Kuzey Londra’da halk tek pozisyonla 1-0 kazanılan, bereketli Barcelona mücadelesinin ardından mutluluğa boğulmuşken Komutan Roberto Di Matteo, askerlerine emirler yağdırmayı sürdürmektedir. “Kış geliyor. İkinci maç bu kadar kolay geçmeyecek. Duvar’ı (The Wall) onarın, hazırlıklara başlayın!” Dııı dıı, dırı dıı dııı, dırınııı...
Cüneyt Çakır, kırmızı kart ve penaltı
kararındaki başarısıyla tam not aldı.
Elbette Chelsea’nin Barcelona karşısında elde ettiği galibiyet bu mini Game of Thrones parodisi gibi gelmedi ama Roberto Di Matteo’nun öğrencileri kalelerinin önüne otobüs, uçak çekmediler, adeta bir ‘Duvar’ ördüler. Barcelona gibi bir takım karşısında 2-0 gerideyken 10 kişi kalıp maç sonunda 2-2’ye getirmek için duvar örmekten fazlası gerekiyordu elbette, o sihir de Ramires’ten geldi. Londra’da Drogba’yı ince gören Brezilyalı, bu maçta da Valdes’i önde görünce topa estetik bir dokunuş yaparak fırsatı affetmedi ve Chelsea aradığı fırsatı buldu. Geriye kalan 45 dakika ise film senaryosu gibiydi.
Barcelona son yılların en formsuz bir ayını geçiriyor. Hem La Liga’yı, hem Şampiyonlar Ligi’ni kaybettikleri bir haftalık süreçten önce oynadıklar Levante ve Zaragoza maçlarında da hücumdaki üretkenliklerinin düştüğü adeta bağırıyordu. İki maçta da 1-0 geriye düştükten sonra birinde Messi’nin bireysel çabası, diğerinde ise hakemin de katkıda bulunduğu bir penaltıyla kazandılar ama hücumdaki çarkların eskisi kadar düzenli işlemediği açıktı. Pep Guardiola ise açıklamalarının alt metninde bunu bildiğini belli etse de kendisinde kredileri büyük olan oyuncularına, altyapıdan çıkardığı ‘çocuklarına’ güvenmeyi sürdürdü.
Maçta bir penaltı kaçıran Lionel Messi hayal kırıklığı yaşadı.
Xavi’nin dahi ortalamasının altına düştüğü bir ortamda Real Madrid’e Camp Nou’daki şampiyonluk maçında boyun eğdiler, ondan önce de bir türlü ağları bulamadıkları Londra’da Chelsea’ye… Lig de ezeli rakibe teslim edilince Camp Nou’da bu kez sezonun maçına çıkıldı ama 2-0 öne geçmiş, tur biletini eline almış bir Barcelona’nın 10 kişilik, kapasitesi belli Chelsea karşısında 2-2’yle eleneceğini kim tahmin edebilirdi ki? Fernando Torres’in ardından ümitsizce 60 metre depar atan Busquets'in üzüntüden kendini yere bırakması Barça adına sezonun özetiydi.
Über Alles Bayern!
El Clasico finali beklentileri Salı akşamından yattı derken diğer finalistin de bir İspanyol olmayacağını çok fazla kişi beklemiyordu. Buna karşın maçın her anında hücumu düşünen bir Bayern Münih çıkmıştı Santiago Bernabeu’ya. Önce Alaba’nın yaptırdığı penaltıyı, ardından Mesut Özil’in lokum şeklinde tarif edebileceğimiz pasını gole çeviren Cristiano Ronaldo, gecesinin kabusla sona ereceğinden habersizdi.
2-0 gerideyken dahi topla daha çok ve daha hücum odaklı oynayan Bayern, Barça maçında da gördüğümüz öldürücü Real kontralarına karşın yılmadı. Arjen Robben’in Necati Ateş’i kıskandıracak netlikte bir gol kaçırmasının ardından Ronaldo’nun farkı ikiye çıkarmasına aldırmayıp zorlamaya devam ettiler ve Pepe’nin Gomez’i düşürmesiyle bir penaltı kazandılar. Neyse ki Robben bu kez Casillas’ı zor da olsa geçmeyi başardı ve durum 2-1’e geldi. Karşılıklı birçok gol pozisyonunun heba edildiği, yüksek tempolu oyun, Barça-Chelsea maçına da bir gönderme gibiydi. Fakat mücadelenin hafızalara kazınan anları maçın kendinden çok, uzatmaların ardından gidilen penaltı atışlarıydı.
Manuel Neuer, iki penaltı kurtararak turu Bayern'e getirdi.
İki kahraman, tek kazanan
Penaltılarda iki yiğit çıktı meydane, ikisi de birbirinden merdane! Önce Manuel Neuer, Real Madrid’in süperstarları Cristiano Ronaldo ve Kaka’nın penaltılarını çıkarmayı başardı. Ardından tur mu geldi derken Iker Casillas ortaya yüreğini koydu ve iki kurtarış da o yapıp penaltıları eşitleme şansını Sergio Ramos’a bıraktı ama bıraktığına pişman oldu. Bir Şampiyonlar Ligi yarı finaline yakışmayan yetersizlikte, şuursuz bir abanma ile topu üstten auta atan Ramos, arkasından gelen Schweinsteiger’e şampiyonluğu teslim etti. Ramos’un penaltısının ardından dizlerinin üzerine çıkan Jose Mourinho ise Schweinsteiger’in Almanlıktan aldığı hazlardan biri olan penaltı becerisini konuşturmasının ardından birkaç saniye içinde soyunma odasına gitti. Üç farklı takımla Şampiyonlar Ligi’ni kazanan tek teknik adam unvanı penaltılara takılmıştı. Bayern, Allianz Arena’da, mabedinde final oynamak için evine dönüyordu.
*Bu yazı Eurosport.com Türkiye için yazılmıştır. Yazının orjinali için tıklayın.
Atletico Madrid’in genç kaleci cenneti olduğunu biliyoruz, De Gea’dan sonra Chelsea aktarmalı ve kiralık da olsa Madrid’e adım atan Courtois’in ortaya koyduğu performans ortada. Genk’e ödenen 9 milyon avroluk bonservis bedelini çoktan amorti eden Belçikalı kaleci yılın en başarılı konumunda. Onun bu çıkışı henüz 20 yaşında olmasına rağmen orta vadede Chelsea kalesine geçmesi planının erkene alınabileceği, 2008’de bir Haziran akşamı Nihat Kahveci’nin önüne düşürdüğü toptan beri özgüveninden bir parça kopan Petr Cech’in yerine geçebileceği beklentisi Chelsea taraftarlarında oluşmuştu. Lakin anlaşılan yönetim daha net bir çözüm bulmakta kararlı.
Belçikalı Courtois, sadece 20 yaşında!
Kulübün Rus sahibi Roman Abramovich’in Newcastle’dan Cheik Tiote ile birlikte kaleci Tim Krul için toplamda 30 milyon poundluk bir bütçe ayırdığı, sezon sonunda bu ikiliyi takıma katmak istediği haberleri İngiliz basınında ayyuka çıkmış durumunda. Tim Krul bu sezonun en flaş kalecisi ki kendisinin yeteneğinden ve performansından şüphe duymak zor. Sadece oynadıkları son Norwich maçına bakmak dahi bunun için yeterli lakin elde Cech, yolda Courtois varken 30 milyonun yarısına kıymak için doğru bir hedef mi? Sonuçta mevkiimiz bir forvet değil ki çiftleyesin, önlü arkalı oynatasın.
Tabii Mart-Nisan ayları, gevşer gönül yayları misali Chelsea’nin gönlü kaymış da olabilir bu ikiliye lakin Krul’u çok beğensem de Stamford Bridge acil kaleci aranıyor tabelası asacak son yerlerden biri gibi geliyor gözüme. Ya da Courtois alengirli ismi ve gönülleri okşayan yatırım ve transfer şekliyle gözümüze bir boy büyük mü geliyor, o da tartışma konusu olabilir tabii. Yine de zaman var, gerçek mi, gelip geçici bir dedikodu mu, yaza görürüz artık. Vakit bol…
Dip Not: 30 milyon pound değer biçilen Tiote ve Krul’un Newcastle’a toplam maliyetinin 3 milyon 700 bin pound olduğunu biliyor muyduk? Tez konusuna girişi Noat, Ekim 2011’de Hayatım Futbol’da yapmıştı, görmeyenlere…
Bir Fransız beyefendisi olan Arsene Wenger de tam yerine rast gelince küfrü, argoyu basmaktan çekinmiyormuş demek ki! Fransız hoca, dün düzenlediği basın toplantısında futbolda ırkçılık konusuna değinirken sorulan soruyu yarı argo, yarı küfürlü bir örnekle cevaplıyor. Verdiği örneğin bizim sahalarımızda çokça tartışılıyor olması cabası. Videonun başındaki soruya verdiği cevabın şıklığını da ayrı bir alkış.
Yalnız şu örneği Fatih Terim'in sansürsüz verdiğini düşünsenize! Yine girer miydik "Ama İngiltere'de..." diye, ne dersiniz?
-Peki siz kulüp olarak bu konuda proaktif bir tavır takındınız mı oyuncuları eğitmek adına?
+Televizyonda canlı yayında olduğun sürece hakeme "Siktir git (Fuck off)" deyip kurtulduğu ortamda beni futbolculara bu konuda eğitim verdirmeye ikna edemezsiniz.
Arsene Wenger'in Leeds United maçı öncesi Thierry Henry'nin dönüşü, son durumu ve futbolda ırkçılık gibi konulara uzunca değindiği 14 dakikalık basın toplantısının tamamını Hayatım Futbol Dergi'nin Facebook hesabından izleyebilirsiniz.
38 yaşındaki bu adam kendisinin de istemesi halinde Manchester United'dan bir yıllık daha kontrat önerisi alacak ve 39 yaşında bir hücum oyuncusu olarak Premier Lig'de forma giymeyi sürdürecek. 22 yıl... Benim 90 dakikasını hatırladığım ilk maç olan Manchester United-Galatasaray maçında da Ryan Giggs vardı, 99'da Bayern'in elinden Devler Ligi'ni alırken de; David Beckham'la da oynadı, Cristiano Ronaldo'yla da... Şu anda hâlâ forma giymeye devam eden futbolcuların en büyüğüdür bu yüzden gözümde. Saygılar abi...
Wigan Athletic maçından sonra Sir Alex Ferguson:
"Bence Ryan bir yıl daha oynayabilir. Ne hızı, ne dayanıklılığı, ne de enerjisi üç yıl öncekinden farklı. Kesinlikle hiçbie fark yok. Bu harika bir şey. Onunla sonsuza kadar devam edemeyeceğimizi biliyoruz ama en az bir yıl devam edebileceğimiz kesin. Tabii Ryan da isterse"
Henüz 18 yaşındayken Barcelona'da düzenli şans bulan, milli takım kariyeriyle geleceğin yıldızlarından olacağına kesin gözüyle bakılan bir adamdı Giovani Dos Santos... Barça etkisiyle bazı eksikleri o dönem göz ardı edildiyse de yetenekli olduğu kesindi ve Katalan devinde istediği şansı bulamayacağını düşünerek Tottenham'a transfer oldu. Hikayenin kalanı ise tam yılan hikayesi.
Premier Lig'e geldiğinden beri Gio'nun kulüple ilişkisi tam bir yılan hikayesi. Geldiğin andan itibaren hiçbir dönemde as takımın düzenli bir parçası olarak görülmedi ama bir şekilde kulüple bağları hâlâ yerli yerinde duruyor. 2008/09'dan bu yana Spurs formasıyla çıkabildiği lig maçı sayısı sadece 12, bu sezon sadece üç maçta şans bulabildi. Bu kiralık olarak forma giydiği Santander (16) ve Galatasaray (14) dönemlerindekinden bile az. Ayrıca Gio, 2008'den bu yana milli takımında tam 47 kez forma şansı buldu ve bu üç yıllık periyotta iyi bir Dünya Kupası performansı ortaya koydu ve ülkesini daha bu yaz Gold Cup zaferine taşıdı. Her seferinde "Bu kez olacak mı" dendi ama Tottenham'ı her dönüşünün sonu hep acı, hüsran oldu!
Dördüncü sezonunu geçirdiği kulübünde artık canına tak etmiş olsa gerek, ocak ayında kulüpten ayrılmak istediğini kulüp yöneticilerine iletmiş. Fakat sorun şu ki Tottenham, oyuncusuna çok şans vermese de milli kariyeri ortadayken onu ucuza bırakmak istemiyor lakin epey uçtuklarını da söylemek gerek. Sevilla'nın istediği Gio için daha geçen ay çektikleri fiyat 11 milyon avroydu! Galatasaray'a da bonservis opsiyonu olarak 8 milyon avro gibi bir bedel koymuşlardı ki anlaşıldığı kadarıyla daha aşağısı pek düşünülmüyor. Hal böyleyken Sezen Aksu, Gio için söylüyor: Ne böyle senle, ne de sensiz...
Biliyorsunuz, İngiltere'de son bir ayın vazgeçilmez gündem maddesi Wayne Rooney'nin 2-2'lik Karadağ maçında Miodrag Dzudovic'e attığı tekme ve bu tekmenin ardından UEFA'dan gelen üç maçlık ceza. Arada herhangi bir resmi maç olmadığından Rooney'nin Euro 2012 grup maçlarında oynayamaması söz konusu ve İngilizler onu bu cezadan kurtarmak adına seferber olmuş durumda.
Öte yandan olayın kahramanlarından Karadağlı Dzudovic de Rooney'nin niyetinin kötü olmadığını savunanlardan. Hatta öyle ki Rusya'da bir gazeteciden bir yardım alarak imzalı bir mektup hazırlayıp göndermesi oldu. "UEFA'nın Fair Play ilkelerine bağlılığını biliyoruz. Rooney'nin saha içinde hatasını anlayıp özür dilemesi de bu ilkelerin en iyi örneklerinden. Bizim görüşümüze göre Rooney bir maç bile ceza almamalı" diyen Dzukovic'in isteği henüz yerine gelmedi lakin Karadağlı savunmacın adını tekmelerle anılmaktan hâlâ kurtulabilmiş değil.
Dzudovic, kulüp düzeyinde Rusya Premier Ligi takımlarından Spartak Nalchik forması giyiyor ve geçen hafta rakipleri CSKA Moskova'ydı. Türk futbolseverlerin de iki kez izleme fırsatı bulduğu Vagner Love da bu karşılaşmada bu kez hakikaten acımasız bir tekmeyi oyuna sonradan giren Karadağlı'nın dizine yerleştirdi ve oyundan atıldı. Hatta Love'sız CSKA'da sazı eline alan Doumbia'nın bu maçta hat-trick yaptığını detaylıca işlemiştik. Tabii Dzudovic bu tekmeyi Rooney'ninki kadar masum görmedi ki Brezilyalı kırmızıyı görürken ona büyük bir tepki gösterdi. Love'ı affetmeyen sadece o da değil, CSKA da 100 bin avro cezayı oyuncusuna yapıştırmış.
Durumu epey kötü görünen, hatta ilk gördüğümde bacağının kırılmış olmasından şüphelendiğim Dzudovic'in durumunu bir süredir araştırıyordum ki Karadağ Teknik Direktörü Branko Boskovic, oyuncusunu kadroya alarak sakatıkları bulunan oyuncular hakkında bir açıklama yaptı. Takımın bir başka savunmacısı Marko Basa, ki ilginçtir o da Trabzon'un grubundaki bir diğer ekip olan Lille'de forma giyiyor, ve Miodrag Dzudovic'in oynamasının şüpheli olduğunu belirten Boskovic, "Basa'dan hâlâ endişeliyiz çünkü sakatlığının ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Dzudovic ise dizindeki problemi maça kadar atlatacak" demiş. Karadağ da tıpkı Türkiye gibi seribaşı olarak girmediği kura çekiminde Çek Cumhuriyeti ile eşleşti ve bu ay içerisinde iki zorlu maça çıkıp Euro 2012 bileti kovalayacak. Son olarak Karadağ'ın açıkladığı kadroyu da vereyim elim değmişken...
Savunmacılar: Savo Pavicevic (Maccabi Tel Aviv), Milan Jovanovic (Spartak Nalchik), Luka Pejovic (Jagiellonia), Marko Basa (Lille), Stefan Savic (Manchester City), Miodrag Dzudovic (Spartak Nalchik), Radoslav Batak (Mogredn Budva).
Orta Sahalar: Vladimir Bozovic (Rapid Bucharest), Nikola Drincic (Krasnodar), Milorad Pekovic (Greuter Furth), Mitar Novakovic (Amkar Perm), Mladen Kascelan (LKS Lodz), Simon Vukcevic (Blackburn Rovers), Marko Cetkovic (Jageillonia), Branko Boskovic (DC United), Elsad Zverotic (Young Boys Berne).
Arsenal'in teknik patronu Arsene Wenger, dün gerçekleştirilen kulübün olağan genel kurulunda oldukça etkileyici bir konuşmaya imza attı. Konuşmasından önce mevcut "kendi kendine yetme" felsefesinden vazgeçilmesi, Şampiyonlar Ligi'ne kalınamaması durumunda bilet fiyatlarının düşürülmesi, başkan Peter Hill-Wood'ın görevi bırakması gibi taleplere karşılık söz alan Fransız hoca adeta Arsenal ulusuna seslendi. Sadece söyledikleri için değil, söyleyiş şekli ve söylediklerine inancı ve tutkusu için de izlenmesi şart.
Güven ve tam destek vurgusu yaptığı konuşmasının tamamı video halinde var. Okumak isteyenler için ise ben Türkçe'ye çevirdim. Elbette daha iyi çeviriler yapılabilir fakat genel hatları okumak adına yeterli olduğunu düşünüyorum. Bence bu konuşma Arsenal'in geleceği hakkında birçok ipucunu içeriyor ve ileride de dönüp faydalanacağımız bir kaynak olacak. Blog arşivinde dursun.
"İyi akşamlar,
Karşılamanız için teşekkürler. Sizlerle konuşma şansı bulduğum için mutluyum. Genellikle sizlerle medya aracılığıyla iletişim kuruyorum ve söylediklerim her zaman sizlere istediğim gibi yansıdığını söyleyemeyeceğim.
Ayrıca kulübün 125.yıl kutlamalarında bulunmaktan da mutluyum. Benim hayalim burada bir menajerin sizlerin önünde dikilip 1000.yılı kutlaması. Merak etmeyin, o ben olmayacağım! Siz de burada olamayabilirsiniz!
Bendeniz yaklaşık 15 yıldır bu kulübün başında olma onuruna sahibim ve bana bu kadar uzun süredir güvendiğiniz için müteşekkirim.
Özel bir kulüpte olduğumu biliyorum. Bir şey söylemem gerekirse bu kulübe sadık kaldığımı ve bağlılığımı koruduğumu düşünüyorum. Her zaman haklıydım demiyorum. Bu kulüpte çalışıyor olmanın bir ayrıcalık olduğunu hep biliyordum ve burada insanların desteğiyle istediğim şekilde çalışabilme özgürlüğüne sahip oldum.
Umuyorum ki bundan yıllar sonra insanlar bu döneme baktığında bizlerin bu kulübü doğru bir yola soktuğunu ve doğru değerleri savunduğumuzu, çok da salak olmadığımızı düşünecekler.
Savunduğumuz değerlerin sonuna kadar arkasında durmamız gerektiğini düşünüyorum çünkü biz yaptığımız her şeyi klas bir şekilde yapmaya çalıştık. Tabii ki tutkulu da olmak istiyoruz. Cesur olmak istiyoruz. Ben kulübün aldığı kararlarda her zaman cesur davrandığına inanıyorum. Cesaret her zaman takdir ettiğim bir özellik oldu çünkü ona modern dünyada her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz.
Aranızda birçoklarının korktuğunu görüyorum ve bunu anlayabiliyorum çünkü çok büyük kaynaklara sahip birçok kişiyle savaşmak durumunda kaldığımız bir dünyada yaşıyoruz.
Bu benim eleştirilmez olduğum anlamına gelmiyor. Ben bunu mesleğimin bir parçası olarak kabul ediyorum, yönetim de eleştiriliyor fakat dışarıya karşı her zaman birlik olmak zorundayız çünkü bu bizim zirvede var olmak için tek şansımız. Birlik olduğumuz zaman bile yeterince zor bir iş. Eğer birlik yoksa şansımız da yok.
Savunduğumz bazı değerler bu zamanda sorgulanıyor, "kendi kendine yeten bir kulüp" modeli de buna dahil. Bunu değiştirmek istiyor muyuz, yoksa istemiyor muyuz? Ben bu modele inanıyorum ve tüm sorumluluğu alarak diyorum ki biz bu şekilde de yeterince yarışmacı olabiliriz.
Aldığımız oyunculara gelirsek... İki dünya çapında oyuncu kaybettiğimizi duydum! Size katılıyorum, daha da fazlasını kaybettik. Ancak satın aldığımız oyuncuları hemen yargılamayın çünkü bence onlar da üst seviyede oyuncular. Ayrıca şunu hatırlatmak isterim ki Ağustos ayında transfer ettiğimiz bazı oyuncular Eylül-Ekim'den önce forma giyememişti ve daha sonra dünya çapında futbolculara dönüştüler. Çok zorlu bir ortamda zorlu bir başlangıç yaptık ve üzerimizde muazzam bir baskı mevcut.
Geçen sezondan bahsetmek istiyorum çünkü geçen sezon aldığımız sonuçları kabul etmemizin oldukça zor olduğunu söylemek zorundayım. Bazı günler bu sonuun tamamen benim hatam olduğunu düşündüm çünkü oyuncuların dört turnuvada da sonuna kadar gidebileceğini ve hepsini kazanabileceğimizi düşünüyordum. Sezon performansı olarak bakarsak çok iyi bir yıl geçirdik ama çok kötü bir şekilde sonlandı. Tüm turnuvalarda yarışmacı olmayı bildik. Şanssız bir şekilde Carling Kupası'nı son dakikada kaybettik, Avrupa'da Barcelona'ya son dakikada elendik ki Barcelona'ya karşı içeride oynadığımız maçın Arsenal Futbol Kulübü tarihinde bir takıma karşı oynanılan en iyi maç olduğuna inanıyorum.
Liverpool'a karşı da son dakikada kaybedip şampiyonluk şansımıza veda ettik. Bundan sonra her şey olumsuz açıdan yargılanmaya başlandı. Takımın ortaya koyduğu performans çok daha büyük bir krediyi hak ediyordu. Çizgiyi geçmekte problem yaşadık ve sonuçta hayal kırıklığı üstüne hayal kırıklığı. Bizler için çok zordu. Kasım, Aralık ve Ocak aylarında 27 maç oynadık ve bunun faturasını Mart ve Nisan'da topu çizginin ötesine ittirecek enerjiyi bulamayarak ödedik. Yanılmıyorsam Fabregas ligde 19 maç oynadı, van Persie ise 17. Sakatlıklar konusunda da epey şanssızdık. Genel tablo bahsedildiği kadar kötü değildi. En azından tekrar Şampiyonlar Ligi'ne girmeyi başardık.
Ayrıca olumlu açıdan bakarsak Jack Wilshere gibi dünya çapında bir oyuncu kazandık. Jack, milli düzeyde de ne kadar iyi olduğunu göstermeyi bildi. Sizlere çok basit bir örnek verebilirim. Uzun süre kaleci satın almam yolunda baskı gördüm ve biz elimizdeki kalecilere güvendik. Şimdi herkes bu sorunları çözdüğümüzde hemfikirdir.
Takımımızın temeli ve potansiyeli sağlam. Elimizdeki genç oyuncularla geri döneceğimize ve tekrar üst düzeye erişeceğimiz konusunda insanlardan çok daha iyimserim. Medyada hak ettiğimiz saygıyı görmüyoruz. Takım doğru yolda ve harika bir mücadeele ruhuna sahipler. Yarışmaya hazırız ve yarışacağız.
Sezonu nerede bitireceğiz? Açıkça söylemek gerekirse bilmiyorum. Sadece bir şeyi biliyorum: Elimizdeki oyuncular savaşmaya hazırlar çünkü onları her gün görüyorum.
Şu anda arkamızda çok fazla işi olmayabilir fakat ben birçok kişiye büyük bir sürpriz yaşatacağımızı düşünüyorum. Bu sezon Emirates'te oldukça zorlu bir ortamda sezona başladık çünkü epey şüphecilerdi. Fakat insanlar iki şeyi anladı. Eğer takımın arkasında olmazlarsa bizim hiçbir şansımız yok. İkincisi de takım mücadele ruhuna sahip. İç sahadaki zorlu döneme ve maçlara rağmen taraftarlar harikaydı ve takımın arkasındalardı. Geçen sezonun sonunda olmayan buydu.
Artık şunu anlıyoruz ki, evet, zaman artık daha zor. Evet, hâlâ başarılı olabilir ama tek şartta, herkes takımın arkasında olacak ve birlik olacak. Sezon sonunda nerede olacağımızı göreceğiz. Her şeyimizi verir ve her turnuvadaki her karşılaşmada beraberce savaşırsak sezonun sonunda kendimizle ve başardıklarımızla gurur duyabiliriz. Kişisel olarak yine Şampiyonlar Ligi'ne kalabileceğimize inanıyorum.
Modern dünyada bilet fiyatlarının bir problem olduğunun farkındayım. Bu konularda karar olmadan önce yönetimle uzun uzadıya konuşuyoruz. Fakat oyuncularımızı tutmamız için çok yüksek maaşlar ödememiz gerekiyor ve maddi durumumuz bunu gittikçe güç hale getiriyor. Bu sebeple cezalandırılmış gibi hissettiğinizi biliyorum ama biz bu kararları bunun için almadık. Sadece oyuncularımızı tutmak için uğraşıyoruz ve bu karşı karşıya kaldığımız bir durum.
Şimdiden çok fazla konuştuğumun farkındayım. Sadece kişisel olarak kulübün etrafını saran şüpheci tavrı değiştirmek istedim. Bugün sadece şunu sağlamaya çalışıyorum: bize güvenin, bu takım kaliteli bir ekip ve bu takım savaşacak!
Eğer siz de bizi desteklerseniz başarılı bir sezonu geride bırakacağız."
Arkadaşlarla sohbet ederken konu Peter Crouch'a ve boyuna oranla kafa vuruşlarına gelince zamanında kenara attığım Premier Lig'in en golcü 100 listesine göz attım. Sağ, sol ayak ve kafa vuruşu ile atılan golleri ayıran bu listeden 1992'de kurulan Premier Lig'in en iyi kafa vuruşu yapan golcülerini bir kenara ayırdım. İlk 10 isim aşağıdaki gibi, Peter Crouch da cılız denilen kafa vuruşlarına karşın attığı 60 golün yarısını kafasıyla atmış. Listede ondan daha iyi kafa golü/toplam gol oranına sahip tek isim Duncan Ferguson. Zirvede ise 46 kafa golüyle Newcastle efsanesi Alan Shearer var. Listenin tamamı aşağıda:
İsim Kafa Golü Toplam
Alan Shearer 46 260
Dion Dublin 45 111
Les Ferdinand 43 149
Dwight Yorke 38 123
Duncan Ferguson 35 68
Teddy Sheringham 35 147
Tim Cahill 31 54
Peter Crouch 30 60
Andy Cole 29 189
Robbie Fowler 28 163
Başlığa bakınca okkalı bir analiz beklemiş olabilirsiniz ama güne analizle değil, algoritmayla başlayalım. Pek beğenerek okuduğum İngilizce bloglardan Surreal Football, Chelsea'ye bir transfer algoritmaası hazırlamış. Mourinho, özellikle de Terry detayları yaracak cinsten. Hoşunuza gideceğini düşünüyorum...
Fatih Terim: 17 mayıs 2000 sonrası hem Türk futbolunda, hem Galatasaray'da olumlu olduğu kadar olumsuz anlamda da çok şey değişti. Bu başarının mimarlarından Fatih Terim de bu değişimden nasibini aldı elbette ve birçokları bunun olumsuz yönde olduğunu düşünür. Haklılık payı da yok değildi lakin Fatih hoca o şişkin ego yerine onu başarıya götüren hırsına tekrar kavuşmuş, bir de bunun yanına belki de başarısız deneyimlerin getirdiği dinginliği de katmış. Bunların da dışında 2011 Galatasarayı başarı kültürü erozyona uğramış, bu yola giden bilgisini de yükselen ekonomik güçle ters orantılı olarak kaybetmiş bir takım. Bugün Galatasaray'a kim olduğunu hatırlatabilecek ağırlığa sahip tek isim de o. Galatasaray yönetimi çok başlı bir canavar misali hem birbirine, hem de etrafına saldırıyor, bunun vereceği zararları tartacak kadar güveni dahi birbirlerine duymuyorlar. Terim bu dengeyi sağlayabilecek tek unsur Galatasaray'daki. Bu yüzden doğrularıyla, yanlışlarıyla taraftarın onu kabul etmesi Galatasaray'ın geleceği adına çok ama çok mühim. 52 bin kişilik o stadyum "İmparator" diye inledikçe Fatih hocanın da eli güçlü olacak. Bunu dün stadyumda olan herkes hissetti.
4-3-2-1: Galatasaray'ın çift forvetli, eski usül bir 4-4-2 oynayacağı düşünülüyordu ancak hem Inter, hem de Liverpool maçları bu söylemleri bir anlamda taca çıkardı. Benim Fatih hocanın gelişinden beri yazdığım "Euro 2008 4-3-3'ü" beklentimin bir Galatasaray versiyonunu bu maçlarda sahada gördük. Dörtlü savunmanın önünde üçlü bir merkez orta saha, derinde Felipe Melo, önlerinde ise oyun kurucu Selçuk İnan. Selçuk'u ikileyen oyuncu ise Sabri Sarıoğlu. Sağ ve sol kanatlar forvete destek verirken ileri uçta kadronun belki de tek gerçek 9 numarası Milan Baros var. Şu takımdan çıkabilecek en başarılı ve trend futbola uygun model. Şu kadrodan ve düzenden şikayet edilebilecek tek şey bazı oyuncuların kalitesi ve kötü alışkanlıkları. Bunların toplamının yarattığı savunma hattı sıkıntısı ise hâlâ masada. Bunu transferle çözmekten başka çare yok. Orta Saha Her Şeydir: Blogda bazen tekrara girmek kaçınılmaz oluyor, bu da o anlardan biri ama futbol konuşuyorsak benim için saha içinde ilk prensip bu: Orta sahası kuvvetli olan oyuna hükmeder ve kazanır. Üç merkez oyuncuda bir vasat oyuncu belki takımı bir kademe aşağı çeker ama zirve takım kimliğine halel getirmez ancak Galatasaray, artık saymaktan bıktığım seneler boyunca orta sahayı hep kotarılmış bölge olarak gördü ve vasat oyuncularla doldurdu. Mehmet Topal'ın kariyer zirvesi yaptığı yıldan bu yana Galatasaray şampiyonluk göremiyor ve bu tesadüf değil. Selçuk İnan, Felipe Melo... Dün bu iki oyuncuyu izleyince ve bu oyuncuların takımda çehreyi ne kadar değiştirdiği görünce bunu bir kez daha anladım. Allah bu iki oyuncuyu da sakatlıktan, kart cezasından ve beladan korusun. Amin!
The champions!: Galatasaray taraftarının Şampiyonlar Ligi tema müziğini duyup iliklerinde hissetmediği zaman 5 seneyi geçti. Sezon sonunda bu hasret 6 sene olacak. İçeride bir Liverpool maçı oynamak bu açıdan büyük bir anlam taşıyordu ve benim gibi takımın altın çağında büyümüş insanlara bu takımın gerçek kültürünün ne olduğunu tekrar hatırlatıyor. Şu takımı Şampiyonlar Ligi'nde izlemek gibisi yok. Orta yuvarlakta sallanan sekiz yıldızlı logo, ki o yıldızlardan biri ilk Şampiyonlar Ligi'ne katılan ekiplerden biri olan Galatasaray'ı temsil eder, kulaklarda ise "The Champions!" diye bağıran o güzel ses. Özledik! Andy Carroll: Yok böyle bir fizik... Kaan Kural LeBron James için der Homo Sapiens 1.1 diye, bu da aynı familyadan. Boyu, vücudu, kalıbı, tam bir azman herif. Önümde ısınırken attığı şutlar zaman zaman futbola ihanet gibi gelse de bu adam iyi futbolcu. Umarım şu cüsseden yeni nesil bir Emile Heskey yerine büyük bir golcü çıkar...
U-17 Dünya Kupası ev sahibi Meksika'nın vitrine çıktığı bir turnuva oldu ve doğal olarak bu zafer Avrupa devlerinin takıma olan ilgisini arttırtı. Başta oyun zekası ve tekniğiyle öne çıkan Carlos Fierro olmak üzere Julio Gomez, Jonathan Espericueta, (kişisel favorim) Giovani Casillas ismini parlatan oyuncular oldular ama ilk büyük transferi gerçekleşen isim Pachucalı Marco Bueno oldu. Genç forvet, babası aracılığıyla Liverpool'la ön sözleşmeye imza attı bile...
Turnuvanın en kuvvetli ekibi olarak göze çarpan Türk sosuna bandırılmış Almanya'yı yarı finalde geçen ekibin forveti olan Marco Bueno, istatistik kağıdını çok dolduramasa da teknik becerileri ve Avrupa'da var olmasını kolaylaştıran fizik yapısıyla Liverpool'dan geçer not aldı. 'Yeni X' ekolü Bueno'yu da ıskalamadı ve ona ülkesinde şimdiden "Meksikalı Torres" deniyor. Tabii bu tip transferlerde oyuncunun kendisi kadar çevresinin referansları da önemli. Manchester United'ın sadece 6 milyon avroya kadrosuna kattığı Chicarito'yla turnayı gözünden vurması, İngiltere'de Meksikalıların kredisini fazlasıyla yükseltmiş durumda. Sadece Bueno'nun değil, başka oyuncuların da Hernandez'in izinden gideceğini öngörmek zor değil.
Profesyonelliğin yeni yeni başladığı U-17 düzeyi, başta savunma oyuncularının yetersiz kalışı sebebiyle net bir kanaat oluşturmaya elverişli olmayabilir ancak futbolcunun yeteneklerini görmek için de yeterli bir referans aslında görüldüğü üzere. Kalburüstü yeteneklere sahip 20 yaş üstü oyuncuların 20-25 milyon avrodan aşağı etmediği Avrupa piyasası da artık kendi takımına uyabileceği, gelişim kaydedebilecek oyunculara yatırım yapıyor ve bundan hiç de gocunmuyor. Önceden Porto'ya, Lyon'a yol verip orada serpilen oyuncuya para ödemeyi kabul eden İngilizler dahi artık payına düşen genç yetenekleri şimdiden kadrolarına katıyorlar ve bunun bir anlamı var. "Oyuncunun iyi olacağını nereden bileceksin" mantığından sıyrılmak ve en azından yerel bazda bu fırsatları kovalamak lazım. Sonuçta bunlar futbolcu, karpuz değil. Real Madrid'inden Manchester United'ına, Liverpool'una herkes bu işe eğiliyorken Los Galacticos egosuyla yaşamak nereye kadar...
Premier Lig'de düşen takımlar son hafta mücadeleleriyle belli olurken, İngiltere adına absürd bir tablo da ortaya çıktı. Championship'e düşen Lig Kupası galibi Birmingham ile ligin en az kart görerek fair-play kontenjanını kazanan ekibi Blackpool, gelecek sezon UEFA Avrupa Ligi'nde yer alacaklar. Bu da gelecek sezon Championship'in Premier Lig kadar Avrupa Ligi kontenjanı olacağı anlamına geliyor.
İlk bakışta oldukça garip görünebilir ancak Avrupa kupaları için yeni bir durum değil bu. İlk olarak Doğu/Batı Almanya birleşmesi sıraında Bundesliga II'ye dahil edilen iki Doğu Almanya ekibi RW Erfurt ile Hallescher'in açtığı yoldan lig ikincisi olmasına karşın şike sebebiyle küme düşürülen Marsilya devam etti. 1999/00'de Kupa Galipleri Kupası'nın UEFA Kupası bünyesine dahil olmasıyla artık sıradan bir hale geldi. Hatta Aachen, 2004/05 sezonunda UEFA Kupası gruplarını aşıp AZ'nin karşısına dikildi. Bu sene de benzer bir performans Lausane'den gelirken, Blackpool ile Birmingham'ın gelecek sezon UEFA Ligi'nde takip edilesi takımlar olacağından kimsenin şüphesi yok.
Aşağıda merak edenler için UEFA Kupası/Ligi'nde mücadele eden takımların bir listesi var. İsviçre Üçüncü Ligi'nde mücadele etmesine karşın özel bir statüyle 99/00'den bu yana her sezon UEFA ön elemesine katılan Liechtenstein ekibi FC Vaduz hesaba dahil değil.
İngiltere Premier Ligi'ndeki kalburüstü takımların son 10 yıldaki derecelerini tablo haline getirmiş The Best Eleven. Hoş bir çalışma. Manchester United'ın sürekli ilk içinde yer alması, Chelsea'nin Mourinho sonrası yükselişi ve Arsenal'in üçüncülüğe sabitlenmesi bilinen şeyler fakat Moyes'un Everton'ı hep beşinci oluyormuş gibi geliyordu bana. Sandığım kadar istikrarlı bir çizgi bulamayınca şaşırdım. Algıda seçicilik olsa gerek...
Aslında bunun Türkiye Ligi versiyonunu yapmak isterdim ama o görsel tasarım becerisine sahip değilim. Elimde bir Türkiye Futbol Federasyonu yıllığı var ama tarayıcı çalışmadığı için onu da tarayamadım. İçerik üretiyoruz da Türkiye ligleriyle ilgili şöyle grafik çizecek bir adama hakikaten minnettar kalırdım kendim adıma...
1993'te kurulan Premier Lig'de tarihin en iyi 11'i seçilmişti geçen hafta. Kaledeki Schemeichel'dan forvetteki Cantona'ya kadar birçok yıldızla dolu bir 11 olmasına karşın şu an bu satırları yazmama sebep olan oyuncu Tony Adams. Muazzam bir Premier Lig kariyeri olabilir, benim hayranlık duyduğum adamların başında gelen Marc Overmars döneminin takım kaptanı olabilir ama Adams'ı özel kılan bu kariyeri değil Arsenal-Galatasaray maçındaki performansıdır. Hatta performansı da değil, sadece bir pozisyondur. Maçın en net pozisyonunu yakalayan ancak topu üç metreden havaya diken bu adam Galatasaray'a tarihinin en büyük başarısını hediye eden adamlardandır. Güzel adamdır. Bir haberini çevirmiştim yanılmıyorsam, Azerbaycan'a gitmiş teknik direktör olarak. Dönüştü İstanbul'a uğrasa da bir çayımızı içse bari...
İlk 11'in kalanını de vereyim, bir tarafımız şişmesin. Premier Lig tarihinin en hayvani sezon performanslarından birine imza atmış olan Cristiano Ronaldo'nun David Beckham'ı kesememiş olması da ayrıca vurgulanması gereken bir noktadır bence...
• Kaleci – Peter Schmeichel
• Sağ Bek – Gary Neville
• Stoper – Tony Adams
• Stoper – John Terry
• Sol bek – Patrice Evra
• Sağ açık – David Beckham
• Orta saha – Paul Scholes
• Orta saha – Steven Gerrard
• Sol açık – Ryan Giggs
• Forvet – Eric Cantona
• Forvet – Thierry Henry
Geçen sezon yaşanılan transfer çılgınlığının ne boyutta olduğu bu sezon bakıldığında daha net görülüyor sanki. Geçen seneki gibi masaya hiç düşünmeden 50 milyon avro koyan takımlar yok, geçen seneki piyasanın başrol oyuncuları bu sezon pek ortalarda gözükmüyorlar. Meydan Arap sermayesi destekli Manchester City'nin. Onlar da bir adama para saçmak yerine değerli parçaları kadrosuna katma yoluna gitti. Bence mantıklı da bir iş yapıyorlar. Aşağıda geçen yılın en pahalı transferleri var. Şimdi bakınca hakikaten çılgınlık gibi duruyor. Felipe Melo, 25 milyon avro. Şimdiki halini düşününce...
Bence geçen yılın en başarılı transferleri olan Sneijder ve Lucio'nun bu listede yer almaması Inter'in ne kadar sağlam bir iş çıkardığını ortaya koyuyor. Bu listedeki oyunculardan hangileri verilen paraya değdi, hangileri değmedi. Beraber tartışalım...
Cristiano Ronaldofrom Manchester United to Real Madrid (94.0 ME)
Zlatan Ibrahimovitch from Inter to Barcelona (69.5 ME /Eto'o=20.0 ME)
Kakàfrom Milan to Real Madrid (65.0 ME)
Xabi Alonsofrom Liverpool to Real Madrid (35.4 ME)
Karim Benzemafrom Lyon to Real Madrid (35.0 ME)
Mario Gomezfrom Stuttgart to Bayern (30.0 ME)
Emmanuel Adebayor from Arsenal to Manchester City (29.0 ME)
Carlos Tevezfrom Manchester United to Manchester City (29.0 ME)
Joleon Lescottfrom Everton to Manchester City (27.5 ME)
Dmytro Chygrynskiy from Shakhtar to Barcelona (25.0 ME)
Nuri Şahin, Caner Erkin, Deniz Yılmaz... Bu üç oyuncu Avrupa şampiyonu olan, Peru'daki Dünya Kupası'nda yarı finalde Brezilya'ya kafa tutan 17 Yaş Altı Milli Takımı'nın ön plana çıkan oyuncularıydı. Nuri, 17 yaşında Bundesliga sahnesine çıkarken, Caner, CSKA Moskova'ya transfer olurken Deniz Yılmaz, Bayern'in ikinci takımında kalmayı tercih etti...
Bu tercihten bu yana Deniz profesyonel sahneye hâlâ çıkmış değil. İkinci takımda beraber oynadığı Thomas Müller, Dünya Kupası Gol Krallığı'na uzanırken Alman devinin şişkin forvet rotasyonu ona A takım fırsatı tanımadı. 5 yıl boyunca üçüncü ligde, Bayern'in yedek takımında oynayan Deniz, artık profesyonel olma zamanının geldiğini açıkladı.
Ümit millilerin kaptanlığını da yapmış olan Deniz'in adı zaman zaman Türkiye'den takımlarla anıldı ama nedense her yerde fellik fellik kaliteli yerli arayan, bulduğu oyuncuya salça olan bizimkiler Deniz'i Bayern'den koparmak için aynı ilgiyi göstermedi. A takıma yükselememesi belki şüphe yaratmış olabilir ama Gerd Müller'in bile komple golcü dediği, her yaş kategorisinde Türkiye'de forma giymiş, göz önündeki Deniz'i buraya getirebilmek gerekti.
Elalem yedek takım falan dinlemiyor, kelepir ve yetenekli golcüyü görünce talibi Bağdat'tan değil ama İngiltere'den geliyor. 2011 yazında sözleşmesi sona erecek olan Deniz, resti çekince Bayern'de transfere izin vermiş ve 1 milyon avro bonservis bedeli belirlemiş. Talipliler Blackburn, Stoke, WBA, Blackpool ve Newcastle. Deniz'in tercihinin ne olacağı henüz kesin olmasa da Almanya Üçüncü Ligi'nden Premier Lig'e transfer yapan ilk oyuncu olacağı şimdiden kesin. İngiltere'de Türk temsilcimiz az diyorduk, şimdi ümit milli takımdan oyuncu gönderiyoruz. Hem transferin detaylarını, hem de Deniz'i takip etmeye devam edeceğiz...
Transfer sezonunun aktörleri belli olmuşken bu filmde yer almamaya karar veren büyük abiler de var. Elbette bilinçli bir tercihten öte finansal zorluklar da büyük etken bu suskunlukta. Geçen sezon Kaka'nın takımdan ayrılmasının ardından transfere bütçe ayırmaması taraftarlarca eleştirilen, hatta protesto edilen Milan ve borcu 700 milyon sterlini geçen Glazer'ların Manchester United bu transfer dönemini de ıskalayacak gibi görünüyor.
Milan'da bu sene bir değişiklik bekleyenlerin sayısı az değildi. Eğer bütçe ayrılamazsa kulübün el değiştireceği ve başkan Berlusconi'nin hisselerin büyük bir bölümünü satacağı haberleri ayyuka çıkmıştı ama ikisi de olmadı. Berlusconi ve Galliani hem taraftarı nankörlükle suçladı, hem de takımın yeterli olduğu tezine tekrar tutundu. Savunmayı Yunanistan'la Dünya Kupası'nda boy gösteren Papastathopoulos ve Chievo'dan 34 yaşındaki Yepes'le takviye etmeleri dışında takımın çehresini değiştirecek türden bir hamle gelmedi. Bunun yerine başkan "Ronaldinho, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu" demekle yetindi. Bir sene daha yaşlanan Milan'ın Inter ve Roma'ya yaklaşması şu görüntüsüyle pek mümkün değil.
Manchester cephesinde görüntü bu kadar karamsar olmasa da genç oyuncular Smailling ve Hernandez ile birlikte transferi kapattıkları bizzat Sir Alex Ferguson tarafından açıklandı. Mevcut kadrodan memnun olduğunu, kadroda yer alan ve altyapıdan gelen oyunculara yatırım yapacağını belirtmiş kurt hoca. Bütçe buysa Ferguson'un içgüdülerine güvenmek de en doğrusu. Beşiktaş karşısında sahneye çıkan oyuncuların birçoğu bu sezon sürelerini arttıracaktır, rol oyuncusu ihtiyacı bu şekilde karşılanabilir lakin Rooney olmadan zirve yolculuğunda tekleyeceğini bu sezon gösteren Manchester United'ın zirveyi Chelsea'den tekrar teslim alıp alamayacağını ise hep beraber göreceğiz...
Mourinho nereye giderse gitsin, transfer önceliği verdiği ilk mevkii bekler. Porto'dan Chelsea'ye geçtiğinde yanında götürdüğü ilk oyuncu Paulo Ferreira'ydı. Oyun planının en önemli parçalarından biri Ashley Cole'un soldan bindirmeleriydi. Inter'de ise benzer bir rolü bu kez sağdaki Maicon'a biçmişti. İki oyuncunun onun döneminde yaptıkları çıkış ortada ve şimdi bu iki oyuncu Real Madrid'in transfer listesinin başında yer alıyor.
Mourinho'nun listesindeki diğer bekin Aleksandar Kolarov olduğu biliniyordu ama Sırp sol beki Lazio'dan koparan Manchester City olmuş. Bu sene her transfere salça olduklarını biliyoruz da Kolarov'un Real'e gitmesine kesin gözüyle bakıyordum ben. Bu transferde Mourinho'nun ısrarcı olmaması son günlerde ayyuka çıkan Ashley Cole transferine işaret olabilir. İngiliz oyuncu da tekliften memnun, özel hayatı en çok kurcalanan adamlardan birisi zaten. Şimdilik konuşulan fiyat 30 milyon sterlin, nereden baksak 35 milyon avro. Yalnız ortaya yeni bir soru işareti çıkıyor ki bu da Real Madrid'in iki beke 70 milyon avro bonservis ödemek isteyip istemeyeceği.
Interi Maicon'a gelen 25 milyon avroluk teklifi reddetti. Real yöneticileri geri adım atmak istediler ama gelen haberler Mourinho'nun son toplantıda transferi istediği ve teklifin 35 milyon avroya kadar çıkarabileceği yönünde. Bu noktada ise sol bek transferi şüpheye düşüyor. Diğer yandan da bir Sergio Ramos gerçeği var.
Sağ bekte dünyanın en iyi üç-dört oyuncusundan biri olan Ramos'un stoperde pasifize olma ihtimali yüksek. Portekizli hoca, AS gazetesine verdiği ilk demeçte mavi boncuk dağıtırken "Onun dünyanın en iyi stoperlerinden biri olacağını düşünüyorum" demişti de 70 milyon avro ödeyip Ramos'u beke çekmek bana pek makul gelmiyor. Bu noktada en doğrusu Ashley Cole'u zorlayıp Cole-Ramos ikilisini kullanmak ama Mourinho'nun Maicon aşkını da ekleyince denklem bir türlü oturmuyor. Bu üç bekin geleceğini ve Mourinho'nun kararını merakla bekliyorum. City'nin de hakikaten iyi bir takım kurma yolunda ilerlediğini not düşelim en son...
Geçen sezon Premier Lig'in çıkış yapan genç oyuncularından birisi olan Dan Gosling, Everton için bir anda beklenmedik bir tehdite dönüştü. Uzun süreli sakatlığı sebebiyle unutuldu mu, bilerek mi beklendi, bilinmese de Dan Gosling'le varılan sözlü anlaşma yazıya dökülmedi ve 20 yaşındaki oyuncu istediği takdirde herhangi bir kulüple sözleşme imzalama hakkına sahip.
İngiltere Ümit Milli Takımı'nda da forma giyen Gosling'in ilk talibi Premier Lig'e geri dönen Newcastle United. Geçen sezon paraşüt ödemesiyle batmaktan kurtulan ve ilk sezonunda zirve lige geri dönerek 'yırtan' Newcastle'da 35 yaşındaki Nicky Butt, serbest kaldı, yerine iyi bir orta saha almaları gerek. Bütçe de kısıtlıyken 20 yaşındaki Dan Gosling'e bonservis ödemeden kadroya katmak onları için muazzam bir hamle olacak. Tabiri caizse bedava sirke değil 'bal' bulacak siyah beyazlılar...
Everton tabii ki elindeki 90 doğumlu rotasyon adamını bedavaya bırakmayacaktır. Üstelik İngiltere'deki yerli statüsünün zorlaşacak olması Gosling'i çok daha kıymetli kılıyor. Bir şekilde genç orta sahayı ikna edip takımda tutmak isteyecektir David Moyes. Özellikle bu yerli statüsü konusu önemli ki bizim ligimizle çok paralel sıkıntıları var İngiliz kulüplerinin ve bu problemlerin çözümü tarafında benzer tespitler ve çıkarımlar yapılabilir. Premier Lig'deki Adalı oyuncu transferlerini bu sebeple dikkatli takip etmek gerekiyor...