Zvjezdan Misimovic, Emiliano Insua & Galatasaray

31 Ağustos'un transfer bayramlarına dönüşmesi çoğu zaman hoş olmaz ama gelen oyuncunun, oyuncuların sıradan adamlar olmaması bir nebze tolere ediyor durumu. Zvjezdan Misimovic ve Emiliano Insua’nın Galatasaray’a doğrudan katkı yapacak isimler ancak bunun için Frank Rijkaard'ın planlarını rötuşlaması gerekiyor.

Misimovic'in kim olduğunu anlatmak bence hem bizler, hem de onun için bir hakaret. Enfes pasları, oyun görüşü ve hazırladığı gol pozisyonlarıyla bugün kendisine 40 milyon avro değer biçilen Edin Dzeko’yu parlatan adamların başında gelir. Wolfsburg'un 2008/09’da gelen Bundesliga şampiyonluğunun bene mimarıdır. Nürnberg küme düştüğü gün Galatasaray'da görebilir miyim diye ümitlendiğim adamlardan biriydi, hatta birkaç ay önce 'Nürnberg Nimetleri' bir başlıklı yazıda tekrarlamıştım bu dileğimi. Başka şey istesem olacakmış diyeceğim ama Avrupa'da devam etmemizi çok istedim. Olmadı..

Fakat işin bir de teknik boyutuna bakmak lazım ki bu kadar kaliteli bir ayağı verimli bir şekilde kullanacak durumda değiliz. Ona göre oynamıyoruz. Son bir sezondur sabit forvet arkası kullanmıyoruz ve Rijkaard'ın bu alışkanlığını kolay törpüleyecek bir hoca olduğunu düşünmüyorum. Insua transferini de katarsak kadro iyiden iyiye 4-2-3-1'i talep eder oldu ve şu halde üçlü orta saha ısrarcı olup Misimovic'i kanatların birine atmak zaten zordaki takımda iyice problem yaratacak. Çemkirmek olarak görülmesin ama planlı bir transfer olmadığını, Galatasaray'a gelmeyi kabul eden en önemli isim olduğu ve taraftar tarafından beğenileceği düşünülüdüğü için transfer edilmiş gibi duruyor. Eğer böyle bir plan hali hazırda varsa zaten birbiriyle çelişen ve çatışan Arda Turan ve Elano gibi iki oyuncudan en azından biri şu an bu takımda olmazdı. Elano 24 saat içinde takımdan ayrılmazsa da bu fikrim değişmeyecek.

Diğer transfer Emiliano Insua ise Galatasaray’ın uzun süredir kanayan ancak müdahele edilmeyen bir yarasına çözüm ümidi vadediyor. Hakan Balta’nın hücumda (son bir senedir savunmada da) var olmadığı, Sabri Sarıoğlu’nun üstün bir form grafiği yakalamayınca ofansif bek gerekliliğinin çok altında kaldığı bu kadroda ortalama üstü meziyetleriyle Insua fazlasıyla iyi bir transfer. Stoperde daha başarılı olduğunu düşündüğüm Hakan Balta’yı ortaya kaydırıp sola yerleşecek bir Insua, Galatasaray’ı daha dengeli bir hücum takımına dönebilir takım çünkü Baros'un arkasında Arda, Elano, Kewell, Misimovic ve Cana gibi bir havuzdan üç oyuncu seçecek bir takımın beklerden katkı alması gerek. Sakat Çağlar ve Sabri, formsuz Hakan ve Ali varken beklere güvenmek intihar olurdu. Insua savunma zaafları olsa da tekniği iyi bir sol bek, en azından orta yapabilen, pas atabilen bir oyuncu izleyeceğiz.

Insua transferini daha sonra açarız ancak bu kariyerde, 21 yaşındaki bir sol beki opsiyonlu kiralayabilmek, en azından bunu denemek önemli. Sadece parayı bastırıp transfer yapma alışkanlığından sıyrılabilmek de önemli bir husus. İki yılda 41 Premier Lig maçına çıktı, bu yıl altısı Şampiyonlar Ligi maçı olmak üzere 10 Avrupa kupası maçı var. Oynama alışkanlığıyla geliyor kısacası.Bence uyum sağladığı takdirde pahalı muadillerinin yanında en verimli transfer unvanını eline geçirebilir.

Bu iki transfer de güzel, hoş dursa da transfer ne için yapılır sorusunu da bir yandan gündeme getiriyor. Avrupa kupalarında ilerlemek için transfer yapması gereken Galatasaray, en kritik eleme maçına hiçbir yabancı transferi olmadan, üstelik Keita, Giovani gibi adamlarını kaybetmiş olarak çıkıyor ve yüz kızartıcı bir golle eleniyor. Peki o zaman Misimovic ne amaçla alınıyor? Dön baba dönelim mantığıyla üç-dört yılda bir kazanılması kesin bir yerel şampiyonluk için mi?

Artık başarılı olmak için transfer yapılmıyor, transfer başarının kendisi olmuş durumda. Galatasaray’a has bir durum da değil bu. Futbolumuzu saran bir hastalık... Tehlikenin farkında mıyız?..

Cevad Prekazi & Galatasaray

Transfer nöbeti kadar keyifli şey azdır ama bu sene Galatasaray'da bu keyfi yaşatmayacak o kadar çok şey yaşandı ki blogda defalarca hayranlığımı dile getirdiğim Misimovic'in şu kapıdan adım atıyor oluşu bile beni heyecanlandırmıyor, hatta hüzünlendiriyor. Tüm bu transferler hakkında farklı bir yazı yazacağım ama ondan önce yazılması gereken başka şeyler var. Bunlardan biri Cevad Prekazi'ye yapılan muameledir.

Ben Prekazi'yi canlı seyreden nesilden değilim ama özellikle 30 yaş ve üstündeki her futbolseverin hayranlıkla söz ettiği bir adam. Kendine has stili ve duruşuyla adını hafızalara kazımış, Galatasaray'la da tarihin en büyük başarılarından birine imza atmış. Galatasaray'a bağlılığı da şüphe götürmez. Onca sene aranıp sorulmamasına karşın Galatasaray'a her şekilde yardımcı olacağını söyleyen bir adam takımın yolu Sırbistan'a düşünce yine elinden geleni yaptı, yetmedi fellik fellik orta saha arayan takıma kendi izlediği ve kefil olduğu bir oyuncu önerdi. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, mesele o değil fakat böyle efsane bir adama "Tamam, oyuncuyu al gel" diyerek İstanbul'a getirtip görüşmeye almamak da nedir?

Transfer için düşünülen bir adam olumlu döndü diye Prekazi ve oyuncuyla görüşmeyen, geldiğiniz gibi gidin demek ahlaksızlık, kepazeliktir. Prekazi, "Çağırdılar geldik, şimdi gidin deniyor" diyor. Diğer taraftan o bölgeye bir anda önceden talip olunup ret yanıtı alınan bir oyuncunun ismi düşüyor. Yahu, madem fikir değiştirdin, görüşmeye alırsın, "Başka bir oyuncuyla anlaşmayı düşünüyoruz, teşekkür ederiz" dersin. Bir çay içersiniz, kapanır. Sadece Prekazi'ye değil oyuncuya da ayıp. Galatasaray'da insan harcamak ucuz olmamalı, bir oyuncu transferinde adam "Görüşelim, gelirim" demesi ayağına kadar getirttiğin efsaneyi ağırlamadan geri yollamaya sebep olmamalı. Hakikaten inanılmaz. Bu zihniyete, bu vurdumduymazlığa tahammül edemiyorum. Önce adam olalım, transfere falan gerek yok!...

Blog, Medya & Etik Üzerine


Aslında uzun süredir yazmak istediğim bir konu olsa da ifade edilmek istenen fikir bütünlüğünün ne kadar dolu, ne kadar saf yazılırsa yazılsın, yeterince aktarılamayacağına inanırım. Bu konunun öznesi de sizseniz zaten kafadan bir çıkmazın içine girmişsiniz demektir. Blog yazarı olsun olmasın, kalemini çok beğendiğim bir adam olan Borges bile kendi fikrini, duruşunu ifade edeceğim, insanlara -bence haklı- durumunu aktaracağım derken helak oldu çünkü özne kendisiyken ne derse desin, söyledikleri okuyucunun algı çerçevesine takılmak durumunda. Bu sebeple Borges'e gelen benmerkezcilik ve egoistlik iddiaları yazılanları gölgeleyecektir. Bu kötü niyetten ileri gelen bir durum değil, insan doğasının bir gereği. Buradan girmemin sebebi hem üstüne fikir sahibi olduğum hem de öznesinde yer aldığım bir konuyu kısmen de olsa bu algının dışına çıkarabilmektir. En azından ricam bu yönde olabilir.

Hayatı üzerine düşünen ve çevresini sorgulayan her insanın içinde -ideolojik olsun, olmasın- bir devrim, değişim beklentisi vardır, hayatın her alanında... Çünkü insan hayal kuran bir varlıktır, kendi idealleri çerçevesinde bir dünya yaratma ya da o yönde ilerleme hazzı başka hiçbir şeyden alınmaz. Okulda, işte, günlük hayatta karşınıza çıkabilen her alanda doğruyu, ideali ararsınız. Gazete okuyan ve futbolla ilgilenen birisinin de Türkiye'deki futbol medyasının çapsızlığı üzerine düşünmesi ve bunun değişmesi gerekliliği sonucuna varmasından doğal bir şey de olamaz fakat ayrımında olamadığımız bir şey var. Şu anda göz önünde olan, belki de ileride yerini başka bir ifade etme biçimine bırakacak olan blog yazarlığı, konumuz özelinde futbol blogu yazarlığı bu medyaya alternatifliği beslese de hem çıkış noktası, hem de yapısı itibariyle medyaya alternatif değildir arkadaşlar. Futbol blogları kendi içerisinde bir kültürdür, felsefesinde de futbolun derinliğinden beslenen yazma, kendini ifade etme dürtüsünden ileri gelir. Senelerce Fenerbahçe'yi takip etmiş bir insanla Galatasaray'ı takip etmiş bir insanın bile bambaşka birikimleri oluyorken yüzlerce, binlerce insanın bunu yazıya dökme fikrini hayata geçirmesidir futbol blogları. Özünde bir tepki olsa da, medyaya alternatifliği içerse de bu küme içinde tanımlamak bence yeterli değildir.

Futbol blogu, daha doğrusu blog yazmanın temelinde yatan unsur kendini ifade etme isteğidir. Daha da saf haliyle kendini ifade edip bunu okuyanlarla fikir, düşünce alışverişi haline getirebilmektir. Bakın, forumların çıkış noktasına bakarsanız da benzer bir ihtiyaç göreceksiniz. Forum da benzer duygu bütünlüğündeki insanların bir araya gelerek birbirleriyle iletişime geçmesini amaçlar ve kökeninin daha çok forumlara dayandığını düşündüğüm bloglar da bu alışverişi daha öznelleştirme ihtiyacı duyan, belki de o topluluktaki baskın fikirlerden sıyrılmak isteyen insanların yöneldiği ve büyüttüğü bir kültürdür. Ortada bir okuyucu kitlesi de varken insanın kendini bireysel olarak ifade edebilmesinin, çok dillere pelesenk olsa da yozlaşmış haliyle değil, kelime anlamıyla egosunu tatmin edebileceği bir platformdur bloglar... Yani özet geçersek medyayla ilintili olsa da temelinde iletişim yatar blogun ve futbol bloglarına da futbol medyasının alternatifi elbisesini giydirmek bir süre sonra beklentileri hayal kırıklığına dönüştürecek, hedefi de beklentilere karşılık veremeyen bloglara, dolayısıyla bu blogları yazan insanlara çevirecektir. Çevirdi de daha doğrusu..

Bu noktada Blog-Medya ilişkisine bir göz atmak lazım. Türkiye'nin yakın tarihiyle de ilintili olarak her konunun detaylarına inemeyen, sinik, bir süre sonra bunu alışkanlık haline getirmiş tembel, hantal bir medya var ve özellikle zaman kısıtı olmayan internetin yaygınlaşmasıyla çoğalan ve genişleyen, daha fazlasını talep eden insan kitlesinin isteklerini farklı şartlarda gelişmiş bu medyanın karşılaması mümkün değil. İnternetteki gelişim de öyle bir noktaya doğru gitmekte ki bu klasik, kimine göre ana akım medya da kitlesi doğrultusunda evrilmek durumunda artık. Bunu "seksi fotoğrafları için tıklayınız" gazeteceliği olarak yapanlar çoğunlukta olsa da nitelikli, düşünen kitle olarak tanımlayabileceğimiz bir okuyucu kitlesini de hedeflemenin zorunluluğu medyayı bir açmaza itiyor. Elitist konuşuyorsun diyenleriniz olabilir fakat bir şeyleri değiştirme arzusu olan, her meseleye kafa yoran, daha fazlasını talep eden bir toplum değiliz maalesef, iki kere ikiye dört demek gerek. Belki bu hale itilmiş bir toplumuz ama talepkâr kitlenin azınlıkta olduğu, her insanın temelde katılması gereken, insani taleplerin bile geniş kitlede yankı uyandırmadığı bu yapıda düşünen her insan kendi çapında bir azınlıktır. Buna elitist adını koymak bence yanlış olsa da ayrışan bir kitle vardır. Bu futbol okur-yazarlığında da var. Yani toplamda seçici olan sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bloglar değil blogun okuyucu kitlesidir benim nezdimde.

Tekrar işin medya tarafına dönelim. Eğer spor medyası üzerine doğru bir profil çıkarılmak isteniyorsa medyanın homojen bir yapı olmanın çok uzağında olduğunu ve özelleştiğini kabul etmemiz lazım ve aslında blog yazarlığından gazetelerde yazmaya geçiş yapma fırsatı elde edenlerin de aslında internet kültürüne hakim, buralardan beslenen gazetelerde yer aldığını göreceksiniz. Yani blog yazarlarını sömürelim hacı diyen adamlar değil, bu insanlara hakikaten değer veren ya da yazılarında farklı bir şey gören insanlardır. Ben hiçbir blog yazarının Ercan Saatçi tarafından keşfedilip Hürriyet'e kazandırıldığını görmedim mesela. Radikal, Taraf ve BirGün spor servisleri bu noktada anaakım diye eleştirilen medyadan hem içerik, hem de internet kültürüne bakış olarak ayrılır. Bu noktada "Sen oralara gittin, davayı sattın" sığlığında bakılmadığında aslında benzer bir kültür ve okuyucu kitlesinden beslenen yerler olduğunu göreceksiniz. Kendimden örnekleyeyim, Taraf Spor Servisi'nin başında Ekiş Sözlük'ün tanınan yazarlarından Arvo'nun yani Ali Murat Hamarat'ın olduğunu, altı kişilik serviste yine Ekiş Sözlük'te koparnick olarak tanınan, Love Game Tennis yazarı Onur Akmeriç'in de çalıştığını söyleyebilirim en basitinden. Yani anaakım medya denen olgu içinde tam olarak yer almayan, aksine blog, daha geniş kümesiyle futbol üzerine içerik üreten internet evreninde yer alan insanların anaakım medyada kendi platformlarını oluşturmaya başlaması süreci var daha çok. Medya bu insanları kendi potasında eritmiyor, bu insanlar medya içerisinde kendi kimlikleriyle bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Kimse kimseye "Sen blog yazarısın, gel Pazartesi Milliyet'te başla" da demiyor. İnternet kültürü biz istesek de istemesek de gazeteleri dönüştürüyor zaten.

Bu noktada iki başlık belirleyip "1-Stajyerliği ya da emeğinin karşılığını almamayı göze alıp isminin çıkmasını isteyen X bir blog yazarı (ki yüzeysel bakılırsa ben girerim bu tanıma, öyle değil) 2-Blog sermayesini sömürmek isteyen dış mihrak gazeteciler" diye bir ayrım yok. Medyada bir ayrım varsa bu iki grubu ben şu şekilde tanımlarım:

1- Bu futbolu bildiğimiz hamasi, içi boş ve en azından bize bıkkınlık veren türde, saha dışında yönetim, hakem, teknik adam üçgenine sıkışmış bir şekilde yorumlayan ve çoğunlukla eski futbolcu ve hakemlerden oluşan, anaakım olarak tanımlanan topluluk
2- Bu düzeni değiştirmeye çalışan, futbolun özüne değer veren, mümkün olduğuna içerik üreterek bir şeyler yapmaya çalışan topluluk

Konuyu blog yazarları özelinden çıkarıp genel medya perspektifinde bakarsak internetin yükselişi ikinci grubun gittikçe güç kazanmasına yol açtı ve bugün en önemli yorumculardan biri olarak görülen Mehmet Demirkol'u, Bağış Erten'i, Uğur Meleke'yi en iyi spor yazarları dendiğinde akıllara gelen isimler arasına soktu. İsimler özelinden gitmeyelim, birini beğenip öbüründen tiksinebilirsiniz, o subjektif bir konu ve buradaki mesele o değil. Mesele dediğim gibi futbol medyasında yükselen bir cephe var ve internetteki spor kültürünün yoğunlaşmasının bir sonucu olan blog yazarları da bu adamlarla aynı gemide bulunuyorlar. İstesek de istemesek de yazdığımız yazılarla, ortaya koyduğumuz verilerle ve bu üretimi takdirle karşılayan okuyucu kitlesinde geniş bir kesişim kümesi var. Yani blog yazarlığından gazeteye geçiş en azından benim açımdan birbiriyle çelişen, tırnak içinde "davayı satma" olarak adlandırılacak bir durum değil. Zaten üstte de anlattığım gibi dava diye adlandırılan beklentiler de blog yazarlığının yükselişinin kökenini bence doğru yorumlanmaması sonucu ortaya çıkmış, lakin özünde çok da yanlış demekten imtina ettiğim düşüncelerdir. Yani şu gün Taraf gazetesine haber, köşe, maç yazısı vs. gibi içeriklerle katkıda bulunuyor olmam bence blog yazarlığımla çelişen bir konu değil. Zaten klasik medyadan yayılmasının, dile getirilmesinin doğru olduğunu düşündüğüm konularla klasik medyada çeşitli sebeplerle dile getirilemeyecek -ki bu sebep çoğunlukla yazı uzunluğu ve okunabilirliğidir- konular arasında fark vardır ve internette yani blog üstünde kendimi ifade etmek benim için çok daha kolaydır. Yani tutup da "Ya gazeteci ol, ya blog yazarı" demenin bence alemi yok. Kaygı özgürlükse dışarıdan bakıldığında teorik kısıtlar olabileceği düşünüldüğü halde ben pratikte hiç böyle bir sorunla karşılaşmadıö. Hafiften "ya sev ya terket" mantığını da içinde barındıran bu yaklaşım fazlasıyla dışlayıcı ve içe kapanık geliyor bana. Blogda temel olan yazıysa ve yazar kendisini kısıtlanmış hissetmiyorsa bu konuya yoğunlaşmanın anlamı olmadığına inanıyorum. Eğer okuyucular böyle düşünüyorsa tercihini yaparak okumamayı tercih edebilir zaten. İnternet aleminin temel özgürlüğü de budur, kimsenin kimseye zorla bir şeyler okutma tekeli yok. Kendi doğrunuzu yaratabiliyorsunuz takip ettiklerinizle ve bu konuda kimseye hesap vermek durumunda değilsiniz, değilim.

Medyadan bağımsız olarak bir de son üç senelik süreçte oldukça genişleyen ve kendine has bir yazar/yorumcu/okuyucu kitlesi oluşturan blog küresinde bu değişime karşı olanlar var ki bu meselenin temelinde yatan da esasen bu tepkidir. Blog İdman Yurdu projesiyle işin reklam/maddi kazanç tarafına tepki oluşturan, gazeteye/televizyona geçişlerle "dava" algısı sebebiyle samimiyet sorgulamasına yol açan bu kümelerin tam ortasında yer alan birisi olarak tavrım ne olursa olsun, bu tepkiden nasibini ziyadesiyle alanlardan biri oldum. Etraftaki birçok yazıyı okurken verilen örneklemelerde kendimi görmem de çok da şaşırtıcı değil açıkçası zira değişen algı meselesini görmemek için kör olmak lazım.

Geçen perşembe, Eursport spikeri ve Taraf gazetesi yazarı olan Dağhan Irak'ın "Bloglamak ya da bloglamamak..." başlıklı yazısı etrafında başlayan ve genişleyen tartışmayı gözlemlediğimde doğruluk payı olan argümanlar da bulunmakla birlikte bence yanlış yorumlanan hususların olduğunu düşünüyorum. Kendimce bunlara değinmek istiyorum kısa kısa ki bunların çoğu kişisel olacak... (Yazı zaten uzun) Bunların ilki ve bence en yanlış olanı bloglarda teknik/taktik içeriğin yer almasının samimiyetsizlik ya da "futbolu çok biliyorum" egosunun bir ürünü olduğunun iddia edilmesi ki bu tartışma temelindeki yazıda da geçiyor. Futbolun sadece saha içi unsurlardan beslenmiyor olabilir ama futbolun oyun kısmına da bakmak gerekliliğini "4-2-3-1, 4-3-3 ne ya" argümanıyla çürütmek fazlaca yüzeysel ve futbolun kendisine bir bakıma ihanet gibi geliyor. Tamam, taktikler, dizilişler herkesin ilgi alanı olmayabilir ama her maçın özünde olan bu konuya eğilmenin ve saha içine yoğunlaşarak buradan çıkarım yapan ve beslenen yazılar yazmanın nesi kötü olabilir? Blog kültürünü farklılaştıran en önemli unsur bence insanların futbol üzerine Türkçe içerik bulamaması ve blogların bu noktada bir ihtiyacı tatmin etmesiydi. Anaakım medya eleştirisi yapılırken maç haricinde her şeyin konuşulması konusunda hemfikir olan insanlar niye üretilen bir içeriğe karşı çıkar ki. Bu noktada zaten herkesin tercih hakkı var ve futbol üzerine yazmaya çalışmanın garipliğini ben anlayamıyorum. Noat Samisa'yı açıp okuyun en azından. Orada dahi blog kültürüne uymayan bir şey görüyorsanız zaten baya bir farklı düşünüyoruz demektir.

Bir diğer temel eleştiri Borges'in de bu konuyu üstüne alınmasına ve muhtemelen yukarıdaki tepki bütününü oluşturan kişiler tarafından hedef tahtasına konmamış kişilerden biri olmamasına rağmen çıkış yapmasına sebep olan konu: Amatör blog yazarlığından gazetelere, daha doğrusu yazılı/görsel basına geçiş yapma arzusunun etik olmadığı konusu. İşi biraz da kişiselleştirip "Kişi kendinden bilir işi" desturundan hareket edersem bu isteğin temelinde Borges'in de tanımladığı "Hayatını futbol yazarak yani sevdiği işi yaparak kazanma fikrinin cazibesi" yatıyor. Benim için de bu böyledir. Blog ve medyanın birbirine düşman değil iki ayrı ve yeri geldiğinde paralel kulvarlar olduğuna inandığımı yukarıda uzun uzun açıkladım. Yazı yazmayı severken eğer kendimi geçindirebilecek düzeyde bir gelir elde edebileceksem bunu tercih etmemek için de bir sebep göremiyorum. Aileden ya da X bir öğeden bağımsız bir hayat kurabilmek için haftanın neredeyse altı gününü bir iş dalına satmak zorunda olduğumuz şu dünyada bunu zul olarak görmeyeceğim, yaparken keyif alacağım bir alana yönelmek de yeterince insanidir.

Seni farklı kılan ne, hatta sen kimsin de diyenler de çıkabilir lakin bu çözüme varacak bir tartışma değil. Blog yazarken devamlılığı sağlamak nasıl bir süreç işiyse bu da benzer bir sürecin sonunda gerçekleşiyor. Esas sorun bu yönde eğilim gösteren insanların bunu ulvi amaçlarla yapıyormuş gibi gösterme eğilimi olduğunun sanılması. Kendi adıma konuşursam hakikaten yok öyle bir şey... Söz konusu farklı bir iş ve blogda yazıp yazmamak çok da mühim olmuyor, en fazla yardımcı olmuştur. Farklılık yaratılan nokta haber, köşe yazmak istediğiniz konunun gazeteye girmesi muhtemel diğer konulardan daha kaliteli ve ilgi uyandırıcı olup olmayacağıdır, blog yazıları da en fazla bir dayanak olabilir bu önerilerde. Ben blogumla medyayı değiştiriyorum temeli olan bir fikir değil bu açıdan. Blog yazarı bir şeyi değiştirmez, ben Uğur, o Orhan, öbürü Veli, başkası Gürcan olarak değiştirir. Bunun da blog yazarlığıyla ilintisi yoktur. Bloglar değil internetin kendisi uzun süredir medyayı değiştiriyor, dönüştürüyor. Birkaç blog yazarının buraya yönelmesi de sebep değil sonuç olabilir en fazla.

Fakat bu noktada da "Kariyer için blog" mu sorusu gündeme geliyor ve dananın kuyruğunun koptuğu nokta burası. Bir etik tartışması varsa burada yapılmalıdır. "Kariyer için blog tutma" kavramının pratikte bir karşılığı olmadığına inanıyorum ben. Bloglara kendi kültürü içinde gelen okunurluk desteği yardımını almış insanlar olabilir ama bu amaçla blog tutmaya başlayarak devamını getirmek bence mümkün değil. Özellikle Futbol Blog'un ardından gelen Yenilsen de Yensen de'nin getirdiği geçici popülerlik -ki bana da kendimi ifade etme fırsatı vermiştir bu program- blogları belli bir noktaya doğru itmiş olabilir, bu eleştiriye daha doğrusu tespite sonuna kadar katılırım lakin bu amaçla yola çıkmış birisinin bence yetkin bir blog yazarı olması çok zor çünkü blog tutmanın felsefesi diye yukarıda tanımlamaya çalıştığım gibi amacında içerik üretmek, birikim paylaşmak ve insanlarla ilgili konuda iletişim ihtiyacını gidermek var. Bunlar olmadan blog yazmaya çalışmak bir süre sonra geri tepiyor bence. Ayrıca bu şekilde yola çıkıp da başarılı olan blog varsa da yargılamaktan ziyade helal olsun diyebilirim, zaten birikimi olan birisi içerik üreterek bir yerlere gelebilmişse niye kızılır ki o insana? Ben takdir edebilirim en fazla. Etiklik noktasında tartışılması gereken ve atlanan bir diğer boyut bence medyadan gelerek blog kültüründen faydalanma arzusu ki onu ayrıca açmak gerekir. Yok eğer Futbol Blog ve Yenilsen de Yensen de öncesi döneminden beri var olan bloglar da bu kariyer-blog eleştirisi içinde yer alıyorsa, hatta temelini oluşturuyorsa gazetede,televizyonda, medyada yer almanın blogun içeriğine etki edip etmediğine bakmak lazım. Blogun içeriğini ve çizgisini kaydırmadan bu yolda ilerleyen birkaç adama da fazlaca anlam yükleyip "Din elden gidiyor" ana fikirli, fazlaca teorik eleştiriler getirmek bence gereksizdir, daha doğrusu eleştiri getirirken dozajı ayarlamak ve bunu insanca tartışabilmek gerekir. Tanımadığınız insanlara "Senden tiksiniyorum" deyip arkasından saydırdıktan sonra "Eleştiri kaldıramıyor" demek hakikaten komik oluyor yoksa...

İşin reklam/kapitalizm/anarşizm/BİY eleştirisine fazla girmek istemiyorum çünkü temel sorunu gözlerden kaçıracak ve dağıtacak bir unsur. Eleştiri elbette getirilebilir, belki de getirilmelidir lakin konuyu buraya indirgemenin doğru olmadığına inandığımı belirteyim sadece.

Bu yazıda kendimden örneklemelere gitmiş olsam da yazıyı kimseye bir cevap verme niyetiyle değil, kendimin de bu konuya birçok yönden bakabilme şansına sahip olduğumdan fikrimi ifade etme isteğimden dolayı yazdım. En başa dönersek kendi fikirlerimi ve argümanlarımı ne kadar uzatırsam uzatayım, tamamen aktarmam zor ama çerçeve saygı sınırlarını geçmeyeceği sürece her türlü fikre saygılıyım. Zaten herkesi ikna etme gibi bir zorunluluğum yok, daha da ötesine geçersek bu yazıyı neden yazdığımı sorgulayacak, gereksiz bulacak okuyucuların olduğunu da biliyorum. Futbol blogları üzerine blog tutmanın işin özüne aykırı olduğunu düşünen biri olarak bekleme sebebim de budur lakin bazen de yazmak gerekiyor işte...

Eskişehirspor 1-3 Galatasaray || Geleceğe Dönüş...

Galatasaray, savunma yerleşiminde ağır defoları olan, ayağı yere sağlam basmayan bir takım ve buna içeriden ya da dışarıdan bir çözüm bulunmadığı sürece zirveye oynama şansı yok. Bu hâlâ masada duruyor lakin Galatasaray, defolarına rağmen kazanabileceğini bugün gördü. Bu bile fazlasıyla önemli...

Frank Rijkaard, hazır olmayan oyuncuları ilk 11'de oynatmak konusunda tutucu bir hocadır, bugüne kadar her zaman tercihini hazır olandan yana kullanan Hollandalının bugün Elano'yla başlamasının bir anlamı var.

Takımın hücum kapasitesinin Arda ile Baros arasındaki paslaşmalar arasına sıkışmasından rahatsız olduğu açık olan hoca, daha 20'de yüzünden terler boşanan Elano'yu kullanarak takımın hücum yetersizliğine vurgu yapmıştır ve sahaya bakıldığında bu tespitin ne kadar doğru olduğu gördük. Eli rahatlayan, yalnız kalmayan bir Arda Turan'ın performansını katladığı bugün görüldü. Elano'dan pek haz etmediği bilinen Arda da umarım bunun farkındadır.

Aslında üretilen pozisyonlara ve gollere bakarsanız "Şuna dikkat" diyebileceğimiz bir gelişme yok, ikinci golün haricinde. Onda da rakip tarafından boşluk bırakılınca daha rahat olunca Galatasaray'ın pas yaparak kaleye inebildiğini gördük. Pozisyonu baştan izlerseniz Eskişehirspor'un verdiği açıkların kendi yerleşim hatalarından kaynaklandığını göreceksiniz. Kendi zaafının rakibin ne kadar işine geldiğini görmüştür belki Galatasaraylılar...

Eskişehir de problemli bir takım ve iyi birkaç ekleme yapsalar da geçen sezonki ekibin üzerine koyan, yetenek takviyesi yapan bir takım hüvviyetinde değiller. Taraftarın 3-1 sonrasındaki tepkisi de bununla ilintili diye düşünüyorum. Porto patentli Pele'yi beğendim, özellikli bir oyuncu olduğunu belli ediyor ama henüz maksimumunu ortaya koyacağı bir ortam yok. Batuhan da fit olmaktan uzak. Şu adamın ortalama bir performansla gol krallığına oynayabileceğini bilirken bu şekilde oynamak. Kendisinden Hakan Şükür olmasını bekleyen yok ama bari Mario Balotelli olsun! (Kaliteden ziyade oyun karakteri)

Daha önce de dediğim gibi, Karpaty maçı Galatasaray'ın kimliğinden ve amacından sanılandan çok şey götürdü. Bu sezon alınacak herhangi bir derece o kadar da anlamlı değil. Becerebilsem uzaktan takip eder, skorlara üzülüp, sevinmekle yetinirim ama bunu yapamayacağımı biliyorum. Yine de taraftarlık başka yahu, yine de sarı-kırmızıyı sahada görünce insan kazanmasını istiyor. Ligde 10 mağlubiyeti Karpaty maçının son dakikasına değişecek olsam da Galatasaray'ın kazanması güzel. Özlemişiz...

Sivasspor 0-2 Bursaspor

Maçın tarafları Galatasaray'ın ilk iki haftada karşılaştığı Sivasspor ve Bursaspor olunca hem alabileceğim bir temel hem de farklı bir maç üzerinden Galatasaray üzerine çıkarım yapabilme fırsatı oldu. Bin kere söyledim belki ama yine söyleyeyim. Süper Lig'in gerçekten nasıl bir lig olduğunun fotoğrafını bu maçlarda çok daha net çekebiliyorsunuz. Türkiye'de üç büyükler algısı rakip takımlar için de mevcut ve bize sunulan bu yeni imkan için fazlasıyla memnunum kendi adıma...

Bursaspor bu ligin açık ara en Avrupai takımı, ilk önce bunu söylememiz gerek. Taktik disiplinden oyunun psikolojisine hakim olmaya, sakin kalmaya kadar klasik başıbış Türk takımı görüntüsünün ötesine geçebilmeleri, benim de Galatasaray maçında söylediğim gibi vasat bir oyunla dahi kazanmalarını sağlıyor. Bursaspor bir hücum takımı değil, daha çok oyununun merkezine alan paylaştırmayı koyuyor. Ön bölgedeki elemanlarıyla, Ergiç-Hüseyin ikilisinin muazzam uyumuyla, beklerini oyuna sokması ve verimli kullanmayı bilmesiyle öne çıkıyor Bursa. Maçlarını yılın bir başka underdogu Young Boys maçı gibi izleyip sonra az pozisyon buluyorlar demek doğru değil bu sebeple. Daha çok oyunu kontrol etmeyi beceriyorlar diyebiliriz.

Süper Lig özellikle Galatasaray'ın 2006 şampiyonluğu sonrasında müthiş bir ivme kazandı. O dönemde ofansif oynayanın parsayı topladığı lig düzeniyle bugünün Süper Lig'ini tanımlayamıyoruz. Bu değişimin en önemli yansıması ise organizasyonu üst düzey olmayan takımların santrforlarının ne kadar kaliteli olurlarsa olsunlar, maç başına bir golü bırakın, üç maçta iki gol atacak performansa ulaşmalarının mümkün olmaması. Fatih Tekke'den sonra 30 gol barajına yaklaşan kral yok ligde. Bu da şampiyonluğa oynamak isteyen her takıma forvetin dışında iyi "ikinci skorer" ya da skorerler bulmalarını zorunlu kılıyor.

Galatasaray'da Harry Kewell, Fenerbahçe'de Alex bu işi üstlenmeye çalışıyor ama bu açıdan çok yalnızlar. Beşiktaş da keza geçen yıl Bobo'nun yanına düzenli skor bulan bir oyuncu sokamadıkları için iyi bir savunma takımı olmalarına rağmen -ki ligin en önemli gerekliliğidir- şampiyonluk yarışında var olamadılar. Bu açıdan Bursaspor açık ara ligin en iyi takımı ve özellikle bu sezon Volkan Şen bu rolünü bu sene daha da ileriye taşıyacağını gösteriyor. Milli takıma seçilmemesini mantıklı bir şekilde gerekçelendiremiyorum ben, bence bölgesinin en iyi yerli oyuncusu. Yarı kanat, yarı merkez oyuncuları bu ligde iş yapar, Arda Turan da stil olarak farklı olmasına rağmen benzer bir profil çizerdi ilk çıkış yaptığı yıl. Geçen yıllarda Volkan Şen'i maç seçmesi sebebiyle çok eleştirmiştim lakin adam oynuyor beyler demenin vakti geldi, geçmekte...

Biraz önceki kontrol oyunundan devam edersek teknik patron Ertuğrul Sağlam'ın tempo ihtiyacı gördüğünde kenardan Sercan Yıldırım'ı sokma gibi bir lüksü var ki bence bugün yalnız kalsa da önce Nunez, sonra Sercan formülünü çok doğru bir tercih olarak görüyorum. Göbekte de Insua'yı yavaştan ısındırma çabaları var. Insua henüz yeterli etkinlik gösteremiyor hücumlarda ama o da vites arttırırsa takımın hücum kimliği de biraz daha ön plana çıkacaktır. Bu müdahelelerle gelen tempoda sol bek Vederson'un içe kayıp kısa diyebileceğimiz türden bir ortayla Volkan'ı kaçırması golü getirdi. Golün arkası zaten Bursaspor'un sazı iyice eline aldığı bölümler ki Sercan'ın kaçırdığı akıl almaz iki pozisyon var 88 sonrası. Blog okuyucularından Arda'nın (Spooky) hatırlatmasıyla geçen yıldan kalma "Avrupa'nın en iyi genç golcüleri" başlıklı yazıya baktım da o listede yer alan birçok isim sıçrama yapmış, başta 15 milyon avroya CSKA'ya geçen Doumbia olmak üzere. Girer girmez pas tekniği ve oyunu okumasıyla farkını belli eden Sercan'ın bu son vuruşlardaki gerilemesi, daha doğrusu güvensizliği hakikaten şaşırtıcı. Kısa sürede aşması gerek bunları...

Galatasaray temelli izlediğim ilk hafta karşılaşmasında Sivasspor'a haksızlık ettiğim kanısına vardım bugün. Gayet derli toplu, kapasitesi belli olsa da homojen bir ekibe sahipler. Mesut Bakkal olabildiğince verimli bir şekilde dizmiş takımı, kanatların konumuna göre 4-2-3-1'den 4-4-1-1'e kaçan bir görüntüleri var. Abdurrahman hâlâ şu ligin en iyi beklerinden biri bana göre, simetriğindeki Ferhat da Sivas ölçülerinde iş görüyor. Onun önüne koydukları ters ayaklı Cihan merkeze kaçıp çok gol buluyor ki Mehmet Yıldız'ın yokluğunda Ankaraspor kıyağıyla Süper Lig'de tutunmayı başaran Sivasspor'un açık ara en iyi transferiydi. Golü koklamayı iyi beceriyor, şutu da var. Sempati duyduğum adamlardan biri. Ceyhun'un gelişi ve Mehmet'in dönüşüyle iyi bir kimya yakaladılar, yakalamak üzereler. Sağ açık oynayan yabancıları Zita'yı da epey beğendiğimi söylemeliyim.

Maçın son çeyreğinde Bursa'nın soldan geldiğini gören Mesut Bakkal, Antalyaspor döneminde ligin en formda sağ bekleri arasına yazılan Uğur Kavruk'u alarak Vederson-Ozan ikilisine çözüm üretmek istedi ama yetersiz kaldı. Golden sonra duran toplarda bence ligin en iyi stoperlerinden olan Sedat Bayrak'ın vuruşu puan da getirebilirdi Sivas'a, olmadı. Enseyi karartmalarına gerek yok, en azından Galatasaray ve Bursaspor maçları performanslarına bakarak bu sezon ligde pek zorlanmayacaklarını düşünüyorum.10-14 arası rahat bir yerde ligi tamamlarlar.

Son olarak Cüneyt Çakır'ın performansını çok beğendiğimi de eklemeden geçmeyeyim, kritik penaltı pozisyonlarında bence çok başarılıydı. Vücut dilinde de geçen sezonlara göre ilerleme var. Hem UEFA'dan gelen üst düzey görevlendirmelerden dolayı özgüveni yüksek, hem de bu işin eğitimini alıyor anladığım kadarıyla. Bu adamı bir derbi uğruna az kalsın yemek üzere olduğumuzu düşününce doğru olduğuna inandığımız pek çok şeyin aslında yakından bakınca öyle olmadığını farkettiriyor insana...

Fotoğraflar: Ajansspor

Karpaty Faciası

Mart sonu kongre yapmış ve oyunu istikrardan yana kullanmış bir Galatasaray, ağustos sonunda Avrupa'ya veda ediyor. Ağustos... 10 yıl önce bugün sezonu yeni kapatmış, yenisine yelken açan bir takım olan Galatasaray için bundan acı ne olabilir diye düşünüyorum, bulamıyorum. Boğazım düğümleniyor. Uyduruk bir UEFA elemesinde Galatasaray bağıra bağıra, haykıra haykıra eleniyor. Kimse 2.Tromsö Faciası demesin. Tromsö maçına çıkan kadroya yapılan yatırımla bugünkü kadro arasında dağlar, ovalar, bayırlar, kıtalar arası fark var. Üç senede 40 milyon avro harcamış, bu dönemde en pahalı yerli oyuncu olarak Hakan Balta'ya 1 milyon avro+Ferhat Öztorun'u vermiş bir takımız ve şu an itibariyle kimsenin para diye sızlanmaya hakkı yoktur. Fatih Terim'in ikinci dönemi de dahil olmak üzere böyle bir fiyasko yoktur ve bu akşam Galatasaray tarihine geçmiş kara bir lekedir.

Üstelik tüm bunların farkında dahi olmayan bir bütün var Galatasaray'ın başında. Tek sözüm var bu sezonla ilgili. Şov için, taraftarı sakinleştirmek için yapılacak her 'yıldız' transfere verilecek kuruş kadar küfür ve beddua ederim. Galatasaray için değil, kendi kıçını kurtarmak için transfer yapacaklarsa gelen adam da bu sezon düzenli oynayıp aşama kaydedecek profilde adamlar olsun. Emre Çolak, Cumhur Yılmaztürk, Musa Çağıran şans bulsun. Biz bu sezon yerli ve genç bir iskelet oluşturacağız denilsin. Bunu yapan yönetime sünger çekerim ancak. Yarın gidip "Galatasaray'a layık transferler yaptık, önümüze bakıyoruz, şampiyonluk bıdı bıdı" derse benim nezdimde çapsızlığı tescillenecek ve Galatasaray'ı sırf Galatasaray olduğu için izleme lanetim dışında mümkün olduğunca uzak durmaya çalışacağım. Galatasaray'ın bir beş yılı daha çalınmıştır, Galatasaray artık bir Avrupa takımı değildir. Bunun ötesi yok. Zaten en kötü dört yılda bir döne döne alınan yerel şampiyonluğunuzu da alın başınıza çalın...
Related Posts with Thumbnails