Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İkinci Erkut Şentürk Krizi

Biliyorsunuz, teknokrat futbol şube sorumlusu İbrahim Altınsay önderliğinde yeni ve genç bir takım yaratma sürecine giren Beşiktaş'ta altyapıdan A takıma bu sene epey bir terfi olacak. Bu oyunculardan birisinin de A2 takımının 10 numarası Erkut Şentürk olmasını bekliyordum ki birkaç ay önce yaptığımız söyleşide o da seneye A takıma çıkmayı beklediğini, 5 yıllık da sözleşme yenilediğini ve bu sözleşmenin Haziran'da yürürlülüğe gireceğini söylemişti. Fakat görünen o ki yeni yönetim kendi stratejisiyle çelişen bir hamle yapmanın eşiğinde.

Haber 1903'te yer alan habere göre Beşiktaş yönetimi Erkut'la yenilenen sözleşmeyi yürürlüğe koymama kararı almış. Açıkçası haber beni şaşırtsa da olayı Erkut'un tarafından doğrulattım. Benim aldığım bilgilere göre Erkut Şentürk'ün Haziran ayında yürürlülüğe girecek sözleşmesi iptal olmuş durumda. Erkut'un ailesiyle yönetim Salı günü bir araya gelecek konu o zaman netlik kazanacak.

Erkut fiziksel gelişimini ve oyun karakterini henüz tamamlamış olsa da kesinlikle farklı yeteneklere sahip. Topla bu kadar yumuşak, bu kadar dikine oynayan çok az yerli oyuncu var ve profesyonel futbola adapte olması halinde kesinlikle fark yaratan bir silah haline gelecek. Emre Çolak gibi bana kalırsa teknik açıdan Erkut'tan bir tık daha aşağıda bir ismin daha bariz fiziksel eksiklerine rağmen dönüştüğü rol oyuncusunu hep birlikte izliyoruz. Erkut bana kalırsa bundan fazlasını vadediyor ve dikine oynayabilen bir orta saha oyuncusu Türkiye şartlarında paha biçilmez. Üstelik solak oluşu onu daha da özel kılıyor.

Eğer Beşiktaş, Muhammed Demirci'ye güvenip onu bırakmayı tercih ediyorsa buna saygı duyulabilir lakin Erkut bana kalırsa ondan çok da aşağı kalır bir yetenek değil. Onu şimdiden gözüne kestiren takımlar olduğuna da eminim. Yeni dönemin mottosunu Beşiktaş tabiriyle 'özkaynak' olarak belirlemiş bir yönetimin altyapıya dair ilk hamlesi Erkut'u elinden kaçırmak olursa çok şaşıracağım, o kesin.

Mart ayında Hayatım Futbol'da yayınlanan Erkut Şentürk röportajı için buraya göz atabilirsiniz.

İyiler Mutlaka Kazanmaz

Galatasaray taraftarı başta olmak üzere yönetimin, belki de teknik heyet ve futbolcuların üstünde bir yenilmişlik, daha doğrusu adaletsizliğe uğramış ve yapanlar cezasız kalmış hissiyatı var. Bugün de bu psikolojinin kaldığı yerden devam ettiği 2-2’lik Beşiktaş beraberliğinin ardından önce Ali Dürüst, sonra Hasan Şaş’ın yaptığı açıklamalarda görüldü. Halbuki Galatasaray’ın dünüyle bugünü arasında hiçbir fark yok. Kadıköy’de beraberlik ve galibiyet Galatasaray’ı şampiyon yapacaktı, bugün de beraberlik şampiyonluk için yeterli.

Galatasaray’ın sorunu taraftarına, yönetimine ve teknik heyetine bunun yetmemesi, işin çoktan bitmiş olması gerektiği düşüncesi. “Biz zaten şampiyon olduk” demek kadar bugün gelinen noktaya hizmet eden başka hiçbir şey yok. “İyiler mutlaka kazanır” kafasıyla bakmamak, son üç maçtır bu kadroyla harika Fenerbahçe maçları çıkaran hocaya ve teknik heyete bildikleri işi yapma fırsatı vermek gerek. Gerginlik Galatasaray’ın işi değil, Galatasaray bugün ligin hâlâ zirvesindeyse bu oynadığı futbol sayesinde geldi. Şampiyon olacaksa da futbolu sayesinde olacak. Soruşturma, cezalar, o, bu… Bunları Galatasaray’ın gündeminden düşürmek Galatasaray’ın yararına: iki kere iki dört…

Duran top tamam da…
Galatasaray’ın bu beş maçlık seride 2 galibiyeti, 2 beraberliği, 1 de yenilgisi var. Bu 5 maçın 4’ünde Galatasaray’ın açılış golü duran topla gelmiş, diğerinde de gol atılamamış. Bu aslında senelerin duran top özürlüsü bir takım için çok iyi bir şey ama aslında bir o kadar da endişe verici. İyi oynanan, oyunu domine eden bölümlerde dahi oyun akışı içinde gol bulamamak, daha doğrusu oyunun yönünü değiştirememek büyük bir arıza.

Bunda Elmander’in gol vuruşunun zayıflığı, Necati ve Baros’un fiziksel olarak bitikliğinin çok büyük payı var. Elbette Fatih hoca da bunun farkında ancak takım içinden çözüm üretmek pek de mümkün değil. Radikal bir çözüm olarak Riera ve Aydın’ı kanatlara koyup vasatı aşamayan Emre ile Necati/Baros’un oynayanından vazgeçmek bir alternatif olabilir ama 39 maç bitmiş, kalmış geriye 1 maç. Bunun kağıt üstünden pratiğe geçmesini de gerçekçi bulmuyorum, gerisini Kadıköy’de göreceğiz.


Beşiktaş’ın ikinci yarıdaki çıkışında elbette Galatasaray’ın 2-0’ın kendilerini şampiyon yapıp yapmadığı soru işaretiyle oynamasının etkisi var ama çok sağlam bir mücadele ortaya koydular, golü kovaladılar ve 85 sonrasında iki farklı kanattan gol üretip 2-2’yi bulmayı başardılar. Beşiktaş’ın ikinci golünde Tayfur Havutçu’nun Mustafa Pektemek’i oynatmama ısrarından vazgeçmesinin de neler getirebileceğini gördük.  Takım olarak şu son haftada gösterdikleri duruşla takdiri hak ediyor Beşiktaş…

Eurosport'a Trabzonspor maçında yazdığım yazı için: "Galatasaray nerede yanlış yapıyor"

Beşiktaş 0-2 Galatasaray | Süper Cinnet


2007 Mayıs’ında, Ali Sami Yen’de ‘sulu derbi’ olarak hatırlanan maçta Galatasaray taraftarının geçirdiği cinnetin bir çıkış noktası vardı ve rakibin Fenerbahçe olmasına indirgenecek bir infial değildi o geceki. Bu akşam oynanan Beşiktaş maçının zıvanadan çıkma sürecine de yüzeysel bakarak ‘tü kaka’ deyip geçmemek, alt okumasını yapmak gerekir diye düşünüyorum ve Beşiktaş taraftarını sahaya atlayacak duruma getirenin çok da ağır tartışmalara yol açmayacak, ortalama bir ofsayt hatası ve birkaç hatalı faul kararı olmadığı kesin gibi. Bu okumayı elbette Beşiktaş’ı çok daha yakından takip eden isimler daha iyi yapacaktır ama Beşiktaşlıların bir sıkışmışlığının olduğu, kulübün gittikçe kötüye gitmesinin ve Demirören sonrası döneme geçişinin etkisinin büyük olduğu belli. Sezon da Beşiktaş adına pratikte bitti, tek makul hedef üçüncülüğü elde edip gereksiz bir baraj maçına mahkum olmamak gibi gözüküyor.

Galatasaray’ı ise bu maçın gerginliğinden ziyade saha içi tarafı daha yakından ilgilendiriyordu. Zaten angarya olarak görülen ya da hissedilen Süper Final’in her an arıza çıkaracak, iş Kadıköy’e uzanacak stresi herkesin üzerinde vardı ve İnönü’den alınacak bir yenilgi işleri epey karıştırırdı. Üstelik tüm oyun planını orta saha presi ve bu bölgede kapılan topların doğru kullanımı üzerine kuran Galatasaray’a bu açıdan en ters gelecek orta saha elemanları da Beşiktaş’ın kadrosunda bulunuyordu. Ne Fenerbahçe’nin, ne Trabzonspor’un orta sahası Galatasaray’ı bozmaya siyah-beyazlılarınki kadar yakın. Bu maçın ilk 10-15 dakikasında da görüldü, takım hücum dahi geliştirmekte zorlandı. İlk 10 dakika Beşiktaş’ın topla oynama yüzdesi yüzde 63 olarak ekrana geldi ve maçta pozisyona en yakın iki deneme de Beşiktaş’a aitti.

İşte bu noktadan sonra maçı Galatasaray’a getiren 30 dakikalık bölüm başladı. Presini doğrudan Beşiktaş savunmasının üzerine kuran, Fernandes gibi takımın en yumuşak ayağına yüzü dönük top aldırmayan Galatasaray presi inanılmaz iş yaptı ve oyun tamamen tersine döndü. Üst üste gelen kornerlerde ise Riera topu doğru yere kesip golü yaratan isim oldu. Elmander’in dönüşünde Melo’nun ofsayt pozisyonunda olduğunun notunu düşelim lakin pozisyonun gelişimi, bir duran topta Galatasaray’ın 9 numarasının bomboş kafa vurması gibi affedilemz savunma hatalarını da es geçmemek gerek. 1-0’ın ardından önce Holosko, ardından Quaresma’yı görmeyip kaleyi deneyen Fernandes 1-1 şansını tepti, bunlar da Beşiktaş adına maçın en net pozisyonlarıydı.

İkinci yarıda Galatasaray’a pozisyon şansı dahi vermeyen bir Beşiktaş vardı ama işin ironik tarafı kendi de pozisyon bulamıyordu. Aslında Beşiktaş’ın İnönü’de baskı kurduğu ilk maç bu değil. Normal sezonda Fenerbahçe karşısında da geriye düştükten sonra Fenerbahçe’ye top göstermeyen, kontra şansı tanımayan Beşiktaş yine üretken olamamış, aradığı pozisyonları bulamamıştı. Senaryo yine benzerdi. Baskı düştüğündeyse 77’de Galatasaray’ın ilk akını geldi, 79’da da Aydın Yılmaz’ın kariyer golü. Maçın futbola benzeyen kısmı da bu dakikada tamamlandı zaten.

Dediğim gibi, Hüseyin Göçek’in toptan maçı elinden kaçırmışlığı ortada, maçı bir yönde katlettiği kanaatine katılmıyorum ama bunu görmemek mümkün değildi. Ernst’in açıkça kendisiyle alay etmesine, Quaresma’nın tribünleri dahi “pozisyon kırmızı” diye bağırtan tekmesine karşı duruş gösterememesi de maçın gidişatından ne kadar etkilendiğini gösteriyordu. Lakin bu cinnetin arkaplanını okumak, bir özeleştiri süreci başlatmak çok daha doğru olur.

Galatasaray bence Kadıköy’e giden süreçteki en zor maçında rakibi tek ayak üstünde yakalamanın da getirisiyle çok iyi iş yaptı, büyük bir avantajı cebine koydu. Süper Final’in son dört maçını anlamsız kılma fırsatı da artık Galatasaray’da. Hafta sonu Fenerbahçe’yi Arena’da yenmek şampiyonluk şarkılarını artık söylemek demek…

Ligin Kaderini Değiştiren Devre Arası Transferleri

Kervanını yolda düzen bir milletin sporda da işi baştan sıkı tutmayıp ikinci fırsatlara tutunması sürpriz değil, özellikle küme düşme hattındaki ekipler için belki de transfer yeni başlıyor! Futbola giren paranın katlandığı son yıllarda artan hamle şansı daha iyi oyuncuların devre arasında getirilmesini sağladı ve bu oyuncuların bazıları ligin kaderini değiştirdi. Play-off sisteminin de etkisiyle daha büyük önem kazanan ara transfer dönemi öncesi yakın tarihin en başarılı transferlerini birlikte listeleyelim, sizin fikirlerinizi de ayrıca yorum bölümüne alalım.

1- Marcio Nobre (Fenerbahçe): Yakın tarihin açık ara en etkili devre arası transfer Marcio Nobre... Fenerbahçe onu 500 bin avro bedelle Cruzerio'dan kiraladığında beklentileri takımı kurtarması değildi ama Nobre gelir gelmez ligin tozunu attı ve ertelemeli Rizespor maçı da dahil olmak üzere 18 maça çıkıp rakip filelere tam 12 gol attı. 70 güne sığdırdığı bu 12 gol Fenerbahçe tarihinin en dominant üç sezonunu müjdeledi, o ayrıldığından bu yana da gelen şöhretli forvetler bir türlü onun kadar verimli olamadı.

2- Fabian Ernst (Beşiktaş): Devre arası joker hakkını bir sezon önce Filip Holosko ile kullanıp aradığını bulamayan Beşiktaş, Mustafa Denizli'nin isteğiyle bir orta saha transferi yapmak için Almanya'ya gitti ve o dönem düşüşteki piyasasının üstünde bir bedel ödeyip 3 milyon avro bonservis ve yıllık 2 milyon avroluk sözleşmeyle Schalke 04'ten Fabian Ernst'i kadrosuna kattı. Fakat o hamle 2003'teki 100.yıl şampiyonluğunun ardından kazanılan tek şampiyonluğun da kapısını aralayacaktı. Ernst'in enerjisi, pozisyon bilgisi ve hücuma verdiği destekle belki de son yılların en iyi baskı takımını oluşturan Denizli, bir kez daha şampiyon bir takımın hocasıydı.

3- Emre Güngör (Galatasaray): 2008'in ocak ayında savunmanın vazgeçilmezi Rigobert Song'un Afrika Kupası'na gidecek olması sebebiyle kısa vadeli bir takviye düşünen Galatasaray, tam o sırada Ankaragücü ile sorunlar yaşayıp takımdan ayrılmak istediğini açıklayan 23 yaşındaki Emre Güngör için sarı-lacivertlilere oldukça cüzi bir teklif götürdü ve o teklif sezon sonu gelen şampiyonlukta büyük pay sahibi oldu. Sadece ve sadece 400 bin TL'ye alınan Emre, Servet Çetin'le o kadar iyi bir ikili oluşturdu ki kupadan dönen Song kulübede oturmak zorunda kaldı. Maliyet/performans oranında gelmiş geçmiş en iyi devre arası transferi Emre Güngör olabilir.

4- Burak Yılmaz (Trabzonspor): Bugünden bakıldığında şaka gibi gelse de sadece 2 yıl önce Gökhan Ünal'ın Fenerbahçe'ye transferi esnasında bozuk para misali Trabzon'un yolunu tutan Burak, doğru rolde değerlendirildi ve Türkiye'nin en iyi yerli oyuncusuna dönüştü. Değerlendirilen zaman dilimi geniş tutulursa Burak zirveye bile oynayabilir lakin geldiği sezon Trabzonspor'a kattıkları bu ölçüde değildi ve Şenol Güneş ligde sadece bir sonraki yıla damga vuracak ekibi hazırlamak için çalışıyordu. Burak için lige damga vuracak ortam hazır değildi. Yine de alınan Türkiye Kupası ve Kadıköy'deki 34.hafta karşılaşmasında eski takımı Fenerbahçe'ye attığı gol Trabzon açısından olmasa da ligin kaderine sağlam bir çomak da soktu.

5- Franck Ribery (Galatasaray): Bugün Avrupa futbolunun en iyi hücumcularından biri olduğunu herkese kabul ettirmiş olan Franck Ribery, Türk futbol tarihinin en başarılı devre arası transferi olabilir. Ne var ki gösterdiği performansla ağızları açık, kendisiyle aynı gün Türkiye'ye ayak basan Nicolas Anelka gibi bir adamı bile gölgede bırakan Ribery'nin Galatasaray kariyeri 80 puanla şampiyon olan Fenerbahçe'nin 4 puan arkasında kalınıp Devler Ligi bileti bile alınamayan o sezonla sınırlı kalacaktı. Kanepede sızmışken babamın gelip "Kalk Uğur, Ribery gitmiş" dediği günü bana hediye edenlere sevgilerimi hâlâ ara ara iletirim. Bir yandan da Galatasaray yönetimleri tarihinin özeti gibidir Franck Ribery...


Adı anılması gerekenler
Nicolas Anelka (Fenerbahçe):
Ali Lukunku (Galatasaray)
Adrian Ilie (Galatasaray)
Yusuf Şimşek (Beşiktaş)
Rüştü Reçber (Fenerbahçe)
Gökhan Emreciksin (Ankaragücü)
Antonio De Nigris (Ankaraspor)

Vodcast #4 || Beşiktaş'ın Tasarruf Tedbirleri

Yılın son gönderisi ve vodcasti de Beşiktaş'ın mali politikası ve tasarruf tedbirleri. İyi seyirler...

Beşiktaş 0-0 Galatasaray || Atamayana Atamayanlar

Beraberliğin çok da kötü sonuç olmadığı maçların çilingiri ilk goldür, o gelmeyince de belli sınırların dışına çıkmayan bir derbi izledik. Pozisyon yok denemez, iki tarafın da kendince doğruları vardı ve oyun oynandı fakat topu ağlara gönderip dengeyi bozabilen olmadı. Atamayana da atamadılar, sonuç 0-0.

Galatasaray'da Fatih hoca dizilimi bozmasa da sol dışa Engin'i, göbekte Selçuk'un partnerliğini ise Ayhan'a vererek tamamen orta sahayı tutma üzerine bir oyun kurduğunu gösterdi. Burada amaç son haftalarda Aurelio-Ernst ikilisiyle oynayan Beşiktaş'a içeri giren Engin'le beraber üstünlük kurmak ve oyunda inisiyatifi elinde tutan taraf olmaktı. Aslında topla oynama açısından bakıldığında istenilen oldu fakat esas sorun bu topla ne yapılacağı. Kazım topla çıkamadığı gibi kendisini savunma arkasına kaçıran ender topları da çok verimsiz kullanıyor ve kaybediyor. Formsuz bir Kazım bir takımın tek hücum geliştirme opsiyonuysa o takımdan oyun içi gol beklememek lazım. Öbür tarafta Engin de bir kanat oyuncusu gibi kullanılamadı, beklerden Eboue ile Hakan da bu bölgelere destek veremedi.

Özellikle 20.dakikadan sonra değişen ise Beşiktaş'ın Galatasaray orta sahasını tek ayak üstünde yakalayabilmesi oldu. Galatasaray savunmasının uzun topla ya da garanti pasla çıkamadığı anlarda topa Engin-Ayhan-Selçuk üçlüsünden önce müdahele ederek bu bölgeyi pasifize eden siyah-beyazlılar, doğrudan beş oyuncuya yüz yüze hücum etme fırsatını birçok kez buldu ve buralardan pozisyon çıkardı. Quaresma ile İsmail de Eboue'nin bölgesini iyi değerlendirdi, duran toplar kazanıldı ancak Semih'in boş kaleye giden topa müdahele etmesi, Muslera'nın başarılı kurtarışları golü engelledi.

Burada Semih'e bir parantez açmak gerek. Soğukkanlı bir karakteri olduğunu zaten biliyoruz, heyecanla pek işi olan bir oyuncu olmadı hiçbir zaman fakat henüz maçın başında sarı kartı almışken bu kadar sakin olabilmesini ayrıca takdir etmek gerekiyor. Arada topa sert müdaheleleri ve dengesiz kafa topu çıkışları oluyor fakat oyun genelinde savunma gereklerini mükemmele yakın yerine getiriyor ve topla takımdaki tüm savunma oyuncularından çok daha yumuşak olmasıyla da fark yaratıyor. Allah nazardan saklasın demek her futbolseverin borcu bana göre, çok sağlam gidiyor. Servetlerin, Zanların boyunduruğundan kurtulma zamanı...

İkinci yarı öncesi iki hoca da aksayan orta saha düzenleriyle ilgili müdaheleler yaptı. Fatih hoca göbeği daha enerjik bir Sabri'yle hareketlendirmek isterken, Carvalhal, önceki haftalara göre oldukça pasif gözüken ve etkinliği çok sınırlı kalan Veli'yi alıp Necip'le göbeği üçledi. Fakat sakatlık bu iki hamleyi de boşa çıkardı, belki de maçın kaderini çizen anlar bunlardı. Sabri'nin yan bağlarında, Necip'in kaval kemiğinde önemli sorunlar var ve bu iki oyuncu da 1.5 aya yakın sahalardan uzak kalacak gibi görünüyor. İkisine de büyük geçmiş olsun, inşallah daha ağır bir durumları yoktur.

Son 10 dakika ise maçın genelinden daha hareketli geçti denebilir, özellikle Eboue'ye gelen yabancı madde ve sonrası... Eboue, biraz da kendine gelen maddeyi de hakeme göstermek adına abartılı hareketlerde bulundu. Eyvallah, gelen geldi fakat onu alıp hakeme vermek ve kenara çekilmek ile sakatlanmış gibi yapmak arasında fark var. Bu noktada bir uyarıyı hak ettiğini söylemek gerekiyor lakin taraftarın da pek masum olduğunu söyleyemeyeceğim. İşi inada bindirmeleri Beşiktaş'ın da çok işine gelmedi. Son bölümde top hakimiyetinin Galatasaray'a geçmesinde verilen aranın da payı vardı bana göre.

Galatasaray'da ise sorun şu: o pası atacak oyuncu kim? Belki bugün Q7 ya da muadili tipi bir oyuncu sarı-kırmızılılarda olsa 1-0'a gidebilecek birçok pozisyon üretilebilirdi ama o ekstra işi yapacak adam olmayınca ceza yayının orada pas yapan Riera, Selçuk ve Engin, takımın iki forveti Elmander ve Baros oyundayken bir türlü bu adamları doğru yerde topla buluşturamadı ki bu önemli bir sorun. Baros oyuna girince biraz daha kendini arkaya atan Elmander'in birkaç dripling girişimi ise kenara not edilesi bir detay.

Beşiktaş özellikle hücum tarafında daha çok doğruları yapan, iki dörtlü arasına girip özellikle savunmadan ve kaleciden gelen ribaundları toplayarak fırsat yaratan taraftı fakat Muslera'ya ve Semih'e takıldılar. Duran toplardan da iki taraf adına bir şeyler çıkmayınca 0-0 sona erdi ve iki tarafın da çok üzüntülü olduğunu söylemek zor...

Beşiktaş 1-0 Dinamo Kiev || Karambole Değil!


Dexter'ın dördüncü sezon finali, Game of Thrones'un dokuzuncu bölümü ve Beşiktaş-Dinamo Kiev maçındaki karambol... Son dönemde beni böyle heyecan ve hayret karışımı bir ruh haline sokabilen sahneler bunlar. Öylesine acayip bir karambol izledik ki maçın önüne geçti, muhtemelen de seneler sonra bu maç hakkında hatırlanacak tek şey olacak. Öte yandan bu maçı Beşiktaş'ın "karambole kazandığını" söylemek de haksızlık olur.


Veli, isabetsiz şutlarına rağmen temposu ve başarılı paslarıyla
Beşiktaş orta sahasındaki toparlanmanın mimarlarından...
Sadece iki hafta önce Dinamo Kiev'e karşı sürklase olan, buna karşın uzatmalarda yediği golle 1-0 mağlup olan ilk 11'den 9 oyuncu bugün de sahadaydı. Yeni giren iki oyuncudan Veli Kavlak'ın özellikle oyunu hızlandırma ve kanatları topa sokma konusunda etkisini yadsıyamayız fakat bugün oynanan oyunda her bireyin kapasitesince ayrı ayrı katkısı mevcut ve bu sahada bir takım kimliğinin ortaya konmasını sağladı. Quaresma'nın göstermelik mücadele koşuları yerine savunmaya gerçekten katkı veren doğru müdaheleler yapabilmesi, Hilbert'in müthiş enerjisi ve bindirmeleri, savunmada başta Egemen'in hatasız oyunu takımın en tecrübeli isimleri Aurelio ile Ernst'in takımı öne yıkmasını sağladı. Gol bu baskıyla, organize bir atak üzerinden gelmemiş olabilir ama en iyi savunmayı rakip yarı sahaya yerleşip Kiev'e işlevi olan bir hücum yaratma olanağı vermeyerek aynı derecede önemli bir iş yapmış oldular.

Dinamo Kiev yabancımız değil, Avrupa kupası deplasmanlarına bakışları belli. Evlerinde kazanmaya, deplasmanlarda ise topu rakibe verip rakiplerine şans vermemeye oynuyorlar. Fakat Beşiktaş gibi öne yığılmada problem yaşayan ve Sivasspor gibi niteliği sorgulanabilir, vasat bir Süper Lig takımına dahi hapsolabilen bir ekip karşısında bu yaptıklarının pek bir mantığı yok. Semin'in yaklaşımı teoride doğru ama pratikte oldukça yanlış. Skorun 0-0 devam etmesine de güvenerek hücum tarafındaki arızayı çözme adına hamle yapmadı ve yedikleri golü fazlasıyla hak ettiler demekte sakınca yok.

Egemen kariyerindeki ikinci Avrupa kupası golünü attı...
Egemen Korkmaz'a ayrı bir parantez açalım. Bursaspor günlerinde de mücadeleci kimliğiyle bilirdik, takdir ederdik ama Trabzonspor'da yaptıkları, ardından Beşiktaş gibi zemini sağlam olmayan bir kadroda sorumluluk alıp savunmayı toparlayışı onu başka bir seviyeye taşıdı. Büyük bir futbolcu ve futbola bakışıyla tüm yerli oyunculara örnek olacak bir profesyonel. Beşiktaş adına epey kritik olan bu golün altında imza atması da ayrıca güzel oldu, hoş oldu.

Stoke City, Maccabi deplasmanından  da 2-1'le döndü, puanını 10'a yükseltti. Artık turu garantilemek için Kiev'den ya da Beşiktaş'tan alacakları tek puana bakıyorlar. Bu Beşiktaş'ın epey işine geldi zira Kiev'le ikili averajı eşit olsa da Stoke City ile ilk oynayacak takım Dinamo ve Semin'in öğrencilerinin hedefini son maça taşıması için İngiltere deplasmanında kazanması gerek. Yağmurlu bir perşembe akşamı Stoke deplasmanından galibiyetle çıkacak gibi de pek görünmüyorlar. Beşiktaş'ın fişi çekmesi adına önünde iki fırsat var ve Egemen'in hediyesi siyah-beyazlılara büyük bir avantaj sağladı. Acaba ilk iki dışında mı kalınacak derken şimdi iddiası pamuk ipliğine bağlı Maccabi'yi yenerek turu garantileme, belki de İnönü'de liderliğe oynama şansları var. Zaten Avrupa'daki temsilci sayımız ikiyken hiç de fena değil...

Beşiktaş: Cenk, İsmail, Sivok, Egemen, Quaresma, Veli, Hilbert, Aurelio (63 Necip), Simao (90 Holosko), Ernst, Almeida (87 Edu).

Dinamo Kiev: Shovkovskiy, Danilo, Betao, Khacheridi, Vukojevic, Aliyev, Garmash (46 Ninkovic), Yussuf, Correa (75 Ideye), Yarmolenko, Milevskiy.

Beşiktaş 3-1 Sivasspor || Yap, Boz

Bu sezon Süper Lig'de oynanan en enteresan karşılaşmalardan birini izledik. İlk 30 dakika tartışmasız bir Beşiktaş dominasyonu, iyi bir kontratak ve arka direk koşusuyla gelen gol derken çehresi değişen bir Sivasspor. Rıza Çalımbay kenarda delirmekte epey haklıymış zira 30'dan maçı çözen penaltı üstü kırmızıya kadar oynadıkları futbol mükemmeldi. Yaptıkları bu atılımı ise sadece ve sadece basit bir hamleye borçluydular.

İlk yarım saatte sol kenarda oynayan Kamil Grosicki, istediği topları alamadığı gibi aldıklarını da ziyan ediyordu. Rıza hoca zaten memnun olmadığı takımda Grosicki'yi sağ kanada çekti ve olaylar gelişti. Hilbert'in etkisi midir, değil midir bilinmez ama İsmail'in karşısına geçince hem orayı madene çevirdi, hem de kendini öne atan Sivas takımında hücum elemanları devreye girdi ve üstünlüğü ele aldılar. Sağ taraftan gelişen pozsiyonlarda Pedriel ve Mahmut Boz ile iki inanılmaz gol kaçırdılar.

İlk golde Ernst'in Kadir'den kaptığı top atağı başlattı.
İşin Beşiktaş cephesi ise ayrı karışık... Sivas'ın öne yerleştiği, top yaptığı dakikalarda hiçbir çözüm üretemediler. Simao-Quaresma gibi ayağına top isteyen kanat oyuncuları varken bir de hayalet gibi dolanan, top tutma yetisinden yoksun bir Almeida önde olunca iyiden iyiye teslim bayrağını çektiler. Tüm bunların üstüne sıkı bir savunma yaptıkları da söylenemez ki Carvalhal ilk değişikliğini 45'te Tanju'yu sol beke alarak orayı tıkamakla kullandı. Buna karşın golü duran topta sağdan kontra ile Grosicki'den yemelerinin altı çizilmeli.

Tüm bunlar bir yana, futbol maç içinde oynanan oyun kadar bireysel kaliteye de bakıyor. Quaresma'ya nasıl "bir atakta iş bitirebilir" gözüyle bakılıyorsa tecrübesiz, yetersiz savunmacı da insanı bir anda yakabiliyor. Eyvallah, bu tip duran toplarda bu mücadeleler çok olur ama sarı kartın da varken ligin kurt stoperi Egemen'in formasına asılırsan hem penaltı yaparsın, hem de atılırsın. Mahmut Boz için sağlam bir tecrübe olabilir kazığı yiyen onun kadar maçı gayet iyi götüren Sivasspor'a oldu. 10 kişi de iyi zorladılar aslında fakat Quaresma'nın klas ortasına bir başka arka direk koşusu yapan Holosko son dakika hediyesiyle fişi çekti.

Mahmut Boz'un hatası maçın kaderini belirledi.
Sivasspor, geçen hafta da Kayserispor karşısında uzun süre maçın içinde kalıp kaçırdığı net pozisyonlarla dikkat çekiyordu, bu haftayı da farklı geçmediler. İyi oynamaya eyvallah lakin bu kadar oyunu tutup da iki haftada 9 gol yemek de hayra alamet değil. Yine de Kamil Grosicki gibi özel bir oyuncuları var ve bu ligin bence X faktörlerinden olan sırtı dönük oynayabilen birden fazla forvetleri mevcut. Tipik bir 10-15 takımı olarak ligi bitirirler. Beşiktaş ise sağlam sıçradı bu sefer lakin başta Carvalhal hocanın olmak üzere takımın düşünecek çok şeyi var bu maç üzerine...

Maçın Dikkat Çekenleri

Kamil Grosicki (Sivasspor): Açık ara Sivasspor'un en iyi oyuncusu ve ligin en iyi kanat oyuncularından biri. Topla iyi olduğu gibi şutu da var, takım oyununa yatkın. Henüz 22 yaşında, Sivas'ta biraz daha demlenirse İstanbul'a geçiş yapmaması için hiçbir sebep yok.

Ricardo Quaresma, birebirlerde Sivas beklerini epey zorladı.
Ricardo Quaresma (Beşiktaş): Kırmızı kart sonrası biraz silkelendiği aşikâr. Daha derli toplu oynuyor ve top ayağına geldiğinde faydalı olmaya çalışıyor. Birebirlerde bekleri epey zorladı, son dakika da olsa golünü attırdı. Yine de topu bekleyen stili takımın sıkıştığı anlarda pek de yardımcı olmuyor. 



Milan Borjan (Sivasspor): Fiziği epey sağlam duruyor ama Kanadalı kaleci pek de güven veren bir görüntü çizmedi. Sektirdiği toplar sıkıntı yarattı. Henüz 24 yaşında, üzerine koyabilir fakat soruşturma sebebiyle formasını asan Korcan Çelikay'dan daha iyi demek şimdilik güç.

Roberto Hilbert (Beşiktaş): Sağ bekte İbrahim Toraman ve Ekrem Dağ rotasyonuyla oynayan takıma yeni bir soluk getirdi. Orijini sağ kanat olduğundan hücumda etkili arka direk koşuları yaptığı gibi savunmada da Almanlıktan aldığı fazla sırıtmıyor. Şu haliyle tahtaya çıkmayan kalemle yazılacak oyunculardan.

Necip - Schuster - Mourinho

Trafikte kırmızı ışıkta geçiyorsunuz. Ceza puanınız 95, 100'ü geçerseniz ehliyetiniz bir süreliğine alacak, bu işlemlerle uğraştığınız sırada da araba kullanmaya ihtiyacınız var. Öte yandan trafik kuralları diyor ki işlediğiniz en büyük ihlal geçerli kabul edilir. Tutup da aracınızı yanlış bir yere park ederseniz bir para cezası ödersiniz ve ceza puanınız da 95'te kalır.

Durum buyken cezayı parktan alıp parayı tercih eden adama laf söylemekten ziyade bu kuralları akıl ve mantık çerçevesinde ortaya koyamayan kurumun işleyişine göz atmanın daha adil olduğunu düşünenlerdenim. Bugün X yapıyor diye X'i eleştirmek yarın Y'nin yapmasına olanak tanır. Hukuk kuralları da "Daha büyük ihlale, daha az ceza" gibi bir absürdlük ortaya koyuyorsa bir kişi ondan yararlanınca bir başkası da aynı yolu kullanır. Bunu 586.kez yapan adama da ahlak ve etik üzerinden yüklenmek bence aşırı kaçıyor.

Bu akşam Necip Uysal, ilk sarı kartı gördüğünde Trabzonspor lig maçı için cezalıydı. İkinci sarı kartı görerek cezasını Gaziantep Büyükşehir Belediyespor maçında çekme hakkına sahipti ve bunu teknik direktörünün isteğiyle değerlendirdi. Daha önce bu boşluğa istinaden Ayhan Akman'ın buna benzer bir kart gördüğünü hatırlıyorum.

Bu tartışmalardan çıkan ana talep, "Resmi bir turnuvada alınan tek maçlık ceza o turnuva içinde geçerli olur" maddesinin yürürlüğe konup bu garip durumun çözülmesini istemek olmalı. İkinci olarak oyunun ruhuna aykırı olup olmadığı ayrıca tartışılabilir. Jose Mourinho'nun Şampiyonlar Ligi'nde Alonso ile Ramos'a gösterttiği aleni kırmızılar beni rahatsız etmişti ama Necip'inkini oyuna bu kadar çirkince bir müdahele olarak yorumlamıyorum. Dediğim gibi bu, subjektif bir konu.

Beşiktaşlı birisi eğer bunu ahlaksızlık olarak yorumluyorsa tepki verebilir, veyahut Trabzonsporlu bir futbolsever mağdur olduğunu düşünebilir ama bu ne ilk ne de son ve dünyanın her yerinde bu boşluk değerlendiriliyorsa bunun 587.kez olmamasını sağlayacak tek kurum Türkiye nezdinde TFF'dir. Eğer bu aklı ortaya koyamıyorlarsa sorun futbolseverlerden çok bu ligin otoritesi olan kuruma aittir...

Beşiktaş 2-4 Fenerbahçe || İşte STSL Bu!

Üzerime ne kadar vazife bilemem de ben her iki takıma da teşekkür ederim, bizlere harika bir maç izlettiler öncelikle. Fenerbahçe'nin oyuna müthiş girişi, gol sonrası o ana kadar maçın yıldızı olan Dia'nın direkten dönen pozisyonunun ardından gidişatın da değişmesi. Ekrem Dağ'ın golü. Beşiktaş maçı kopardı, koparacak derken Almeida'nın kaçırdığı birebirin ardından gelen kırmızı kart+penaltı. Alex'in bizlere ne kadar iyi bir forvet ve golcü olduğunu tekrar hatırlatıp işi bitirmesi. Baştan aşağıya harika bir hikayeydi, bu kesin.

Öncelikle Schuster ve Beşiktaş... Bobo'nun Portekiz tayfası, Sivok'un uzun stoper ihtiyacı sebebiyle Almeida ile Ferrari tarafından kadro dışına itilmesi çok tartışıldı ki bu iki kararın maç içinde de karşılık bulması biraz da Alman hocanın tercihlerini işaret ediyor bizlere. Özellikle ilk 25 dakikalık Fenerbahçe dominasyonu bir derbi deplasmanında görülmesi pek kolay olmayacak düzeydeydi. Bunda en önemli pay sahibi isim Dia'ydı ki defalarca çok beğendiğim bir adam olduğunu dile getirdim. Ekrem Dağ'ı da hallaç pamuğu gibi attı ki tarihe geçecek güzellikteki enfes şuta rağmen Ekrem bu akşam epey zayıf kaldı. Hoş, Erhan Güven'in olduğu yerde hâlâ Abdurrahman Çelebi olabilir, her maçta karşısında da Dia olacak değil.

Fenerbahçe'nin ilk bölümde çılgın atması ise iyi bir dönem ya da safi Dia resitalinden ziyade bir geleneğe işaret ediyor. Zico döneminden bu yana Fenerbahçe'nin yakaladığı derbi verilerine geçen ay içinde blogda yer vermiştim. Açık alanda oynama özgürlüğü olan bir Fenerbahçe rakiplerini parçalıyor ki Dia-Niang ikilisiyle eşleşen Ekrem-Toraman ikilisinin yetersizliği özellikle ilk bölümde çok sırıttı ve Kocaman'ın öğrencileri buradan iyi ekmek yedi. Lakin bu parlak performansı Guti'nin enfes bir asisti ve biraz da şansın yardımıyla iyi yere giden bir Simao serbest vuruşuna teslim ediyorlardı. İmdatlarına yetişen ise Beşiktaş'ın bir başka yabancısı Matteo Ferrari oldu.

Ferrari ile Lugano arasında yaşanan çekişme maçın başından beri sürüyordu aslında ancak işi bilen ve daha soğukkanlı olan Lugano, darbeyi aldı ve takımına maçı getirdi. Burada ona suç yükleyip futbolun temizliği üstüne de bir nutuk çekebiliriz lakin amatör kümelerden profesyonel futbola her yerde olan çekişmeler bunlar. İtalya'dan gelmiş bir savunmacının bu kadar çapsız bir işe imza atması inanılır gibi değil. Futbolda alınabilecek en ağır cezayı tek harekette almayı başardı. Top Beşiktaş'tayken penaltı ve kırmızı kart nedir yahu?

Necip'in golüne zemin hazırlayan ortanın da sahibi olan Alex ise penaltıyla beraber tekrar sahne alıp maçı götüren adam oldu. Bu adamın son vuruşları, topla münasebeti dünya çapında belki ama Türkiye Ligi'nde bu kadar fark yaratmasının en büyük sebebi topsuz oyunu ve rakip savunmayı okuyabilme becerisi. Attığı kafa golünde savunma arasına sızması dahi yeterlidir bunu söyleyebilmek için. Kral adam. Ligdeki gol sayısını şimdiden 16'ya dayandığını hatırlatayım ki hem bireysel olarak bence en iyi sezonunu geçiriyor, hem de maç fazlasıyla dahi olsa takımının liderliğe yükselmesini sağlayan isim oldu. Galatasaray ile Beşiktaş'a benzer bir kuyudan yukarı tırmandılar ve şampiyonluğa yürüyorlar artık. Bunun aslında İstanbul takımları adına önemli bir adım olduğuna ise farkı bir yazıda değinelim. Şimdilik bize kalan güzel bir maç izlemenin tatmini...

İbrahim Üzülmez & Beşiktaş

Ne yalan söyleyeyim, her daim hak ettiğinden fazla paye alan bir oyuncu olduğunu düşünmüşümdür İbrahim Üzülmez'in. Hep genelgeçer görüşün hoşuna giden "koşma, mücadele etme" gibi yetileriyle öne çıkar ama saha içinde becerdikleri, beceremediklerinin çok gerisindedir. Yetersizdir ve daha da kötüsü yetersizliğe kanaat ettiren oyuncugillerin en sağlam örneklerindendir. Bana göre en tehlikeli futbolcu gruplarından... Beşiktaşlı olsam eminim ki beni deli eden adamların başında gelirdi lakin gönderiliş biçiminin içeriği yine bir ahlaki temelden çok vazgeçilmezlik durumuna dayalı.

Üzülmez'in İbrahim Toraman'la yaşadığı ilk münakaşa bu değil biliyorsunuz, daha iki sene önce terlik vakası olarak tarihe geçen, daha şiddetli bir tartışma yaşandı. İkili sözde kadro dışı kalıp sezon başladığında kaptanlıkları alınarak affedilmişti. Daha sonra kaptanlıklar da geri verildi ve bugüne gelindiğinde aynı tartışma ve aynı isimler var. Bugün yaşanan daha tek taraflı bir olay gibi görünebilir ancak yaptırımın bu kadar ağır ve güç gösterisi şeklinde tezahür etmesinde onun iki sene önceye göre daha gözden çıkarılabilir olmasının payı olduğunu düşünüyorum ve bu yapılanın biraz popülizm koktuğuna işaret ediyor ediyor. Beni rahatsız eden nokta bu.

11 yıllık kaptan, efsane, büyük futbolcu sözleri onun için basında çok kullanılır ama Beşiktaş taraftarında bunun karşılığı bu kadar da büyük değil aslında. Sevenleri dahi onu bir şekilde kabullenebilmiş insanlardır, en azından benzer örneklerle empati kurduğum zaman öyle geliyor bana. Yine de Türkiye Ligi'ndeki mevcut oyuncular içinde en uzun süredir bir takımda görev yapan oyuncudur İbrahim Üzülmez. Yeri geldiğinde çılgın maçlar çıkarmışlığı da yok değildir. Sırf bunların hatrına bile "kulüpten kovulan oyuncu" damgasını ona vurmak yerine üç aylığına kadro dışı bırakılmayı hak etmiştir. İki futbolcu dünyada ilk kez kavga etmiyor, yumruklaşmıyor.

Şu Türk futbolu ne çektiyse şu popülizmden çekmiştir ve ben bu olayda da biraz "Doğrucu Davut" olmak adına abartılı bir aksiyon alındığına inanıyorum. Daha da kötüsü bu kararı alanların içlerinden, belki de dışlarından "Nasıl olsa İsmail var" dediklerini de duyar gibiyim...

*Fotoğraf Beşiktaş Dergisi'nin kasım sayısından. Dün BJK.com.tr'yi gezerken rastlamıştım. Şimdi onun için dolabı boşaltma zamanı...

Fenerbahçe'nin Büyük Maçları

Bugün oynanan Fenerbahçe-Trabzonspor maçının ilk 20 dakikasını izlendiğinde klasik bir Kadıköy maçı olduğunu çözmek zor olmasa gerek. Yüksek oranda top kazanan ve rakibin bozulan akınlarından teknik ve hızlı oyuncularla sonuca giden ve bunu işletecek güven ile beceriye sahip olan bir Fenerbahçe. Trabzonspor'un düzenini işleten bazı parçaların ikinci devreye formsuz girmesinin bu yenilgide payı olduğunu düşünmekle beraber sarı-lacivertlilerin bu kimliğini sahaya yansıtabilmesinin payının büyük olduğuna inanıyorum.

Karşılaşma üzerine çok detay üzerinde durabiliriz ama Fenerbahçe'nin son dört buçuk yılını incelediğimizde baskın olarak ortaya çıkan bu geleneği irdelemek bence daha ilgi çekici. Zico'nun iki yıl boyunca oynattığı pasör, topu ayağında tutmayı seven takımdan, Daum'un orta saha direncini temel alan kondisyon oyununa meyilli 2009/10 takımına kadar hepsi asgari bir geleneğe bağlı ve kendine denk olarak düşündüğümüz her takım karşısında farklı bir iş ortaya koyabiliyordu. Aykut Kocaman'ın Fenerbahçesi ise işte bu noktada diğer takımlardan ayrılıyor ve bozduktan sonra rakip zaaflarından üretime giden bu geleneği uygulamak yerine sıfırdan üretmek istiyordu ancak bunun Galatasaray ile Beşiktaş derbilerinde işlemediğini görmüştük. Kadıköy'de bugün izlediğimiz maç, bence Trabzonspor'un oyun kimliğinin de topa sahip olarak pas yapma üzerine kurulu olmasının da etkisiyle Fenerbahçe'nin genlerini hatırlamasını işaret ediyor.

Konuyla ilgili hazırladığım iki grafikten ilki (yukarıda) Zico'nun göreve geldiği 2006/07 sezonundan itibaren derbilerde (Galatasaray, Beşiktaş), büyük maçlarda (Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor) ve diğer lig maçlarında alınan puanların ortalamalarını içeriyor.
İlk bakışta da görebileceğiniz gibi Kocaman dönemine kadar derbi ve büyük maçlarda yakalanan başarı takdir edilmeyecek gibi değil. Kabaca bir hesapla kendi çapınızdaki bir rakipten 3 ya da 4 puan almanız bir sezon içinde yeterli görülür ki bu da 1.5-2.0 puan ortalamasına tekabül eder. Fenerbahçe'nin Kocaman'a kadar 2.25, büyük maçlarda ise 2.17 ortalamanın altına düşmemesi tarihi bir performans aslında. Bu başarının Kadıköy'de keskinleşmesi ise az önce bahsettiğim tuzağın uygulanabilirliğinin Kadıköy'de artmasına işaret.

Fenerbahçe büyük maçlarda oyunu ikinci bölgede kabul eder, Fenerbahçe bütün halinde kapanır ve Fenerbahçe rakip savunmayı dengesiz yakalar. Bir de yüzdeli bir şekilde bitirir ki Nobre'den bu yana gelen forvetlerin tamamı bu maçlarda sezon içi performansının üstüne çıkmıştır. Bu akşamki Trabzonspor karşılaşmasını da bu çerçevede yorumlamak gerektiğine inanıyorum. Mamadou Niang'ın bitirdiği pozisyonun benzerlerinin başka kadrolarla seneler önce farklı rakiplere karşı uygulanmış birçok versiyonu da bulunabilir.

Öte yandan diğer lig maçlarında Christoph Daum'un takımından sonraki en başarılı ekibe sahip olan Aykut Kocaman'ın şampiyonluk yarışında sonuna kadar var olacak bir ekibi olup olmadığına ise bu maçta karar vermemek gerektiğini de muhalefet şerhi olarak düşüyorum...

Beşiktaş'ta Ersan Gülüm & Sonrası

Portekizli çılgınlığının artıları, eksileri muhakkak vardır ama bir futbolsever olarak bu adamları seyretmenin ayrı bir keyif olduğuna eminim herkes katılır. Bucaspor maçını göz ucuyla takip edebildikten sonra Trabzonspor maçında benim hissettiğim budur en azından. Lakin bu kadar yabancıya yaslanan her Süper Lig takımı yerli sıkıntısını muhakkak tadacaktır fikri aklımın bir köşesindeydi ki Beşiktaş adına bence olabileceklerin en kötüsü oldu ve bu kadronun X faktörü, ekstra adamı, denge unsuru Ersan Gülüm'ün sezonu kapattığı haberi geldi.

Yerlileri beşe tamamlama sıkıntısı bir yana, direkt olarak stoper rotasyonu çatlamış durumda. Sakatlıktan yeni çıkmış Tomas Sivok, elden çıkarılamaması sebebiyle kadroda tutulamayan Matteo Ferrari ve stoperde oynadığı her an takımın kucağına bombayı bırakabilecek pozisyonda olan İbrahim Toraman. Kısacası kadro içi çözümü kolay bulunamayacak bir durum söz konusu. Beşiktaş, efsane bir şampiyonluk kovalamak için gerekli motivasyona kavuşmuşken bu kritik sakatlığı kadro içinden çözmeye de çalışmayacak gibi. O yüzden piyasadaki elle tutulur stoper alternatiflerine bir göz atalım.

1-Gurbetçi Pazarı
Devre arasında yurt içinden acil transfer yapmak zaten şişmiş durumdaki piyasada epey tuzluya mâl olacağından yurtdışından alternatif bakmak en mantıklısı gibi gözüküyor.

Bonservisi bu yaz Mainz'a geçen Malik,
Mainz'da düzenli şans bulamıyor.
Malik Fathi: Daha çok sol bek kimliğiyle tanınsa da stoper-bek olarak bir nevi Hakan Balta'sı olabilir Beşiktaş'ın. Bonservisi 2009/10 yılının ikinci devresinde kiralık olarak 18 maçta forma giydiği Mainz'a geçti ancak transferinin ardından pek şans bulamıyor. İlk devrede altı lig maçına çıkabilmiş. Eski piyasası yok, maliyeti de çok yüksek olmayacaktır. Ersan da dönünce de Üzülmez sonrası, ki ne zaman olacağı soru işareti, sol bek rotasyonunu genişletecektir. Mainz onu devre arası kamp çalışmasında defansif orta sahada da denemiş, bu bölgede de derinlik yaratabilir. Bence en akla yatkın transfer o.


Ömer Toprak: Gurbetçi ve stoper taglerini verdiğinizde bu blogdan Ömer Toprak cevabını almamanıza imkan yok, fırsat gelmişken ismini bir kez daha analım. Milli takıma seçilmesi gündemde olan, 21 yaşında ve geçen yıl geçirdiği ağır sakatlık sebebiyle piyasası çok uçmayan bir stoper. Fiziğine ve çalışkanlığına diyecek yok. Eksikleri olabilir ama Beşiktaş'ın mevcut stoperleri arasında ilk 11'de kendine yer bulacaktır. Pasaportu da cabası. Paraya kıyılır, 3-4 milyon avro gözden çıkarılırsa alınabilir.


Serdar Taşçı: Geçen yıl adı Juventus, Milan gibi ekiplerle geçiyordu ama Stuttgart'ın yaşadığı keskin düşüşün yanı sıra hocasıyla da ters düşüp kulübede sık sık oturur olunca eski piyasasını kaybetti. Khedira'yı beğenirim ama Dünya Kupası öncesi Ballack yerine bir stoper sakatlansaydı Serdar şu anda daha iyi bir takımda oynuyor olabilirdi. Kaderin bu oyununu Beşiktaş değerlendirebilirse büyük iş yapar ama zor diyorum.

2-Yurtiçi Çözümler
İbrahim Öztürk: Bursaspor'un en istikrarlı stoperlerinden. Ne yalan söyleyeyim, çok ısınamadığım adamlardandır ama işini iyi yapıyor, sağlam da duruyor. Bursaspor şampiyonluk yarışına bu kadar önem veriyorken onu gözden çıkarır mı, zor ama iyi bir teklife hayır da demeyebilirler.

Barış Başdaş, bu sezon 11 lig, 3 kupa, 3 de U21 maçına çıktı.
Barış Başdaş: Yekta'yı iyi bir paraya okutarak devre arasında transfere açık olduğunu belli eden Kasımpaşa, Barış'a da cömert bir teklif gelirse hayır demeyecektir. Bence hâlâ eksikleri olan bir stoper, üst düzeyde bir-iki sezona daha ihtiyacı var ama eldeki alternatifler kısıtlı ve parayı verince düdüğü çalınabilecek yeteneklerden biri. Düşünülebilir.

Serdar Kesimal: Açık ara en sağlam alternatif ancak sayılan adamlar içinde gurbetçi adaşı da dahil en pahalısı olacaktır. Kayserispor'un peak yapmış adamları bırakmama konusundaki inadı da tecrübeyle sabitken 7 milyondan aşağısına pazarlık dahi yapmayacaklardır. Zor transfer.

3-Altyapıdan Çözümler
Bana en uzak alternatif gelse de merak edenler için onları da yazalım.

Furkan Şeker: Beşiktaş'ın A2 takımının kaptanı. Aynı zamanda son dönemin en başarılı genç milli takım jenerasyonu olan 92'lilerin de as elemanlarından biri. Nijerya'da çeyrek final gören U-17 takımında görev yaptı. A2 Ligi'nde de başarılı performanslar çıkarıyor ve kendi yaş grubunun en tecrübeli oyuncularından. Fundementalı epey sağlamdır ama boydan kaybediyor biraz. Yine de şu stoper rotasyonunun dördüncü-beşinci alternatifi olabilir, sırıtacağını da hiç sanmıyorum.
1993 doğumlu Atınç, A2 takımın düzenli oyuncularından...



Atınç Nukan: Futbolcu fiziği nedir diye sorsalar fotoğrafını çekip koyacağım adamlardan Nukan ama Denizli döneminde bu fiziği hatrına A takımla maça çıksa da Furkan kadar üst düzey maça çıkmışlığı yok. Yeterince olgunlaşmadığını düşünüyorum. Daha zamanı var.


Sezer Özmen: A2 takımdan değil ama A2'den kiralanan bir stoper Sezer. Collina stiliyle bir kez görenlerin dahi aklında yer eder. Nijerya'da Furkan'ın ekürisiydi, ona göre daha uzun ve hava toplarında etkili olanı. Çaykur Rizespor döneminde şans bulamadı bildiğim kadarıyla, Ersan'ın yerine net çözüm olarak düşünülmez sanırım. Yine de eldeki makul alternatiflerden birisi.

Son Barikat Beşiktaş: Dinamo Kiev / Aris-Manchester City

Siyah-beyazlı taraftarların kullandığı slogan ve pankartlardan biridir 'Son Barikat' fakat Türkiye'nin Avrupa'daki konumuyla da birebir örtüşüyor. Bursaspor'dan mucize beklerken standart bir 3-4 puan dahi alamamışken, Galatasaray ve Fenerbahçe'nin ayıbını bir miktar da olsa temizleyebilecek tek takım olarak Beşiktaş kaldı ve şubat ayından itibaren geçilecek bir tur, görülecek bir çeyrek/yarı final, beş yıl boyunca Türkiye'nin sırtında taşıyacağı bu kamburu bir nebze hafifletebilir.

Son 32 kuraları her zaman risklidir ve geçen sene de sıkça söylediğim gibi bence seribaşı/seribaşı olmayan farkının en aza indirgendiği kura çekimi bu. Bir kere havuz geniş ve homojen sayılmaz. Şampiyonlar Ligi'nden gelenlerin ikiye ayrılması dahi işleri karıştırıyor. Galatasaray, geçen yıl grup lideri olup Atletico Madrid'i seçmişti misal. O gün herkes çok heveslense de gayet kötü bir kura olduğu aslında açıktı. İşte bu yıl Beşiktaş'ın en azından ilk turda şansı yaver gitti.

Dinamo Kiev, biraz da şans eseri bir-iki maçını göz ucuyla da olsa takip edebildiğim bir ekip. Avrupa'da en sevdiğim ekiplerden biri olan BATE'nin grubunda lider olsalar da bunu BATE deplasmanından galibiyetle dönmeye borçlular. Yoksa grup içinden kolayca sıyrılmış bir ekip değiller. Hemen hemen aynı ayarda bir grupta (bence daha zorlu) yer alan Beşiktaş ise Porto'nun hükmettiği maçlar haricinde "Avrupa kupası maçları" stiline yatkınlığını ortaya koydu. Süper Lig temposundan farklı oynanan bu maçlarda bence Schuster'in Beşiktaş'ı iş görecektir. Dinamo Kiev'in daha üstün olmadığını net olarak söyleyebiliriz. Bence siyah-beyazlıların bu turu geçme şansı Kiev'den yüksek. Yine de Dinamo Kiev geleneğinin Türkiye'den tur alma tecrübesinin olduğunu kendime muhalefet şerhi olarak düşüyorum.

Öbür taraftan Manchester City'nin geliyor olması ise kuranın kötü yanı. Bence kupanın dört-beş favorisinden biridir City. Şimdiden mart ayında oynanma ihtimali olan bir eşleşme üzerine konuşmak yersiz olsa da benim tercih edeceğim bir eşleşme olmazdı Aris-Manchester City.

"Son Barikat Beşiktaş" dedik, altını dolduralım. Blogda en kısa sürede Türkiye'nin UEFA sıralamasındaki yeri ve gelecek sezonlar için muhtemel senaryolar, Beşiktaş'ın ve Bursaspor'un takım puanı incelemeleri yer bulacak...

Beşiktaş'ın Şampiyonluk Hamlesi: Portekizliler

Beşiktaş'ın devre arası transfer dönemleri her zaman hareketli geçer, şampiyonluğu getirecek hamle yapılmaya çalışılır. Schalke'den Fabian Ernst'in alınması bunu sağlamıştı misal, bir önceki sezon da Filip Holosko'yla denenmişti benzer bir yol. Bu kez Beşiktaş yönetimi iyiden iyiye kafayı çizip Guti, Quaresma, biraz da Iverson transferinin getirdiği süksenin de getirisiyle devre arasını bir şenliğe çevirmek istiyorlar. Peki hamleler ne kadar yerinde ve belki de en az bunun kadar önemlisi, kimler gidecek?

Ernst, Necip, Aurelio üçlüsünden seçim yaparak orta sahayı kuran Schuster, bu ikiliyi tamamlamak için Guti'yi daha derine atmamak adına daha net bir orta ikili talep etmiş olabilir. Fernandes de en azından yeteneği, çabukluğu ve şutlarıyla Ernst'te bulunan "hücumda yetkin orta saha" modeline yakın bir oyuncu fakat bana kalırsa bu üç oyuncu arasında katkısı en şüpheli olan aynı zamanda... Daha 24 yaşında yeteneği değil, sakatlıkları sebebiyle Everton, Valencia gibi oyuncu parlatmakta uzman kulüplerde tutunamayan bir oyuncuya zaten şüpheyle yaklaşmak gerekli. Aradığı çıkışı Beşiktaş'ta da bulabilir elbette ama hedeflediği şampiyonluğun uzağına düşmüş bir Beşiktaş'ın böyle yüklü bir devre arası yatırımını yaslayacağı oyuncu olamayabilir Fernandes. En azından sezon sonu hamlesi yapabilmek için kiralama yoluna gidilebilir. Bence oyuncudan ziyade transferin yapılış şekli daha önemli.

Hugo Almeida, aslında blogu ihmal etmesem ele alacağım oyunculardan biriydi zira takımıyla sözleşme yenilemeyeceği açık olup transfer opsiyonlarını elinde tutan oyuncugillerden biridir kendisi. Afellay, Barcelona'ya geçti misal, Pienaar'ın da devre arasında İtalya'ya geçebileceği konuşuluyor. Almeida da Portekiz'den, İspanya'dan talipleri çıkabilecek bir oyuncuydu. Bu kadar formdayken Bobo dışında skor üretemeyen Beşiktaş forvet hattına ilaç olabilir. Ortalaması olan, iyi bir merkez forvet. Fiziği Türkiye'deki sertliği kaldırabilir, Bobo'yla beraber kullanılabilir. Daha doğrusu Bobo sonrası döneme de yatırım olarak görülebilir. Eğer oyuncu ikna edilir ve uçuk bir fatura çıkmazsa devre arası transfer döneminde kotarılabilecek en başarılı transferlerden olur.


Simao ise yıllardır İspanya'da seyrettiğimiz, klasik 7 numaralardan biri. Sevmeyeni de çoktur aslında ama ben her daim bizim ligde iş yapacak türden bir adam olduğunu düşünmüşümdür. Sağlam duran top kullanır, orta keser, formda olduğu zaman maç alır. Geçen yıl Galatasaray'ın da epey canını yakmıştı Reyes'le birlikte. Hoş, Beşiktaş yönetimi muhtemelen Almeida'yla birlikte ona "Portekiz Milli Takımı'nda oynuyor, Quaresma'ya da arkadaşlık ederler" gibi bir mantıkla yaklaşıyordur lakin nereden bakılırsa bakılsın, zaten para harcanacaksa Quaresma-Guti-Simao, önlerinde Almeida gibi bir hücum hattı bu ligde kurmak iyi iştir. İştir diyorum çünkü ortalama 8-9'luk hücum hattının arkasını yerli kontenjanından kelli 5'lik adamlarla doldurmanın şampiyonluk yolunda çözüm olmadığını geçen yıl Bursaspor, bu yıl da Trabzonspor gösteriyor. Kağıt üstünde güzel olabilir ama arkasını da doldurmak gerekli.

Bu oyuncuların gelişi kadar kimlerin gideceği de önemli ki anlaşıldığı kadarıyla Ersan'ı merkezde banko düşünüp Zapo'ya ya da Ferrari'ye yol verilecek o noktada. Hücum hattında da Holosko-Tabata ikilisinden birine bilet kesilebilir, en kötü kiralanabilir. Bir başka kurban adayı Michael Fink gibi duruyor ki bu boşa çıkacak oyuncular Türkiye Ligi'nde kalırsa başta Bursaspor ve Kayserispor olmak üzere birçok ekibin gözdesi olur. Zapo-Fink ikilisi sezon başında boşa çıksa şu anda muhtemelen yeşil-beyazlı formayı giyiyor olacaklardı zaten. Tüm bu transferleri Beşiktaş'ı şampiyonluk yarışın sokabilir mi? İşte en büyük soru işareti o ama zor diyorum. Trabzonspor'u herkesin bir-iki adım önüne yazarsak form durumuna göre 2-4 arasında tutunacak bir ekip olacaktır Beşiktaş. Gerisi için transferlerin kesinleşmesini ve ikinci yarıyı beklemek gerek...

Galatasaray 1-2 Beşiktaş

05.03.2005     Galatasaray     1-0     Beşiktaş
10.12.2005     Galatasaray     3-2     Beşiktaş
17.09.2006     Galatasaray     1-0     Beşiktaş
29.09.2007     Galatasaray     2-1     Beşiktaş
21.12.2008     Galatasaray     4-2     Beşiktaş
12.09.2009     Galatasaray     3-0     Beşiktaş

Bu sabah şu tabloya bakıp Beşiktaş'ı Ali Sami Yen'de rahat yeneriz diyen var mıydı bilmiyorum ama bir taraftar ritüeli olan derbi kültürünün ruh haline girme şansını dahi tanımıyor bu takım bizlere. Abartısız söylüyorum, iki-üç oyuncuyu bir kenara ayırırsak ligde bulunduğu yeri net olarak hak eden bir Galatasaray var ve bence en acı olan da budur. Beşiktaş'ın bence ilk 50-55 dakika felaket oynadığı maçta Galatasaray adına net gol pozisyonu diyebileceğiniz kaç aksiyon gelişti? Ya da şöyle diyeyim, Galatasaray'ın ne şekilde gol atacağına dair herhangi bir ipucunu sahada gören var mı?

Belki abartılı olacak ama maçta kapasitesinin üstüne çıkan ve "iyi oynayan" tarafın Galatasaray olduğu bir mücadeleyi kazanma şansı kaybetme ihtimalinden çok değil. Bursaspor'a 2-0 yenildiğimiz maçı hatırladım. O maçta da takımın mevcut potansiyelinin ötesine geçen bir ilk devre vardı ama takımın gol planı yoktu. Bugünkü takım daha da kısır. En ölü haliyle duran toplarda ve kornerde tehlike yaratan bir Misimovic'i, takımdaki belki de tek saha içi yaratıcısı Arda'yı, takımda üç yıldır forvete benzeyen tek adam olma kaderine sahip Baros'u yok şu anda bu takımın. Daha da kötüsü olsalar dahi çözülemeyecek arızalar var. Bu blogu tutma motivasyonumun büyük bölümü Galatasaray'a dair ümitlerimden, fikirlerimden beslenir. Ben bu takıma baktığımda artık bir çözüm üretemiyorum çünkü bu takım olmaz. Süper Lig'de oynayan diğer 17 takımın da bu Galatasaray'ı mağlup edebileceğini bilmek, herkesin ama herkesin daha güçlü en az bir yanı olduğunu bilmek insana koyuyor.

Galatasaray tarihinde karanlık bir dönem vardır. Metin Oktaylı, Gökmen Özdenaklı takımlardan birden Tanju Çolaklı, Erhan Önallı takımlara geçilir. Sanki 70'ler, 80'ler hiç oynanmamış, Metin Oktay formasını Tanju'ya teslim etmiş gibi davranılır. Herhalde o karanlık dönem bugünkünden kötü değildi. Yaşayan daha iyi bilir tabii ama bu kadarı da olamaz gibi geliyor bana.

Türk Telekom üşenmeyip tam da günün anlam ve önemine uygun bir pankart hazırlamış aslında. Emeği geçenlerin ellerine sağlık. Pankartta yazılan karşılaşmaların tarihlerine bakmak aslında Galatasaray'da sorunun bugüne değil, epey bir geriye yaslandığını görmek için.

Sene kaçtı hatırlamam, 2002 ya da 2003 olabilir. Beş yaşındaki bir Galatasaraylı çocuk kendisine uzatılan mikrofona "Kemerleri sıkmamız lazım" diyordu televizyon kanalının birinde. Aklıma kazınmış Galatasaraylılık sahnelerinden biridir o. Aynı çocuk şimdi 12-13 yaşlarında ve kafasındaki soru "Artık paramız var, niye böyleyiz?" haline gelmiştir muhtemelen. Beş yaşındaki çocuğa dahi o birliktelik halini hissettiren takım değil artık Galatasaray. Olması için de gerçekten çok çalışmak gerekiyor...

Türk Futbolunun Çıkmaz Sokağı: İstanbul

Büyük profesyonel Servet Çetin'in menajeri bugün açıklama yapıyor ve diyor ki "Servet'in Galatasaray'dan aldığı parayı her babayiğit veremez. Yazın transferin son gününde Schalke 04 teklifte bulundu ama teklifleri yeterli değildi. Devre arasında da bu konuda bir gelişme olacağını sanmıyorum. Panathinaikos da almayı düşünüyordu ama Servet için istenen rakamları duyunca şaşırdılar. Panathinaikos'un da gücü yetmez."

Mealen diyor ki "Biz kerizi bulduk, sağıyoruz. Servet de her maç kendi kalesine gol de atsa almış kontratı, size ne oluyor?" Kolay kolay sinirlenmem ama beni küplere bindiren bu açıklama aslında "üç büyüklerde neler oluyor" sorusunun da cevabını da içinde saklıyor. Son beş yılda Türk futbolunda yaşanan ekonomik büyümeden en büyük payı doğal olarak piyasanın temelini oluşturan İstanbul takımları alsalar da mevcut yerli oyuncu havuzunun teoride darlığı süreci bu takımlar adına olumsuz yönde işletti ve bu akıntıya kapılan üç büyükler üçte biri geride kalmış ligde dahi ilk dörde giremeyecek duruma geldi.

Türk futbolunda transfer, saha içindeki oyunun da önünde, açık ara en gözde ürün. AB üyesi de olmadığımızdan dolayı yabancı ve yerli olarak ikiye ayrılan transfer kendi içinde çelişkileri de beraberinde getiriyor. Yurtdışından kariyerli yabancıya parayı bastırıp getirtebilirken yurtdışında oynayan yerliyi kolay kolay getiremiyorsunuz. Yurt içindeki takımlar da pazar büyüdükçe elindeki yerlilere daha büyük bedeller biçmeye başlayınca yönetimler her zamanki gibi daha kolay olana yöneldiler. Daha az uğraşla daha çok popülarite getiren, taraftarları daha memnun edecek, isimli yabancılara yatırım yapmak daha cazip geldi. Tırnak içinde "kıçı kırık" gurbetçiler, Avrupa'da kariyer yapacak çapta olduklarından yönetimleri çok uğraştırıyorlardı çünkü. Yurt içindekiler de zaten çok para istiyordu. (Hoş, gerçekten istiyorlar) Yabancılara parayı bastırıp getirmek ve dünya yıldızlarını bu kulübe getiren vizyoner başkan unvanı almak dururken Nuri Şahin'lerin, Serdar Taşçı'ların kapısında yatmaya ne gerek vardı?

Böyle olunca kaliteli alternatifler gittikçe azalırken mevcut yeterlileri de elde tutmak önem kazandı. Özellikle Mateja Kezman'ın gelişiyle yabancı oyunculara verilen yıllık ücreti barajı 3 milyon avroyu geçti ve o günden bu yana imzalanan her yerli oyuncu kontratı, bu ücretler üzerinden şekillenir oldu. Fenerbahçe'de yedekliği tescilli Selçuk Şahin'in yıllık 1.5 milyon avrodan kontrat aldığı bir ortama gelindi.

Bugün itibariyle ortada öyle bir durum var ki üç büyükler ne kolay kolay yerli havuzuna kaliteli ek yapabilir, ne de eldeki oyuncularından kurtulabilir. Topa bomba muamelesi yapanların İstanbul'da 1 milyon avrodan aşağıya imza atmadığı bu piyasada mevcut yönetim kafasının eli tamamen ölmüş durumda. İşte bugün Servet Çetin çıkıp rahatlıkla "Hiçbir yere gitmiyorum lan, istersem kendi kaleme hat-trick yaparım" diyebilecek cesareti gösterebiliyor. Ne Avrupa'ya, ne Anadolu'ya açık olan Florya, Ümraniye, Samandıra kapısı içeride bol sıfırlı sözleşmelere imza atmış kodamanları barındırıyor. İstanbul, çıkmaz sokak kimliğinden kurtulamadığı sürece de ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, eldeki kodamanlardan daha isimsiz ama daha kaliteli yerlilere karşı gün geçtikçe daha mahkum olmaya devam edecek, Bursa ve Trabzon gibi şehirlerin önünü açacaklar.

Servet'in bu açıklamasının bir de Galatasaray boyutu var ki küfretmeden bir şeyler söyleyebilmek için peygamber sabrı lazım. Adnan Sezgin'in meşhur tezi eşliğinde yarının konusu olsun o da...

Top Beş A2 Ligi Yeteneği

A2 Ligi 1.Grup'ta 11.hafta maçları geride kaldı, canlı izlediğim maç sayısı da yedi-sekizi geçmiştir. Henüz izleme fırsatı bulamadığım Bursaspor, MP Antalyaspor gibi takımları da not düşerek dikkatimi çeken beş oyuncuyu derleyeyim dedim.

Cenk Şahin (İstanbul BB): Onu ilk olarak Florya'da üç numaralı formasıyla izleyip kim diye merak etmiştim. Sol bekten ileri çıkışları çok iyiydi ve top da ayağına fazlasıyla yakışıyordu. Biraz araştırdığımda sol açık orijinli olduğunu, Zonguldak'tan geldiğinden beri hem U-17'de, hem de A2 Ligi'nde sol bek oynuyormuş. Messi diyorlarmış ona da. Son olarak sol açık oynadığı Eskişehirspor maçında da kaleciyle topun arasına girip bir de gol attı. 94 doğumlu Cenk, gelişime açık duruyor, yetenekleri onu sol açığa yönlendirse de sol bek olarak görevlerini yerine getirmeyi öğrenebilirse orta vadede milli takımın sol bekine dönüşebilir.


Ali Kuçik (Beşiktaş):
A2 Ligi maçları genelde orta sahada kör dövüşü şeklinde geçer. Bu ezberi bozan ender takımlardan olan Beşiktaş'ın en göze batan adamı 19 yaşındaki Ali Kuçik. Arkadaşlarıyla iletişimi muazzam, top tekniği, sürat ve oyun zekasını bir arada bulunduran, saf bir yetenek. Zaten Bernd Schuster de bu yeteneğin farkında ki Porto maçının son döneminde de olsa ona şans verdi. Bana göre A2 Ligi'nin bölgesindeki en iyisi. Eli kulağında...


Beykan Şimşek (Fenerbahçe): A2 Ligi'nin bence en dikkat çekici oyuncularından. Henüz 15 yaşında olmasına karşın sarı-lacivertlilerde 9 numaralı formayı sırtına geçirmiş. O yaşta altı ayın bile önemi büyükken o kendinden dört-beş yaş büyük stoperlerle boğuşuyor. Canlı izlediğim iki maçta fark yaratabildiğini söylemem zor ama sırıtmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Kendisiyle röportaj yapma imkanı da buldum, özgüveni yüksek bir oyuncu lakin bu konuda detaylara inmek için bir ay kadar beklemek gerekecek. Tap sikrıt!

Abdullah Cemal Küçükyılmaz (Eskişehirspor): Biraz fikstürün de yardımıyla üç maç üst üste seyretme şansı buldum Eskişehirspor'u. Neredeyse tüm tehlikeleri duran toplar üzerinden geliyor ve bu tehlikeleri yaratan isim ise 10 numaralı forvetleri Cemal. Cepheden kaleyi gören duran toplarda sağ ayağını müthiş kullanıyor. Hoojdonk'tan beri bu topraklarda gördüğüm en iyi duran top kullanıcısı desem yalan söylemiş olmam. Sağ ayağının içiyle Beşiktaş'a attığı golün aynısını Belediye filelerine de bırakmıştı. Fenerbahçe karşısında da ilk golü getiren ortayı yapıp ikinci gole imzasını attı. 1991 doğumlu oyuncunun milli şecerisinin boş olmasına şaşırdım.

Cem Sultan (Galatasaray): Sezon başında ayağından ufak bir sakatlığı vardı ancak derbi sonrası geri döndüğünden beri rakip fileleri boş geçmiyor neredeyse. Bu hafta da Antalya ağlarına iki gol bıraktı. 33 maçta 77 gol attığı sezondan beri ondan efsanevi bir golcüye dönüşmesini bekleyenler 19 yaşındaki golcüden ümidini kesse de bunun bir beklenti yönetimi problemi olduğu aşikâr. Birkaç sezondur yaşadığı ağır sakatlıklar gelişimini baltalamış olsa da bence hâlâ A takıma yükselme şansı bulunan iki-üç oyuncudan birisi. Tugay Kerimoğlu'nun üst yapıya geçmesiyle birlikte yaşanacak gelişmeleri izlemek lâzım...

Fenerbahçe 1-1 Beşiktaş

Gecikmeli de olsa üstüne konuşulması gereken, ilginç bir maç oldu bana göre, özellikle bir Galatasaraylı açısından. Hem Fenerbahçe'ye, hem Beşiktaş'a bir adım geriden bakabilmek bir açıdan güzel çünkü bana göre hem gerginliği, hem saha içi mücadeleyi bir arada taşıyan, dozu yerinde bir rekabet var bu iki takım arasında. Galatasaray-Fenerbahçe'de gerginlik yoğun, saha içinde oynanan futbol fazlasıyla psikolojik etmenlere dayanıyor. Galatasaray-Beşiktaş'ta ise çoğu zaman derbi kokusu almakta zorluk çekiliyor. 90'larda Fenerbahçe'nin sahneden çekilmesiyle yalnız kalan ikilinin arasındaki rekabet eskisi kadar yoğun ve şiddetli değil. Hepsinin kendine has tatları var ama ben Fenerbahçe-Beşiktaş karşılaşmalarını seviyorum kısacası...

Bir Galatasaray adına dedim, onu açayım. Maçın Kadıköy'de oynanması, üzerine tez yazılacak kadar derin bir konu olan Kadıköy'deki mağlubiyet serisini anlamak adına bir başka veri bizler için. Ve görüldü ki bu statta hakikaten bir şeyler var. Yapıldığı dönemde tavuk butu gömüldüğü yönünde haberler vardı. Kim yaptıysa iyi becermiş hakikaten çünkü Fenerbahçe'nin derbilerde bulduğu ilk pozisyonda gol bulması artık adetten bile değil, bir gerçeklik. Rakip takımın oynadığı futbolun, topa hakimiyetin hiçbir önemi yok. Hatta çoğu zaman bu hakimiyet golü yedikten sonra daha ağır bir hayal kırıklığı olarak geri dönüyor oynayana. Beşiktaş'ın da benzer bir duruma düşmesi, ardından Kadıköy avantajıyla hakeme itiraz etme, gider yapma kredisi Beşiktaşlıları da gerdi. Fakat Galatasaraylılarla net olarak bir fark var ki Schuster'in öğrencileri devre arasınının ardından zihinlerini yenileyip sahaya çıkabildiler. Galatasaray, ters giden en ufak şeyde bütün inisiyatifi rakibe veriyor. Zaten bunu yaptıkları gün en azından bir beraberlik şansımız olacak o statta...
Öte yandan bir de Guti ve Quaresma konusu var. Benim de çok düştüğüm bir hata mı diyeyim, yoksa iyi niyet mi bilemem ama kağıt üstündeki sistem algısıyla Türkiye'deki futbol prensipleri her zaman birbirini tutmuyor, özellikle derbi maçlarda bu daha net gözüküyor. Bazen Guti gibi, Quaresma gibi adamların atacağı bir derin top orta sahanın baklava şeklinde dizilmesinden daha önemli olabiliyor. Futbolun ruhu böyle bir şey zaten. İki sene önce bir yazıda demiştim; "Kendi içinde bir matematiği var ama futbol bir matematik değil." Bir diğer bakış açısıyla da Guti ve Quaresma'yı Fabian Ernst'in önüne koymak gerekiyor ki bu noktada Galatasaray'ın dört yıllık ısrarcı tavrının hâlâ sürmesini anlayamadığımı hatırlatayım.

Fenerbahçe, Kadıköy'deki psikolojik üstünlüğünden de öte, özgüveni yerlerde olmasına karşın hâlâ bir hedef maç takımı olduğunu gösterdi. 1-0'ken maçı alacak pozisyonları buldular, atamadılar. Yemeyebilirlerdi de. Esas vurgu yapılması gereken nokta bu zaten. Fenerbahçe'nin geçen sezonki Beşiktaş maçını bir kenara koyarsak derbilerde iki ve üzerinde gol yemediğini, maçı alacak kadar da pozisyon bulduğunu unutmayalım. Avrupa tecrübesi diye bir kavram varsa derbi tecrübesi bunun bir başka çeşitlemesi ve Fenerbahçe bu açıdan rakiplerinin çok önünde. Derbi oynamayı biliyorlar, net.

Beşiktaş, 10 puanda kaldı. Galatasaray pragmatik ve yavan bir futbolla 3x3 yaparak 9 puan yaptı, Fenerbahçe ise 7 puanda kalarak lider Bursaspor'un (muhtemelen) 8 puan arkasına düştü. Elindeki bir derbi jokerini de kaybederek. Bu üçlünün birbiri arasındaki çekişmeden sıyrılmış bir Bursaspor, bu yıl da erken başladığı deparını sürdürebilirse Türk futbolunda gerçekten köklü bir değişikliğe imza atabilir. İstanbul ekiplerinde geçen sezona hâlâ "rakibe kaptırılmamış bir şampiyonluk" olarak sempatiyle bakılıyor. İlk Daum döneminde iki sene üst üste şampiyonluk alan Fenerbahçe'den sonra ikileme yapan ekip yok. Aradan neredeyse beş yıl geçti. Bursaspor, olur da şampiyonluğa yürürse bu kez hakikaten bir şeyler değişebilir ve bu derbi de o yola döşenmiş ilk taşlardan biri olabilir...

Karpaty Lviv - Liverpool- HJK - PAOK

Türk futbolunun bir türlü kıramadığı bir kabuğu varsa o da İstanbul takımları dışında kalan ekiplerin kendini bir türlü seribaşı torbasına atamamsıdır. Çok değil, sadece 16 bin puan seribaşı olmak için yeterli olsa da düzenli olarak elemelere katılmasına rağmen Trabzonspor bu eşiği geçemedi, bir dönem hafif kıpırdanan Kayserispor dışında da bu konuda bir iyileşme göremedik. İşte her sene diğer ülkelerle mücadele ederken Türkiye'yi eksik başlatan bu durumu aşmak için Trabzonspor'un bu kez turu geçmesi gerekiyordu. Bu kez de efsanevi bir kurayla Liverpool'u çektiler ve "Bizden iki güzel maç dışında pek bir şey ümit etmeyin" demek durumunda kaldılar. Bana kalırsa kuranın en kötü yanı bu...

Galatasaray, özellikle elemelerde çok zorlu takımlar çekmiyor bu kez de öyle oldu. Potun en dişli iki ekibi Aris ve Genk'ten kurtulduktan sonra iş Karpaty-Maribor tercihine kadar dayandı ki kura çekimini yorumlayan Bağış abinin aksine ben Karpaty'yi tercih ediyordum, iki sebeple... Öncelikle bu takım bir Metalist değil. Metalist gelirken "Shakhtar ve Kiev'den sonra Metalist geliyor, aman" denilebiliyordu. Karpaty'ye şöyle bir bakınca Ukrayna'nın zirve değil daha orta sınıf ekiplerinden olduğunu görüyoruz. İkinci ve daha önemli nedense ülke puanında birebir rakibimiz olan Ukrayna'nın nispeten zayıf takımını eleme şansı. Galatasaray, iki maçta da rakibini yenip elemeli şu aşamada, hele Trabzonspor şimdiden yolcu gibi duruyorken...

Beşiktaş, potunun nispeten en kolay kurasını çekti, ona söylenecek çok fazla şey yok ancak Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nde seribaşı olmak adına duacı olduğu PAOK'la eşleşmesi fena oldu. PAOK, içeride-dışarıda dişli bir takım, Ajax'la oynadıkları ilk maçın geniş özetine bakmıştım. İkinci maçta da öne geçip istedikleri skoru almışlardı aslında ama üst üste 3 gol yediler ve çıkaramadılar doğal olarak. Elenmeyecek bir takım değiller kesinlikle ama Young Boys karşısında izlediğimiz Fenerbahçe, vasat bir rakibi dahi geçecek güveni vermiyordu. Diken üstünde izlenecek bir eşleşme. Gruplara en az dört takımla girme amacını baltalayacak bir kura oldu. İzleyip göreceğiz...
Related Posts with Thumbnails