İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şampiyonlar Ligi: The Wall

Kuzey Londra’da halk tek pozisyonla 1-0 kazanılan, bereketli Barcelona mücadelesinin ardından mutluluğa boğulmuşken Komutan Roberto Di Matteo, askerlerine emirler yağdırmayı sürdürmektedir. “Kış geliyor. İkinci maç bu kadar kolay geçmeyecek. Duvar’ı (The Wall) onarın, hazırlıklara başlayın!” Dııı dıı, dırı dıı dııı, dırınııı...
Cüneyt Çakır, kırmızı kart ve penaltı
kararındaki başarısıyla tam not aldı.

Elbette Chelsea’nin Barcelona karşısında elde ettiği galibiyet bu mini Game of Thrones parodisi gibi gelmedi ama Roberto Di Matteo’nun öğrencileri kalelerinin önüne otobüs, uçak çekmediler, adeta bir ‘Duvar’ ördüler. Barcelona gibi bir takım karşısında 2-0 gerideyken 10 kişi kalıp maç sonunda 2-2’ye getirmek için duvar örmekten fazlası gerekiyordu elbette, o sihir de Ramires’ten geldi. Londra’da Drogba’yı ince gören Brezilyalı, bu maçta da Valdes’i önde görünce topa estetik bir dokunuş yaparak fırsatı affetmedi ve Chelsea aradığı fırsatı buldu. Geriye kalan 45 dakika ise film senaryosu gibiydi.

Barcelona son yılların en formsuz bir ayını geçiriyor. Hem La Liga’yı, hem Şampiyonlar Ligi’ni kaybettikleri bir haftalık süreçten önce oynadıklar Levante ve Zaragoza maçlarında da hücumdaki üretkenliklerinin düştüğü adeta bağırıyordu. İki maçta da 1-0 geriye düştükten sonra birinde Messi’nin bireysel çabası, diğerinde ise hakemin de katkıda bulunduğu bir penaltıyla kazandılar ama hücumdaki çarkların eskisi kadar düzenli işlemediği açıktı. Pep Guardiola ise açıklamalarının alt metninde bunu bildiğini belli etse de kendisinde kredileri büyük olan oyuncularına, altyapıdan çıkardığı ‘çocuklarına’ güvenmeyi sürdürdü.

Maçta bir penaltı kaçıran Lionel Messi hayal kırıklığı yaşadı.
Xavi’nin dahi ortalamasının altına düştüğü bir ortamda Real Madrid’e Camp Nou’daki şampiyonluk maçında boyun eğdiler, ondan önce de bir türlü ağları bulamadıkları Londra’da Chelsea’ye… Lig de ezeli rakibe teslim edilince Camp Nou’da bu kez sezonun maçına çıkıldı ama 2-0 öne geçmiş, tur biletini eline almış bir Barcelona’nın 10 kişilik, kapasitesi belli Chelsea karşısında 2-2’yle eleneceğini kim tahmin edebilirdi ki? Fernando Torres’in ardından ümitsizce 60 metre depar atan Busquets'in üzüntüden kendini yere bırakması Barça adına sezonun özetiydi.

Über Alles Bayern!
El Clasico finali beklentileri Salı akşamından yattı derken diğer finalistin de bir İspanyol olmayacağını çok fazla kişi beklemiyordu. Buna karşın maçın her anında hücumu düşünen bir Bayern Münih çıkmıştı Santiago Bernabeu’ya. Önce Alaba’nın yaptırdığı penaltıyı, ardından Mesut Özil’in lokum şeklinde tarif edebileceğimiz pasını gole çeviren Cristiano Ronaldo, gecesinin kabusla sona ereceğinden habersizdi.

Bayern, Allianz Arena'da Chelsea'nin finaldeki rakibi...
2-0 gerideyken dahi topla daha çok ve daha hücum odaklı oynayan Bayern, Barça maçında da gördüğümüz öldürücü Real kontralarına karşın yılmadı. Arjen Robben’in Necati Ateş’i kıskandıracak netlikte bir gol kaçırmasının ardından Ronaldo’nun farkı ikiye çıkarmasına aldırmayıp zorlamaya devam ettiler ve Pepe’nin Gomez’i düşürmesiyle bir penaltı kazandılar. Neyse ki Robben bu kez Casillas’ı zor da olsa geçmeyi başardı ve durum 2-1’e geldi. Karşılıklı birçok gol pozisyonunun heba edildiği, yüksek tempolu oyun, Barça-Chelsea maçına da bir gönderme gibiydi. Fakat mücadelenin hafızalara kazınan anları maçın kendinden çok, uzatmaların ardından gidilen penaltı atışlarıydı.

Manuel Neuer, iki penaltı kurtararak turu Bayern'e getirdi.
İki kahraman, tek kazanan
Penaltılarda iki yiğit çıktı meydane, ikisi de birbirinden merdane! Önce Manuel Neuer, Real Madrid’in süperstarları Cristiano Ronaldo ve Kaka’nın penaltılarını çıkarmayı başardı. Ardından tur mu geldi derken Iker Casillas ortaya yüreğini koydu ve iki kurtarış da o yapıp penaltıları eşitleme şansını Sergio Ramos’a bıraktı ama bıraktığına pişman oldu. Bir Şampiyonlar Ligi yarı finaline yakışmayan yetersizlikte, şuursuz bir abanma ile topu üstten auta atan Ramos, arkasından gelen Schweinsteiger’e şampiyonluğu teslim etti. Ramos’un penaltısının ardından dizlerinin üzerine çıkan Jose Mourinho ise Schweinsteiger’in Almanlıktan aldığı hazlardan biri olan penaltı becerisini konuşturmasının ardından birkaç saniye içinde soyunma odasına gitti. Üç farklı takımla Şampiyonlar Ligi’ni kazanan tek teknik adam unvanı penaltılara takılmıştı. Bayern, Allianz Arena’da, mabedinde final oynamak için evine dönüyordu.

*Bu yazı Eurosport.com Türkiye için yazılmıştır. Yazının orjinali için tıklayın.

İspanya'da Türkiye Gecesi (!)


NBA'den yaşamaya alışkın olduğumuz bu onur, bu gururu (!) futbol sahalarına taşıyan La Liga'da Arda Turan ile Mehmet Topal'ın karşılıklı oynamasını görmek hakikaten keyif. Geçen seneden Mesut, bu sene gelen Nuri ve Hamit'le Real tayfası Almanya gibi komple sporcu yetiştiren, yeteneğe gözünü kırpmadan yatırım yapan bir iklimin ürünü. Arda ile Mehmet'in La Liga'nın baş altı takımlarında karşılıklı oynaması bu yüzden daha önce deneyimlemediğimiz bir mücadeleydi, zevkti. Yarım saat de olsa...

Atletico, transfer sezonunun biraz da zorunluluktan aktif ekiplerinden biriydi. Geçen yıl en çok yaslandığı üç oyuncudan ikisi olan Sergio Agüero ile Diego Forlan'ı kaybettiler. Falcao, Diego, Arda gibi oyuncularla yeni bir hücum hattı oluşturmaya çalışıyorlar. 40 milyon avro ödedikleri Falcao mükemmel bir son vuruşçu ancak ona tek vuruş imkanı tanıyacak pozisyonları üretecek hıza henüz ulaşamadılar.

Takımın en eski hücumcusu Reyes aksarken son yarım saatte Falcao'nun arkasındaki dörtlü Arda-Diego-Reyes-Silvio hattı elinden geleni yaptı ama gol çıkmadı. Arda, birebir kaldığı pozisyonda vücudunu savunmacıyla topun arasına sokabilse muhtemelen Falcao'yu boş kaleye sokacaktı ama girdiği andan itibaren en çok iş yapan hücum oyuncusu olduğunu görmek için kahin olmaya gerek yok. Mendes-Bulut işbirliğiyle kapağı Atletico'ya attığı yazılıp çiziliyor Arda'nın lakin ne yolla olura olsun, şu Atletico'da fizik olarak hazır olduğunda banko 11 oyuncusu olacak, o kesin. Topla buluşur buluşmaz iki kişiyi pazara yollayan feyklerine İspanyol savunmacılar alışana kadar baya bir pozisyon çıkarır buralardan. İki tane sıkı pasının da değerlendirilemediğini not düşelim.

Büyük golcü Soldado'nun maçı 1-0'a getirmesinin ardından Arda'yı oyuna alarak oyunu karşı kaleye yığma yolunda hamlesini yapan Manzano'ya Emery'nin cevabı Mehmet Topal'dı. Santander maçının ardından kulübeye çekilmesine şaşmamak lazım ama Mehmet, basit oynaması ve rakibi bozma potansiyeliyle Emery'nin güvenilir elemanlarından birisi. Özellikle son 20 dakikada iki dörtlü hattı 10'ar metre arayla dizen ve adeta 1-0'a yatan Valencia'da işini yapanlardan biriydi. İki haftada altı puan yaptılar. Almeira'dan kaptıkları Piatti'yle Mata'nın gidişini de telafi etmiş görünüyorlar ve mütevazi imkanlarla sıkı iş çıkarmaya devam edecek gibiler.

Koskoca ligi Ardalı Atletico, Mehmetli Valencia seviyesine indirgememek lazım ama sanki damak tadımıza uygun birkaç baharatla daha güzel bir yemek yiyeceğiz bu sene. İyi oldu, iyi...

Keirrison Nereye?

Brezilya'dan son yıllarda çıkan en potansiyelli 9 numara gözüyle bakılan Keirrison'un Barcelona transferi sonrası pek de hayal edildiği gibi geçmedi. Guardiola, 14 milyon avro bonservis ödeyip aldıkları Brezilyalıya Ibra da büyük sükseyle alınmışken önce bir Avrupa havası aldırıp sonra kadroya katmaya niyetlenmişti. Hesap ise çarşıya uymadı. Rivayete göre Fenerbahçe ve Galatasasaray'ın da yer aldığı birçok kulüp onu kiralamak için sıraya girmişken işi bitiren Benfica'da Cardozo-Saviola ikilisinin çılgın atması genç oyuncuyu dışarıda bıraktı. Aslında Portekiz kültürüyle ve genç oyunculara yaklaşımıyla onun tam da uyum sürecini atlatacağı yer olabilirdi ama onun yerine kabusun başlangıcı oldu. Devre arasında apar topar geri alınıp bu kez İtalya yolu gösterildi ama Fiorentina deneyimi de Benfica'dan farksız oldu. Son sezonu Santos'ta geçirip nispeten toparlasa da eski ışıltısı ve karizmasından uzak.

Keirrison üstün bitiriciliğiyle Barcelona'nın dahi gönlünü çalmayı başardı lakin edilgen bir golcü olması ve gittiği takımlarda sistemin merkezine konmaması onun adına büyük sıkıntı yarattı. Kendi pozisyonunu üreten, uçan kaçan bir forvet değil lakin o saf yeteneğinden bir şey yitirmediğini düşünüyorum. Santos'taki kirası bitti ve Barcelona'ya döndü. B takımla antrenmanlara çıkıyor ve muhtemelen bu kez bonservisiyle gönderilecek. Riskli bir seçim mi, belki evet ama işin sonunda jackpotu vurma olasılığı da göz ardı edilemez.

İşi dönüp dolaşıp Galatasaray'a bağlayacağım yine. Milan Baros ve Johan Elmander gibi bence kalburüstü bir rotasyona hem Baros'la değişmeli oynayabilecek, hem de gerektiğinde yedek kalabilecek bir ek olarak görmeyi isterim fakat Fatih Terim'in eli kuvvetliyken nispeten düşük profilli Keirrison'a yönelmesi yüzde bir ihtimal gibi bile gözükmüyor. Hangi takıma gideceğini merakla bekliyorum.

Yeni Nesil Barçalı: Gerard Deulofeu

Euro 2008'le başladığı yürüyüşünü 2010 Dünya Kupası zaferiyle sürdüren İspanya, başarısını aldığı temel olan genç milli takımlarda da vitesi arttırmış görünüyor ve adeta İspanya ve diğerleri tablosunu zihinlere kazıyor. Bu yıl Danimarka'da düzenlenen Euro U-21'de Thiago'nun önderliğinde şampiyonluğa yürüyen İspanyollar, Euro U-19'u da boş geçmedi ve iki kez geriye düştüğü final'de Çek Cumhuriyeti'ni uzatmalarda 3-2'yle geçmeyi bildi. Yetenek fışkıran bir başka jenerasyonu kendi ekol ve disiplininde yetiştiriyorlar ve bu yapıda kendini gösterme fırsatı bulan oyunculardan biri de Barcelona B takımının 17 yaşındaki yıldızı Gerard Deulofeu.

1994 doğumlu Gerard, U-17 düzeyinde tekniği ve birebir rakiplerini ekarte edebilme becerisiyle o kadar büyük bir fark yaratan bir oyuncu ki İspanya gibi her jenerasyonda yeterli olabilecek kadrolara sahip olan bir ülkede dahi jenerasyon atladı ve kendisinden iki yaş büyük abileriyle U-19 Avrupa Şampiyonası'nda boy gösterdi. Sadece bunla da kalmadı ve kendinden büyüklere karşı da yeteneklerini sergiledi ve arada Türkiye'ye karşı uğradığı 3-0'lık bozgun dışında epey rahat bir turnuva çıkaran İspanyolların Sabaria'yla birlikte en güçlü hücum kozu oldu.

Sağ açık/forvet pozisyonunda görev yapan genç Barçalı, hızının yanına güçlü bir fizik eklemeyi beceren, üstelik bunu İspanya gibi disiplinli pas yapmayı vazgeçilmez sayan bir yapı içinde eritebilecek oyun zekasına da sahip bir oyuncu. Çok uzaklara gitmeden stil olarak Türkiye'nin en potansiyelli oyuncularından Gökhan Töre'ye benzediğini söylemek zor değil. Onun biraz daha ehlileştirilmiş olanı tabii. 9 yaşında La Masia'ya adım atan bir adamın da başka şansı pek yok zaten.

17 yaşında becerilerini üst düzeyde test etme fırsatını yavaş yavaş eline geçiren Gerard Deulofeu, yeryüzünde kadrosunda yer edinmesi en zor takım olan Barcelona'da kendine yer açabilecek bir oyuncu olduğunu kendisini izleyen herkese gösteriyor. Şimdilik neredeyse Cesc Fabregas transferini taca atacak kadar ışıltılı bir sezon öncesi geçiren Thiago'nun gölgesinde olsa da bir, bilemedik iki sene sonra Camp Nou'ya ayak basacak çapta bir yetenekle karşı karşıya olduğumuza şüphe yok.

U-19 Avrupa Şampiyonası Finali
İspanya 3-2 Çek Cumhuriyeti

Bojan'ın Bonservisi: "Her Yol Barcelona'ya Çıkar"

Avrupa'da haftalardır gerçekleşmesi beklenen transferlerden biri de Barça'nın genç yeteneği Bojan Krkic'in Roma'ya geçişiydi. Barcelona B takımının patronu Luis Enrique'yi göreve getirerek başarı yolunu Katalanların izinde aramayı seçen Romalılar, River'dan Erik Lamela, Marsilya'dan Gabriel Heinze gibi başarılı takviyeler de yaptı. Kale için de Stekelenburg'la görüşüyorlar. Transfer döneminin başından beri istedikleri Bojan'ı da kadrolarına kattılar ancak büyük bir soru işareti var ortada: Bojan'ın bonservisi kimde?
Sabri?..

Roma, Katalan devine 12 milyon avroyu ödedi ödemesine ancak sözleşmedeki özel madde gereği Barcelona, isterse iki yıl sonra Roma'nın hesabına 13 milyon avroyu yatırıp Bojan'ı geri alabilecek. Öte yandan Bojan'ı beğenmemesi durumunda 12 milyon avroyu tertemiz almış olmanın huzuruyla Krkic'e el sallayabilecekler. Yani ipler tamamen Barça'nın elinde. Roma ise iyi oynarsa oyuncuyu kaybetme, bekleneni veremezse boşa harcanmış 12 milyon avrosuyla kalacak. Madem böyle, bonservis opsiyonlu bir kiralık yöntemi Roma'nın daha çok işine gelirdi. En azından Bojan daha bir Romalı olurdu.

Dünyaca ünlü bir söz vardır, her yol Roma'ya çıkar diye ama bu yol Barcelona'ya çıkıyor gibi...

Atletico Operasyonu & Galatasaray

Ünal Aysal'ın ilk basın toplantısından seçildiği güne kadar yaptığı başarı vurgusu ve taraftarın çöküntüsünü transferle atacağına dair oluşturduğu beklentiler bu çapta bir şov transferini kaçınılmaz kılıyordu ve genelde bu tip transferlerin getirisi kadar götürüsü de olur. Didier Drogba hayal bir isimdi ve verilen paradan bağımsız olarak takımın seviyesini üste çıkarır, saha içinde de adının hakkını rahatlıkla verirdi. Miroslav Klose forvet tipi olarak Johan Elmander'i parlatabilir, tecrübe ve pozisyon bilgisiyle buraların tozunu atabilirdi ancak bu transferin temel taşı Diego Forlan ne kadar büyük oyuncu olursa olsun eldeki alternatifler ve daha önce yapılan transferlerin üstüne sünger çeken bir isim. İşin Reyes ve Ujfalusi boyutu ise daha karışık...

Diego Forlan'ın gol vuruşuna, sezgisine ve oyun bilgisine laf edecek bir adam tanımıyorum ancak fazla aması olan bir transfer olduğu aşikâr. Milan Baros'un ve Bogdan Stancu'nun yer almadığı bir yapı düşlesek bile yerli ve kaptan kontenjanından tahtaya ilk yazılacak isim olan Arda Turan ile yeni transfer Johan Elmander'i bağlayacak bir forvet gerekliydi. Ön bölgede üç oyuncu kullanılacağını varsayarsak yaratıcı oyuncu Arda, ilk sezonunda Harry Kewell'ın, bu sezon Trabzonspor'da Burak Yılmaz'ın üstlendiği yüzü dönük, demarke forvet görevini ise Elmander alır diyorduk ancak şimdi Galatasaray hatları içinde belki de en az sorunlusu olan bu bölgeye Forlan ve Reyes yazılıyor. Elmander'i bir an için kulübeye alsanız dahi Arda-Forlan-Reyes'ten kimin duvar olacağı, kimin gol koşusu yapaacağı, kimin kanattan ineceği gibi görev paylaşımları doğru yapamayacak bir üçlü görüntüsündeler. Oyun zekası konusunda Avrupa'yı kıskandıracak bir üçlü olabilirler ama Türkiye'de kilit açacak tipte hücum hattı olmakta güçlük çekebilirler.

Bu transferlere kadar düşündüğüm Fatih Terim'in Euro 2008 4-3-3'ü oynatacağı fikrini de kenara koyduk. Ön bölgedeki şişkinlik göz önüne alındığında son iki şamipyonun da oynadığı bir 4-2-3-1 varyantı düşünmek mantıklı. Bu kez de bu dizilişte takımı öne yığacak tempolu forvet ihtiyacını kimin gidereceği soru işareti olarak karşımıza çıkıyor. Dünya çapında bir bitirici olan Forlan yakın dönemdeki en parlak performansını Cavani ve Luis Suarez gibi iki uç forvet becerili adamla verdiğini unutmayalım.

Her şeye rağmen bu işi en rahat kotaracak oyuncunun Milan Baros olduğunu ve Forlan'ın onun hemen arkasında kullanıldığını düşünürsek forvet rahatlıyor ancak iki benzer tipte kanat olan Arda ve Reyes yine uyumlu bir ikili olmaktan uzak. İkisinin de büyük yetenekleri var ve zaman zaman tek başına alacağı maçları göreceğiz fakat hızlı değiller, tempolu değiller ve forvetlere skor katkısı yapacak tipte oyuncular değiller. Bu ikiliden sadece biri olsa ve sağda Elmander, onun yedeği olarak Kazım veya Pino kullanılsa uzun maratonda bence şampiyonluk formülü olan yardımcı golcü rolünü doldurabilirler ama Arda vazgeçilemeyecek konumdayken Reyes niye alınıyor sorusu akıllara geliyor. Reyes ve Elmander'den herhangi birini yedek bırakacak lüksü bulunan bir takımın savunma hattının Hakan Balta-Servet Çetin-Tomas Ujfalusi-Sabri Sarıoğlu dörtlüsünden oluşuyor olmasında bir problem yok mu?

Bu transfer pakedinin belki de en zayıf halkası olan 33 yaşındaki Tomas Ujfalusi'yi nereden tutsak elde kalıyor zaten. Zaten yabancılarının yaş ortalaması şişkin olan bir takıma üst düzey futbol hayatı iki yıldan fazla olmayan, yetersiz ve pahalı bir savunmacının alınıyor olmasını geçtim, bu adam Servet'in kopyası yahu! Stoperde Servet Çetin banko, Avrupa liglerinden hangi oyuncu alınmamalı diye bir araştırma yapsak ilk beşte kesinlikle yer bulabilecek bir oyuncu. Sağ bekte kullanılacak desek Sabri'nin kulübeye geçtiği, Gökhan Zan'ın ilk 11'e terfi ettiği, Baltalı bir savunma hattını düşünmek dahi istemiyorum. Hızlı bir adet oyuncusu ve ara top atmayı bilen bir adamı olan her takım ikiden aşağı gol atmaz. Başka stoper alınacak söylentileri var. Peki madem başka stoper alınacak, yedeğe 33 yaşında, yıllık 2 milyon avrodan aşağı almayacak Ujfalusi neden alınıyor? Mantık bunun neresinde? Kulübede oturacak, tecrübeli bir yabancı aranıyorsa Lucas Neill bu takımdan neden ayrılmıştır? Bu pakette en fazla soru işareti içeren transfer Tomas'tır ve sadece savunma hattına uyumsuzluğu değil, harcadığı bütçe ve doldurduğu yeni transfer kontenjanıyla defans sorunlarının çözülmesini de en az iki seneliğine ötelemiştir.

Diego Forlan, Jose Antonio Reyes ve Tomas Ujfalusi... İlk bakışta çok değerli ve taraftarın büyük isim açlığını giderebilecek oyunculardır, doğrudur. Bence cepten harcansa dahi bu operasyon Galatasaray'ın hayati eksikleri giderme ihtimaline darbe vurmuştur. Bu açıdan kalan son bir ya da iki yabancı transfer isabetliden de öte olmalı ve bu ismin Sulley Muntari olmadığını size şimdiden söyleyebilirim. Elde Türkiye'nin en formda oyun kurucusu Selçuk İnan var ve bunun getireceği artı hâlâ çok büyük. Lorik Cana'nın kaldığı, iyi bir stoper ve kalecinin alındığı bir senaryoyla zirve yarışına dahil olacak bir ekip hâlâ oluşturulabilir, buna şüphe yok ancak bence Galatasaray'ın ihtiyaçları bu üç oyuncudan çok farklıydı ve şov, malesef ihtiyaçların önüne geçmiştir. Bu uzun yazıyı okurken bana katılmayacakların, hatta kızabileceklerin de olduğunu biliyorum ancak üç senedir tecrübe ettiğimiz Galatasaray'ın sükseli ancak yanlış transferlerine yeni bir halka eklenmiş olabilir. Yanılmayı ve gelecek yeni transferlerin muhtemel uyumsuzlukları törpüleyeceği bir Galatasaray izlemeyi istiyorum, sadece bu...

Ibrahimovic Real'e, Kaka ve Higuain Milan'a?

En sıkı Milan bloglarından Rossoneri'de yer alan habere göre* Real Madrid, gittiği her yere şampiyonluğu getiren İsveçli yıldız Zlatan Ibrahimovic karşılığında Serie A'dan sonra yıldızı sönen Kaka ile Arjantinli golcü Higuain'i önermiş. Mourinho, Zlatan'ı kadrosunda görmeyi çok istiyormuş. Dönem dönem Benzema'nın ve Adebayor'un, sakatlığından önce Higuain'in 9 numarayı doldurduğu görüldü ama Barça'ya karşı şanslarının olması için orada arkalarına dahi bakmamaları gerekebilir, bunun için Barça'daki sıkıntılı dönemine rağmen Zlatan'dan daha iyisi yok. Neymar deniyor ancak Avrupa tecrübesini edinene kadar Neymar'ın o rolün adamı olması bence zor.

Milan açısından da aslında oldukça kelepir bir fiyata kapattıkları Zlatan çok değerli olsa da yaşından kelli zirve yapmış piyasasını değerlendirip iki süper yıldız düzeyindeki oyuncuyu para harcamadan kadrosuna katma fırsatı bu. Serie A'nın içini dışını bilen bir Kaka'yı nakit kullanmadan alıp belki de Robinho, Thiago gibi Brezilyalıların da yardımıyla ikna edilecek bir Neymar'la orta vadede daha sıkı bir kadroya sahip olabilirler.

Gerçi bu tip büyük takasların gerçekleşmesi konuşulduğu kadar kolay olmuyor. Milan'ın Zlatan'dan vazgeçip vazgeçemeyeceği, oyuncuların istekleri gibi birçok faktör de var işin içinde ama eğer gerçekleşirse iki tarafın da kârlı çıkabileceği bir takas olabilir bu. Transfer dönemi Avrupa'da da yavaş yavaş ısınıyor...

*Blogdaki haberin kaynağı CalcioMercato.

1 Milyon Avroluk Golcü: Felipe Caicedo

Basel'in parlattığı genç yeteneklerden biri olarak zihinlere kazınan Felipe Caicedo, şu sıralar düşüşteki kariyer eğrisini yukarıya çekmekle meşgul. 7 milyon avro bonservisle Premier Lig'e gidecek kadar kendini göstermesinde 16 yaşında Ekvador formasını sırtına geçirmesinin de payı var ancak oraları hak eden bir yetenek olduğunu Avrupa kupalarında belli ediyordu. City'nin değişen vizyonu ve kulüp yapısının kurbanı olarak iki sezon kaybettikten sonra Sporting ve Malaga'ya kiralandı ancak buralarda kendini bulmakta zorlandı.

Rehabilitasyon merkezi işlevi gören futbol kulüplerini severim. Levante de bu tanıma uyan kulüplerden. Caicedo da bu şansı iyi değerlendirdi ve La Liga'da çıktığı 20 karşılaşmada attığı 11 gol ile bu sezon önemli bir geri dönüşe imza attı. Güçlü, dengeli ve hızlandığı zaman yardıran türden bir adam. 19-21 yaş arası üzerine koyamamış olması hâlâ önemli bir soru işareti olsa da tek vuruşları ve patlayıcılığıyla kalburüstü bir forvet olduğuna şüphe yok.

22 yaşındaki Caicedo'yu kiralayan Levante'nin Manchester City'yle yaptığı anlaşmada yazan bonservis bedeli sadece 1 milyon avro. İspanyollar ne yapıp edip bu parayı verecektir. Haldun Üstünel döneminde Galatasaray'la adı geçtiğini de son olarak not düşmekte fayda var.

Bakalım etiketi bir milyon avro olan bu adamın kariyeri hangi yönde devam edecek? Caicedo'nun Serie A ve Milan'a meylettiği haberleri var. Yaz transfer döneminde gözlerin üzerinde olacağı adamlardan birisi de o olacak...

Rooney-Fabregas-Nuri-Kroos

Aralarında Nuri Şahin'in de bulunduğu bu dört önemli oyuncunun önemli bir ortak özelliği var: Dört oyuncu da kendi dönemindeki U17 Avrupa Şampiyonası'nda turnuvanın en değerli oyuncusu seçilen isimler. 2002 Wayne Rooney, 2004 Cesc Fabregas, 2005 Nuri Şahin, 2006 ise Toni Kroos, şampiyonanın MVP'si oldu. Bu da U17 şampiyonlarının önemli birer referans olduğunu fazlasıyla ortaya koyuyor. "Adamı beğeniyoruz, bakıyoruz Barcelona'da oynuyor!!" demeden önce ümit milli takımların dışında kalan (Özellikle U17 ve U19) şampiyonaları takip etmekte fayda var.


2002'den bu yana düzenlenen U17 Avrupa Şampiyonalarının en değerli oyuncuları ve şampiyonlarının listesi ise sağda.. 2008 MVP'si Danijer Aleksic'in Bundesliga II takımlarından Fürth'te, 2009'un MPV'si Benjamin Siegrist'in ise Aston Villa akademisinde oynadığını de not düşeyim...

Eski Sevgililer: Ashley Cole & Maicon

Mourinho nereye giderse gitsin, transfer önceliği verdiği ilk mevkii bekler. Porto'dan Chelsea'ye geçtiğinde yanında götürdüğü ilk oyuncu Paulo Ferreira'ydı. Oyun planının en önemli parçalarından biri Ashley Cole'un soldan bindirmeleriydi. Inter'de ise benzer bir rolü bu kez sağdaki Maicon'a biçmişti. İki oyuncunun onun döneminde yaptıkları çıkış ortada ve şimdi bu iki oyuncu Real Madrid'in transfer listesinin başında yer alıyor.

Mourinho'nun listesindeki diğer bekin Aleksandar Kolarov olduğu biliniyordu ama Sırp sol beki Lazio'dan koparan Manchester City olmuş. Bu sene her transfere salça olduklarını biliyoruz da Kolarov'un Real'e gitmesine kesin gözüyle bakıyordum ben. Bu transferde Mourinho'nun ısrarcı olmaması son günlerde ayyuka çıkan Ashley Cole transferine işaret olabilir. İngiliz oyuncu da tekliften memnun, özel hayatı en çok kurcalanan adamlardan birisi zaten. Şimdilik konuşulan fiyat 30 milyon sterlin, nereden baksak 35 milyon avro. Yalnız ortaya yeni bir soru işareti çıkıyor ki bu da Real Madrid'in iki beke 70 milyon avro bonservis ödemek isteyip istemeyeceği.

Interi Maicon'a gelen 25 milyon avroluk teklifi reddetti. Real yöneticileri geri adım atmak istediler ama gelen haberler Mourinho'nun son toplantıda transferi istediği ve teklifin 35 milyon avroya kadar çıkarabileceği yönünde. Bu noktada ise sol bek transferi şüpheye düşüyor. Diğer yandan da bir Sergio Ramos gerçeği var.

Sağ bekte dünyanın en iyi üç-dört oyuncusundan biri olan Ramos'un stoperde pasifize olma ihtimali yüksek. Portekizli hoca, AS gazetesine verdiği ilk demeçte mavi boncuk dağıtırken "Onun dünyanın en iyi stoperlerinden biri olacağını düşünüyorum" demişti de 70 milyon avro ödeyip Ramos'u beke çekmek bana pek makul gelmiyor. Bu noktada en doğrusu Ashley Cole'u zorlayıp Cole-Ramos ikilisini kullanmak ama Mourinho'nun Maicon aşkını da ekleyince denklem bir türlü oturmuyor. Bu üç bekin geleceğini ve Mourinho'nun kararını merakla bekliyorum. City'nin de hakikaten iyi bir takım kurma yolunda ilerlediğini not düşelim en son...

Mourinho'nun Madrid'ini 'Bekler'ken...

Dünya Kupası da ara vermişken gizli gündem olan transfere geri dönmek lazım. Bu yaz yazılacak transfer hikayelerinde başrolü oynayacak aktörlerden birisi de Real Madrid, daha doğrusu Mourinho. Figo ve Zidane'la başlayan 'Galacticos' stratejisi on yıllık bir sürecin ardından sona ermek üzere. Artık yıldızlar oyuncu değil, hocanın ta kendisi...

Jose Mourinho, Chelsea'de de, Inter'de de mevcut piyasanın en parlak adamları için hamle yapmadı. İyi paralar harcadı belki ama aldığı adamlar her daim kendi kafasındaki takıma oturan birer rol oyuncusundan fazlası değildi. Thiago Motta, Diego Milito, Wesley Sneijder... Real Madrid'de izleyeceği yol da bu olacak ki bunu yaparken başlayacağı bölge zaten fazlasıyla kalite kokan ön alan yerine onların arkasını kollayan adamlar olacaktır. Madrid'e imza atmadan önce verdiği geniş röportajda bundan bahsetmişti zaten.

Mourinho, bütün defans düzenlemelerini bekler üzerinden kurguluyor. "Üçlü de oynayabilirim, dörtlü de, oyuncularım her şeye hazırlıklı olmalı" derken de "Kariyerim boyunca ofansif bir bek kullandım" derken de kastettiği şey aynı. Chelsea'de Ashley Cole vardı, Inter'de Maicon ama bu kez şapkadan tavşan çıkmayacak anlaşılan. Bugünün en ofansif beklerinden Maicon, Mourinho için liste başı. İyi para dökeceği adamların ilki Maicon.

Mourinho sağ beke Maicon'u koyacaksa, ki koyacaktır, sol beke kendi "Hakan Balta"sını alacaktır. Maicon'un arkasını toplayacak, onu daha özgür kılacak bir bek. İyi bir şutör olması, alanını savunması ve bunu kusursuz biçimde yapması Mourinho için yeterli olacaktır. Marcelo'nun bu oyuncu olmadığı aşikâr. Portekizli hocanın "Savunmaya üç-dört takviye yapabiliriz" açıklamasını da buradan okumalı. Buraya getireceği isim ise yine İtalya deneyiminde kenara düştüğü Aleksandar Kolarov. Madrid çizgisine tamamiyle aykırı bir adam bakıldığında. Kime "Yeni Carlos" deniyorsa ona talip olmak varken Kolarov'a yönelmeleri önümüzdeki yıllarda Barcelona'yla kapışabilmeleri için elzem. Bunun için de Mourinho'nun sözünden dışarı çıkmamaları gerek. Bu operasyonun başlaması için de öncelikli iki transfer Maicon ve Kolarov olur...

Mehmet Topal & Valencia

Bir süredir Valencia'nın Mehmet Topal'la ilgilendiğini ısrarla yazıp çizen İspanyol gazeteleri işi bir adım öteye götürüp transferin Mehmet Topal kanadında bittiğini söylemişler. Hatta rivayete göre Topal, 4 yıllık ön anlaşma bile imzalamış. Ortalıkta dolaşan fiyat 7 milyon avro lakin henüz bu fiyatı onaylatma şansımız henüz yok. Bülent Timurlenk yani namı diğer Aceto, Valencia'nın Topal için 5 milyon avrodan fazlasını önermeyeceğini yazmıştı bir süre önce, yani fiyat baremi aşağı yukarı 5-7 milyon avro arası bir yerde gibi gözüküyor. İyi para. Kazanılan bonservisten de öte Galatasaray, 1 milyon avroya aldığı ve 11 gün sonra Steven Gerrard'ın karşısında oynattığı genç bir oyuncudan dört sezon faydalanıp dünyanın en iyi liglerinden birine bu oyuncuyu iyi bir fiyata pazarlamıştır, mühim olan nokta bu. Aradaki fark Topal'ın değeri olduğu kadar Galatasaray ve Galatasaray etiketiyle seçildiği millii takım apoletinin marka değeridir. Galatasaray, kendi değerini pazarlamayı sonunda akıl edebilmiştir. Sevindirici olan nokta bu...

Mehmet Topal, iki sezondur son kazanılan şampiyonluğun baş mimarlarından biri olmasını sağlayan oyun yapısından uzak. Kalli sonrası çalıştığı Michael Skibbe, kısa da sürse Bülent Korkmaz ve özellikle Frank Rijkaard dönemlerinde üzerine koyamamış, hatta kaydettiği gelişimi de sahaya yansıtmakta zorlanmış olması Galatasaray taraftarlarının gözünden kaçmıyordu. Bu blogda da iki üç kez söyledim sanırım. Verimli oynayabildiği zaman en üst düzey liglerin kalburüstü takımlarında rahatlıkla yer bulacak bir oyuncudur Topal ama formsuz hali hakikaten çekilmiyor. Takım, Topal üzerine plan kurduğunu ve arkasını doldurmadığı zaman da onun formsuz dönemlerinde nal topluyordu. Son iki sezondur maddi anlamda azımsanmayacak yatırım yapılan Galatasaray'ın zirve yarışında istediğini bir türlü elde edememesinin ana sebeplerinden birisi orta saha rotasyonunu bir türlü yenileyememesi idi. Mehmet Topal transferinin iyi bir nakit girdisi sağlamanın yanı sıra bu bölgeyi yenileme zorunluluğu getiriyor olması bence sevindirici bir gelişme.
Mehmet Topal için de gerçekten önemli bir adım olacak bu transfer gerçekleşirse. La Liga'ya transfer olup iş yapan en önemli oyuncumuz Nihat Kahveci'ydi ama o teknik direktör kontenjanından genç yetenek olarak gitmişti. Valencia, Topal'ı isterken herhangi bir referans kullanmadan, direkt olarak oyuncuyu izleyerek bu karara vardı. -ki uzun süredir üst düzey yerli oyuncu ihraç etmekte zorlanan Türkiye Ligi için de sevindirici bir gelişmedir bu- AB dışı oyuncu kontenjanında yer alan Topal'a Valencia'nın ne kadar önem verdiği buradan rahatlıkla okunabilir. Mehmet Topal'ın oynayacağı bölgenin şimdiki sahibi Albelda. Onu da 34'lük Baraja yedekliyor. Baraja, ezelden beri sevdiğim oyunculardan biridir ama kariyer zirvesinden çok çok uzakta şu günlerde, Albelda'nın da uzun süre formayı tapulayabileceğini sanmıyorum. Topal eğer bu değişimi fırsata çevirir ve oyununu üzerine koymaya devam edebilirse Valencia ilk 11'ine yerleşmekte bence sıkıntı yaşamayacaktır.

Yine de Frank Rijkaard'ın konu hakkında ne düşündüğünü bilmiyoruz, transfer resmileşmeden onun hâlâ müdahele edebilme şansı olduğunu unutmayalım. Hoş, ben onun da rotasyondan pek memnun olduğunu sanmıyorum, muhtemelen Topal'ın bu sezonki gelişimine ve diğer oyuncuların kenardan katkı vermesine yatırım yapmıştı. Karşılığını aldığını söylemek zor. Musa Çağıran'ın rotasyon elemanlarından biri olacağını düşünürsek bu bölgenin bir ya da iki ciddi takviyeye ihtiyaç duyacağı kesin. Arda Turan ve Servet Çetin söylentilerini de hesaba katarsak ciddi bir yerli revizyonuna gidecek sanırım iş. Feyenoord sonrası piyasası makul, Dortmund tarafından bırakılmaya müsait bir Nuri Şahin'i kaçırmış olmanın pişmanlığını yaz transfer döneminde daha yoğun yaşayabilir Galatasaray. Hareketli günler bizleri bekliyor...

El Clasico 'Reloaded': Real Madrid 0-2 Barcelona

Aslına bakarsanız maç öncesi genel beklentinin aksine pek gollü bir maç beklemiyordum. Real Madrid, rakibi Barcelona olunca olabildiğince realist oynayan, gerekirse akıllardaki 'Anadolu takımı' imajının hakkını vererek savunmasını sert tutan bir oyun sergileyebiliyor. Bunu geçen sene oynanan ve bu maça oranla Barcelona'nın çok daha büyük favori çıktığı 2-0'lık maçta da yapmışlardı. Bence gayet de iyi oynamışlardı o karşılaşmada. Bu maçta da blok savunmasını öne çıkartıp Barcelona'nın akıl almaz pas trafiğini sekteye uğratacakları belliydi. Klasik şablonlarını bozmadılar ve alışılageldik 'PES'vari hızlı hücumlarla kanattan başta Ronaldo olmak üzere diğer hücum elemanlarıyla akma peşindelerdi. Guardiola'nın Puyol'u bekte, Alves'i ise önde kullanma kararı neticesinde bekten öne top aktarmada zorlanmakta güçlük çeken bir Barcelona ve hiç de alışkın olmadığımız şekilde şişirilen toplarla taçlarda sonlanan Barcelona hücumları gördük. Ben bunu bu sezon hiçbir Barcelona maçında görmemiştim.

Peki bu Real Madrid'e yetecek miydi, skoru bulana kadar asla çünkü rakipte Lionel Messi adında bir oyuncu vardı ve Messi ilk yarının sonlarında defansın arkasına çok iyi sarkarak Madridlileri çaresiz bırakmayı başardı. Müthiş bir göğüs kontrolünün üstüne Casillas'ı çaresiz bırakacak ve ilk anda asla akla gelmeyecek türden bir son vuruş. Sektirilerek vurulan toplar her daim kaleci için zordur, Casillas da önündeki defansa bu vuruşu Messi'ye yaptıracak şansı verdikleri için kızmaktan başka bir şey yapamadı zaten. Casillas şu futbol evreninde en beğendiğim kalecidir benim, Barcelona maçlarını da hep iyi oynar. Buna rağmen bu adamın kalede olması uzun süredir Madrid için bir anlam ifade etmiyor zira ilk yarıdaki 1-0'lık kısır El Clasico hariç her maçta en az iki gol görüyor kalesinde Iker. Adam ne yapsın arkadaş, zibil gibi yağdırırsan adamları iyi bir kalecinin de tutamayacağı vuruşlar oluyor. Kalecilik de edilgen bir mevkii, Messi, bir dönem Ronaldinho gibi adamları görünce bunu daha iyi kavrıyorsunuz. Bunu kavradığımız her maçta Casillas'ın kalede olması ise acı bir tesadüf olsa gerek.
Maçta esas olan Real Madrid'in oyun planını bozmaktan oynamaya bir türlü revize edememesi oldu. Guardiola'nın ilginç ve bence Barcelona adına pek de faydalı olmayan oynamalarına rağmen hamlelerine devam etmesi, Real Madrid'in ise buna karşın hiçbir çözüm üretmemesi akılda kalan notlardan. "Messi'nin rakibi" etiketi de Cristiano Ronaldo'ya ağır gelince mor-beyazlıların Santiago Bernabeu'da dahi geri dönme şansı kalmıyordu, Kaka da sakat olunca. Maçı geniş ve eğlenceli bir ekiple izledik, epey de makarası oldu konunun. Ronaldo'nun kaleciye nişanladığı, ardından Pedro'nun sol ayağıyla müthiş bir iç plaseyle sol köşeyi gördüğü ikinci golden sonra 94 milyon avroya kimin alındığı tartışmaları gırla gitti. Pedro da günün başarılı isimlerinden biri oldu, özellikle ilk gol sonrası vitesi yükseltenlerden birisi de o oldu alanı daha açık bulunca.

Velhasıl kelam, Real Madrid yine şampiyonluk yarışına evinde iddialı girmesine rağmen geçen sene kadar madara olmasa da yine de boynu bükük ayrıldı ve eminim Real Madrid taraftarları 270 milyon avro harcadıkları takımlarının Barcelona'nın hala ardında olduğuna canlı şahit oldukları için daha da üzgün ve kızgınlardır. Tsubasa'nın büyüdüğü, Barcelona'da top oynadığı bölümler vardır, izleyenler olmuştur mutlaka. Bugün Messi'yi Barcelona'da, Ronaldo'yu Madrid'de seyrederken gözümde o seri canlandı. Futbol aşığı, sevimli küçük çocuk Tsubasa'yı Messi'de, rakibi 'futbol tanrısının oğlu' Santana'yı Ronaldo'da gördüm bugün. Bu çocuk Barcelona'da top koşturdukça ve sakatlık gibi bir bela onu vurmadıkça dünya üzerindeki hiçbir futbolcunun da Real adına bu farkı kapatabileceğine inanmıyorum. Son yarım saatteki etkisiz ve yarım oyununu yoksayarsak Iniesta'sız dahi kazandı bugün Barcelona, bunu da son olarak not etmek gerekli. Tekrar gördük ki La Liga'nın kralı hala Barcelona...

Türkiye'den Yolu Geçen Real Madrid-Barcelona Oyuncuları


Futbolseverlerin bu haftasonu gündeminde derbiler var, en önde de Real Madrid-Barcelona maçı, yani El Clasico. Maçla ilgili hem güncel hem nostaljik birçok güzel posta rastlamak mümkün blog alemi üzerinde, maç sonrası ben de elbette bir değerlendirme yaparım ama maç öncesi farklı bir açıdan bakayım dedim. Bu eşsiz deneyimi yaşamış, El Clasico görmüş kaç oyuncunun yolunun Türkiye'den geçtiğini araştırmak istedim.

Türkiye'de faal olarak forma giyen oyuncular içinde El Clasico görmüş tek oyuncu Roberto Carlos. Zaten o kadar uzun süre Real Madrid forması giydi ki bırakın Türkiye'yi, El Clasico tarihi söz konusu olduğunda adı anılmadan geçilmemesi gereken oyuncuların başında geliyor. Galatasaray efsanesi Gheorghe Hagi, derbinin iki yakasında da forma giyen tek oyuncu Türkiye'de. İki takımda da oynayabilmiş 37 oyuncu var toplamda.

Galatasaray'da Hagi'yle beraber UEFA Kupası'na uzanan kadroda yer alan Popescu da Katalan ekibinde uzun süre görev yapmış oyunculardan. 2002 yılında yeni Popescu olması umuduyla Katar yolundan döndürülen Barcelona kaptanı Frank De Boer da El Clasico görmüş Türkiye yolcuları arasında yer alıyor. Real Madrid'de forma giymiş oyunculardan Türkiye'ye uğrayan bir de Julio Cesar var ama görev yaptığı 21 maçın arasında El Clasico var mı, onun hakkında bir türlü bilgi edinemedim, saatlerce uğraşmama rağmen. O yüzden Türkiye'de şu anda oynamakta olan oyuncular arasına yazamadım Carlos'un yanına. Böyle bir veriye ulaşabilecek ve paylaşayabilecek olanlarınız varsa şimdiden teşekkür ederim.

Orta saha bölgesinde Hagi'ye eşlik eden üç oyuncu var Madrid-Barça hattında forma giyen: Geremi, Conceicao ve Baliç. Geremi ve Baliç, diğer oyunculardan ayrılıyor çünkü ikisi İspanya sonrası değil öncesinde Türkiye'de forma giydi ve iki devden birine transfer oldu. 'Manchester fatihi' Rüştü Reçber'i de eklememiz gerekiyor elbette. Geremi'nin transferi Türk futbol tarihi adına da fazlasıyla özeldir aslında, İstanbul görmeden Real Madrid seviyesinde bir takıma direkt transfer olan bir oyuncuyu en az bir 10 sene daha göreceğimizi sanmıyorum. Baliç de Türkiye'nin en pahalı ihraçlarından biri olmuştu, gerçi Fenerbahçe'ye gelişi de fazlasıyla tuzluydu yurt içi dinamikleri gereği. Baliç El Clasico'da değil de Galatasaray-Fenerbahçe derbisinin iki yakasında oynayan oyuncular arasında yer aldı sonradan.

Forvet hattına yazılabilecek tek isim var, o da Nicolas Anelka. Hoş, onun da El Clasico'da oynayıp oynamadığından emin değilim Julio Cesar gibi ama Real Madrid görmüş tek forvet oyuncusu en azından. Gerçi Fransız ya da İngiliz derbileri için benzer listeler yapsak kafadan yer bulacak ilk oyuncu Anelka, bir nevi joker. Aslında fena fikir değil, kenara not alayım bunu.

Az önce de adı geçen Rüştü Reçber ise bu iki takımdan birinin formasını giyen tek yerli oyuncu konumunda. Yanılmıyorsam El Clasico görmedi Rüştü, zaten gördüğü La Liga maçı da sayılıdır zaten. Geçtiğimiz ay intiharıyla insanları hüzünlendiren Robert Enke de Barcelona çıkışlı bir isimdi, Fenerbahçe'deki tek maçlık kariyerini biliyoruz. Zorlayınca bir 11 çıkar mı dedim ama olmuyor, iki kaleciyle beraber toplam 11 kişi var. Belki Johan Neeskens'i eklersek 4-5-1 oynatabiliriz. Aslında baya uğraştım ama kaçırdığım bir oyuncu varsa eklersiniz, 11'i tamamlarız.

  • Galatasaray: Hagi, Popescu, De Boer, Conceicao, Baliç, Giovani dos Santos.
  • Fenerbahçe: Enke, Rüştü, Carlos, Anelka, Baliç.
  • Beşiktaş: Rüştü.
  • Gençlerbirliği: Geremi.
  • Gaziantepspor: Julio Cesar.
Takımlar bazında bakarsak Galatasaray'da Barcelona, Fenerbahçe'de Real Madrid ağırlığı görmek mümkün. Beşiktaş'ın henüz Barcelona ya da Real Madrid patentli oyuncu transfer etmemiş olması da ilginç bir anektod olarak göze çarpıyor. Oyuncu değil de teknik direktör olarak Del Bosque'yi sayabiliyoruz. Son olarak Barcelona'da 5 yıl görev yapmış Frank Rijkaard'ı da anarak bitirelim bu derlemeyi...

Düzeltme: 'Pek şık olmasa da' Rüştü'nün Beşiktaş'a da yazılması gerektiği konusunda bir yorum aldım, Baliç'i düşünürsek elbette iki takıma da yazmak gerekir. Ancak hem Baliç'in hem Rüştü'nün Fenerbahçe'yle anılmasının daha doğru olduğunu düşünüyorum ben...

İkinci Düzeltme: Bu yazıyı diğer El Clasico öncesi kasım ayında yazmıştım ama arada kaynamış gibiydi, ben de tekrar görücüye çıkarayım dedim. Bu süre zarfında Carlos aktif tek Real-Barça oyuncusu olma ünvanını devre arasında Galatasaray'a gelen 21 yaşındaki Giovani dos Santos'a devretti. Gio, bu takımlarda forma giyip Türkiye'ye gelen en genç oyuncu aynı zamanda...

Avrupa Liglerinde Seyirci Ortalamaları & Türkiye

Futebol Finance'da Avrupa liglerinin Aralık 2009'daki stadyum kapasitesi, biletli seyirci ve doluluk oranları yayınlanmış. Tablo aslında çok da şaşırtıcı değil. Avrupanın kalburüstü diyebileceğimiz altı ligi seyirci ortalamalarında da başı çekiyor, 20 bin barajına yaklaşabilen ligler Bundesliga, Premier Lig, LA Liga, Serie A, Ligue 1 ve Eredivisie. Bu altı ligin hemen ardından en çok seyirci çeken iki ülke olan Almanya ve İngiltere'nin ikinci kademe liglerinin gelmesi ise bu ülkenin futbolu stadyumda izleme kültürünün ne kadar farklı olduğunu ortaya koyuyor.

Listenin zirvesinde Almanya'nın olması yeni bir hadise değil, Dünya Kupası organizasyonunun alınmasıyla beraber hazırlanan örnek bir proje ve uygulanışı üstüne tez yazılacak bir konu, üç beş cümleyle geçiştirmemek lazım. Lakin 2000'lerin başında Avrupa'nın zirve ligi konumunda olan Serie A'nın seyirci bulmakta çektiği sıkıntı kayda değer. Stadyum kapasiteleri yüksek olsa da konfor olarak diğer liglerin oldukça gerisinde kalan ve ürününü pazarlamakta sıkıntı çeken Serie A'da doluluk oranı %55'lere kadar gerilemiş durumda. İlk beşteki diğer liglerde en düşük doluluk oranının %71 ile Ligue 1'e ait olduğunu düşünürsek İtalya'nın ciddi bir sıçrayışa ihtiyacı olduğu açık. Zaten planları da Almanya'nın izinden gidip üstlenecekleri bir Avrupa/Dünya Şampiyonası ile stadyumları yenileyip seyircileri tekrar tribünlere getirmek.
Burdan bize gelmek istiyorum. Bizde seyirci ortalamaları dendiği zaman her şeyden önce söylenmesi gereken bu verileri bulmanın zorluğu. Kulüplerin kısıtlı olan gişe gelirlerinden vergi kaçırmak istemeleri, TFF'nin de buna göz yumması en önemli nedenidir bu işin. Premier Lig yayınlarında her maçın ikinci yarısında geçilir, stadyumda da katılım anons edilir. Bizde bırakın anlık veriyi, herhangi bir veri bulmak için deveye hendek atlatmak gerekiyor. Yurtdışında bu konuyla ilgilenen birkaç arkadaşım veri istediğinde biraz araştırdığım durumu biliyorum ve açıkça bu konudaki en yetersiz ülkelerden biriyiz. Şu yukardaki tabloda Danimarka ve Avusturya yer alıyorken Türkiye'nin adının geçmemesi 'dış mihrak'ların hain bir oyunundan değil bizim ligimizle ilgili yabancı dilde yayın yapmaktaki sıkıntıdan kaynaklanıyor. Avrupa'da yayını olmayan, verilerine ulaşılamayan bir ligi ortalama bir Avrupalı niye Avrupanın en iyi altıncı ligi kabul etsin allah aşkına, transfermarkt.de'de yazıyor diye mi?

İkinci ve daha önemli olan ise Almanya'nın izlediği, İtalya'nın hevesle beklediği büyük bir turnuvayı ülkeye getirip ligi bunun üzerinden pazarlama politikası. Türkiye'nin bu konuda bir master planı var mı, beklentiler nedir, bunları bilmiyoruz. Yönetim kademesinin fikirlerini en erken Şubat ayında yapılan lansmanda öğrenme şansımız var. Bu ay içinde yapılacak bir yayın ihalesi de var. Yeni yayıncı kuruluşun Avrupa yayınları konusunda yeni bir rota çizeceği konusunda pek ümidim olmasa da onu da beklemek lazım. Türkiye Ligi üç takımın transfer stratejileriyle değil, belli bir plan dahilinde yapılacak kurumsal hamlelerle gerçek anlamda büyüyebilir. Bunu aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor...

Avrupa Liglerinde Son 10 Yılın Unutulmazları #1: La Liga

Son zamanlarda hem Avrupa Liglerine hem de moda olan son 10 yıl değerlendirmelerine uzak kaldım ama hastalık sebebiyle odama kapanmışken son üç günü iyi bir yazı dizisiyle kapatmak iyi gider diye düşündüm. Avrupa liglerinde kısa turlar atıp finali de Türkiye'yle yapmak var aklımda, bakalım nasıl olacak?

La Liga
Her daim güzel ve estetik futbol vadeden bir lig olmuştur La Liga ama Avrupa'da daha fazla söz sahibi olması 2000'lerin başına da sarkan 'Los Galacticos' dönemiyle oldu desek yanlış olmaz. Serie A'nın yavaş yavaş popülaritesini kaybetmesiyle birlikte yıldızlar için daha çekici olan La Liga, İtalya'nın pastadaki payını almayı başardı. 2000'lerin başında Zidane ve Ronaldo'yu İtalya'dan koparan İspanya, bu sezon daha büyük bir darbeyi Kaka ve İbrahimoviç'i kopararak vurdu. İngiltere Premier Ligi'nin en önde gelen oyuncusu Cristiano Ronaldo'yu da bunu katarsak La Liga'nın 2000'lerin başından itibaren popülaritesinde ivmeli bir yükseliş olduğunu söyleyebiliriz açıkça.

Şampiyonlar

Son 10 yıla baktığımızda şampiyonluklarda Barcelona ve Real Madrid'in bariz üstünlüğünü görüyoruz. Avrupadaki beş büyük lig için bir yazı hazırlamıştım aslında bununla ilgili, isteyenler aşağıdaki linkten bakabilir. Rekabet rakamlara da yansımış durumda, Madrid'in 4, Barcelona'nın 3 şampiyonluğu var. Bu iki ekibi Valencia 2 kez, Deportivo 1 kez ile takip ediyor. La Liga da Türkiye'ye bu açıdan benziyor, çift kutuplu bir lig görünümünde son 10 senedir. Son iki senedir Barcelona'nın şampiyonluk barajını 85+'ya taşıması ise zirveyle üçüncü arasındaki farkı 17-18 puanlara kadar yükseltti. La Liga'nın Premier Lig'e karşı en büyük eksisi de rekabette çeşitliliğin sınırlı olması.


En iyi seriler


Son 10 yıla baktığımızda yenilmezlik serileri anlamında öne çıkan iki ekip var. İlki 2002'de 22 maçlık bir seride hiç mağlup olmamasına karşın Real Madrid'le girdiği şampiyonluk yarışını son anda kaybeden Nihat'lı, Kovaçeviç'li, Karpin'li, Alonso'lu, De Pedro'lu Real Sociedad. Gerçekten çok iyi bir takımdı o Sociedad, içinde Nihat Kahveci'nin de yer alıyor olması ayrı bir gururdu bizler için. Diğer en iyi yenilmezlik serisi de yine 22 maçla Eylül 2008'den Şubat 2009'a kadar yenilmeyen Barcelona'ya ait. Böyle bir seri sonrası Real Madrid'i ümitlendirecek duruma gelmeleri ama sonra Bernabeu'da rakiplerine tarihin en karanlık gecelerinden birilerini yaşatmaları unutulmazlardan oldu.

Son 10 yılın karması

----------------Casillas----------------

--Alves---Puyol----Hierro---Carlos---

-----------Xavi-----Iniesta-----------

---Messi-------Zidane-------Figo-----

------------------Raul-----------------

Barcelona 1-0 Real Madrid || El Clasico'dan Kalanlar...

Futbol tarihinin en ciddi transfer hamlelerinden birini yapan Real Madrid, altın çağlarından birini yaşayan Barcelona'ya karşı. Sezon başından beri herkes bu senaryonun, bu rüyanın peşinden koşuyor ve bunun doruklarına ulaşabileceğimiz iki 90 dakika mevcuttu hali hazırda, ilki geride kaldı. Sahadan galip ayrılansa transfer sezonunda yaptığı tek flaş transferinin ayağından bulan Barcelona oldu.

Maçtan önce Messi-Ronaldo ikilisinin de yedek başlayabileceği haberleri geliyordu esasen ama Real Madrid takımı seramoni sonrası Barcelonalı oyuncularla el sıkışırken önce Lionel Messi'yi ardından Cristiano Ronaldo'yu gördük. Bu iki 'sakat' yıldız maça ilk 11 başlayınca maçın heyecan kat sayısı da doğal olarak arttı elbette. Kaka ve Ronaldo'lu kadrosuyla Nou Camp'a çıkan Real Madrid aslında geçtiğimiz sezon oynadığı 'Çanakkale Geçilmez'den farklı şekilde başlamadı maça ve Barcelona'ya açık alan vermemenin ve doğru, net paslarla hızlı biçimde Barcelona kalesine inebilmenin Real Madrid adına maçı kazanabilmenin en kestirme yolu olduğunun bilincinde bir görüntü çiziyorlardı. Aslında planlarına uygun başlayan taraf da onlardı, akışkan pas trafiğiyle oyunu ele alan ve kaleye rahatça inen Barcelona takımı özellikle ilk 20 dakika çok zorlandı pas yaparken. Pasların şiddeti, hızı bir türlü ayarlanamadı, Real Madrid'li oyuncular birçok pas arası yaptılar ya da rakiplerinin doğru pasları atmasına engel oldular.

Bu ilk 25 dakikalık bölümde gol pozisyonları da hep deplasman takımları lehineydi. Ronaldo'nun soldan inişleri, Kaka'nın driplingleri birkaç defa sonuç verdi. Hele Kaka'nın ceza sahasına dalıp Ronaldo'ya verdiği, Ronaldo'nun da tek vuruşla kaleye göndermek istediği top bana göre maçın kırılma noktasıydı. Fikir doğruydu belki ama sol köşe o kadar boş ve savunmasızken o şutu ortaya Valdes'in ayaklarına nişanlamak bu seviyede bir maçta yapılacak son vuruş değildi. Bana göre Valdes'in kurtarışından ziyade Ronaldo'nun kaçırdığı bir pozisyondur o.

İlk yarının ikinci bölümünde pas trafiğini biraz daha toparlamış bir Barcelona görmeye başladık ancak bu sefer de Henry'nin efektif olmayan oyunu Barcelona için problem çıkarmaya başladı. Benim bugüne kadar izlediğim en verimsiz Henry performanslarından biriydi, İbra kaçta girer diye iddiaya girer oldum etraftakilerle. Henry'li forvet hattı ne kadar yetersizse Puyol'lu defans ise o kadar başarılı bir performans ortaya koydu ki Puyol'un kendisini önüne attığı toplar, pozisyonlar maçın kaderini çizen bireysel performansların başında geliyordu.Süper yıldızların sakatlıkları zaman geçtikçe etkisini gösterdi zaten, Barcelona'nın esas oğlanı Messi bugün idare etti, Ronaldo'nun pili de ilk yarım saat sonrasında bitti. Birbirine denk iki takımın mücadelesi görüntüsü ortadayken beklenen değişiklik geldi. Henry kenara gelirken İbrahimoviç oyuna giriyordu. Aynı dakikalarda oynanan Sivasspor-Beşiktaş maçında da oyuna İbrahim Şahin'in giriyor olması tesadüf müdür, ironi midir, orasını size bırakıyorum. Barcelonalı İbrahim girdikten kısa süre sonra sonra ayağına gelen ilk pozisyonu nefis bir tek vuruşla bitirerek maçı ev sahibine getiren golü atmasını bildi. Orta harikaydı belki ama o ortayı Nou Camp'ın en üst katına dikecek forvet o düzeyde bile fazlasıyla mevcut, oyuna henüz ısınmamışken fırsatı tepmemesi takdire şayan.

Gol oyunu bir şekilde açtı zaten, Real Madrid birkaç hamle yapmak istedi ki bunların başında Raul geliyor elbette. Busquets'in atılması Madrid ekibini ümitlendirse de maçın başında bulunan o pozisyonların benzerini yakalamaları pek mümkün olmadı. Olanlarda da Puyol göğsünü siper etti desek yeri. Barcelona'nın net pozisyonları ise bu döneme denk geliyor aslında. Maç boyunca ortalıklarda göremediğimiz Messi o net pozisyonu bitirebilse bugün Ronaldo-Messi dülellosunun galibi olarak manşetleri süslüyor olabilirdi ortalama oyununa rağmen. Yine de eşitliğin skorda değil de kırmızı kartlarda Lass ile gelmesi ev sahibi takım adına memnuniyet verici bir maç sonucu oldu. Maçın kahramanı ise az önce dediğimiz gibi tartışmasız Puyol'du. Real Madrid mağlubiyete rağmen Nou Camp'ta özellikle ilk yarıda etkin bir oyun ortaya koyabilmesi önemli, özellikle Kaka'nın performansı bu takımın tek süper yıldızı olmadığını ispatlar gibiydi. Hatta bu görüntüde ben Kaka'yı Ronaldo'nun önüne yazabilirim.

Mehmet Demirkol, yanılmıyorsam Futbol Kulübü'nde bir kişiden alıntı yaparak söylemişti, "Bir insan 3 maç peş peşe izliyorsa o insan yarı ölüdür." Bu maçtan önce seyrettiğim Everton-Liverpool ve Arsenal-Chelsea maçlarıyle beraber benim de günlük futbol limitim fazlasıyla doldu. Mutluyum, mesudum o ayrı ama en güzelinden bir maç yazısı yazacak takatim kalmadı, El Clasico'yu dahi zor yazıyorum. "İki maç da çok iyiydi, işte Premier Lig bu!" diye sığ bir yorum yapıp günü tamamlamak istiyorum artık müsadenizle...

Avrupa'nın Mahalle Takımları: Villarreal, Heerenveen, Auxerre

Futbol tarihimize damga vurmuş repliklerden biridir, hatta bir deyim halini almıştır 'mahalle takımına yenilmek'. Hep hor görülür bu takımlar bu topraklarda ve oynadıkları oyunun büyüklüğüne bakılmadan kasabanın büyüklüğüyle değerlendirilirler. Galatasaray geçen seneki hazırlık kampında Hoffenheim'a 2-1 mağlup olduğunda yine aynı sesler yükselmişti ama kimse Dietmar Hopp önderliğinde kurdukları takımdan ve yapılanmadan bahsetmemişti. O mahalle takımı geçen sezonun ilk yarısında tüm Avrupaya futbol dersi verdi neredeyse. Mahalle takımlarının gururu oldu Hoffenheim bir anlamda. Ancak küçük şehrin/kasabanın büyük takımı olarak sadece Hoffenheim yok, hatta Hoffenheim yeni sayılır bu mecrada. Şimdi bu ekiplere bir bakalım.

Hoffenheim'dan önce kim vardı diye sorarsak ilk yanıtımız şüphesiz Villarreal olacak. Bulunduğu bölgenin potansiyelini hiçe sayıp inanılmaz bir büyümeyle son yıllarda La Liga gibi köklü bir ligde baş altı takımlardan biri haline geldiler. Avrupa kupalarına düzenli olarak katılıyorlar ve neredeyse kasaba nüfusunun yarısı kadar kapasitesi olan stadyumlarını her maç dolduruyorlar. Bence Hoffenheim'ın örnek aldığı modeldir Villarreal modeli. Takım büyüdükçe ilgi de büyüdü ve futbol içi gelirlere kavuşunca bu başarılarını uzun vadeye yaydılar. Şimdi benim diyen İspanyol takımlarından daha iyi durumdalar, bizim üç büyük diye tabir ettiğimiz takımlarımızdan daha iyi imkanlara sahipler. Burda kritik nokta futbol yönetimi esasen, parlattıkları oyuncuların yerine her zaman daha iyisini koymayı başarmış bir ekiptir Villarreal ve bunu yaparken bütçelerini hemen hemen denk tuttular. Artık rahat rahat 10 milyon euro ve üstü transferler yapabiliyorlar. Nihat sebebiyle çok uzak bir takım olmadı ülkemize Villarreal, o sebeple uzatmak istemiyorum. Eğer 'mahalle takımı' diyeceksek en iyi mahalle takımlarının başında Villarreal gelir.
Böyle bir tanıma en iyi oturan takımların biri de bence Heerenveen. Eredivisie'da takım bulunduran en küçük şehir olan Heerenveen'i ben esasen futbol takımıyla tanıyorum. Özellikle yetiştirdiği forvet oyuncularıyla ün yapmış bir takım Heerenveen, hatta forvet fabrikası desek abartmış olmayız. İngiltere'de hayal kırıklığı yaratsa da Afonso Alves, Ajax'a gönderilen Sulejmani, Madrid'den Milan'a geçen Huntelaar, Celtic'li Samaras (ki çok beğendiğim bir oyuncudur) bunlardan birkaçı, daha geriye gidersek birçok önemli forvet oyuncusuna daha rastlayabiliriz. Kendi yağıyla kavrulan ve bu yönetimleriyle kapasitesinin üstüne çıkan kulüpleri severim, Heerenveen'i de bu sınıfta görmüşümdür hep. 43.318 nüfuslu bir şehrin takımı olarak kendi kimliklerini oluşturmuşlar. Takdiri hak ediyorlar.

Avrupada ismi olan bir diğer 'mahalle takımı' Auxerre. Aslında ben Monaco'nun Fransa Ligindeki en küçük şehir takımı olduğunu düşünüyordum ama 41 bin kişilik nüfusuyla Auxerre Monaco'nun önündeymiş. Neyse, zaten koskoca prensliğe mahalle takımı deyip başımızı belaya sokmayalım hiç yoktan! Auxerre de Heerenveen'e paralel olarak yetiştirdiği oyuncularla ayakta kalan bir kulüp. Hatta itiraf edeyim, Auxerre'i bu listeye almamda etkili oldu bu tarafı. Gerçi Fransa'da artık oyuncu yetiştirmeyen kulüp yok, artık bir kulübün değil ligin kimliği oldu bu. Yine de Auxerre aklımda hep bu yönüyle yer etmiş bir kulüp. Djibril Cisse'nin, Olivier Kapo'nun yıldız adayı olduğu zamanları izlemiş herkeste böyle bir izlenim vardır eminim.

Bu bilinen örnekler dışında en ilgi çekici olanı ise geçen sene Romanya şampiyonu olan Unirea. 18000 nüfuslu Urziceni şehrinin takımı olan Unirea Urziceni bu sene Şampiyonlar Liginde mücadele edecek. Stadları 7 bin kişilik olduğundan maçlarını başka bir stadyumda oynayacaklarmış hatta. Beşiktaş için en uygun takım gibi görünüyor şimdilik Şampiyonlar Ligi kura çekiminde. Bir de bu sezon Portekiz'i UEFA Avrupa Ligi elemelerinde temsil eden ancak başarılı olamayan Paços de Ferreira var, 9 bin kişilik bir şehrin takımı olarak. İtalya'da da Chievo'nun benzer bir hikayesi vardı. Listeyi uzatmak isterseniz yorumlarda bildiklerinizi paylaşabilirsiniz...

Keirrison Galatasaray'a Neden Gel(e)mez?

Biliyorsunuz, Frank Rijkaard'ın 5 sezonluk Barcelona kariyeri ilk geldiği andan beri Galatasaray'a transfer referansı olarak dönecek beklentisi var herkeste. Brezilya'nın piyasaya servis ettiği yeni süperstar adaylarından Keirrison'un bonservisinin 14 milyon euro karşılığında Barcelona'ya geçmesi ve Barcelona'nın Keirrison'u ilk sezonunda kiralamak istediğini açıklaması bu beklentiyle paralel bir ortam oluşturdu. Galatasaray Keirrison'u kiralar mı? Bunun mümkün olmadığını düşünenlerdenim ben. Niye diye sorgularsak ülkedeki futbol mantalitesini ve ortamını biraz eşelememiz gerekecek.

Keirrison'un Türkiye'ye gelmesini Barcelona istemez ilk önce çünkü Türkiye genç bir forvetin yetişmesi için tercih edilecek en son ülkelerden biri. Gittikçe fiziğe dayalı bir futbol oynanıyor ligde ve gol bakımından oldukça kısır bir lig. Hakemlerin de fiziksel sertliğe müsade edip itiraz, kart isteme, hakemi aldatmaya yönelik hareket gibi kriterlere yoğunlaştığı için oyun oynamaya çalışanın dayak yediği bir ligdir Türkiye ligi. Zago, Lugano, Song gibi ülkeye kart kralı olarak gelip bu rakamları serbest düşüşe geçen oyunculara sahiptir. Bu ülkede İsmail Güldüren gibi oyuncular makbuldür kısacası. Sizi kündeye getirirler, bir de üstüne hakemi aldatmaya yönelikten yersiniz kartı. Hele bir de "Bu latin futbolcular kendini çok pis atıyor hojam!" nidaları başladı mı yandın sen Keirrison!

Keirrison Galatasaray'a geldi diyelim, hiçbir zaman rahat bırakılmaz, her fırsatta geçirilir. İyi oynadı ve gol atmaya başladı diyelim. İlk gündeme gelecek konu sezon sonunda Barcelona'ya dönecek olması olacak. Her hafta dillendirilecek bu konu, Galatasaray'ın bonservisi alamayacağından, boşu boşuna bir oyuncuya yatırım yapılmış olmasından söz edilecek. Olur da gol atamazsa bu sefer de dünya futbolundan bi haber medya tarafından Galatasaray'ın transfer fiyaskoları arasında manşetleri atılacak, adı Carrusca'nın, Barusso'nun (ki bence doğru bir transferdi, yönetilemese de) yanına yazılacak Keirrison'un. Aslında bunlara bile gerek yok. Keirrison bir mucize oldu da Florya'ya gelsin, üç gün sonra bilir kişi havalarında söylenecekler belli çünkü biz bu filmi defalarca gördük. Galatasaray'ın kimseye oyuncu yetiştirme misyonu olmaması gerektiğinden başlayan, Galatasaray'ın büyüklüğünü anlatan bitmek bilmeyen bir nutuk dinleriz ekran başında. Rijkaard'a da "Galatasaray'ın büyüklüğünü öğrenememiş!" denir, olay kapanır.

Tüm bunları bir varsayım üstünden söylüyoruz elbette, Keirrison'u isteyen, 'kendi büyüklüğünden haberi olmayan' birçok kalburüstü Avrupa kulübü var ve bu kulüplerin ve oynadıkları liglerin sağladığı bir güven var. Hiçbir kulüp Ajax, Porto, Benfica, Monaco dururken oyuncusunu kiralamak için Galatasaray'ı seçmez, ben de seçmem. Frank Rijkaard önemli bir isim ama transfer söz konusu olunca bu tip ikili ilişkiler ön planda olmaz. Yoksa Real Madrid'in yarısı Galatasaray'a gelirdi Mijatovic döneminde...

Kayıp Aranıyor #3: Ever Banega & Del Horno

Arjantin liginin sıkı takipçilerinden biri olmadım hiçbir zaman. Denk geldikçe göz atarım, takip ettiğim takımlar da Boca ve River'la sınırlıdır. Ancak bu kısır takibime takılmış bir oyuncu vardı vakti zamanında. Boca Juniors'la kıtalararası kupa finalinde Milan'a karşı oynayan bir oyun kurucu, Ever Banega. Benim dikkatimi çekmesi çok da önemli değildi gerçi, o çoktan önde gelen Avrupa kulüplerinin dikkatini çekmişti. Başta finaldeki rakipleri Milan olmak üzere birçok kulüple adı anılıyordu. Ona Boca Juniors'un arzu ettiği bonservis bedelini ödeyense Valencia oluyordu. 18 milyon euro ile.

Bu kadar büyük bir bonservis bedeliyle La Liga'ya adım atmasına rağmen Avrupa kariyerine ondan beklenen başlangıcı yapamadı, bunun için de yeterli konsantrasyonu olduğunu söylemek güçtü. Webcam skandalı, alkollü araba kullanma derken Valencia kısa bir sürede Banega'yı aldığına, alacağına pişman olmuştu bile. Bu sezonun başında Atletico Madrid'e 1.5 milyon euro bedel karşılığında kiraladılar Banega'yı. Atletico Madrid'de kendini toparlayıp toparlamayacağı merak konusuydu ama birçok maçta görev almasına rağmen sezon boyunca ilk 11 oyuncusu olmayı başaramadı. 90 dakikayı tamamladığı maç sayısı sadece iki. Sezon sonunda Atletico da bu performansı sonrası Valencia'dan bonservisini almak için ısrarcı olmadı elbette, oyuncu da Valencia'ya geri döndü. Son olarak Haziran ayında Arjantin genç milli takımıyla Toulon turnuvasında görev yaptı ancak Boca Juniors'taki Banega hala kayıp.Valencia'nın bir diğer kayıp oyuncusu da Asier Del Horno. Bilbao'da yaptığı çıkışla Avrupanın dikkatini çeken Del Horno, Mourinho'nun isteğiyle 12 milyon euro bonservis bedeliyle Chelsea'ye geçmişti 2005'te. O sezon iyi de süre aldı Chelsea'de ama onunla ilgili akılda kalan en önemli detay Messi'ye Şampiyonlar Liginde yaptığı faul ve onun ardından çıkan olaylardı. Ben hala direkt kırmızı kartın ağır olduğunu düşünürüm ama o faul Del Horno'nun kariyerine damga vurmuş olaylardan biri olacak.

O sezonun sonunda İspanya'ya geri dönen Del Horno, 7.5 milyon euro bonservisle Valencia'ya geçti. Ancak Valencia'da sadece 7 maçta görev yapabildi ve 07/08 sezonunda kariyerine başladığı Bilbao'ya kiralandı. Eskisi kadar dikkat çekici bir performans ortaya koymasa da en azından forma şansı bulan Del Horno bu sezon tekrar dönmüştü Valencia'ya ama 2006'dan çok farklı olmadı yine. UEFA Kupasında verdiği ekstra katkı dışında Valencia'nın beklentilerini karşıladığı söylemek güç. La Liga'da forma bulduğu maç sayısı yine 10'u bulmadı. Bu sezon kaderi ne olacak, merak ediyorum açıkçası...
Related Posts with Thumbnails