın ilişkiler içinde olmamız gereken Balkanları geçtim, Azerbaycan'dan çıkan ve yabancı kontenjanı doldurmayan tek tük genç yeteneği bile Hollanda'ya, Almanya'ya kaptırıyoruz ya, ona yanıyorum. Plansızlık diz boyu ya da 'dış mihraklar' edebiyatının etkisi mi, bilemedim.
İşte tam da bu yüzden işi uluslararası boyuta dökmeden en azından ikinci ligiyle irtibat kuran bir Türkiye Ligi daha sağlıklı, daha 'sosyal' bir yapıya doğru evrilirse bu diğer aksaklıkların çözümü için de bir model oluşturabilir diye düşünüyorum. Orta ve uzun vadeli bu 'hayalin' gerçeğe dönüşmesi için ise Emmanuel Emenike gibi oyunculara şiddetle ihtiyaç var...
Milan Stepanov & Bursaspor
Kendime birkaç gün mola verdiğim sırada gerçekleşen ancak pek de hak ettiği ilgili çekmeyen bir transfer oldu Milan Stepanov'un girişi. Başarısızlığın ardından transfer çılgınlığına kendini kaptıran üç büyükler arasında kadrosunu muhafaza edip birkaç yabancı oyuncuyla takviye eden Bursaspor adına altın değerinde bir hamle. Üçlü stoper rotasyonunda Tomas Zapotocny'nin gidişiyle açılan boşluğu doldurabilecek, hatta bu rolün de üstüne çıkabilecek bir isim Stepanov.
Trabzonspor çoğu zaman göz ardı edilse de Türkiye standartlarının üstünde yabancı oyuncular getirmesiyle özel bir yerdedir bence, Milan Stepanov da geldiği dönemde bu etkiyi yapan en iyi oyunculardan biriydi. Pepe'yi Real Madrid'e 30 milyon avroya sattıktan sonra onun yerine Stepanov'u düşündüler ancak Sırp stoper bu beklentileri karşılamanın çok ama çok uzağında kaldı, hatta "fiyasko" bile denebilir belki ama Türkiye Ligi'nden Avrupa'nın zirve yolu Porto'ya geçiş yapması bile önemli bir referanstır. Yok sayılmaması gerekir.
Stepanov'u geçen sezon Servet Çetin ve Marsilya rüzgarları eserken stoper arayışında olan Galatasaray için +2'ye de uygunluğuyla düşünmüştüm ama kısmet olmadı. Geçen sezon da transfer yapamayınca piyasası iyice düşmüşken Şampiyonlar Ligi kartını da doğru oynayan Bursaspor bence doğru bir iş yaptı. Mevcut stratejisine çok çok uygun bir iş çıkardığını söylemek gerek. Büyük maç eksiği var ve üst düzey mücadeleden uzak kaldı ama Ömer ve İbrahim'le beraber göbeği dolduramayacağını kim söyleyebilir ki?
Bursaspor'un bu sene 30 milyon avroya yakın bir para alacağını, bu bütçenin nasıl kullanılacağının Bursa'nın ve Türkiye Ligi'nin yakın geleceğine etki edeceğini sık sık yazdık. Bursaspor yönetimi ve Ertuğrul Sağlam risksiz bir yol seçti. Yerliler de dahil kadroyu ana hatlarıyla koruyarak mevcut yapıya uyum sağlamakta zorluk çekmeyeceklerine inandıkları üç yabancı aldılar. Federico Insua, Steinert ve Milan Stepanov. Büyük eklemeler değiller ama Insua, oyun kuruculuğu kıvırırsa, Steinert de kenardan gelen ve katkı veren Batalla'ya benzer bir role bürünürse Milan Stepanov ekiyle geçen seneki oyunun üstüne koyulabilir. Şampiyonlar Ligi'nde oynuyoruz gazıyla çok büyük paralar harcanmamasını bence makul karşılamak gerekiyor.
Bursaspor'daki esas değişim bence bu sene daha da ön plana çıkacak yerli oyuncuların satışı sonrası gerçekleşecektir. Yabancı oyunculara tonlarca para döken üç büyükler ilk 11'de beş kaliteli yerli oyuncunun da bulunması gerektiğini hatırladığında Bursaspor bu işten en fazla kâr eden takım olacak...
Trabzonspor çoğu zaman göz ardı edilse de Türkiye standartlarının üstünde yabancı oyuncular getirmesiyle özel bir yerdedir bence, Milan Stepanov da geldiği dönemde bu etkiyi yapan en iyi oyunculardan biriydi. Pepe'yi Real Madrid'e 30 milyon avroya sattıktan sonra onun yerine Stepanov'u düşündüler ancak Sırp stoper bu beklentileri karşılamanın çok ama çok uzağında kaldı, hatta "fiyasko" bile denebilir belki ama Türkiye Ligi'nden Avrupa'nın zirve yolu Porto'ya geçiş yapması bile önemli bir referanstır. Yok sayılmaması gerekir.
Stepanov'u geçen sezon Servet Çetin ve Marsilya rüzgarları eserken stoper arayışında olan Galatasaray için +2'ye de uygunluğuyla düşünmüştüm ama kısmet olmadı. Geçen sezon da transfer yapamayınca piyasası iyice düşmüşken Şampiyonlar Ligi kartını da doğru oynayan Bursaspor bence doğru bir iş yaptı. Mevcut stratejisine çok çok uygun bir iş çıkardığını söylemek gerek. Büyük maç eksiği var ve üst düzey mücadeleden uzak kaldı ama Ömer ve İbrahim'le beraber göbeği dolduramayacağını kim söyleyebilir ki?
Bursaspor'un bu sene 30 milyon avroya yakın bir para alacağını, bu bütçenin nasıl kullanılacağının Bursa'nın ve Türkiye Ligi'nin yakın geleceğine etki edeceğini sık sık yazdık. Bursaspor yönetimi ve Ertuğrul Sağlam risksiz bir yol seçti. Yerliler de dahil kadroyu ana hatlarıyla koruyarak mevcut yapıya uyum sağlamakta zorluk çekmeyeceklerine inandıkları üç yabancı aldılar. Federico Insua, Steinert ve Milan Stepanov. Büyük eklemeler değiller ama Insua, oyun kuruculuğu kıvırırsa, Steinert de kenardan gelen ve katkı veren Batalla'ya benzer bir role bürünürse Milan Stepanov ekiyle geçen seneki oyunun üstüne koyulabilir. Şampiyonlar Ligi'nde oynuyoruz gazıyla çok büyük paralar harcanmamasını bence makul karşılamak gerekiyor.
Bursaspor'daki esas değişim bence bu sene daha da ön plana çıkacak yerli oyuncuların satışı sonrası gerçekleşecektir. Yabancı oyunculara tonlarca para döken üç büyükler ilk 11'de beş kaliteli yerli oyuncunun da bulunması gerektiğini hatırladığında Bursaspor bu işten en fazla kâr eden takım olacak...
Türkiye'nin Ülke Puanı '11: Altıncılık Yolunda
Yeni sezon kulüpler için olduğu kadar ülkeler için de yeni bir başlangıç demek. Avrupa kupalarında da desteler yeniden karılır ve kulüpler hem kendi hem de ülkelerinin başarısı için yarışmaya başlar. Geçen seneye hızlı girsek de Şubat ayına kalmayı başaran Galatasaray ve Fenerbahçe beklenen ilerlemeyi kaydedememişti. Türkiye, ortalama üstü bir performans ortaya koysa da geçen sezonu beş büyüklerin hemen arkasında kapatan Hollanda ve Portekiz'in önüne geçmeyi geçmeyi başaramamıştı. Bu sene de rakipler aynı ama hedef büyüdü. Türkiye, son üç sezon kaydettiği aşamayla artık ilk 10 için değil ilk 6 için mücadele verecek...
Altıncı Rusya, Türkiye'nin sadece 3.400 puan önünde yer alırken Rusya, Ukrayna, Portekiz, Türkiye ve Hollanda ikinci beşli olarak sıralanıyorlar. Bu beşli arasındaki en prestijli konum şüphesiz altıncılık fakat bu derecenin sadece bir rakam olmaktan öte anlamları var. Yandaki tabloda hangi sıradaki ülkenin hangi kupalara hangi turdan kaç takım yolladığı görülüyor. İlk beş ülkenin yerleri sabitken onların hegamonyasına eklenen sadece bir ülke var. Altıncı ülke Şampiyonlar Ligine ikisi direkt olarak grup aşamasından başlamak üzere üç ekip yolluyor ve bu lig için de inanılmaz bir nakit girdisi ve prestij anlamına geliyor. O yüzden geçen sezonlara oranla çok daha önemli ve çetin bir mücadeleye girecek Türkiye.
Rakipler hakkında birebir yapmak için henüz çok erken ancak Rusya, Ukrayna ve Portekiz'in bir adım önde olacağını şimdiden not düşmek lazım ve 3.400 puan gibi ilk bakışta eritilebilir duran bir farkın mevcut olması bizleri yanıltabilir. Türkiye'nin bu sezon içinde bu atılımı yapabilecek konumda değil. Ön taraftaki üçlünün de 3.500 puan üstüne çıkmak çok zor. Hatta en başarılı üç sezonumuzu yan yana yazarsak bunun ne anlama geldiği açıkça görülecektir.
Son üç sezonda bu kriteri sağlayabildiğimiz sezon yok, 3.500 puan farkla rakiplerimizi geçebidiğimiz tek performansın da 9.750 puan aldığımız 2007/08 sezonu. Yani hedef altıncılık olsa da bunun kademeli bir hedef olduğunu vurgulamamız lazım.
Şimdilik sezon hakkında yapabileceğimiz tek yorum fire vermeden elemeleri tamamlamak ve Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi gruplarına beş takım sokabilmek. Bunu becerdiğimiz anda rakiplerimizin bir adım önüne geçme şansı elde edebiliriz. Geçen sezonlarda olduğu gibi ıskarta ekipler yok. Takım puanı problemli olan Bursaspor'un direkt olarak gruplardan başlayacak olması bu açıdan büyük şans. Tökezleme ihtimali olan tek takım Trabzonspor bu görüntüde, umarım Şenol Güneş yönetimde onlar da bu sezon elemeleri geçmeyi başarırlar. Galatasaray'ın da bir facianın eşiğinde olduğunu da not düşüyoruz elbette. Hem ülke sıralaması hem de Galatasaray'ın sezonu özelinde sıkıntılı bir hafta bizi bekliyor...
Altıncı Rusya, Türkiye'nin sadece 3.400 puan önünde yer alırken Rusya, Ukrayna, Portekiz, Türkiye ve Hollanda ikinci beşli olarak sıralanıyorlar. Bu beşli arasındaki en prestijli konum şüphesiz altıncılık fakat bu derecenin sadece bir rakam olmaktan öte anlamları var. Yandaki tabloda hangi sıradaki ülkenin hangi kupalara hangi turdan kaç takım yolladığı görülüyor. İlk beş ülkenin yerleri sabitken onların hegamonyasına eklenen sadece bir ülke var. Altıncı ülke Şampiyonlar Ligine ikisi direkt olarak grup aşamasından başlamak üzere üç ekip yolluyor ve bu lig için de inanılmaz bir nakit girdisi ve prestij anlamına geliyor. O yüzden geçen sezonlara oranla çok daha önemli ve çetin bir mücadeleye girecek Türkiye.Rakipler hakkında birebir yapmak için henüz çok erken ancak Rusya, Ukrayna ve Portekiz'in bir adım önde olacağını şimdiden not düşmek lazım ve 3.400 puan gibi ilk bakışta eritilebilir duran bir farkın mevcut olması bizleri yanıltabilir. Türkiye'nin bu sezon içinde bu atılımı yapabilecek konumda değil. Ön taraftaki üçlünün de 3.500 puan üstüne çıkmak çok zor. Hatta en başarılı üç sezonumuzu yan yana yazarsak bunun ne anlama geldiği açıkça görülecektir.
- 07/08: Rusya-11.250, Ukrayna-4.875, Portekiz-7.928, Hollanda 5.000 || Türkiye-9.750
- 08/09: Rusya-9.750, Ukrayna-16.625, Portekiz-6.785, Hollanda 6.333 || Türkiye-7.000
- 09/10: Rusya-6.166, Ukrayna-5.800, Portekiz 10.000, Hollanda 9.416 || Türkiye- 7.600
Son üç sezonda bu kriteri sağlayabildiğimiz sezon yok, 3.500 puan farkla rakiplerimizi geçebidiğimiz tek performansın da 9.750 puan aldığımız 2007/08 sezonu. Yani hedef altıncılık olsa da bunun kademeli bir hedef olduğunu vurgulamamız lazım.
Şimdilik sezon hakkında yapabileceğimiz tek yorum fire vermeden elemeleri tamamlamak ve Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi gruplarına beş takım sokabilmek. Bunu becerdiğimiz anda rakiplerimizin bir adım önüne geçme şansı elde edebiliriz. Geçen sezonlarda olduğu gibi ıskarta ekipler yok. Takım puanı problemli olan Bursaspor'un direkt olarak gruplardan başlayacak olması bu açıdan büyük şans. Tökezleme ihtimali olan tek takım Trabzonspor bu görüntüde, umarım Şenol Güneş yönetimde onlar da bu sezon elemeleri geçmeyi başarırlar. Galatasaray'ın da bir facianın eşiğinde olduğunu da not düşüyoruz elbette. Hem ülke sıralaması hem de Galatasaray'ın sezonu özelinde sıkıntılı bir hafta bizi bekliyor...
Avrupa'nın Katarları
24 Temmuz 2010
Etiketler:
Avrupa Futbolu,
Avrupa'nın Diğer Ligleri,
Süper Lig,
Türk Futbolu
10
yorum
Avrupa'da liglerin dağılımına tepeye muhakkak İngiltere, İspanya, İtalya, Almanya ve Fransa beşlisi yazılır. Üst düzey bütün oyuncuların yolu buradan geçer, buradan yetişir. Geri kalan bütün ligler de bu beş lige göre konumlanıyor. Büyük beşliye oyuncu pazarlayan ve üst sınıf futbolcuların yetişme kaynağı olan, hatta beş büyüklerden Fransa'nın da dahil olduğu Portekiz, Hollanda grubu. Ada'yı besleyen İskandinav ligleri ve İskoçya, Almanya'yı besleyen eski Çekoslovakya ve Yugoslavya bölgesi de bu sınıfın yan kolları olarak görülebilir. Fakat bu zincirinin altında değil de yanında yer bulan, güçlü bir sermayenin bulunduğu ancak yeni gelenekleri sebebiyle kendini bu sistemin ne altında ne de üstünde yer bulabilen dört farklı lig ve ülke var: Rusya, Yunanistan, Ukrayna ve Türkiye...
Bu üç ligin mevcut yapısında ülkenin futbolu farklı bir sektör olarak tanımlayıp diğer liglere göre daha serbest bir finans denetimi sağlamasının büyük payı var. Herhangi bir sınırlamaya maruz kalmadan, mevcut bütçesinin çok üstünde harcamalar yapıp para saçabilme imkanına kavuşan takımlar kariyer hedeflerinden sapan oyuncuları kandırabilme şansına sahip oluyorlar. 2000 yılında Galatasaray'ın kaydettiği aşamayla bambaşka bir boyuta taşınan Türkiye içindeki rekabet de benzer bir kimliğe sahip. Rusya ve Ukrayna'nın çıkışı daha geç olsa da onlar direkt olarak futbol dışı paralarla dönüyor. Sebebi ne olursa olsun, işler sistemde yer almayan büyük bütçeli bu kulüpler dikkatli olmazlarsa kendilerini bir anda büyük beşlinin çöp kutusu olarak bulabilirler. Bir diğer deyişle Avrupa'nın Katarları haline dönüşebilirler.
Aslına bakılırsa bu açıdan en sıkıntılı ülkelerden birisiyiz. Vahşi rekabetin yanına sınırlı yabancı kontenjanını yazınca oluşan hazır ve direkt katkı verecek oyuncu talebi ismi daha parlak oyuncuya, dolayısıyla CV'sinde daha büyük işler başarmış oyunculara kayıyor. Yalnız burada şöyle bir sorun var. Parasını verseniz dahi bu çapta oyuncuların beş büyük lig yerine Türkiye'ye gelmesi için ortaya konulacak geçerli argümanlar çok kısıtlı Bu sınıftaki oyuncular Türkiye'ye adım atıyorsa belli defoları olduğundan büyük beşlide var olmasının zor olduğunu da gösterir bu. İşte bu yüzden oyuncu seçimi çok ama çok kıymetli, belki de İngiltere, İspanya, İtalya ve Almanya gibi büyük tüketicilerden çok daha ince çalışması gerekiyor bu ülkelerin.
Bu açıdan Türkiye'de değişen bir refleks olduğunu görüyorum bu sene, özellikle Galatasaray ve Fenerbahçe'nin yöneldiği oyuncu profillerinde gözle görülür bir değişiklik var. Miroslav Stoch, Juan Pablo Pino ve Issier Dia. 20 ile 23 yaş arasındaki bu üç yabancı oyuncuya 3 ile 6.5 milyon avro arası bonservis bedeli ödeyen iki kulüp genelde daha hazır oyunculara yönelirlerdi. Oldukça şaşırtıcı ve umut verici bir gelişme bu. Peki yaş tek kriter mi arkadaşım, her genç iyi midir diye düşünenler olabilir. Bunun da haklılık payı var elbette ama bu hamleleri değerli kılan iki önemli husus var bana göre.
Diğer ülkelerdeki mevcut görüntüye de değinerek "şimdilik" son verelim bu yazıya ancak bu ana fikirde devam eden yazılar blogda yer almaya devam edecektir.
Rusya: Kulüplerin özellikle de CSKA Moskova'nın hazır oyuncu pazarından genç ve potansiyelli oyunculara doğru kaymasıyla birlikte kafalardaki Rusya imajını yıkmaya doğru gidiyorlar. "Katar grubu"nun ağabeyi gibi gözükseler de yavaş yavaş kendilerine büyük liglere doğrudan satış yapan bir lig konumuna geçtiler. Krasic, Honda gibi oyuncuların sahneye ilk kez CSKA'da çıkması önemli göstergeler. Bu oyuncuların arkasını getirebilirlerse, ki çabalıyorlar, Avrupa futbolunun kenar mahallesi olmaktan çıkıp sisteme tam entegre olmuş, önemli bir lige dönüşebilirler.
Ukrayna: Son 10 yılda büyük yatırım gören Şahtar'ın önderliğinde Brezilya pazarına giren ve bugün Galatasaray'da forma giyen Elano'nun da yer aldığı birçok ismin çıkış noktası olarak farklılaşma noktasında önemli bir adım atmışlardı. Portekiz gibi bir çıkış noktası varken Güney Amerika pazarının çıkış noktalarından biri olmaları zor ama burada ufak bir nüans var ki Ukrayna kariyer eğrisi düşüşte oyunculara yönelme noktasında en sınıftaki en tutucu ülke.
Yunanistan: Bana kalırsa "Avrupa'nın Katarı" etiketine en yakın duran ülkelerden birisi Yunanistan. Olympiakos ve Panathinaikos önderliğinde yıllardır Premier Lig başta olmak üzere birçok ligden yüksek profilde oyuncu koparmaya çalışıyorlar ve bunun yan etkilerinden birisi son durağı Yunanistan olan birçok oyuncunun bu takımlarda birikmesi anlamına geliyor. Özellikle bu sezon Olympiakos'un yürüttüğü popülist transfer politikası bence Yunanistan Ligi için iyi bir imajdan çok tehlike vâdediyor...
Bu üç ligin mevcut yapısında ülkenin futbolu farklı bir sektör olarak tanımlayıp diğer liglere göre daha serbest bir finans denetimi sağlamasının büyük payı var. Herhangi bir sınırlamaya maruz kalmadan, mevcut bütçesinin çok üstünde harcamalar yapıp para saçabilme imkanına kavuşan takımlar kariyer hedeflerinden sapan oyuncuları kandırabilme şansına sahip oluyorlar. 2000 yılında Galatasaray'ın kaydettiği aşamayla bambaşka bir boyuta taşınan Türkiye içindeki rekabet de benzer bir kimliğe sahip. Rusya ve Ukrayna'nın çıkışı daha geç olsa da onlar direkt olarak futbol dışı paralarla dönüyor. Sebebi ne olursa olsun, işler sistemde yer almayan büyük bütçeli bu kulüpler dikkatli olmazlarsa kendilerini bir anda büyük beşlinin çöp kutusu olarak bulabilirler. Bir diğer deyişle Avrupa'nın Katarları haline dönüşebilirler.
Aslına bakılırsa bu açıdan en sıkıntılı ülkelerden birisiyiz. Vahşi rekabetin yanına sınırlı yabancı kontenjanını yazınca oluşan hazır ve direkt katkı verecek oyuncu talebi ismi daha parlak oyuncuya, dolayısıyla CV'sinde daha büyük işler başarmış oyunculara kayıyor. Yalnız burada şöyle bir sorun var. Parasını verseniz dahi bu çapta oyuncuların beş büyük lig yerine Türkiye'ye gelmesi için ortaya konulacak geçerli argümanlar çok kısıtlı Bu sınıftaki oyuncular Türkiye'ye adım atıyorsa belli defoları olduğundan büyük beşlide var olmasının zor olduğunu da gösterir bu. İşte bu yüzden oyuncu seçimi çok ama çok kıymetli, belki de İngiltere, İspanya, İtalya ve Almanya gibi büyük tüketicilerden çok daha ince çalışması gerekiyor bu ülkelerin.
Bu açıdan Türkiye'de değişen bir refleks olduğunu görüyorum bu sene, özellikle Galatasaray ve Fenerbahçe'nin yöneldiği oyuncu profillerinde gözle görülür bir değişiklik var. Miroslav Stoch, Juan Pablo Pino ve Issier Dia. 20 ile 23 yaş arasındaki bu üç yabancı oyuncuya 3 ile 6.5 milyon avro arası bonservis bedeli ödeyen iki kulüp genelde daha hazır oyunculara yönelirlerdi. Oldukça şaşırtıcı ve umut verici bir gelişme bu. Peki yaş tek kriter mi arkadaşım, her genç iyi midir diye düşünenler olabilir. Bunun da haklılık payı var elbette ama bu hamleleri değerli kılan iki önemli husus var bana göre.
- Araştırma denemesinde bulunmak ve ülke şartları içinde risk alabilmek
- Kariyerinde yükseliş eğrisi devam eden oyunculara yatırım yapmak
![]() |
| Rusya Ligi'nde değişen profilin simge ismi Japon Keisuke Honda |
Diğer ülkelerdeki mevcut görüntüye de değinerek "şimdilik" son verelim bu yazıya ancak bu ana fikirde devam eden yazılar blogda yer almaya devam edecektir.
Rusya: Kulüplerin özellikle de CSKA Moskova'nın hazır oyuncu pazarından genç ve potansiyelli oyunculara doğru kaymasıyla birlikte kafalardaki Rusya imajını yıkmaya doğru gidiyorlar. "Katar grubu"nun ağabeyi gibi gözükseler de yavaş yavaş kendilerine büyük liglere doğrudan satış yapan bir lig konumuna geçtiler. Krasic, Honda gibi oyuncuların sahneye ilk kez CSKA'da çıkması önemli göstergeler. Bu oyuncuların arkasını getirebilirlerse, ki çabalıyorlar, Avrupa futbolunun kenar mahallesi olmaktan çıkıp sisteme tam entegre olmuş, önemli bir lige dönüşebilirler.
Ukrayna: Son 10 yılda büyük yatırım gören Şahtar'ın önderliğinde Brezilya pazarına giren ve bugün Galatasaray'da forma giyen Elano'nun da yer aldığı birçok ismin çıkış noktası olarak farklılaşma noktasında önemli bir adım atmışlardı. Portekiz gibi bir çıkış noktası varken Güney Amerika pazarının çıkış noktalarından biri olmaları zor ama burada ufak bir nüans var ki Ukrayna kariyer eğrisi düşüşte oyunculara yönelme noktasında en sınıftaki en tutucu ülke.
Yunanistan: Bana kalırsa "Avrupa'nın Katarı" etiketine en yakın duran ülkelerden birisi Yunanistan. Olympiakos ve Panathinaikos önderliğinde yıllardır Premier Lig başta olmak üzere birçok ligden yüksek profilde oyuncu koparmaya çalışıyorlar ve bunun yan etkilerinden birisi son durağı Yunanistan olan birçok oyuncunun bu takımlarda birikmesi anlamına geliyor. Özellikle bu sezon Olympiakos'un yürüttüğü popülist transfer politikası bence Yunanistan Ligi için iyi bir imajdan çok tehlike vâdediyor...
6 + 2 + 2 = ?
Türkiye'nin arızalı yabancı sınırlama sistemine bugün bir ek yapıldı ve sahadaki ile kulübedeki yabancıların yanına iki de tribünde yabancı oturtma hakkı getirildi. Bunun anlamsızlığını, mevcut yabancı havuzuna olumlu katkı yapmayacağı fikri ağırlıkta gibi gözükmekle birlikte ben uygulamanın bir rahatlama getireceğine inananlardanım. Mevcut yabancı rotasyonunda revizyona gitmeye çalışan ekipler için bir emniyet sübabı olabilir 'artı iki', ülkede sıkça yaşanan "Ben gitmiyorum, tazminatımı ver" restlerini artık yabancı oyunculardan daha az duyulacak, iyi bir teklif gelen yabancıyı gönderirken üç kere düşünmeden alternatifiyle zorlanmadan görüşen takımlar bence sistem için önemli bir artıdır.
İtirazların yoğun bölümünü oluşturan kısım mevcut yönetimlerin zaten yürürlükte olan uygulamalardan tam verimle faydalanamadığı, bu yeni ekin de bir yabancı birikmesi yaratacağı yönünde. Fakat bu yapılan ekin bir eksiği kapattığı gerçeğini değiştirmez ki. İster iki yabancı, ister sınırsız yabancı olsun, sorumluluk ve tercihini doğru kullanma becerisi kulüp yönetimlerine aittir. İngiltere sistemi de gelse, Portekiz sistemi de gelse, Almanya sistemi de gelse bu durum sabittir, değişken olan kuralın değil yönetimlerin verimliliğidir. Siz ne yaparsanız yapın, Tabata'ya 8 milyon avro veren zihniyete bir önlem alamazsınız, yapacak bir şey yok.
Bu yabancı 'açılımının' bir diğer getirisi de özellikle üst bölümdeki vahşi rekabet sebebiyle takımların 25 yaş altı yabancılara yönelmelerinin gittikçe zorlaşmasıydı. Bu ülke şu anda dünyanın en büyük 15-20 hücum oyuncusundan ikisinin Türkiye'ye aynı transfer döneminde geldiğini gördü, ikisi de 25 yaşının altındaydı: Franck Ribery ve Nicolas Anelka. Bizim bu tip oyuncuları denemeye devam etmemiz lazım, 25-30 yaş arası verimli olan adamlar, takıma oyun bilgisi ve tecrübe katacak 30+ oyuncular elbette vardır ama aldığınız hiçbir yabancı oyuncuyu aldığınız fiyata Avrupa'ya veremeyecek durumda iseniz orada bir tıkanma yaşanıyor ve tek yönlü transfer stratejileri bir süre sonra tıkanmaya ve şişen oyuncu ücretlerine neden oluyor. Zihniyet değişikliğini sağlamak için arada böyle nefes alanları açmak iyidir.
Senin aklındaki uygulama neydi derseniz ben sahadaki yabancı sayısı sabit kalmak koşuluyla yabancı oyuncu sayısının serbest bırakılmasını, bu sistemin de A2 Ligi'ne bir şekilde entegre edilmesini savunuyorum. Altyapıları tamamen yerli, üst tarafı ağırlıklı yabancı kurarsanız hem altyapıdaki kalite sınırlanıyor, hem de üst düzeye geçiş oldukça dar oluyor. 20 yaşında, Türkçe bilen, kulüp kültürüne aşina yabancı oyuncuları da olmalı Süper Lig takımlarının. Yoksa ithalat kültürüyle yabancı sorunu çözülmeyecek, taşıma suyla bu devran dönmeye devam edecektir. Yine de uygulama bence çözüm olmasa da olumlu bir gelişmedir, kısmen de olsa...
İtirazların yoğun bölümünü oluşturan kısım mevcut yönetimlerin zaten yürürlükte olan uygulamalardan tam verimle faydalanamadığı, bu yeni ekin de bir yabancı birikmesi yaratacağı yönünde. Fakat bu yapılan ekin bir eksiği kapattığı gerçeğini değiştirmez ki. İster iki yabancı, ister sınırsız yabancı olsun, sorumluluk ve tercihini doğru kullanma becerisi kulüp yönetimlerine aittir. İngiltere sistemi de gelse, Portekiz sistemi de gelse, Almanya sistemi de gelse bu durum sabittir, değişken olan kuralın değil yönetimlerin verimliliğidir. Siz ne yaparsanız yapın, Tabata'ya 8 milyon avro veren zihniyete bir önlem alamazsınız, yapacak bir şey yok.
Bu yabancı 'açılımının' bir diğer getirisi de özellikle üst bölümdeki vahşi rekabet sebebiyle takımların 25 yaş altı yabancılara yönelmelerinin gittikçe zorlaşmasıydı. Bu ülke şu anda dünyanın en büyük 15-20 hücum oyuncusundan ikisinin Türkiye'ye aynı transfer döneminde geldiğini gördü, ikisi de 25 yaşının altındaydı: Franck Ribery ve Nicolas Anelka. Bizim bu tip oyuncuları denemeye devam etmemiz lazım, 25-30 yaş arası verimli olan adamlar, takıma oyun bilgisi ve tecrübe katacak 30+ oyuncular elbette vardır ama aldığınız hiçbir yabancı oyuncuyu aldığınız fiyata Avrupa'ya veremeyecek durumda iseniz orada bir tıkanma yaşanıyor ve tek yönlü transfer stratejileri bir süre sonra tıkanmaya ve şişen oyuncu ücretlerine neden oluyor. Zihniyet değişikliğini sağlamak için arada böyle nefes alanları açmak iyidir.
Senin aklındaki uygulama neydi derseniz ben sahadaki yabancı sayısı sabit kalmak koşuluyla yabancı oyuncu sayısının serbest bırakılmasını, bu sistemin de A2 Ligi'ne bir şekilde entegre edilmesini savunuyorum. Altyapıları tamamen yerli, üst tarafı ağırlıklı yabancı kurarsanız hem altyapıdaki kalite sınırlanıyor, hem de üst düzeye geçiş oldukça dar oluyor. 20 yaşında, Türkçe bilen, kulüp kültürüne aşina yabancı oyuncuları da olmalı Süper Lig takımlarının. Yoksa ithalat kültürüyle yabancı sorunu çözülmeyecek, taşıma suyla bu devran dönmeye devam edecektir. Yine de uygulama bence çözüm olmasa da olumlu bir gelişmedir, kısmen de olsa...
Galip Midir Bu Yolda Mağlup?...
2016 Avrupa Şampiyonası'na ev sahipliği yapmak için federasyon bu kez dersini gerçekten iyi çalışmış, özellikle işin stadyumlar ve bu proje üstünden Türk futbolunun Avrupa pazarına entegrasyonu fikri iyi işlenmiş. Bunlar rapordan sonra da gayet net bir şekilde ortadaydı fakat Türkiye yerine Fransa'nın daha ağır basmasının birkaç nedeni var, bunlar da görmezden gelinemez.
Türkiye heyetinin üstünde durduğu en önemli konu mali güvenceydi ki hem Abdullah Gül, hem de Tayyip Erdoğan üstünden verilmek istenen mesaj da Türkiye'nin 'Ukrayna' olmayacağıydı. Bildiğiniz gibi turnuvanın sadece Polonya'da ya da Polonya-Macaristan/Almanya birlikteliğiyle devam etme durumu var. Avrupa Birliği'nin yeni katılmış, gelişmekte olan ülkelere tırnak içindeki jestinin bu hale dönüşmesi tüm bu taahhütlere rağmen Türkiye'nin elini bilinçaltında zayıflatan en önemli etkendi.
İkincisi Euro 2008 sonrası hiçbir büyük turnuvanın Orta Avrupa'dan geçmiyor olması hem Dünya Kupası'nda, hem de Avrupa Şampiyonası'nda uygulanan "Bir Orta Avrupa, bir yeni ülke" gizli kuralının getirdiği baskı. 2010 Dünya Kupası Güney Afrika'dayken, 2012 Ukrayna/Polonya'dayken ve bu turnuvada da aksaklıklar mevcutken UEFA, Brezilya Dünya Kupası'nın ardından gelecek turnuvayı "daha Avrupa" olan bir ülkeye vermenin daha güvenli olduğunu düşünmüş olabilir.
Her şeye rağmen iyi bir sınav verdiğimizi düşünüyorum, kaybetmekle kazanmak arasındaki çizgide gezinmek bile karambole her turnuvaya aday olan ama eli boş dönen ülke imajımızı kırmamız açısından yeterlidir. Bu kararlılıkla devam etmek ve özellikle ulaşım ve stadyum projelerini somutlaştırmak dört sene sonra daha oturaklı bir projeyle rahat bir biçimde turnuvayı alabileceğiz gibi duruyor. En azından şimdilik beklentimiz bu yönde. Fakat kat edilen bu mesafenin bir anlam ifade etmesi için de Süper Lig'i parlatacak en önemli unsurlar olan stadyumların bir an önce tamamlanması gerekiyor. "Platini'nin tezgahı!" değil de "Galiptir bu yolda mağlup" dedirtebilmektir bütün mesele...
Türkiye heyetinin üstünde durduğu en önemli konu mali güvenceydi ki hem Abdullah Gül, hem de Tayyip Erdoğan üstünden verilmek istenen mesaj da Türkiye'nin 'Ukrayna' olmayacağıydı. Bildiğiniz gibi turnuvanın sadece Polonya'da ya da Polonya-Macaristan/Almanya birlikteliğiyle devam etme durumu var. Avrupa Birliği'nin yeni katılmış, gelişmekte olan ülkelere tırnak içindeki jestinin bu hale dönüşmesi tüm bu taahhütlere rağmen Türkiye'nin elini bilinçaltında zayıflatan en önemli etkendi.
İkincisi Euro 2008 sonrası hiçbir büyük turnuvanın Orta Avrupa'dan geçmiyor olması hem Dünya Kupası'nda, hem de Avrupa Şampiyonası'nda uygulanan "Bir Orta Avrupa, bir yeni ülke" gizli kuralının getirdiği baskı. 2010 Dünya Kupası Güney Afrika'dayken, 2012 Ukrayna/Polonya'dayken ve bu turnuvada da aksaklıklar mevcutken UEFA, Brezilya Dünya Kupası'nın ardından gelecek turnuvayı "daha Avrupa" olan bir ülkeye vermenin daha güvenli olduğunu düşünmüş olabilir.
Her şeye rağmen iyi bir sınav verdiğimizi düşünüyorum, kaybetmekle kazanmak arasındaki çizgide gezinmek bile karambole her turnuvaya aday olan ama eli boş dönen ülke imajımızı kırmamız açısından yeterlidir. Bu kararlılıkla devam etmek ve özellikle ulaşım ve stadyum projelerini somutlaştırmak dört sene sonra daha oturaklı bir projeyle rahat bir biçimde turnuvayı alabileceğiz gibi duruyor. En azından şimdilik beklentimiz bu yönde. Fakat kat edilen bu mesafenin bir anlam ifade etmesi için de Süper Lig'i parlatacak en önemli unsurlar olan stadyumların bir an önce tamamlanması gerekiyor. "Platini'nin tezgahı!" değil de "Galiptir bu yolda mağlup" dedirtebilmektir bütün mesele...
94'ün 17 Yaş Altı Milli Takımı & Bugün
Dünya Kupası yaklaşadursun, 17 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası heyecanında yol yarılandı bile. Okay Yokuşlu, Artun Akçakın gibi oyuncuları izlemenin yanı sıra geçen sene Dünya Şampiyonası'na katılan takımın arkasından gelen jenerasyonu tanımak için de iyi bir fırsat oluyor. Fakat bu yazıda bahsedeceğim gençler bugünün değil 16 yıl öncesinin Avrupa şampiyonluğuna uzanan gençleri...
Aslında internet alemini baya sıkı tarasam da o kadronun tamamına ulaşabilmek mümkün değil. FIFA, turnuvalarının kadrolarını saklıyor ama UEFA'nın böyle bir adeti yok. Kanırta kanırta final kadrosunu çıkarabiliyorsunuz sadece. Finalde Danimarka'yı geçen 'şampiyon kadro'ya baktığımızda isimlerin birçoğu yabancı. Arada parlayan iki isim var: Fatih Tekke ve Fevzi Tuncay...
Genç milli takımlarda, özellikle de bu yaş kategorilerinde her zaman savunduğum bir tez var: başarılı bir jenerasyondan en fazla iki-üç oyuncu A milli takım düzeyine ulaşabilir, gerisi gerçekten ekstradır. Bu kadroya baktığımızda da benzer bir tablo var ama o günün şartlarını farklı kılan bazı detaylar var. Genç milli takım yapılanması o günler için çok yeni ve 1990'da özerkliğin gelmesiyle daha önceleri angarya olarak görülen 21 yaş ve altı kategorilere ilk kez önem verilmeye başlanıyor. 1994'te ortaya çıkan bu jenerasyon da o yapılanmanın ilk meyvelerinden.
Genç oyuncu kavramının henüz oturmadığı "pişsin, otursun sırasını beklesin" gibi şehir efsanelerinin bugünkünden daha baskın olduğu o yıllarda bir umut ışığı olması gerekiyordu bu ekibin fakat kendini kabul ettirebilen sadece iki oyuncu çıkabildi bu kadrodan. Fatih Tekke'nin de ne şartlarda, kaç yaşında kendini ispatlayabildiğini unutmamak gerek. Bu saf yeteneği ehlileştiren, şekillendiren de yetiştiği kulüp değil, kendisi olmuştu ve bunu becerebildiğinde yaşı 26'yı gösteriyordu. Bu kadar büyük bir oyuncunun bugün İspanya ya da İtalya'da değil de Rusya'da mücadele ediyor olmasının sebebi sadece yaşıdır. Herkesten de Fatih Tekke olmasını, bir şeylere 'rağmen' futbolu öğrenmesini bekleyemezsiniz.
Buradan çıkarılması gereken sorun şu. Yeterli sayıda oyuncu 18-21 yaş aralığında forma şansı bulamaması o günlerden bugüne bir miras ve bu durum başarılı olmuş, olacak her jenerasyonumuzun başına bela olacak, potansiyeline asla erişememesini sağlamaya devam edecek. Bugün Galatasaray altyapısından çıkan birisi amiyane tabirle 'wonderkid' dört genç milli oyuncu takasta kiloyla defter satar gibi kullanılıyorsa bunun başlıca sebebi eksiklerine rağmen yeteneklerini ortaya koyma, maç tecrübesiyle eksiklerini değiştirme şansının doğru zamanda, doğru takımda verilmemiş olmasıdır.
Galatasaray burada bir değişken olsa da bu takas, 90'ların başından bugüne kadar değişen bir şey olmadığını açıkça gösteriyor. Son yazımda da söylediğim gibi, Arda Turan'ı oynatacak Ersun Yanal'lara, Uğur Uçar'ı oynayacak Ertuğrul Sağlam'lara, Manisaspor'lara, Kayserispor'lara ihtiyacı var bu ülkenin. Yoksa onun baldırı güçsüz, bunun onun oyun zekası kıt, armudun sapı, üzümün çöpü diyerek genç oyuncu yetiştirilmez. Yetişmez de. Cafercan Aksu ile Arda Turan arasındaki makasın o yaşlarda sanıldığı kadar da büyük olmadığını, üstüne düşülse ondan da ortalama bir oyuncu çıkarılabileceğini varsaydığımız gün bir şeyler değişecektir. Nuri Şahin'in 2005'ten bugüne yaşadığı sürecin ders olarak okutulması gerekiyor kulüplerimize. Bunu başardığımız zaman Okay Yokuşlu'yu, Artun Akçakın'ı geleceğin Süper Lig oyuncuları gözüyle seyredebiliriz ancak...
Aslında internet alemini baya sıkı tarasam da o kadronun tamamına ulaşabilmek mümkün değil. FIFA, turnuvalarının kadrolarını saklıyor ama UEFA'nın böyle bir adeti yok. Kanırta kanırta final kadrosunu çıkarabiliyorsunuz sadece. Finalde Danimarka'yı geçen 'şampiyon kadro'ya baktığımızda isimlerin birçoğu yabancı. Arada parlayan iki isim var: Fatih Tekke ve Fevzi Tuncay...
Genç milli takımlarda, özellikle de bu yaş kategorilerinde her zaman savunduğum bir tez var: başarılı bir jenerasyondan en fazla iki-üç oyuncu A milli takım düzeyine ulaşabilir, gerisi gerçekten ekstradır. Bu kadroya baktığımızda da benzer bir tablo var ama o günün şartlarını farklı kılan bazı detaylar var. Genç milli takım yapılanması o günler için çok yeni ve 1990'da özerkliğin gelmesiyle daha önceleri angarya olarak görülen 21 yaş ve altı kategorilere ilk kez önem verilmeye başlanıyor. 1994'te ortaya çıkan bu jenerasyon da o yapılanmanın ilk meyvelerinden.
Genç oyuncu kavramının henüz oturmadığı "pişsin, otursun sırasını beklesin" gibi şehir efsanelerinin bugünkünden daha baskın olduğu o yıllarda bir umut ışığı olması gerekiyordu bu ekibin fakat kendini kabul ettirebilen sadece iki oyuncu çıkabildi bu kadrodan. Fatih Tekke'nin de ne şartlarda, kaç yaşında kendini ispatlayabildiğini unutmamak gerek. Bu saf yeteneği ehlileştiren, şekillendiren de yetiştiği kulüp değil, kendisi olmuştu ve bunu becerebildiğinde yaşı 26'yı gösteriyordu. Bu kadar büyük bir oyuncunun bugün İspanya ya da İtalya'da değil de Rusya'da mücadele ediyor olmasının sebebi sadece yaşıdır. Herkesten de Fatih Tekke olmasını, bir şeylere 'rağmen' futbolu öğrenmesini bekleyemezsiniz.
Buradan çıkarılması gereken sorun şu. Yeterli sayıda oyuncu 18-21 yaş aralığında forma şansı bulamaması o günlerden bugüne bir miras ve bu durum başarılı olmuş, olacak her jenerasyonumuzun başına bela olacak, potansiyeline asla erişememesini sağlamaya devam edecek. Bugün Galatasaray altyapısından çıkan birisi amiyane tabirle 'wonderkid' dört genç milli oyuncu takasta kiloyla defter satar gibi kullanılıyorsa bunun başlıca sebebi eksiklerine rağmen yeteneklerini ortaya koyma, maç tecrübesiyle eksiklerini değiştirme şansının doğru zamanda, doğru takımda verilmemiş olmasıdır.
Galatasaray burada bir değişken olsa da bu takas, 90'ların başından bugüne kadar değişen bir şey olmadığını açıkça gösteriyor. Son yazımda da söylediğim gibi, Arda Turan'ı oynatacak Ersun Yanal'lara, Uğur Uçar'ı oynayacak Ertuğrul Sağlam'lara, Manisaspor'lara, Kayserispor'lara ihtiyacı var bu ülkenin. Yoksa onun baldırı güçsüz, bunun onun oyun zekası kıt, armudun sapı, üzümün çöpü diyerek genç oyuncu yetiştirilmez. Yetişmez de. Cafercan Aksu ile Arda Turan arasındaki makasın o yaşlarda sanıldığı kadar da büyük olmadığını, üstüne düşülse ondan da ortalama bir oyuncu çıkarılabileceğini varsaydığımız gün bir şeyler değişecektir. Nuri Şahin'in 2005'ten bugüne yaşadığı sürecin ders olarak okutulması gerekiyor kulüplerimize. Bunu başardığımız zaman Okay Yokuşlu'yu, Artun Akçakın'ı geleceğin Süper Lig oyuncuları gözüyle seyredebiliriz ancak...

























