İş Güç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Güç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İkinci Şubemiz: 22 Adam, 1 Top

Uzun süredir beklemedeydik, sonunda 'soft opening' zamanı geldi. Eurosport.com TR için Türkiye ve Avrupa futboluna dair yazılar yazacağım bir köşe var artık: 22 Adam, 1 Top.

Köşenin isminin bu blogla aynı olmamasını istedim çünkü her ne kadar aksatsak da bu blog benim için hâlâ değerli ve burayı baltalamasından çok besleyecek bir yer olması adına çaba göstereceğim. Köşedeki yazılar daha çok yorum tadında gündelik konulara odaklanacak, burası kendi çizgisindeki yazılara yer vermesinin yanı sıra Hayatım Futbol yazıları ve diğer her türlü yazılı, görsel işlerin toplandığı bir mecra olacak.

Eurosport.com'da benim fikirlerime yer açan, 2009'dan itibaren bilfiil çalışma fırsatı bulduğum, üstümdeki emekleri çok olan Ali Murat Hamarat'a özel olarak teşekkür ederim. Umarım beklentileri karşılayan bir iş olur.  Vira bismillah!

İlk yazımı dün Hasan Şaş'ın kafasının yarılması üzerine çıkan bazı haberler üzerine karalamıştım. Görmeyenler siftahı şuradan yapabilir: "Samet Güzel cevap versin!"

Ayrıca genç oyuncu profillerine yer vereceğim Yetenek Avcısı köşesine de göz atmanızı tavsiye ederim. İlk konuğumuz tabii ki Semih Kaya.

He bir de, Fransız abiler adımı düzgün yazabilseler daha iyi olurdu tabii, o da nazar boncuğu olsun :)

Hayatım Futbol, 3 Ay, 13 Sayı


Ekim ayında başladığımız dergi yolculuğumuzda üç ayı devirmek üzereyiz ve 13.sayıya ulaştık. Twitter'la sadece o ana sıkışıp kaldığımız, aylık dergilerin ise günceli yakalamakta güçlük çektiği ortamda Türkiye'de benzeri olmayan, haftalık bir futbol dergisi çıkarmaya çalışıyoruz ve ilk sayıdan bugüne kadar geldiğimizde gittikçe gelişen bir iş olduğunu görmek zor dğeil.

Sevgili İlker Yılmaz'la birlikte editörlüğünü üstlendiğimiz, bloglardan tanıdığınız birçok iyi kalemin de düzenli olarak yazılarıyla katkıda bulunduğu Hayatım Futbol'un 13.sayısında iki konuk yazara da yer verdik. Türk futboluyla yakından ilgilenen Dar Alanda Uzun Paslar Blog'unun yazarı Göksel Sert, bizler için Türkiye liglerinin en başarılı takımı Bozüyükspor'u yazdı. Mesleği gereği zaten ekonomiyle haşır neşir olan Sihirli Krampon Blog'un yazarı Kerem Akbaş ise bizlere menajerlik ekonomisinin boyutlarını çarpıcı bir şekilde anlattı.

Ayrıca derginin kapağında yer alan, Fenerbahçe'nin devre arası transfer hedeflerinden Borges'i Alper Öcal yazdı. Ben de futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hocaları arasında yer alan Bela Guttman'ın Benfica dönemine dair bir şeyler karaladım, meraklılarına duyurulur.

Her zaman olduğu gibi dergiye dair olumlu, olumsuz her türlü görüş ve önerilerinizi bekliyoruz.

Daha birçok yazı, video ve fotoğraf içeriğine ulaşabileceğiniz 13.sayının linki şu: Hayatım Futbol, Sayı:13

Eğer "Uğur, sen bu dergiye daha önce neler yazmıştın, göremedik" diyenler ise arada bazı fireler olsa da şuradan Hayatım Futbol'daki eski yazıalrıma ulaşabilirler: Uğur Karakullukçu, Hayatım Futbol Arşivi

Hayatım Futbol Blog

Yeni haftalık dergimiz malum, her Salı iPad ve internet versiyonu yayınlanıyor. Şimdi bu iki mecranın arşivi niteliğinde bir de blog sayfamız var. Bir önceki sayıdan itibaren yer alan her yazıyı bulabileceğiniz bu sayfa sizlere yazıları ararken kolaylık sağlayacak. Ben de hem bu kolaylığı sizlere hatırlatayım, hem de ilk üç sayıda kaleme aldığım yazıları paylaşayım istedim. Dergiye dair her konu hakkında görüş ve önerilerinizi bekliyorum her zamanki gibi...

Blog Ana Sayfa
Uğur Karakullukçu Arşivi

YAZILAR
Burak'la Güneş'e Doğru!
Elemelerin Ardından: Hiddink & Türkiye
Sıra dışı bir golcü: Necati Ateş
100'ler Kulübü
Susuz Yaz

Hayatım Futbol Üzerine

Son bir yıldır azalan blog güncellemelerinin iki-üç aydır iyice seyrekleştiğini siz de fark etmişsinizdir. Bunda iyiden iyiye hayatımıza giren Twitter'ın getirdiği kolaycılığın da payı var elbette ancak esas sebep aylardır çıkması için uğraş verdiğimiz Hayatım Futbol dergisinin gerektirdiği mesaiydi. En azından şunu söyleyebilirim, blogda yaşanan bu kısırlık bundan böyle yaşanmayacak ve zamanım oldukça yazı yazmayı sürdüreceğim.

Öte yandan yeni bir mecra olan tabletleri temel alan Hayatım Futbol, en az bu blog kadar kıymetli bir iş ve bu blogda olduğu kadar orada da yazılarım yer alacak. Yeni bir deneyim olması sebebiyle oturması belki zaman alacak fakat eksiklerini, eksiklerimizi gidermek için çaba harcıyoruz ve aktif dönemlerinde blogların bizleresağladığı keyif ve üretkenliği orada haftalık bir dergi formatında canlandırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Benle birlikte derginin editörlüğünü üstlenen İlker Yılmaz dışında bloglarıyla öne çıkan Salih Demirci, Emre Özcan, Alper Öcal, Orhan Uluca, Fırat Topal gibi isimlerin yazıları düzenli olarak dergide yer alacak. Bizler için sizin geri dönüşleriniz çok kıymetli, buradan, Twitter'dan ya da başka bir yerden fikirlerinizi, önerilerinizi bildirirseniz bunları düzeltmek için elimizden geleni yapacağımızı bilmenizi isteriz.

Son olarak çeşitli yazılarımın yer aldığı derginin ilk üç sayısının linklerini paylaşayım. Hayatım Futbol'un 4.sayısı ise yarın yayınlanacak. Dergide benim kalemimden Manisaspor'u temel alan Süper Lig 7.hafta değerlendirmesini, Vaslui forması giyen Rumen 10 numara Lucian Sanmartean profilini ve İlker Yılmaz'la birlikte yaptığımız Feyyaz Uçar röportajını okuyabilir/dinleyebilisiniz. Dergiyle ilgili tüm gelişmeleri ise iPad aplikasyonundan ve hayatimfutbol.com sitesinden ulaşabilirsiniz. Keyifli okumalar...

Hayatım Futbol, Sayı 1
Hayatım Futbol, Sayı 2
Hayatım Futbol, Sayı 3

İngiltere Günlüğü: 21 Ocak

Elstree'deki otel odama adım attıktan sonra çook yorgun olmama karşın hemen yatacak halim yoktu tabii, ilk işim odada minibar var mı diye kontrol etmek oldu, yokmuş. Onun yerine ufak bir kettle ile çeşit çeşit çaylar konmuş. Düzeneği çözüp bir sütlü çay hazırladım kendime. Yarı nescafe, yarı çay tadında, ilginç bir şeyi içtikten sonra televizyonu açıp Sky Sports'tan havadisleri almaya niyetlendim ama adamlar bildiğin pankreası realiti şov yapmışlar. Acun, Hülya Avşar, Ali bilmemne tipli adamlarla takılıyorlar orada. Yarın sabah bir Premier Lig keyfi sürerip deyip yattım.

Türkiye'deyken telefonda konuştuğum Zeynep, ikinci gün için toplanma saati olarak 9 demişti. Zeynep, Nike Türkiye'nin basınla ilgilenen organizatörü. Acaba Türkiye saatiyle mi söyledi, İngiltere mi derken hiç adetim olmadığı üzere yusuflayarak 8.45'te aşağı indim. Henüz aksanı oturtamadığım İngilizcemle resepsiyona Zeynep'in burada olup olmadığını soruyorum. Anlaşıyoruz ama Uğur Karakullukçu demenin bir İngiliz için işkence olduğunu fark ediyorum o sırada.

Neyse efendim, Zeynep'le ekibin diğer elemanlarını beklerken, Goal Dergisi'nden Yakup abiyle ile NTV Spor ekibinden Bülent abinin iPhone 4 almak için erkenden kuyruğa girdiğini öğreniyoruz. Irmak Kazuk ise bize daha sonra katılacağını söylüyor. Otobüs Nike Akademisi'ne doğru hareket ettiğinde aslında şehir merkezine uzak bir yerde olduğumuzu fark ediyorum. Bir nevi Riva'dayız yani. Dönüş yolunda ağaçsız bir tek yer yok ve daha ilginç olanı ağaç boyunu geçen herhangi bir ev de yok. İki katlı, dış cephesinde genelde ahşap malzeme kullanılmış evler var. Trafiğin soldan akmasına hâlâ 'vay anasına arkadaş' modunda bakarken, Akademi'ye adım attık.

Yeri gelmişken henüz tam açıklamadığımı fark ettim, anlatayım. İngiltere'ye gitme sebebim esasen Nike'ın The Chance adlı, 40 ülkeyi kapsayan projesine blog yazarı olarak davet almam. 40 ülkede yapılan seçmelerde 100 amatör genç belirlendi ve Londra'daki daimi seçmelere getirildi. Türkiye'den ise önce Orkun Dervişler ile Kerem Tulgar seçilirken, kontenjan artınca Doğukan Meşekoparan da ekibe dahil oldu. Bu 100 gençten sekizine İngiltere'de bir yıl boyunca prestijli bir üniversiteyle ortak bir programla futbol eğitimi verilecek. Bir yıl sonra da Arsenal'in büyük hocası Arsene Wenger bu çocuklardan birine profesyonel sözleşme önerecek. Konsept bu.

Akademi'ye geldiğimizde her Türk gibi önce çimlere göz atıp, "Adamlar yapmışlar!" triplerine girdikten sonra basın odasına geçtik. Çocuklar o sırada ısınıyordu. Orada bir günün ardından internete girdikten sonra ilk iş telefonun niye çekmediğini sormak oldu. Sağolsun, Twitter'da beni takip eden bir arkadaş Vodafone TR'de çalışıyormuş, işlemlerimi halletti. Fulham'da antrenörlük yapan, çocuklara eğitim veren ekibin önemli isimlerinden biriyle söyleşi yaptıktan sonra maçları izlemeye geçtik. Bizim çocukların yer aldığı 7'e 7 maçı izlemeye gidip Orkun ile Kerem'in takımının iyi iş yaptığını görünce rakip takımın stoperi Doğukan'ın şansının azaldığını düşündüm. Daha sonra çocuklarla biraz sohbet ettikten sonra otele döndük.

Bir saat dinlenmeye çıktığımda sütlü çayımı yapıp Sky Sports'u açtım ama bu kez de kriket maçı vardı. Sevenleri vardır illa ki de o kadar dar alanda oynanan bir spor için dev stadyumlar yapılması, daha da garibi o statların dolması bana garip gelmiştir. Neyse, biraz izledikten sonra bu kez son 32'ye kalan gençlerin açıklanacağı Wembley'e doğru yola çıktık. Türk Telekom Arena'nın açılışından yeni çıkmış biri olarak stadyumdan etkilenme kotamı doldurmuş durumdaydım ama Wembley de bambaşka bir stat hakikaten. Soyunma odalarına kadar gezme fırsatı bulduk, fotoğraflarımızı çekip içeri geçtik. Akşam yapılacak tören öncesi yemeği beklerken, Wembley internetiyle Sopcast'ten Beşiktaş-Bucaspor maçını seyrederek de tarihe geçtik sanırım.

Yemek öncesi bir de Figo'nun basın toplantısı vardı tabii. NTV Spor muhabirlerinden Irmak Kazuk, kıstırmışken Beşiktaş'ın Portekizlilerini sordu. Türk futbol hakkında hiçbir fikri olmadığını söyleyen Figo'nun tavrı gücümüze gitmişti ki, bir gün Türkiye'de teknik bir göreve gelme ihtimaliyle ilgili kontra soruya "işim olmaz" tribi atınca hakikaten kızdık Figo'ya. Snobluk da bir dereceye kadar kabul edilebilir ama olumsuz yanıt vermenin de bir adabı vardır. Hoş, bizim değerli basınımız bu haberi "Figo Kartal'a hayran" olarak sunmayı becermiş, sorun yok yani. Soruyu soran, cevabı alan biz değilmişiz gibi...

Toplantı sonrası yemeğe geçip, bizim çocukların son 32'ye girip girmediğini merakla beklemeye başladık. Bu arada Avusturya'yı temsilen katılan Atakan Yiğit de oldukça düzgün Türkçe konuşan bir arkadaşımız. İlk onun seçildiğini izledikten sonra Orkun ile Kerem'in de siyah takımda yer aldığını gördük. Doğukan tahmin ettiğim gibi seçilememişti ancak tören sonrası en neşeli olan oydu. Çocukları tebrik ettikten sonra bu kez günü kapatmanın huzuruyla kendimi odaya attım. Yarın sabah 7.30'da kalkıp aralıksız bir maratona girecektim. Üstelik programda Emirates Arena'da Arsenal-Wigan maçını izlemek de vardı...

İngiltere Günlüğü: 20 Ocak

Aslında gideceğim uzun süredir belli olmasına karşın duyurmak için işlerin kesinleşmesini beklemiştim ancak ayın 19'u geldiğinde halen çıkmamış bir vize ve elimde yanmak üzere olan biletlerle kalınca adam gibi duyurusunu yapmak da fırsat olmadı. Elimde Wenger'e hazırladığım Gökhan Zan ile İbrahim Akın sorusu, yanmış biletler ve ağzımda İngiltere Konsolosluğu'na edilen küfürlerle birlikte ertesi gün işin yolunu tuttum. Ne var ki bu kez de vize çıkmış, bu vizeyle ne yapacağımı şaşırmış bir biçimde etrafımdakilere bakar oldum.

Apar topar fırlayıp Kadıköy'den Mecidiyeköy'e pasaport almak için yol alırken, yolda en kral sekreterin beceremeyeceği bir telefon trafiğiyle rezervasyonların hâlâ durup durmadığını, uçak bileti için nasıl bir yol izlememiz gerektiği, kaçta gidebileceğimi, uçak fiyatlarını ayarlamaya çalıştım. Bunun yanı sıra seyahatle ilgilenen Buket de o yaban İngiliz ellerinde havaalanından otele nasıl gideceğimi ayarlamakla meşguldü. Sınava son dakikada çalışan öğrenci psikolojisiyle geçen saatlerin ardından eve kapağı atıp hazır bavulu dağıtmamanın verdiği huzurla son hazırlıklıkları tamamladım ve maç, pardon uçuş saatini beklemeye başladım.

İşin ilginci bırakın yurtdışını, Marmara Bölgesi dışına dahi sayılı kez çıkmış bir insan olarak uçaklarla da ilk kez muhattap olacaktım, keza pasaport işlemleriyle de. Otobüsle Şirinevler'e, oradan metroyla kısa sürede havaalanına geçtikten sonra pek de zor olmayan işleri halledip sıkışınca internet bağlantısı bulmak için bir numaralı adres olan kahve dükkanına kapağı attım. Burada son dakika tavsiyeleri almaya çalışırken, en önemlilerini atlayacağımızı daha sonra fark edecektim.

Beni uğurlamaya gelen arkadaşlarımla vedalaşıp çeşitli hediye taahhütleri verdikten sonra üstünde TK 1987 yazılı bilete bakıp doğum tarihimle bir ilgisi olup olmadığını düşünmüştüm. Değilmiş. 1987 sefer sayılı uçağa kapağı atıp kalkmayı beklemeye başladım. Kalkış için hızlanırken, kendimi lunaparkta gibi hissetsem de annemle babamın bu ani hareket ve hızlanmadan haz etmeyeceğini de düşündüm bir yandan.

Neyse efendim, öyle ya da böyle İngiltere'ye indik ama esas hikaye hakikaten burada başladı. Sözde uluslararası aramalara açtırdığım telefonum Heathrow'a indiğimde bir türlü çekmiyordu. Pasaport kontrolünde beni yakalayıp İngilizce çıkış formlarını bana doldurtan teyze yüzünden kuyruğun en sonuna da kalınca kısa süreli bir kabus başladı. Çıkış yaptığım yerde kimseyi bulamayınca orada Türkçe konuşmakla meşgul abilere yanaşıp telefon edip edemeyeceğimi sordum. İlk telefon hakkımı şöförle, olmayınca İngiltere'deki organizatörle kullanıp ikisine de ulaşamayınca olay hakikaten vahim bir hâl aldı. Artık dinleme konusunda epey antrenmanlı olduğum İngilizcemi test etme zamanı gelmişti ki, "Excuse me" ile başlayan ilk cümlemin ardından Kenan abi ufukta gözüktü. Kurtulmuştum.

İngiltere'ye ilk kez ayak basan herkes gibi ben de bir direksiyon şakasına maruz kaldım tabii. İngiltere'nin aksilikler ülkesi olduğunun bir fotoğrafı gibiydi sanki. İngiltere denince neden herkesin "Karşıdan karşıya geçerken dört kere etrafına bak" dediğini çözüyordum yavaş yavaş. Dönüş yolunda Kenan abinin Karacabey'de kiralık oynadığı dönemde ümit milli takıma davet alıp dönem futbolundaki ayağı eline verme kültüründen nasibini alıp gidemeyişinin hikayesini dinledim. Şimdi oğlu Tottenham'da futbol oynuyormuş. Genç futbolcuları takip ettiğimi duyunca sohbet daha da koyulaştı.

Peki nedir üstteki fotoğraf kardeşim diyebilirsiniz. Açıklayayım. Otele girmeden önce ise benzinliğin ufak bir marketine uğradık. Hayatımın en yoğun ve ilginç günlerinden birini olmasına karşın tutup da çektiğim tek fotoğraf daha önce görmediğim içecekler oldu. Hoş, benim abur cubura merakımı bilenler pek de şaşırmamıştır bu duruma ama koskoca İngiltere'de fotoğrafı çekilebilecek ilk şey olarak içecek reyonunu bulmam benim için bile fazla olabilir.

Otele adım atıp oda numaramı söylediğimde "Nereden biliyorsun arkadaşım" şeklinde başlayan diyalog herhalde adam akıllı ilk İngilizce muhabbetimdir, turistlere yol tarif edememek dışında. Bana hiç Türk'e benzemediğimi, daha çok İtalyan gibi durduğumu söyleyen siyahi, taş ablaya saygılarımı sunduktan sonra odama çıkıp bu yazıyı gününde yazmayı planlamıştım ancak İngilizlerin son sürprizi fena olmuştu. Adamların prizleri de farklıydı ve bana telefondan ulaşamayan herkes yaşayıp yaşamadığımı öğrenmek için ertesi günü beklemek zorundaydı...

Futbol Tutkusu: İspanya-Almanya

Mustafa Özdemir'in gerçekleştirdiği "Futbol Tutkusu, Avrupa Yolcusu" projesini biliyorsunuz. Mustafa'nın yorgunluğa yenik düşmesi ve hastalanması üzerine yarım kalan projeyi bir başka okuyucumuz Kerem Akbaş devam ettirmiş, İspanya'ya kupayı getiren maç olan Almanya yarı final karşılaşmasını yerinde izlemiş ve bizler için yazmış. Kendisi aynı zamanda Sihirli Krampon Blog'un yazarı ve Radyospor'daki BlogFutbol programının hazırlayıcılarından. Buyrunuz...
Uçağım Barcelona havaalanına indiğinde tek düşündüğüm kendimi bir an önce otele atmak ve sonra yarı final heyecanını sokaklarda yaşamaktı. 2002 deneyiminden beyin hücrelerime kazınmış olan hatıralar aklıma geliyor İspanya - Almanya maçı beni oldukça heyecanlandırıyordu.

Sokaklarda ki coşkuyu bir an önce hissetmek için kendimi La Rambla'ya attığımda hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Uruguay - Hollanda maçının başlamasına 2 saat vardı ve bulduğum ilk turist noktasına yaklaşıp "fanzone" nerede diye sordum ama görevli bana öyle bir şey olmadığını söyleyince yıkıldım. Sonra eşimle birlikte Barcelona sokaklarını keşfe çıktık. Ben bir yandan Gaudi'nin sihirli değneği ile dokunduğu binalara bakarken bir yandan da maçı izleyecek yer bulma telaşındaydım. Eşimi de kandırmanın yolu güzel bir barda Sangrida ısmarlamaktan geçiyordu.

Elimizde şehir hatirası gezerken, yorgunluğunda etkisiyle olacak eşim bir bar gösterdi ve içeri daldık. Neredeyse tamam mı turuncularan oluşan barda yaşlı bir adam Hollanda'yı tutmamız karşılığında bize yerini verebileceğini söyledi. Adama neden Hollanda diye sorduğumda anladım ki Suarez'in kaleci misali çıkardığı top sonrasında Urugay'ın yarı finalist olmasını kimse içine sindirememiş. İçkilerimizi söylemiş ortama yeni yeni ısınırken 18. dakikada Van Bronckhorst'un golü ile çılgınca sevinen bir kalabalığın içinde kaldık. Hemen arkamda oturan Hollanda'lı genç "bu sefer finalde kaybetmeyeceğiz" dedi. Turnuvanın en iyi oyunculardan biri olan Forlan'ın golü geldiğinde dakikalar 41'i gösteriyordu. Türkiye maçı izlerken gol yemişiz gibi hissettim o anda. Kimse sevinmiyor, biraz önce coşku ile sohbet ettiğimiz Hollandılar kendi dillerinde küfür savuruyorlardı.

İlk yarı sonunda içkilerimizi tazeledik ve çok uzun süre sonra ilk defa bir barda sigara içtim. İspanyollar ya da Katalanlar yasalarını bu konuda biraz gevşek tutmuşlar ama sigara bulmak zor bir iş. Hiç bir markette sigara satılmıyor. Belli yerlerde sigara otomatları var. Hatta pek çok barda içkinizi makinadan alırsanız daha az para ödüyorsunuz.

2. yarıda önceki maçlarda olduğu gibi vites yükselten Hollanda 70'te Sneijder ve 73'te Robben ile farkı ikiye çıkartınca eğlence başladı. 90+2' de gelen Uruguay golünden sonra kısa bir tedirginlik olsa da son düdükle birlikte bar sahibi ile birlikte Hollandalıların sevinci görülmeye değerdi. Bar sahibi sarışın bir teyzeydi. Kocalı Hollandalıymış. Bakalım pazar günü ne olacak dedi.

Yan masamızda oturan temiz yüzlü bir çiftle göz göze geldik ve konuşmaya başladık. Adı Joshua. Birleşik Devletlerden kalkmış İspanya turuna gelmiş. Tam bir futbol hastası. Türk olduğumu öğrenince Türk futboluna dair bildiklerini saymaya başladı. Hiddink, Beşiktaş, Quarezma, Hakan Şükür, Guiza, Fenerbahçe ve Galatasaray bildikleri. ABD'nin 2. turda elenmesi içinse "Buralara gelmek bile güzel ileride daha olacağız." dedi. Futbolla bu kadar ilgili birini bulmuşken dev ekranda toplu maç izlenebilecek bir yer gördün mü diye sordum. Söyledikleri çarpıcıydı. "Milli takım burada insanların umrunda değil. Madrid'te 5000, 10000 kişilik gruplar halinde insanlar maç seyrediyor ama burası Katalunya ve milli takımları Barcelona."

Hediyelik eşya dükkanlarına ve insanların giydiklerine bakınca Joshua'nın söylediklerinin ne kadar doğru olduğu anlaşılıyor. Herkesin üstünde bordo-mavi sarı yakalı yeni sezon formaları ve sırtlarında ya Messi ya da David Villa yazısı. Ertesi gün maçı birlikte izlemek için Joshua ile sözleştik ve kendimizi yine sokaklara attık.

Ertesi gün ortalık biraz daha sarı kırmızıya dönmüştü. İspanya formalı insanlar, ispanya bayrağını pelerin yapmış süper kahramanlar artmıştı. Joshua ile sözleştiğimiz metro istasyonunun 4 tane çıkışı varmış. Belki barda karşılaşırız diye kendimizi pubların olduğu yere attık. Güzel de bir yer bulduk. Biraz daha geç kalsak maçı izleyemeyecektik.

5 Alman kız, 300 İspanyol ve 2 Türk başladık maçı izlemeye. Eşime bak bu Beşiktaş'ın eski teknik direktörü, bak bu da Fenerbahçe'nin eski teknik direktörü dedim. Futboldan ortalama bir bayan kadar anlayan eşim "Nasıl yani bizimkiler bunları mı kovmuş? Peki yerine kimleri almışlar ? " diye sordu. Mevzu derin olduğu için fazla eşelemeden maçı izlemeye koyulduk.

Macar hakem Kassai düdüğünü maçı başlatmak için çaldı ve bir sonraki faul düdüğünü 20-25 dakika sonra çaldı. Maçın hemen başında Villa'nın girdiği pozisyon barı çalkaladı. Anlamakta zorlandığım tek şey sadece 2 elemanla o kadar kişiye nasıl hizmet ettikleriydi. Ama fazlada kafama takmadan maça döndüm. Müller'siz Almanlar girdikleri 1-2 pozisyonla bardaki Almanların varlığını bize hissettirseler de güzel ve ince oynayan Almanya'ya alışık olmadığım için gönlümün şampiyonu yaptım onları. Alman gibi başladığı turnuvanın sonuna doğru Türk gibi oynayan Mesut önümüzde kümelenmiş Almanların tek umut bağladığı oyuncuydu. İlk yarı sonunda Almanlar skordan, İspanyollar oyundan biz ise ortamdan memnunduk.

2. yarı oyunu rakip sahaya yıkan İspanyollar için eksik olan tek şey goldü. İlk yarıda girdiği bir pozisyonu kalenin üstünden dışarı yollayan Puyol, 2. yarıda kornerden gelen topu bu sefer ağlarla buluşturdu. Bir sevinç yumağının ortasında bulduk bir anda kendimizi. Futbolun birleştiriciliği bu olsa gerek. Herkes birbiriyle sarmaş dolaş maçın bitmesini beklemeye başladı. 2 Barcelona'lı oyuncunun iş birliğinden gelen golün coşkunun bu kadar fazla olmasında rolü vardı kuşkusuz. 81. dakikada oyundan Villa'nın çıkması bardakiler tarafından protesto edildi. Oyunu dengelemek için saldıran Almanların geride bıraktığı geniş alanı kullanan Pedro bencillik hastalığına yakalanınca Del Bosque ipini çekti ve Pedro'yu oyundan aldı. 18 şutun 7 tanesinin kaleyi bulduğu maçta sadece 16 faul olması oyunun kalitesini ortaya koyan önemli bir etkendi. Topun 76 dakika oyunda kalması da başka bir kalite göstergesi. 1031 isabetli pas sayısı ile turnuvanın en yüksek sayısına yine bu maçta ulaşıldı. Ayrıca bir ayrıntı İspanya gol atmadan önceki içki fiyatı ile golden sonraki içki fiyatında fark var. 1 gol fiyatları %10 yukarı çekiyor.

Kassai'nin son düdüğü sonrası kendimizi "Viva Espana" diye bağırarak dışarı attık. İşte o anda Dünya Kupası'nın varlığını hissettim. Ancak yine de sokaktaki 100 İspanyol taraftardan 90 tanesi bizim gibi turist. La Rambla bizim İstiklal caddesi gibi hemen soluğu orada aldık. Sadece bir kameralı bir kutlama olmasıda ilginçti. Türkiye'de olsa tüm kanalların kameraları İstiklal'i kuşatırdı. Bizdekine göre sönük de olsa güzel bir atmosferdi. O gece tatili biraz daha uzatıp finali izlemek için kalsam mı diye çok düşündüm ama şeytana uymadım.

Katalonya'da bir garip yarı finaldi. Turistlerce kurtarılan bir yarı final gecesi. Cnn+ 'ta ertesi gün İspanya'nın çeşitli yerlerinden sevinç gösterilerini izlediğimde Barcelona'daki kutlamaların sönük kaldığına bir kez daha emin oldum.

MustaFA ile Futbol Tutkusu Avrupa Yolcusu; 8. ve 9. Gün

Merhaba,

Ocak ayında Uğur’la projemizi yazarken ortaya çıkan urunu metinlerle süslemek adına şöyle demiştik: “ Seneler sonra 2010 Dünya Kupası denince anılarımıza ‘Sene 2010; Barcelona’dayız. İspanya-Brezilya maçına dakikalar kalmış, biz iki futbol tutkunu La Rambla’da zar zor yer bulmuşuz, büyük bir heyecanla maçı bekliyoruz’ diye başlamak için… “

Ama bizim Futbol Tutkusu Avrupa Yolcusu “Sene 2010; Münih’teyim. Bir saat önce 30000 kişiyle izlediğim maçta Almanya İngiltere’ye 4 yapmış. Fakat ben nasıl hastayım, cepte de kalmış 20 Euro. Son çare memlekete dönmek. He bu arada son parama da kiydim ve Hofbrauhaus’ta Bavyera usulü yarim tavuk söyledim, tatlı mi tatlı. Türkiye sınırlarına ise cebimde demirlik 3 Euro ile girdim.” cümleleriyle anlatılacak.


Finalde esleşseler kimsenin “değiştir su kanalı, bu maçın tadı tuzu olmaz, Ask-i Memnu finalinin tekrarına bakalım” diyemeyeceği iki takimini mücadelesiyle bitti Futbol Tutkusu Avrupa Yolcusu. Projeye yazdığımız her şeyi birebir yerine getirmek adına 18 gün boyunca yalnız başıma binlerce kilometre yol yaptım. Tabii bu hiza ne benim bünye dayandı, ne de arka cepteki cüzdan… Münih’ten en ucuz uçak biletini bulduğum Dalaman Havaalanı’nın yanındaki Deniz Kafe’de yörenin yerlilerinden Recai Abi ile çekirdek çıtlaya çıtlaya izlediğimiz Hollanda-Slovakya maçı en çok keyif aldığım maçtı. Çünkü bu sefer sadece ekrana, sahadaki futbola odaklanmıştım. Son hafta boyunca Ljubljana, Milano, Münih’teki taraftar alanlarında izlediğim maçlar bir bir yazılması gerekenler olarak not edilmişti.


Hepsini yazmaya devam edeceğim. Dilerseniz simdi hikâyemize donelim.

Barcelona’da kalmıştık… 24 saatinizi de dolu dolu geçirebileceğiniz her gidenin bir gün geri dönmek isteyeceği bir şehir. Bu seyahatin en kotu tarafı ise böylesine güzel şehirlere hak ettiği vakti ayıramamak.

O yüzden “nerde hareket orda bereket” sözünü referans belleyerek geceyi La Rambla üzerinde bir hostelde geçirmeye karar vermiştim. Barcelona’nin en meshur hosteli Kabul’dur. La Rambla’dan sadece bir sokak otede bulunan Reial meydanindaki bu hostel sehre inen her sirtcantalinin kalmayi arzuladigi bir yerdir; kimileri bu mutluluga erisirken, bir cok sirtcantali da kapidan doner. Benim gibi… Gittim sordum, 3 gun boyunca yerimiz yok dediler. Hadi bakalim yeni hostel bul bulabilirsen.

Cadde uzerinde AWA Hostel diye bir yer buldum. Yorgunlugum nedeniyle pek tadim da yoktu acikcasi. La Rambla literaturunde ‘uyku’ diye bir kelime yoktur ama ne yapalim “Barcelona bu seferlik eglence degil dinlenme sehri olsun” dedim. Fakat Barcelona’dan heyecansiz ayrilmak da olmazdi tabii, sabah yine bir tren yakalama kosusturmasini anilarima kaydedecektim.
Uyandim, emanetteki cantami almak icin Barcelona Sants Gari’na gitmem gerekiyordu. Montpellier trenim ise 18 Euro’ya rezervasyon yaptirilmis bir trendi ve Franca Istasyonu’ndan kalkacakti. Yani treni kacirma ihtimalim % 51.

Metroyla ver elini Sants, aldim cantayi hemen girdim yine metroya. Franca Istasyonu’nun yer aldigi Barceloneta duragina gidene kadar benim yapabilecegim bir sey yok, her sey metronun kendi hizina bagli. Trene 5 dakika kala vardik duraga ama gar tam olarak nerde bilmiyorum. Allah’a emanet yani. O andan itibaren cek kameraya, Eurosport’ta Fransa Bisiklet Turu’nun yerine yayinla…

Benimle birlikte yan vagondan da 6 tane backpacker indi. Ayni anda start almis gibiydik. Hepimiz yanyana merdivenlerden paldir kuldur cikiyoruz. Neden Fransa Bisiklet Turu yerine yayinla diyorum, acik havaya ciktigimizda tam bir bisiklet etabina dondu durum. Onde iki kisilik kacan grup; biri ben. Arkada ana grup 5 kisi. Kos babam kos! Kacan grupta yanimda yer alan yolu biliyor gibi, ben de sormadan sorgulamadan onu takip ediyorum. Arada kafami arkaya ceviriyorum diger cocuklar geri kalmasin diye. Yanimdaki tempoyu basti, iyice kacacak. Ben de artirdim vitesi. Koseyi donduk, benim pil bitti. Neredeyse bayilicam, ac karnina koskoca cantayla sinirlari zorluyoruz. Yavasladim ve ana gruba katildim. 1 dakika icinde de gara vardik ama vagona yurumeyedahi derman kalmamisti. Tren oncesi kontrolden gecerken hepimiz bir takim gibiydik, el sikisarak birbirimizi tebrik ediyorduk. Unutulmayacak bir enstanteneydi. Cocuklarin nereli olduklarini sormama gerek yok; sirtcantalarina her Kanadali seyyah gibi bayragi ilistirmisler.

Onlarin rezervasyonu baska bir vagondaydi, buldum kendi koltugumu oturdum. Birbirimize iyi yolculuklar diledik. Koltuga oturur oturmaz ne guzel mis gibi uyumustum, Montpellier yolunda Port Bou’da siniri gecer gecmez hemen trene Fransiz polis geldi. Pasaportlara baktilar. Bu Fransizlar bir garip. Ulkeye yine trenle Belcika’dan veya Almanya’dan girince kimsenin bir sey sordugu yok, ama Italya’dan ya da Ispanya’dan giris yapinca illa ki bir “hop hemserim, nereye!” diyorlar. Italya ve Ispanya’daki gocmen nufusunun fazla olmasina bagliyorum ben bu kontrolleri. Deginmek istedigim baska bir konu da su; Ispanyollar yolculukta keyfine cok duskun arkadas. Bizim Montpellier treni gercekten cok konforsuz bir trendi ama adamlar o trene dahi bir bar vagonu koymus. Bir ugradim, iyi de is yapiyor…

Montpellier aktarmali Marsilya’ya vardigimda yavas yavas aksami yapiyorduk. Ugur’la rotaya Marsilya’yi yazmamizin amaci bu sehirdeki Cezayirli gocmenlerle birlikte Cezayir-Ingiltere macini izlemek istememizdi. Sehirde konaklayacagim kisi ise koyu bir Marsilya taraftari Arthur’du. Bolumden arkadasim Duygu’nun Tampere’deki Erasmus doneminden arkadasi Arthur’la dahaben yola cikmadan futbol muhabbetine girmistik. Turkiye’de de Besiktas’i destekliyor.


Sagolsun geldi arabayla aldi, hemen sordum Velodrome yakin mi diye. Gittik bir fotografimizi cekindik. Ardindan eve biraktik cantalari ve maci nerede izleyecegimizi konustuk. Ben mutlaka Cezayirlilerin arasinda izlemek istiyordum bu maci. Ama Arthur Marsilya’nin yerlisi olarak uyardi; “Arabayla gidicez, yenilirlerse hic affetmezler yakarlar arabayi marabayi”. Sonucta misafirim, “Patron sensin Arthur” dedim.

Bir saat kadar vaktimiz vardi ve Marsilya’ya tepeden bakan bir siteye, Arthur’un arkadaslarindan Aure’nin evine gittik. Ev demeyeyim, saray yavrusu! Laki Strayk’im elimde manzarayi seyrederken “Fransa’ya ne oldu?” diye sordum. Cocuklar Fransa’nin 2 macta eve donmeyi garantilemesine bir hayli bozulmuslar. Sorun nerede dedigimde de tek cevaplari vardi; “Domenech”. Hemen bir roportaj patlattim ikisiyle.


Aure’yle gece plajda gorusmek uzere vedalastik, biz Arthur’la Marsilya’nin en unlu Irlanda Bari’nin yolunu tuttuk; “O’Brady’s Irish Pub Marseille”. Mekandan iceri girer girmez gozunuz hemen tavana takiliyor. Ilk bolumda onlarca atki, ikinci bolumde formalar. Yarisindan fazlasi Marsilya formasi. Celtic formasi da bir hayli fazla.



O kadar formanin icinde tek bir PSG formasi var; sirtinda ne isim ne de bir numara yaziyor. Ezeli rakiplerine formasina “Fuck off” yazdirarak selam cakmis Marsilya O’Brady’s mudavimleri.


Ingiltere’nin su ana kadar uc macini da izleyebildim, ucu de birbirinden can sıkıcıydı. Biz de kendimizi Marsilya’nin iyi durumunu konusmaya verdik Arthur’la. Arada goz ucuyla maca da bakiyoruz tabii… Morientes’ten bir hayli sikayetci, bosuna para verdikleri gorusunde. Favori oyuncusu kaptan Niang. Gerets’in takimdan ayrilisi konusunu actigimda ise bayagi bir sinirlendi. “O sampiyonluk kacmamaliydi” diyor.

Neyse ki bu sezon gelen dublenin ardinda keyifler yerinde. Maci 0-0 bitirdik ve iyice geceyi yaptik Marsilya’da. Gece Euromed Marseille okulunun sehrin plajindaki toplasmasina davet etti Arthur. Gittik, gördük. Cocuklar yayılmıs kuma, sangria iciyorlar. Direkt kovanin icinden bardaga doldurup kana kana dikiyorlar kafaya. İkram ettiler sagolsunlar, hakkını vermek lazım tadını iyi ayarlamıslar. O gune kadar da, o gece de kiminle tanıştıysam ‘’Ne kadar süredir seyahat ediyorsun?’’ sorusuna cevabım hep ‘’Aslında ben bir proje icin yollardayım. Mesela Paris’te Fransa’yı, Köln’de Almanya’yı… Hatta bir sponsorum da var, Fa. ‘’ oldu. Ayrıca çektigim videolarda da mikrofon niyetine kullandığım bizim Fa Sport deosprey, tansıtıgım onlarca insana gostermek icin çantaya soka çıkara aşınmıştı bile. Bu arada sohbet devam ederken bir Fransiz ogrenci klasik bir konuyu açacak oldu; ‘’Yahu ne olacak Türkiye’nin bu Avrupa Birliği’ne girip girememe hadisesi’’. Çok kısa kestim bu sefer; ‘’ O günleri ne sen görürsün ne de ben. Bana temiz bir serbest dolaşım hakkı versinler, gel anlaşalım biladerim’’ dedim, kısa kestim konuyu.


O gece üniversite eğitimlerinden seyahat fırsatlarına kadar her şeyden konuştuk Fransız akranlarımla. Kızanların hepsi zehir gibi. Sohbet etmekten yorulduk adeta, çok geçe kalmadan dağıldık evlere.

9. gün sabahı yola ‘’Bugün Roma’ya ne kadar yaklaşabilirsem o kadar iyi’’ diye çıktım ama Nice’e vardığımda daha fazla gitmemeye karar verdim. Büyük hataymış. Ne denize girebildim, ne de plajda uyuyabildim. ‘’Keşke İtalya’ya bugünden girseydim’’ dedim, pişman oldum. Giderken bıraktığım asmalar üzüm müzüm olmamış, her şey aynı. Her yer turist kaynıyordu, kent esnafı da ayakta turist avlıyordu. Yağmur da yağdı tam oldu. Sadece Wayne’s diye bir barı önerebilirim. Genç nufüs bayağı iyi doldurmuştu orayı. Az durdum, sabah trenleri için gara geçtim.

Sabah ilk trenle önce Monte Carlo, sonr İtalya’nın Fransa sınırındaki kasabası Ventimiglia… Öğleden sonra da Roma... Bir sonraki yazıda.

Mustafa, Çeliktepe.

Not: Çektiğim görüntüleri ve bazı fotoğrafı kullanarak beşer günlük klipler yapmaya devam ediyorum. Futbol Tutkusu Avrupa Yolcusu Facebook sayfasında 5.-10. günler arası hatıraları içeren 2. klip hazır. Ayrıca Almanya'nın İngiltere'ye attığı 4. golün ardında Münih Olimpiyat Stadı'ndaki 30000 kişinin sevinci de görülmeye değer. Keyifli izlemeler...

MustaFA ile Futbol Turkusu Avrupa Yolcusu; 6. ve 7. Gün

Hi everybody who I met in train, bus or anywhere in Germany, Belgium, the Netherlands, Spain, Italy and France. As I said: we’re blogging in Turkish, you can check out my trip’s photos and videos every day on Facebook page.


Futbol Tutkusu Avrupa Yolcusu serüvenini yasamaya ve paylaşmaya devam ediyoruz. Su ana kadar 6 ay önce yazdığımız rotaya bire bir bağlı kaldım, umarım firesiz devam ederim. Çok hızlı şehir değiştiriyorum, amaç grup maçları sırasında olabildiğince çok ülkeyi kendi şehrinde seyretmek. Bazı günlerim ise sadece yolculuk ve dinlenmeyle geçiyor. Mesela dun ve bugün bir yolculuk günüydü.

Son 4 günüm çok hızlı geçti açıkçası. Madrid bir futbol günüydü, Barselona kısaydı ama çok keyifliydi, Marsilya ise iyi bir dinlenme ve biraz da mac günüydü. Biraz once Italya-Yeni Zelanda macinin ikinci yarisini izledim. Nice'ten 4 trenle geldigim icin ancak yetisebildim. Artik Italya'nin Slovakya macini Milan0'da guzel bir ortamda izlerim.

Su anda ise Roma Termini Gari yakinlarindayim.

Dilerseniz turnuvanin 6. gunune, Madrid Havaalani’ndan sehir merkezine dogru yol alisima donelim. Havaalaninda kablosuz internetin saati 7,5 Euro’ydu. Maalesef iki bucuk saat kullanmak zorunda kaldim. Su ana kadar hic bir havaalani ya da tren istasyonunda bedava internete denk gelemedim, bazi istasyonlardaki McDonalds’lar disinda. Oysa Sabiha Gokcen oyle miydi? Ac bilgisayari istersen sabaha kadar gir, bedava.


Iste o yuksek maliyetli internet saatlerimde Madrid’in neresinde taraflar alani kurulacagini da arastirmistim. Santiago Bernabeu Stadi’nin yaninda bir fan zone oldugunu ogrendigim anda cok mutlu oldum, degmeyin keyfime! Acaba Real Madrid Kulubu ve Madrid Buyuksehir Belediyesi’nin katkilariyla stadin icinde mi seyredecektk maci? Hollanda maci Philips Stadi’nda yayinlanmis ve biz sonradan stada gittigimizde ogrenmistik, burada da olur mu olur… Ama olmadi.

Stadin yanindaki metro istasyonunun ismi de Santiago Bernabeu ve havaalanindan ulamsak bayagi kolay. Madrid metro hattinin da Paris’ten asagi kalir yani yok yani. Hatta cok daha fazlasi var; sehir sakinleri hem birbirine hem de bindikleri araclara saygi gosteriyor. Madrid haklinin icinde sadece bir metro yolculugu yapmak bile bu guzel sehrin hanesine olumlu izlenimler yazacaktir.

Metro cikisi stadin B Kulesi’nin hemen yaninda. Taraftar alani ise ‘numarali tribun’ tarafina kurulmus. Alan bayagi genis ve cok kalabalik oldugundan iki adet ekran vardi. Ileride bir buyuk ve ortada bir kucuk. Herkes formali ve bayrakli, pek tabii ki cok coskuluydu. Destekleri takim Ispanya’ydi ve pozisyondan pozisyona cosmaya hazirdilar. Ben de kameramla birlikte hazirdim. Nasil olsa bu bir Ispanya maciydi; Isvicre dayanamaz, bayagi canli gol videosu cekerim diye dusunmustum.

Alanda bir tane medya tiri ve bir de Marca Gazetesi standi mevcuttu. Baktim standin onunde mevlut pilavi kuyrugu gibi kuyruk var, hop girdim siraya ben de. Ne dagittiklari pek muhim degil, Canakkale ornegini daha once vermistim; beles iyidir, tatlidir. Sapka dagitiyorlardi, aldim. Bayrak dagitiyorlardi, onu da aldim. Taraftarin yuzune Ispanya bayragi ciziyorlardi, onu da cizdirdim. Coskulu taraftarin arasinda kendimi bir Ispanyol gibi hissetmek icin degil, sirf bedava oldugu icin. Bayragi butun gun cantamda sallandirdim. Yuzumdeki boyayi ise 5 dakika sonra Turk bir seyyahin el topraklarda yaninda bulunduracagi ilk 3 seyden biri olan ve taharet muslugu derdine bir cozum olan bebek poposu mendiliyle sildim. Sapkayi ise şahsen imzaladim ve bir kac aydir Ispanyolca ogrenmek icin caba harcayan cok eski bir dostuma şevk vermesi icin bir hediye olarak kenara ayirdim.

Mac basladi, Ispanya da her zamanki oyununa basladi. Takim gayet guzel takir takir top yapiyor. Alani dolduranlar ise Madrid liseli tayfa. Hepsine dersaneden kacip gelmis gibi; ustlerinde formalar atkilar var ama maca baktiklari yok, birbirlerini kesiyorlar. Cok kalabaliklar ama, alanin dortte ucu resmen onlarla dolu. Aralarinda bir kac tane de uyanik var; takim gol kacirinca uzulurmus gibi yapip yanindaki kiza sariliyor. “Gol atsalar kim bilir nasil sarkacak kiza” diyecegim ama, gol de olmadi ki.

Ilk yari benim etrafimdaki taraftari gozlemlememle ve Ispanya her ataga ciktiginda coskuyu videoya kaydetmekle gecti. Soyle de diyebilirim; Iniesta ya da Xavi’nin topla her bulusmasinda kayit dugmesine bastim. Kimse garanti edemez bir saniye icinde 40 metrelik bir ara topuyla Ispanya golu gelmeyecegini.



Ikinci yariya basladik, bu sefer ondeki buyuk ekrana yaklastim. Ispanyol taraftarlar takim sahaya geri donunce “tum bayraklar, tum flamalar” anonsuna gerek kalmadan basladi sarkilar soylemeye. Ben ve oradaki herkes Ispanya’nin oyle ya da boyle bir gol bulacagindan emin. Ama ne oldu? Golu bulan taraf beyazlar oldu. Kameram kayittaydi ama saniyorum bayagi bir Ispanyolca kufur cekebildim. Uzulduler ama pes etmediler ,yine basladilar sarkilarina Ispanyollar. Hatta gol oncesine gore daha da heyecanliydilar. Daha ilk mactan bir geri donus hikayesi yazmalari hic de fena olmazdi. Hatirlayiniz Euro 2008’deki ruh halimizi. Her mac son saniyeye kadar kahir ve sevinc bir arada. Ben de basladim tum kalbimle pozisyon sonrasi kufurlerimle Ispanya’yi desteklemeye. Malum ancak 3 gunde bir Turkce konusabiliyorum, macta kacan gollerden sonra Iniesta’ya Villa’ya Turkce sovmek benim de hakkimdi. Ispanya oynadikca oynuyordu, fakat 18’in onunu bir turlu acamiyorlardi. Gobekten ac kanada, olmadi mi gobekten oteki kanada. Denediler denediler olmadi.

Torres oyuna girdiginde ise cok buyuk bir alkis ve tezahurat yukseldi. El Nino atsin bi tane diye cok istedim ama olmadi, olmadi. Bu arada Liverpoollu topcular sac traslariyla cok buyuk takdirimi aldi. Stieve G. ve Carragher’i zaten biliyoruz ama hafif uzun saclarina alisik oldugumuz Kuyt ve Torres’in de maclara subay trasiyla cikmalari bana “aferin cocuklar, adama benzemissiniz” dedirtti.

Velhasil; Torres de derman olmadi ve nasil olduysa o mac 1-0 Isvicre galibiyetiyle bitti. Saydim, mac boyunca tam 55 video cekmisim. Ispanya’dan en az 50 kere gol beklemisim demek oluyor bu.

Maci bitirdigimizde “Cibeles Meydani mi, Bernabeu turu mu?” diye sordum kendime. Ikincisini yapmaya kadar verdim. Rehbersiz 15 Euro biletler ve tur gercekten muazzam. Tura B Kulesi’nden basliyorsunuz ve stadi ilk olarak en ust kattan panaromik bir aciyla goruyorsunuz.



Yani kulup ilk olarak “Buyrun, mal budur” diyor size. Sonra iceriye aliyorlar sizi. Yonlendirmeler falan mukemmel, kaybolmaniza imkan yok. Iceride Real Madrid tarihinden fotograflar ve formalarla basliyor, tum kupalarin onunden bir bir geciyorsunuz. Her yerde, her yazida; Real Madrid’in dunyanin en buyuk kulubu oldugu anlatiliyor. Kupalarin hangi birine bakacaginizi sasiriyorsunuz. Bir yerde durduruyorlar ve fotomontaj ile dilediginiz R.Madridli oyuncuyla fotografinizi cekiyorlar. Ben Raul’la cekindim, ama fotografin baskisini satin almak 11 Euro’ya daha kiymak demek. Bizdeki dugun salonu fotograf sektoruyle bire bir. Once cek, sonra fahis fiyata sat. Sampiyonlar Ligi Kupasi’yla da fotografinizi cekiyorlar ve ayni yontemle baskisini satiyorlar. Sonra R.Madrid Kaka’yi C.Ronaldo’yu nasil aldi? Alir tabii, adamlar vallahi de billahi de para basiyor. Kupalarin arasindan yavas yavas alt katlara iniyorsunuz. Ardindan stadin icine…


Korner diregine dogru merdivenlerden yavas yavas indiginizde tribunlerin cok yuksek ve bir o kadar da yakin oldugu gozunuze carpiyor. Korkutucu degil ama, kendinizi sahadaki futbolcu gibi dusundugunuzde en ust katta seyirciye bile goz temasi kurabileceginizi fark edebiliyorsunuz. Camp Nou da cok buyuk bir stad fakat tribunler daha acik ve geriye yatik. Bernabeu dim dik yukseliyor adeta.




Tac cizgisinin yanindan yedek kulubesine dogru yuruyorsunuz. Koltuklar methedildigi gibi cok rahat. Siz orada oturup kendinizi Guti’nin Raul’un yerine koyarken, bir yandan mis gibi cim kokusunu icinize cekiyorsunuz. Yedek kulubesinin ardindan ise misafir takim soyunma odasina ve urun magazasina yonlendiriliyorsunuz. Yani adamlar yaklasik bir bucuk saat boyunca size Real Madrid’i anlatiyor anlatiyor, sonunda turun cikisini da magazaya vererek “bu guzelim stadtan elin bos donme” diyor.


Bernabeu turumun ardindan yine dusundum. Madrid’e ilk defa geliyordum ve gece de olsa turistik yerlerini gormek hic de fena olmazdi. Fakat “Ispanya ilk macinda maglup olmus olsa da turnuva oncesi herkesin bekledigi gibi cok yukari turlara yuruyecektir, belki de Madrid’e bir Dunya Kupasi finali seyretmeye gelirim” diyip havaalaninin yolunu tuttum. Geceyi guvenli bir sekilde ve en azindan oturarak dinlenerek gecirmek benim icin en idealiydi. Havaalaninda tanistigim ve kisa bir sure sohbet edebildigim Arjantinli bir cocuktan bahsetmek istiyorum. Ismi Ariel ve kendini bana “Ariel Ortega’daki Ariel” diye tanittigin icin, cocugu hemen futbol sohbetine kitledim. Sordugum en onemli soru Cambiasso ve Zanetti’nin neden kadroda olmadigiydi ve aldigim cevap da bir hayli ilgincti. “Veron’la Zanetti biraz mevzulu, aralari acik Mustafa’cim. Maradona da o yuzden almadi” dedi Ariel. Kendisinin Dunya Kupasi favorisi tabii ki Arjantin, plase ise Ispanya diyor.


Ariel’le vedalastiktan sonra kah uyudum kah hazirladigim videoyla ugrastim. Ama uykumu guzel aldim. Persembe oglene dogru Madrid Gari’na hareket ettim. Madrid Gari bayagi buyuk fakat gar icindeki yonlendirmeleri cok karisik. Biraz benim ahmakligimdan biraz da o yonlendirme tabelalarindan dolayi rezervasyon yaptirdigim Madrid trenini kacirdim. Hem de 2 dakika ile. Ispanyol istasyonlarinda farkli bir uygulama var. Biletinizi daha trene binmeden kontrol ediyorlar. Ayrica cantalarinizi da dedektorden geciyorsunuz. Adamlar daha trene binmeden tun guvenlik hususlarini hallediyor ve size iyi yolculuklar diliyor. Cok guzel bir uygulama fakat benim gibiler icin kontrol noktasini bulana kadar kaybedilen zaman tren kacirmaya sebep olabiliyor. Neyse ki bir saat sonra kalkacak olan trene rezervasyonumu yaptiriyorum, yanan miktar ise 10 Euro oluyor.


Ispanya trenlerini isleten kurumun adi Renfe. Barcelona yolunda Renfe kendini affettirdi bana, herkese tek tek kulaklik dagittilar. Keyifli bir yolculuktu; envai cesit sarkilar dinleye dinleye Iber Yarimadasi’nin merkezinden Katalunya’ya dogru bir yari cap cizmis olduk . Bu arada yanimda her hangi bir muzikcalar yok, olsaydi dinlemeye vakit olur muydu emin degilim.


Barcelona’ya iner inmez sabahki Montpeiller trenine rezervasyonumu yaptirdim. Havanin kararmasina daha 3-4 saat vardi ve haftalar verseniz yetmeyecek bu sehirden gun isiginda maksimum faydalanmayidim. Hemen metroyla Sagrada Familia’ya gittim.


Daha onceden ziyaret ettigimiz bir katedral oldugu icin bu sefer sadece fotograf cekmekle yetindim. Sagrada Familia Antoni Gaudi’nin imzasini tasir, henuz tamamlanmamis ve bir cogumuzun tamamlanacagi gunu goremeyecegi bir eserdir. 1882’de yapimina baslanmis, hedef 2082. Insasi bagislarla devam ediyor. Yapimi cok uzun yillar alan ve bazi katlari arasinda teknoloji farkinin acikca goze carptigi soylenen Empire States binasina benzetebiliriz. Her ne kadar her sey Gaudi’nin projesine gore devam ettirilse de burada da kathedralin farkli bolumlerinde farkli devirlerin izlerini gormek mumkin. Antoni ustadimizin tramvayin altinda kalarak bu dunyadan ayrilisi Barcelona’ya cok bilindik bir hikayedir. “Adam Barcelona’yi Barcelona yapmis, sonra tramvayin altinda kalmis. Vay be sansa bak?” sohbeti bir klisedir. Sehrin her yerinde Gaudi’nin eserlerini gormek mumkun, Sagrada Familia ise bunlarin en meshuru.

Ustada son bir selam cakip “ver elini La Rambla” dedim. La Rambla’da onunuzden gecen 10 kisiye sirayla nereli oldugunu sorsaniz; Macellan Bogazi’ndan Bering Bogazi’na kadar tum milletlerden insan taniyabilirsiniz. Inanilmaz bir yer bu cadde! Limandaki Kristof Kolomb Heykeli’nden basliyor ve Katalunya Meydani’na kadar devam ediyor. Yol boyunca barlar, restauranlar, hosteller… Sokak sanatcilari olmazsa olmazi…


Internet kafeden cikip Roma'nin yerlisi arkadaslarla bulusmaya gidecegim. Cok ozur dileyerek simdilik La Rambla’da kalalim. Bir sonraki yazida; biraz daha Barcelona, Marsilya’nin futbol kulturu ve Fransiz Rivierasi diyelim. Sonra Roma'ya iniyoruz....Ayrica; ilk 5 gun boyunca keydettigim goruntulerden bir klip hazirladim, keyifli seyirler...
Mustafa, Roma...

Mustafa ile Futbol Tutkusu Avrupa Yolcusu; 3. 4. ve 5. Gün


Hi everybody who I met in train, bus or anywhere in Germany, Belgium, the Netherlands, Spain and France. As I said: we’re blogging in Turkish, you can check out my trip’s photos and videos every day on Facebook page.


Merhaba,

13 Haziran sabahı, saat 8’de bu sefer pek de iyi hatıralar biriktiremediğim Paris’ten ayrılıyordum. 4 trenle varacağım Köln’de; Jens’in evine gidecek ve arkadaşlarıyla birlikte maçı nerede izleyeceğimize karar verecektik. Evin bahçesinde mangal yakmak, Lanxess Arena’ya gitmek ya da daha küçük ama daha coşkulu bir toplulukla ‘Underground’ adli bir acık alanda maçı seyretmek, üzerine düşünülecek alternatiflerdi.

Köln’e rahat bir yolculukla öğlen 2 gibi vardım. Jens evine nasıl ulaşacağımı çok iyi tarif etmişti ve bir metro bir de otobüs kullanarak, bize göre saray onlara göre standart bir grenci evini karşımda buldum. Açıkçası Köln de bir aksilikle başlıyordu. Zile bastım kapıyı açan yok, sokaktan üç beş kere bağırdım yine yok. Gittim bir telefon kulübesi bulmaya. Jens evde değildi fakat arkadaslari evde olmalıydı. Jens’le bağlantı kurabilmek için doğru düzgün çalışan bir telefon kulübesi bulmak bir bucuk saatimi aldı. Eve tekrar geldiğimde kapıyı açan iyi bir langirt oyuncusu Thomas’ti. Evin salonuna buyur ettiler, daha orada dedim “hey maşallah eve bak be!”. David diye bir arkadaşlarının telefon edeceğini ve maçı onunla birlikte izleyebileceğimi söylediler. O sırada evde buluna Thomas ve Stephan, çim futboluyla değil daha çok masa futboluyla ilgiliydiler. Bir oyun oynadılar şaşarsınız, ikisi de fena oyuncu değil ama öylesine hırslı oynuyorlar ki! Gol yiyen Stephan’in yumruğuyla çok sert bir şekilde dolaba vurduğu bile oldu, kazanma azimlerine hayran kaldım o anda. Bu arada 3 katli evde 7 kişi yasıyorlar ve ev VENs adında bir öğrenci kulübüne ait. Sordum; 1881 kuruluşlu bir öğrenci kulübüymüş. Sanıyorum bizdeki tüzel kişi tanım karşılığı vakıf.


David aradı, Underground’a gelmemi söyledi. Telefonda üstümdeki Liverpool formasından beni tanıyabileceğini söylediğimde herhangi bir tepki vermemişti, ama buluştuğumuzda ilk tepkisi “Almanya maçı var İngiltere değil” oldu. Hakliydi çocuk. David’in yani sıra, bir erkek iki kız arkadaşıyla tanıştık ve maçı beklemeye koyulduk. Hepsi çok çok sıcak insanlardı ve Türkiye’nin neden Dünya Kupası’nda yer alamadığını sorarak beni çoktan kafaya almaya başlamışlardı bile. İyi de bira içiyor çocuklar, sünger gibiler vallahi. Yani karşımda 4 tane hakiki Alman mevcuttu.
Maçın başlamasına yakin içeriye girdik ve seremoniyi beklemeye başladık. Muhabbet daha da koyulaşmıştı. “Kim alacak kupayı?” diye sordum, formasının üzerindeki armayı gösterdi; “yıldızları 4 yaparız” dedi. “Bugünkü maç ne olur?” dedim, “onu da 4 yaparız” dedi, 4-1 olarak da net bir skor tahmininde bulundu. Hatta gol atacakları bile söyleyebileceğini iddia etti. Yanılmıyorsam bir Podolski, iki Klose, bir de herhangi bir oyuncu demişti. David’te takımına güven tam, zaten kendi özgüveni de çok yüksek, hiç şakası olmaz fark yaparız diyip durdu maç başlayana kadar. “Ee Avustralya da fena takim değil hani Davidcim” dediğimde ise cevabinin çoktan hazır olduğunu gördüm; “Avustralya gitsin rugby oynasın, ne oluyoruz yani Mustafa? Lutfen yani, bu futbol ve bu da Almanya. Avustralya da kimmiş?” diyerek ağzımı kapayıverdi. Harry Kewell falan demeye niyet ettim, hani nerde Kewell diye dalgasını bir güzel geçti, onun için su cümleyi kullandı; “It’s over”. Harry’nin GS Mobile reklamını hatırlayacaksınız; “They said, it’s over, but I reborn in Galatasaray” diyordu. David’e bir izlettirmek lazım canimiz ciğerimiz Harry’nin sözlerini.

Bizim David Almanya’yı o kadar çok ovuyordu ki ulaştığı son nokta su oldu; “Gay değilim ama Low’e baksana, çok seksi değil mi yahu? Bak almış eline kahvesini çok soğukkanlı değil mi sence de?”. Böyle iddialı cümleler sarf etmediği dakikalarda ise paso tezahürat yapıyordu. Ateşli bir taraftardı dedimya, çevresindeki insanları da çok iyi motive ediyordu.


Bir ara Mesut’un sohbeti acildi; “Almanya doğumlu, Almanca konuşuyor, kendini Alman milli takımına ait hissediyor. O zaman tabii ki de Almanya için oynamalı” dedi. Maçın başında Mesut’u neredeyse öz kardeşi ilan edecek David, Mesut kendini yere atıp sarı kart görünce başladı hemen kıvırmaya; “Türk değil mi, nasıl da hile hurda yapıyor baksana” diye. Saka bir yana, çok seviyorlar Mesut’u.

En çok sevdikleri oyuncusu ise tahmin edebileceğiniz gibi Lucas Podolski. Çok sık soyluyorlar “Lu Lu Lu Lucas Podolski” tezahüratını. Podolski ilk golü atınca da Köln Underground yıkıldı tabii. O gol sonrası sevinç gerçekten muazzamdı.

Devre arası oldu tuvalete kaçalım bi dedik, dönüşte baktım bizim çakallar girişte toplanan bira cips ne var ne yok aşırmışlar. Sırıta sırıta geldiler yanıma. Keyiflerine zaten diyecek bir şey yok, ikinci yari baslarken David’in tek bir beklentisi vardı; skor tahmininin doğru çıkması. İkinci yari da çok eğlenceli geçti. Maçın sonlarına doğru oyuna giren M.Marin hakkında konuştuk biraz, çok büyük bir yetenek olduğunu ve harika bir geleceğe sahip olacağını söyledi. Kroos mu Marin mi diye sordum; “Marin, çünkü daha hızlı ve bilekleri daha iyi” dedi.



Güle oynaya maçı 4-0 bitirdik. Benim içimde ise hafif bir burukluk vardı. Çok uzun yıllardır Çanakkale’de ANZAC günlerinde sehircenek ağırladığımız ülkenin takimini yenik görmek biraz üzücüydü.

Alandan ayrıldıktan sonra vedalaşırken David tembihledi; “Biz nasıl olsa finale kadar gidicez, sen tekrar gelirsin. Ama o zamana kadar gittiğin her yerdeki insanlara Almanya taraftarını ve takimini anlat lütfen”. David hakliydi; takimin hakikaten takim gibi top oynaması ve taraftarın coşkusu, o geceyi benim için unutulmaz kildi.

Eve dönerken tramvayda aksilikler hanesine +1 daha yazdım. Evden çıkmadan sormuştum bizim çocuklara; bilet alayım mi, kontrol var mi tramvayda otobüste falan diye. “Yok Mustafa, ben 8 senedir Köln’deyim, bir kere bile beni kontrol etmediler” dedi, eyvallah dedim ne gidişte ne de dönüşte almadım bilet. Fakat yine piyango yine piyango! Tramvayda içeri kontrolcü memur girdi. Bizim tarafa yöneldi ve insanlara biletlerini sormaya başladı. Sıranın bana gelmesi tas çatlasa 10 saniye. Yine korku yine bir adrenalin. Caydırıcı bir ceza yemek cep harçlığıma çok büyük bir darbe vurabilir. Şükürler olsun ki; yanımda oturan kız turist olduğumu anladı ve “sen hiçbir şey deme, ben birlikteyiz diyicem” dedi. Bir kart ve bir de bilet gösterdi, böylece bir aksiliği daha atlatmış oldu. Bu iki oldu, ulaşım konusunda yaşayacağım üçüncü sürpriz ne olacak bakalım.

Eve döndüğümde önceki 2 gecenin uykusuz geçmesinden dolayı çok yorgundum. Hemen uyudum.

Sabah erkenden pili pırtıyı topladım ve Köln Garı’na doğru hareket ettim. 3 tren kullanacaktım; istikamet ‘Alçak topraklar’ ülkesinin maçı için Eindhoven’di.

Yolda ilk iki gün yazımı yazarak, rahat rahat şehre vardım. Maçın başladığı saniyelerde bizim tren de Eindhoven İstasyonu’na giriyordu. Trenden iner inmez İsletme Mühendisliği 2008 mezunlarından Ulaş’la buluştuk ve garın hemen yanındaki taraftar alanına indik. O 200 metre kaderlik yolu yürürken Ulas’tan Eindhoven hakkında temel bilgileri de alıverdim tabii. “Burası Hollanda sayılmaz” dedi ilk olarak, “neden?” diye sordum, “kanal yok burda” dedi. Ya Rakım-nüfus? “Rakım 4, Nüfus 200000. 18000’i Türk”. Eindhoven 4 metre rakımıyla Hollanda’nın en yüksek şehirlerinden biri, hatta deniz seviyesinin üstündeki bir kaç şehrinden biri. 8 köyün birleşiminden oluştuğunu da ekleyelim.


Taraftar alanı tiklim tiklimdi. Maçı birlikte izlediğimiz Eindhoven Teknik Üniversitesi (TUE) yüksek lisans öğrencisi arkadaşlar Semih ve Cem’in söyledikleri ise çok ilginçti. Şehirdeki çoğu şirket maç mesai saatine denk geldiği için; ülkede sadece sel gibi durumlarda verilen alarm seviyesiyle, personeli rahat rahat maçı izlesin diye mesaiyi tatil ilan etmiş. Pazartesi günü işe gitmeyip bu alanı dolduran taraftarlar ise çok da mutlu görünmüyordu. Hatta coşsunlar diye arada hoparlörlerden çok yüksek sesle müzik veriliyordu. “Neden?” diye sordum, ”erken gol gelmediya canları sıkıldı” dedi bizimkiler. İlk yari en çok heyecanlandıkları saniyeler topun Van Bommel’e geldiği anlardı, onu gerçekten bir lider oyuncu olarak görüyorlar ve çok büyük saygı duyuyorlar. Hatta Ulas nerede okudu bilmiyorum ama dediğine göre; Ballack FA Cup Finali’nde sakatlanıp Dünya Kupası’nı kaçıracağı belli olunca Schweinsteiger’e sormuşlar Almanya’nın kaptanı kim olsun diye, “Van Bommel olsun” demiş.

Devre arasına kadar her pozisyonda kamerayı açtım, fakat ne Almanya maçında ne de bu maçın ilk yarısında emelime ulaşamamış; yani canlı bir gol ani yakalayamamıştım. Devre olduğunda bir karnimizi doyuralım gelelim dedik ve tercihimizi lahmacundan yana kullandık. Kebapçının önünde gevsek gevsek oturuyoruz, nasıl olsa taraftar alanı hemen arka sokakta, elimizdekileri bitirelim geçeriz hemen diye düşünerek. Hop o arada ikinci devre başlıyor ve gol oluyor. Sözde canlı gol yakalamayı istiyorum, karnimi doyurucum diye golü izleme fırsatını bile kaçırmıştım. Neyse ki alana döndüğümüzde bedavadan bir golle Hollanda’nın 1-0 öne geçtiğini gördük. Danimarka kendi ayarında topunu oynuyordu, alandaki taraftarlar ise bu Danimarka’ya daha fazla atmak istiyordu. Bu sefer şanslıydım, Kuyt’in golü geldiğinde kameram kayıttaydı. Bir meydan dolusu turuncunun sevinci çok hoş bir görüntüydü.

Maçı bitirdik, hemen müziği açtılar. Başladı bizim portakallar kopmaya. Ulas hemen “bak bu ortamı her yerde bulamazsın ona göre, bir Brezilya bir de bura” dedi. “Ama bu kadar coşku çok milliyetçi olduklarından değil, ortam olsun aksiyon olsun bunlara, seviyorlar” diye de ekledi. Taraftarların bir bolumu 300 metre kadar ilerideki merkeze gittiler, biz de Philips amcanın heykelinin de yer aldigi bu meydanda bir kafeye oturduk ve Ulas’larin Hollandalı arkadaşlarıyla çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Çocuklar zaten orada en çok tüketilen bira olan ‘Bavaria’ ile kafayı bulmuş; espriler gırla gidiyordu, gülmekten resmen yanaklarım ağrıdı.


Sonra biz kampuse gittik; Ulas’in ‘spacebox’ komün yasam odasında bulgur pilavı-taze fasulye yedik, ardından bisikletlere atlayıp Philips Stadyumu’nu bir ziyaret ettik. Tekrar meydana döndüğümüzde turunculular hala galibiyeti kutluyordu. Hakikaten Hollandalılara aksiyon olsun yetermiş.

Meydanda bir İrlanda barında ise İtalya-Paraguay maçını seyrettik, birer Guinness içtik. Orada tanıştığımız Menon abimiz ise on numara bir adam çıktı. Mac bir yandan, sohbet bir yandan oldukça keyifliydi. O ve arkadaşıyla da bir röportaj yaptık hatta.



Akşamı yaptığımızda üniversitedeki Türk öğrenci arkadaşlardan bir davet aldım. How I Met Your Mother jargonuyla konusayim; biraz sandvic atistirdik. Gece nasıl yattıysam sabah da aynen öyle kalktım. Çok yorulmuşum…

Sabah uyandığımızda kahvaltımızı yaptık ve Amsterdam’a hareket ettik. Museumplein'da bayağı vakit gecirdik. Zaten zamanımız dardı, dönüşte gara da Red Light sokaklarından donduk. 15 yas ortalamasına sahip İspanyol turist ekibi vardı önümüzde. Gençlerin maşallahı var, aksatmadan her camekanın önünde durup kıkır kıkır gülüyorlardı.


Gara vardık; benim istikamet Schiphol Havaalanı, Ulas’inki Eindhoven olmak üzere vedalaştık. Hollanda’da çok çok keyifli iki gün geçirmiştim, e seyahat moralim de futbol coşkum da üst seviyedeydi. Madrid uçağımızın bir saat rötarlı kalkması falan umurumda değildi, hiç bilmediğim bir şehre gidiyordum ve çok heyecanlıydım.

Gece 11 gibi havaalanına indiğimizde burada uyumaya karar verdim. Hatta hala havaalanındayım, birazdan metroyla “Madrid merkez, rahat olsun herkes” diyicem. Bakalım Ispanya-Isvicre maçından ne gibi hikayeler çıkacak? Maça kadar bir taraftar grubuyla tanışıp, maçı kol kola izlemeyi umuyorum.

Hatırlatmaya devam; gün gün fotoğraf paylaşımı ve durum güncellemeleri için Twitter ve Facebook’a bekliyorum.

Tüm gece, 5 saat boyunca bir duvar dibinde, 5 gün boyunca çektiğim bütün videolardan bir klip oluşturdum. Fakat internetimin yavasligi nedeniyle bir turlu yukleyemedi. 12 dakika kadar bir klip, ben hazirlarken cok eglendim, umarim sizler de keyif alirsiniz. Gece en azindan facebook'a yukleyebilmeyi umuyorum.

Yarin ise Barcelona’dayim. Gaudi’nin harika eserleriyle, sahiliyle, La Rambla’siyla gideni kendine aşık eden bir Akdeniz kenti…

Selamlar,

Mustafa, Madrid…

MustaFA ile Futbol Tutkusu Avrupa Yolcusu; 1. ve 2. Gün

Hi everybody who I met in train, bus or anywhere in Germany, Belgium, the Netherlands and France.As I said: we’re blogging in Turkish, you can check out my trip’s photos and videos every day on Facebook page.


Mutluyum; 2 sebepten. Almanya-Avustralya ve Hollanda-Danimarka maclari benim için mükemmel geçti ve tam anlamıyla Dünya Kupası coşkusunu yasamaya başladım. Ayrıca dun gece saray gibi bir ogrenci evinde ilk kez başımı yastığa koymuş olmak da ayrı bir mutluluktu.

Dilerseniz kasedi geriye saralım ve turnuvanın en başına donelim. Perşembeyi cumaya bağlayan gece Köln-Bonn Havaalanı’na indiğimde, uçakta kafamı kurcalayan “ee yola ciktik da, nasil yapicaz?” belirsizliği nedeniyle özgüvenim bir hayli düşüktü. En azından ilk günleri nasıl kotaracağımın sıkıntısını yaşıyordum. Oysa projemize hangi gün hangi dakika nerede olacağımızı bile yazmıştık.

Futbol Tutkusu Avrupa Yolcusu 6 aydır her ayrıntısı düşünülmüş bir projeydi, fakat pratikte o ayrıntıların nasıl hayata geçirileceği merakı ve tedirginliğiyle start alıyordu. Aynen de öyle oldu, isin pratiğine alışmak tam üç günümü aldı. Evet; eski bir interrailciydim ama nafile…
Henüz cuma sabahından başlamıştı aksaklıklar. Planlanan fakat binilemeyen ilk tren Köln-Paris Thalys’ydi. Interrail biletim olsa dahi rezervasyonla binebileceğimden, gün içindeki tüm Thalys seferlerinin dolu olusu siftahı uzun ve yorucu bir yolculukla yapacağıma işaret ediyordu. Aynen öyle oldu; Paris’e ulaşmam tam 9 saat surdu. 5 trenle; geze geze, yeşil ovalara ve meralara bakına bakına... Rota; Aachen, Liege, Lille, Amiens, Paris’ti. Amiens’e ayrı bir pencere açmalıyım; çünkü bir milyon Interrailciden birine vurabilecek piyango bir gün sonra maalesef bana çıktı.

Koln-Paris yolcuğuma kadar “Futbol Tutkusu” tanımına oturtabileceğim tek gözlemim; havaalanındaki Güney Afrika yolcusu taraftarlardı. Hacı kafilesi gibiydiler. İki ekip vardı; örnek giyinmiş siyah ve pembe tsirtluler. Onlar için futbolun hacısı olacaklar desem fena olmaz herhalde, herkese nasip olmaz bir Dünya Kupası’nı gidip yerinde seyretmek…

“İyi güzel 9 saat yol gittin de, o yolda başına ilginç bir şey gelmedi mi, eğer gelmediyse bize boşuna masal anlatma Mustafacım” diyecek olursanız, “Evet haklisiniz, kısa keseyim” derim. O 9 saatlik yorucu yolculuğa dair tek ilginç olay; Aachen-Liege treninde üç bir yanımı çevreleyen teyzelerdi. Dedikodu yapıp yapıp bana gülümsüyorlardı. Teyzem gayret normal konuşurken bir anda fısıltıya başlayınca bana bakarak ufak bir gülümsemeyle dedikodu mesajını çakıyordu. Beni mi çekiştiriyorlar onu da anlamadım. Ama beni sevdiler, Liege’e kadar hep beraber mutlu mesut gittik. Dünya Kupası’nın ilk gününü seyretmek için Paris’e gidiyorsun ve ‘tayfa’nın yas ortalaması 65.. Gönül isterdi; buraya “ trende Fransız taraftarla denk geldim ve sloganımız: Bekle bizi Paris, coşmaya geliyoruz” yazayım. Fakat bunun adi da olsa olsa “ Bekle bizi Michelle, Güne g-e-l-i-y-o-r-u-z” olur. Bu küçük anı da benden Alpay Erdem’e bir selam olsun.
Biraz etrafa bakin biraz uyu derken yolu bitirdik ve Paris’e vardık. Şehrin kuzeyinde yer alan ve İngiltere, Belcika, Hollanda ve Almanya istikametine trenlerin kalktığı Gare du Nord ve çevresi benim için 2 gün boyunca bir karargah olacaktı. Orada yiyip içecek, orada internete bağlanacak ve orada uyuyacaktim. Nitekim ilk ikisi oldu, fakat uyku sadece bir hayal olarak kaldı.Saat 4 civarı gara inmiş ve izlemeyi çok istediğim açılış törenini ve Güney Afrika-Meksika maçını kaçırıyordum. Sağlık olsun deyip internete bağlanmak icin bir kefeye oturdum. Memleketle irtibat isini halledince Fransa-Uruguay maçının başlamasına yakin Julien’in tavsiye ettiği Trocadero Meydani’na hareket ettim. Eyfel Kulesi’ne nazir bu meydana FIFA tarafından mükemmel bir uluslararası taraftar alanı kurulmuş ve tüm maçları yayınlıyorlar. Zaten Paris’in, belki de tüm Avrupa’nin en cok turistik ceken bolgesindeyiz, Fransizdan cok turist mevcuttu bu alanda. Turistik demişken; 2007 yılında lise arkadaşlarım Kıvanç ve Recep ile Paris’in ‘turiste hitap eden’ tüm yerlerini hakkini vererek gezmiştik, bu yüzden daha şehre gelmeden kararım bu yerleri tekrar ziyaret etmemek ve tüm vaktimi bu projenin temposuna alışmak üzere harcamaktı. Bir nevi oryantasyon sureci.

Fransa maçı olabildiğine sıkıcıydı. Taraftarın en çok heyecanlandığı ve coştuğu anın Uruguay’ın 10 kişi kaldığı an olduğunu söylemeliyim. Ne bir tezahürat, ne coşkulu bir alkış… Mac boyunca bu enstantanelere rastlamak neredeyse imkânsızdı. Zaten yanımda kimse yok, etrafta gidip tanışacak devamlı coşkulu bir grup da yok, ben de kendimi fotoğraf çekmeye verdim. Gönül isterdi ki maçı oturup keyifle seyredeyim, coşayım bağırayım. Fakat mümkün olmadı, Japon turist gibi ancak fotoğraf çektim. Ne var ki; iki gün sonra Köln’de tam da Uğur’la görmeyi ve dahil olmayı hedeflediğimiz aksiyonlara şahit olacak ve Alman taraftarlarla birlikte ben de coşacaktım.


Mac bitti… Hadi Fransa galip gelse bir coşku çıkacak ortaya ben de atacağım kendimi Sanzelize’ye. Daha ilk maçtan moraller dutsu ve herkes paşa paşa evinin yolunu tuttu. Ben de evinde kalmayı planladığım bizim Julien’i aradım ama ulaşamadım. E ne yapalım ver elini Gare du Nord, ilk günden sabahlayacak olmak cok da koymaz herhalde.

O civarda hosteller mevcut, fakat daha ilk gece hostele minimum 30 Euro da vermek istemiyorum. Yağmur da hafif hafif yağıyor, attım kendimi Gare du Nord’un karsısındaki bir bara. O gece o mekânda sadece bir cafe creme içerek 4 saat oturdum. Mekân bos, garson da birsey demiyor, 5 Euroluk kahveyle abandım mekanın internetine. Aklıma gelse torrent bile açardım vallahi. Bunlar hep Çanakkale’de büyümüş olmanın getirdiği fırsatçılık yeteneği; bir şey ablesse (beleşse) iyidir, pratikte asla kotu olamaz ve sonuna kadar da kullanmak gerekir.Sabah 4 oldu kapatıyoruz dediler, ama öyle bir yağmur başladı ki! Gitsen nereye gideceksin, hemen geçtim yolun karsısına gar kapısının yanında bir saçak altında bir saatimi geçirdim. Garı açtılar, hemen gözümü tren seferlerine diktim. Interrailden bir puf noktadır, gece uyuyacak yerin yoksa sabah ilk trenle rastgele bir yere gider gelirsin. Iki trende de mis gibi uyursun, o sana butun gun yeter. Mesela 2007’de Interrail sırasında tanıştığımız Seçkin ve Berk sırf uyumak için Köln’den Münih’e gittiklerini, Münih’te garda birer hamburger yiyip döndüklerini anlatmışlardı. Biletin sınırsızsa kullanacaksın…
Bilet sinirsiz diye ben de bir havalardayım tabii, canim nereye isterse oraya giderim diyorum. Umarım yanlış yazmıyorumdur; Compaigne diye küçük bir kasabaya giden bölgesel trene bindim. Yol bir saat surdu, net bir saat uyudum. Uyudum uyumasına da; uyku tatlı geldi, biraz daha uyumak için ne yapabilirim diye düşünürken daha uzağa gideyim dedim. Bir sonraki kent Amiens treni birazdan kalkacaktı ve hiç düşünmeden atladım. İste bana vuracak piyangonun topları tam o anda dönmeye başlıyordu...

Sadece Amiens trenine bindiğimi hatırlıyorum, koltuğa oturur oturmaz uyumuşum… Bu arada önceki gece de Koln-Bonn havaalanında gecen uykusuz bir gece var. Yani son 48 saatte gözlerimin kapalı olarak kaldığı vakit tas çatlasa bir bucuk saat. Gözlerimi açtığımda Amiens garında olduğumuzu fark ettim, fakat tren geri gidiyordu. ‘Hayırdır inşallah’ dedim. Etrafa baktım; kimse yok, yan vagona girdim orada da kimse yok. Tabii o sırada daha da hızlanıyor ve gardan uzaklaşıyoruz. Kapıya koştum, malum kilitli. Makiniste nasıl ulaşacağımı düşündüm, orada bir buton var ama mühürlü, bassam konuşsam o mühür için tutanak falan tutarlar diye hiç bulaşmadım. 5 dakika kadar gittik ve sapa bir yerde durduk. Etrafta çok eski vagonlar falan var, fakat hic insan yok. “Aha simdi çamurlara yan bastık” dedim kendi kendime. Orada iki gün mahsur kalmak var, ve bu ihtimal % 90. Birilerini görsem cama vursam diyorum ama yok, hiç kimsecikler yok. Bir dakika sonra camin önünde birinin yürüdüğünü gördüm. Çat çat vurdum cama, içeri bakıyor. Filmli cam nedeniyle ben onu görüyorum, ama o beni göremiyor. Buyurun buradan yakin efendim…

Adam yürümeye devam ediyor, ben de ayni hizada vagonun içinden yürüyorum. Bu sefer daha sert vurdum cama, durdu ve kapıyı açtı. İçerde beni gördü ve kızgın bir ifadeyle Fransızca bir şeyler söyledi. O halde bırakın Ingilizce’yi Türkçe bile konuşamam. Ellerim ayaklarım zir zir titriyor korkudan. O halimi gördü, içeride uyuyakaldığımı anladı ve gülümsedi. Eliyle “gel” yaptı ve geçtik makinist kabinine. Çalıştırdı treni, başladık gara doğru ilerlemeye. Bu arada hala titriyorum ve ellerimi kendisine gösterdim. O andan itibaren vücut diliyle o kadar iyi anlaştık ki değerli PCLion FC okurları. İkimiz ayni dili konuşsak o kadar net olamaz.

Gara yakin bir yerde durduk ve birlikte indik. İki eliyle 10 yaptı, “10 dakika yürümek zorundasın” dedi… 30 yaptım. “ Fark etmez, 30 dakika bile yürürüm” dedim. El sıkıştık, vedalaştık, Amiens sokaklarında bakına bakına gara kadar yürüdüm. Paris’e giden ilk trene yarım saat kadar sure vardı. Garın yanındaki süpermarkete uğramak istedim. Girer girmez hemen deospreylerin bulunduğu rafa yürüdüm, korku nedeniyle adrenalinim hala çok yüksek, tanıdık bir yüz arıyorum kollarımı açayım sarılayım diye. Marka sadakatinin varacağı son noktadır bu. Buldum Fa deospreyleri, dikkatlice inceliyorum. Güvenlik geldi, “çalmıyorsun dimi?” dedi. Bütün aksilikler beni mi bulur? Yahu neden çalayım, ben zaten Fa’nın membagından gelmişim, bana orada insan içinde neler diyor! Tabii ‘memba’ sözcüğünün İngilizcesini bilmediğimden hak ettiği cevabı veremedim.

Sonunda dönüş trenine bindim ve uyumak için geldim kentten adrenalinden uyuyamayarak dondum. Paris’e vardigimda gece icin hala kalacak yerim yoktu. Internet Cafe’de yanımda oturan kıza gece nerelerde sabahlayabileceğimi sordum, “Bastille’e git, oradaki mekanlar sabaha kadar açık” dedi.

İndim tekrar Trocadero Meydanı’na. İngiltere “tipik İngiliz kalecisi hatası"yla tertemiz golünü yedi. Gerrard’in golüne maalesef yetişemedim, hatta hala görmeye fırsatım olmadı. Taraftar alanı önceki geceye Gore daha sakindi, maç ise yine kalitesizdi. Benim için Dünya Kupası sanırım Köln’de Almanya maçı ile başlayacaktı. Dediğim gibi; Paris benim adıma aksiliklere karşı mücadeleyi öğrenme oryantasyonu olarak geçiyordu. Bu arada fotoğrafların yani sıra, Paris’te videolar da çektim ve yarin en iyi yerlerini kırpıp biçtikten sonra yükleyebileceğim.

Mac bitti, ver elini Bastille. Nasıl bir yermiş bakalım… Küçük bir bölgede sıra sıra barlar ve restaurantlar bulunuyor. Uzun bir sokakları var ve hem mekanda hem dışarıda eğlenenler çoğunlukla 30 yas altinda. Bende eglenmeye meglenmeye enreji yok, cok nazik bir isletmeciye sahip Beyrut Kafe diye bir yere oturdum. 2 saat kadar orada kaldıktan sonra, o uzun sokak içinde bir spor barında vakit geçireyim dedim. Ama çok fena yorgunum, ayakta durmaya takatim yok. Mekânda benim sırt çantasındaki vuvuzelayi gören bir grup rica etti, ben de verdim çalmaları için, hatta birbirleriyle “kim daha uzun sure çalacak” yarışı dahi yaptılar. En uzun çalabileninki zannediyorum 3 saniye kadar surdu.

Vakit geçiyordu ve sabah saatleri yaklaştıkça sokak da tenhalaşıyordu. Hafif tırsmaya başladım, Pastille bölgesinin meydanına cıktım ve sabah 5 kadar açık olduğu yazan bir kafeye oturdum, yine söyledim bir cafe creme. Oturdum oturmasına da 20 dakika sonra tam anlamıyla kovuldum. Arka masalarda olmama rağmen uyuduğumu gören garson masayı salladı ve “burası uyuma yeri değil, hadi bakalım bilader” diyerek kapıyı gösterdi. Sabah ayrılacağım Paris’ten; mutsuzluğum sabah karşı 4’te daha da artıyor. Meydan da tenhalaşmışken, “Hacı hacıyı Mekke’de, deli deliyi dakkada bulur” sözü deli-backpacker kelime değişikliğiyle örneklendi. Bir backpacker gördüm ve yabancı olduğu her halinden belliydi, yürüyeceği istikameti doğrultmaya çalışıyordu. Hemencecik gittim yanına ve tanıştım. Gare de Lyon’u arıyormuş. İsmi Tom, Finlandiyalı ve Manchester’da yaşıyor. Çabuk kaynaştık, Gare de Lyon’a birlikte gidelim kararını aldık. Sohbete başlayalı 2 dakika bile olmamışken konu hemen futbola geldi. Bizim Tom sağlam Liverpoollu cikti. O da bizlerle ayni şeyi düşünüyor; “takim gecen sene top mop oynamadı ağbicim, ruh yok takımda ruh” cümlesiyle kızgınlığını dile getirdi. Gare de Lyon’a vardığımızda saat 5 olmuştu ve açık olan gara girerek sohbetimize bir bankta devam ettik. Dünya Kupası’nı tüm yönleriyle ele aldık ve sabaha karsı gerçeklesen bu sohbet belki de benim tekrar “Futbol Tutkusu”na kavuşmam demekti. Ben Köln treni için Gar e du Nord’a kaçarken, Tom ile vedalaşarak seyahatlerimiz için birbirimize şans diledik. Hiç belli olmaz yine her hangi bir şehirde istasyonlarda, sokaklarda denk gelebiliriz.


Gare du Nord’ta çok zor ve yorucu iki gün geçirdiğim Paris’e veda ediyordum. İstikametim ise gerçek anlamda Dünya Kupası keyfini yasamaya başlayacağım Köln'du. Yarinki yazida Köln’deki taraftar alanında maçı birlikte seyrettiğimiz; belki de su yaşıma kadar gördüğüm en eğlenceli ve hırslı taraftar David ve arkadaşlarından bahsedeceğim size…

Ardından su anda bu postu yazdığım Eindhoven. Velhasil; Öncesiyle sonrasıyla Almanya-Avustralya maçı da, Hollanda-Danimarka maçı da projeyi yazdığımızda hayal ettiğimiz gibiydi. Yarına yetiştireceğim. Ayrıca videoları da kırpıp biçeceğim ve hem yarınki yazıda hem de Facebook’ta paylaşmayı umuyorum. Birkaç videoyu çekerken tüylerimin diken diken olduğunu söylemeliyim.

Daha fazla anlik paylasim icin Twitter, fotograf ve videolar icinse Facebook’a bekliyorum.

Eindhoven Teknik Universitesi Kampusu'nden selamlar. Birazdan bisikletlere atlayip Philips Stadyumu'nu gormeye gidecegiz. Almanya ve Hollanda maclarindan, bir de su anda yazdigim Ulas'in 'spacebox'indan birkac fotograf ile veda edeyim;





Mustafa, Eindhoven…
Related Posts with Thumbnails