Üçüncü Ligden Premier Lig'e: Deniz Yılmaz

Nuri Şahin, Caner Erkin, Deniz Yılmaz... Bu üç oyuncu Avrupa şampiyonu olan, Peru'daki Dünya Kupası'nda yarı finalde Brezilya'ya kafa tutan 17 Yaş Altı Milli Takımı'nın ön plana çıkan oyuncularıydı. Nuri, 17 yaşında Bundesliga sahnesine çıkarken, Caner, CSKA Moskova'ya transfer olurken Deniz Yılmaz, Bayern'in ikinci takımında kalmayı tercih etti...

Bu tercihten bu yana Deniz profesyonel sahneye hâlâ çıkmış değil. İkinci takımda beraber oynadığı Thomas Müller, Dünya Kupası Gol Krallığı'na uzanırken Alman devinin şişkin forvet rotasyonu ona A takım fırsatı tanımadı. 5 yıl boyunca üçüncü ligde, Bayern'in yedek takımında oynayan Deniz, artık profesyonel olma zamanının geldiğini açıkladı.

Ümit millilerin kaptanlığını da yapmış olan Deniz'in adı zaman zaman Türkiye'den takımlarla anıldı ama nedense her yerde fellik fellik kaliteli yerli arayan, bulduğu oyuncuya salça olan bizimkiler Deniz'i Bayern'den koparmak için aynı ilgiyi göstermedi. A takıma yükselememesi belki şüphe yaratmış olabilir ama Gerd Müller'in bile komple golcü dediği, her yaş kategorisinde Türkiye'de forma giymiş, göz önündeki Deniz'i buraya getirebilmek gerekti.

Elalem yedek takım falan dinlemiyor, kelepir ve yetenekli golcüyü görünce talibi Bağdat'tan değil ama İngiltere'den geliyor. 2011 yazında sözleşmesi sona erecek olan Deniz, resti çekince Bayern'de transfere izin vermiş ve 1 milyon avro bonservis bedeli belirlemiş. Talipliler Blackburn, Stoke, WBA, Blackpool ve Newcastle. Deniz'in tercihinin ne olacağı henüz kesin olmasa da Almanya Üçüncü Ligi'nden Premier Lig'e transfer yapan ilk oyuncu olacağı şimdiden kesin. İngiltere'de Türk temsilcimiz az diyorduk, şimdi ümit milli takımdan oyuncu gönderiyoruz. Hem transferin detaylarını, hem de Deniz'i takip etmeye devam edeceğiz...

Türkiye'nin Ülke Puanı '11: Altıncılık Yolunda

Yeni sezon kulüpler için olduğu kadar ülkeler için de yeni bir başlangıç demek. Avrupa kupalarında da desteler yeniden karılır ve kulüpler hem kendi hem de ülkelerinin başarısı için yarışmaya başlar. Geçen seneye hızlı girsek de Şubat ayına kalmayı başaran Galatasaray ve Fenerbahçe beklenen ilerlemeyi kaydedememişti. Türkiye, ortalama üstü bir performans ortaya koysa da geçen sezonu beş büyüklerin hemen arkasında kapatan Hollanda ve Portekiz'in önüne geçmeyi geçmeyi başaramamıştı. Bu sene de rakipler aynı ama hedef büyüdü. Türkiye, son üç sezon kaydettiği aşamayla artık ilk 10 için değil ilk 6 için mücadele verecek...

Altıncı Rusya, Türkiye'nin sadece 3.400 puan önünde yer alırken Rusya, Ukrayna, Portekiz, Türkiye ve Hollanda ikinci beşli olarak sıralanıyorlar. Bu beşli arasındaki en prestijli konum şüphesiz altıncılık fakat bu derecenin sadece bir rakam olmaktan öte anlamları var. Yandaki tabloda hangi sıradaki ülkenin hangi kupalara hangi turdan kaç takım yolladığı görülüyor. İlk beş ülkenin yerleri sabitken onların hegamonyasına eklenen sadece bir ülke var. Altıncı ülke Şampiyonlar Ligine ikisi direkt olarak grup aşamasından başlamak üzere üç ekip yolluyor ve bu lig için de inanılmaz bir nakit girdisi ve prestij anlamına geliyor. O yüzden geçen sezonlara oranla çok daha önemli ve çetin bir mücadeleye girecek Türkiye.

Rakipler hakkında birebir yapmak için henüz çok erken ancak Rusya, Ukrayna ve Portekiz'in bir adım önde olacağını şimdiden not düşmek lazım ve 3.400 puan gibi ilk bakışta eritilebilir duran bir farkın mevcut olması bizleri yanıltabilir. Türkiye'nin bu sezon içinde bu atılımı yapabilecek konumda değil. Ön taraftaki üçlünün de 3.500 puan üstüne çıkmak çok zor. Hatta en başarılı üç sezonumuzu yan yana yazarsak bunun ne anlama geldiği açıkça görülecektir.

  • 07/08: Rusya-11.250, Ukrayna-4.875, Portekiz-7.928, Hollanda 5.000 || Türkiye-9.750
  • 08/09: Rusya-9.750, Ukrayna-16.625, Portekiz-6.785, Hollanda 6.333 || Türkiye-7.000
  • 09/10: Rusya-6.166, Ukrayna-5.800, Portekiz 10.000, Hollanda 9.416 || Türkiye- 7.600

Son üç sezonda bu kriteri sağlayabildiğimiz sezon yok, 3.500 puan farkla rakiplerimizi geçebidiğimiz tek performansın da 9.750 puan aldığımız 2007/08 sezonu. Yani hedef altıncılık olsa da bunun kademeli bir hedef olduğunu vurgulamamız lazım.

Şimdilik sezon hakkında yapabileceğimiz tek yorum fire vermeden elemeleri tamamlamak ve Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi gruplarına beş takım sokabilmek. Bunu becerdiğimiz anda rakiplerimizin bir adım önüne geçme şansı elde edebiliriz. Geçen sezonlarda olduğu gibi ıskarta ekipler yok. Takım puanı problemli olan Bursaspor'un direkt olarak gruplardan başlayacak olması bu açıdan büyük şans. Tökezleme ihtimali olan tek takım Trabzonspor bu görüntüde, umarım Şenol Güneş yönetimde onlar da bu sezon elemeleri geçmeyi başarırlar. Galatasaray'ın da bir facianın eşiğinde olduğunu da not düşüyoruz elbette. Hem ülke sıralaması hem de Galatasaray'ın sezonu özelinde sıkıntılı bir hafta bizi bekliyor...

Fransa Forvet Pazarı: Gyan, Gomis, Remy, Gignac

Ligue 1'de bu sene o kadar çok forvet transfer için uygun ki kimin nereye gideceği borsa gibi gün gün değişebiliyor. İşin içinde Fenerbahçe de varken ve anlaşılan 15 milyon avro civarında bir bonservis bedelini gözden çıkarmışken Türkiye bağlantılı bu 'forvet pazarı'na daha yakından göz atmak gerekiyor.

Bilindiği gibi Fenerbahçe'nin ilk gözdesi Gana'yla Dünya Kupası'nda etkileyici bir performans ortaya koyan 24 yaşındaki Asamoah Gyan. Rennes'deki performansını yakından izlemesek de son sezonda gol sayısında kaydettiği gelişimi de yadsımamak gerek. Dünya Kupası'nın da gazıyla Rennes, golcüsünün etiketine 20 milyon avro yazmış. Fenerbahçe'nin teklifi ise bonuslarla birlikte 16 milyon avro civarındaydı. Gyan ise "takımda da kalırım, gerekirse giderim de" tarzı klasik topçu açıklamaları da varken Fenerbahçe'nin bu transferi kotaracağını düşünüyorum ben.

Nasıl olur derseniz Gyan'ın adı geçen diğer altenatiflere göre daha uygun bir seçenek olduğu kesin. Miroslav Stoch ve Isier Dia ile değişik bir yapı oluştu burada ve daha güçlü ve hareket eden bir merkez forvet bence epey yararlı olacaktır lakin Fenerbahçe forvetleri söz konusuysa etiketi de hesaba katmak gerekiyor. Eğer bu transfer 16 milyon avroya gerçekleşecekse aynen Daniel Güiza, ondan önce Nicolas Anelka ve Mateja Kezman'da olduğu gibi bir fiyat/performans sorunu ortaya çıkabilir. Türkiye Ligi kolay bir lig değil ve kendine has bir sertlik geliştirdi forvetler özelinde. Gerçi Fransa kökenli oyuncular bu ligde her daim iş yapmıştır ama kariyeri boyunca 15-20+ gol atmamış bir oyuncudan bu performansı beklemek bence riskli hareket.

Lakin bugünkü L'Equipe'e gelen haber çok ilginç. Lyon'un pek de umduğunu bulamadığı milli forvet Bafetimbi Gomis'e Fenerbahçe'den gelen 13 milyon avroluk teklifi kabul edip Loic Remy ve Andre Pierre Gignac'a yöneleceği belirtiliyor. Lyon için ne kadar mantıklı hamleyse Fenerbahçe için o kadar yanlış olur bana kalırsa ki Lyon formasıyla Fransa'da parlayamamış bir forvetten şüphe ederim ederim ben. St.Etienne'de çok iyi bir çıkış yapsa da arkasını getiremedi Gomis. Bu sezon 37 maçta 10 gol atmış. Bu noktada şartları zorlayıp Gyan'ı getirmeye çalışmak daha makul. Eğer olur da Gomis gelirse bence beklenen performansı alamaz Fenerbahçe.

Pazarın diğer iştahlı alıcısı Lyon öncelikle Fenerbahçe'nin hamlesini bekleyecek gibi görünüyor. KEndi bünyelerinden çıkan Remy'yi geçen sene çok zorlayıp koparamamışlardı Nice'den. 7'ye sattıkları Remy için 15 milyon avroya kadar çıkmışlardı yanılmıyorsam, bu sene de ondan aşağı etmeyecektir. Bu piyasanın en şık adamı ise Andre Pierre Gignac ancak onu almak için daha büyük bir bütçe ayarlamaları gerekiyor, Lyon için bile zor bir hedef şu noktada. Fransa ve forvetler demişken son bir not, Schalke, Raul'dan sonra PSG'den Hoarau'ya da salça olmuş, 10 milyon avro önermiş. Bu transfer de yakın zamanda gerçekleşebilir...

Galatasaray 2-2 OFK Belgrad || Yerli Dizi...

Çok sevdiğiniz bir dizinin ilk bölümünü beklemek çok keyiflidir ama genelde beklediği tempoyu, hızı bulamaz. Bir hikaye sonlanmış, yenisi kurgulanmak üzeredir çünkü. Eğer bu dizinin adını Galatasaray koyuyorsak bugün izlediğimiz ancak Galatasaray'ın geçen sezonunun özetidir ki maç öncesi ilk 11'ler açıklandığında bu dizinin 'yerli' bir dizi olduğunu, sıkıcı ve uzun bir özet izleyeceğimizi anlamayan yoktu herhalde. Mustafa Sarp, Barış Özbek, Ayhan Akman... Galatasaray'ı geçen sene yakan orta saha kurgusu iş başındaydı, görev yine esas oğlan Arda Turan'a kalmıştı.

Aykut, Sabri, Neill, Servet, Hakan Balta, Barış (Dk.82 Loric Cana), Mustafa Sarp, Ayhan Akman, Serdar Özkan (Dk.58 Pino), Arda Turan, Mehmet Batdal (Dk.67 Harry Kewell)

Frank Rijkaard'ın aklından geçeni okumakta zorlansam da bir mantığa oturtabiliyor ancak bu kez de bu düşünce biçimine katılmakta zorluk çekiyorum. Hazırlık maçlarında Lorik Cana, Musa Çağıran gibi isimleri ısrarla oynatan, Ufuk Ceylan'ı takıma ısıtan Frank Rijkaard'ın, Fenerbahçe maçına Serkan Kurtuluş'la çıkan Rijkaard'ın tutup da OFK Belgrad maçına geçen seneden ne oynadığı belli olan 10 adet yerli oyuncuyla çıkmasının ne anlamı olabilir ki? Bu resmi maç, daha güvenilir ve birbiriyle oynamaya alışmış oyuncular topluluğu belki kağıt üstünde mantıklı ama bu oyuncular zaten bir bütün halinde hareket edecek oyun zekasına ve yeteneğine sahip olmadığı için Galatasaray geçen seneyi kaybetmedi mi? Bugün maç çok rahat 2-0, 3-0 Galatasaray lehine de bitebilirdi, normal şartlarda da biterdi ama skor ne olursa olsun yazmak istediğim birkaç şey vardı, şimdi tesptini netleştirmek daha da kolay oldu.

Hazırlık değil zorunluluk pasları

Galatasaray'ın ve tribündeki taraftarın bitmek bilmeyen çilesi bu paslar. Arka taraftaki oyuncular tek tek iyi pasör olmadığı gibi yerleşim, topu isteme ve hızlı tercih yapma konusunda da facia bir topluluk olduğu için Galatasaray'ın topu oyuna sokması ve yönlendirmesi, tamamen karambole gerçekleşen ve topu bir şekilde ön tarafa iletme çabası olarak sahada vücut bulan garip bir seans. Hazırlıktan çok zorunluluk pasları bunlar ve tribünden baktığınızda bir sonraki pasın nereye ne kadar geç gideceğini, rakip oyuncuların bir hatta iki sonraki pasın ne olacağını çok rahat bir şekilde okuyup topu alacak oyuncuyu sadece yaklaşarak bozabildikleri sahneleri tekrar ve tekrar izliyoruz. Ön tarafa Messi de gelse, Arda Turan kendini de aşsa bu problemi belli ölçülerde tolere etmek dışında yapabilecek bir şey yok. Bu jenerasyon yerini yenisine bırakana kadar bu çileyi çekeceğiz gibi duruyor.

Orhan Ak ekolü: Gölge Markaj

Bu problem daha çok orta saha üçlü/dörtlüsünün sertliği ve bütünlüğü ile ilgili olsa da bugün sahada yansımasını çok net gördüğümüz bir başka problem. Lorik Cana'nın gelişinde havalara uçmamız boşuna değildi çünkü tam da bu soruna ilaç niteliğinde bir adamdı Cana. Yanına doğru eklemeler yapılırsa da Galatasaray'ın diğer sorunlarının çözülmesine de yardımcı olacak türde bir yapı oluşturabilir takım ancak bunun için sanırım biraz beklememiz gerekecek. Bugün gördük ki Frank Rijkaard geçen seneki iç orta saha gazileri Ayhan, Sarp ve Barış'ı henüz silmemiş ve bu oyuncular orta sahayı bir tampon bölge haline getirmekten çok uzaklar. Barcelona  sözü dillerden düşmüyor ama hem İspanya, hem Barcelona oyun felsefesinde önce topu rakibe kaptırınca doğru bir alan daraltmasıyla rakip baskılanır ve top geri kazanılır. Galatasaray'da top rakibe verilince top seyahate çıkıyor, rakip oyuncuların yanında refakatçi kılıklı oyunculara aldırmadan bir anda kale önüne kadar geliyorlar. Edilgen savunma demiştim ben geçen sene buna. Galatasaray'da bu işin atası Orhan Ak'tı, TRT'nin sloganı gibi "Orhan Ak'a 90 dakikalık saygı duruşu devam ediyor" minvalinde bir maç oldu.

Aykut Erçetin-Çizgi Aşkı

Galatasaray kalesinin Aykut Erçetin'e teslim etmenin nasıl büyük bir hata olduğunu daha kaç kez tecrübe etmemiz gerekiyor bilmiyorum ama biz söylemekten bıktık, Aykut çizgiden ayrılmamak uğruna gol yemekten bıkmadı. Galatasaray'ın Steaua Bükreş macerasını bitiren Aykut Erçetin, bu kez Avrupa sezonunu da büyük ölçüde riske soktu. Hele kornerde topa çıkmayışı akıl alır gibi değil. Bu aşk devam ettiği sürece de eldivenler Aykut'a yâr olmayacak, olmamalı. İstediği kadar hata yapsın, Galatasaray kalesinin teslim edileceği kişi bellidir: Ufuk Ceylan. İki kere iki, dört...

Kadronun Galatasaray idealinden uzaklığı gibi bir notu düşmekle birlikte takımın arkasının sağlam olmadığını net bir şekilde tecrübe ettik, hatırladık. Yine de bugün sahada ortaya farklı bir şeyler koyan isimler de yok değildi. İlk yarıda kendi başına bir şeyler yapmaya çalışan, topu kazandığında Serdar Özkan'la 2'ye 1'lerle iyi pozisyonlar üreten, kendini toplamış bir Arda Turan, ikinci yarı kendine hayran bırakan bir Harry Kewell vardı. Özellikle Kewell'ın Pino'yu oyuna sokuşu, eskisi gibi değil tezlerine inat merkez forvet rolünü harika oynamasıyla bence maçın en iyi ismiydi Galatasaray adına. Şu transfer döneminde yapılmış en olumlu hamlelerden biri, zaten yazmıştık sözleşme imzalanınca. 

Pino'nun da takıma yabancılık çektiğini, Kewell'la paslaşmaya başlayınca oyun içine daha rahat girdiğini gördük. Sağ çizgiden feci yardırışlarıyla iş görebilecek bir parça olduğu hissini verdi bana. Çok çabuk hızlanıyor ve rakibin ters ayağına topu sürerek belini çok rahat kırabiliyor. Temel sorunu son pası vermekte zorlanması gibi gözüktü ama 30 dakikalık analizle olacak iş değil tabii. Takımı tanımıyor, arkadaşlarını tanımıyor. Genel karakterini çözmek için daha fazla izlemek gerek. Yalnız deparlarından sonra en az birer dakika soluklandığını da ekleyeyim. Turbo kullandığı zaman yerine bakacak uyanık birileri de lazım.

Tüm bu verilerin de ötesinde Galatasaray sahadan hakikaten kötü bir skorla ayrıldı. İçeride alınan 2-2'lik beraberlik rakibin gücünden bağımsız olarak insiyatifi karşı tarafa verir. 0-0 da 1-1 de şu anda OFK Belgrad'ı turlatır. Ben hâlâ ihtimal vermemekle birlikte Galatasaray'ın şu strese girmesinin bile bir çeşit hakaret olduğunu düşünenlerdenim. En son 2-2'lik iç saha maçı Steaua Bükreş'ti ve sonucunun ne olduğu hâlâ akıllarda. Aykut Erçetin'in laneti yakalamaz umarım takımı. 

Başlıkta ve girişte yerli dizi göndermesi yaptık, onla da bitirelim. Yerli dizilerin sezonları uzundur ama ne zaman yayından kaldırılacağı da belli olmaz. Arda Turan, "Turu geçeriz orada" demiş, inşallah diyelim. Yoksa kötü bir uyarlama olma yolunda ilerleyen bu dizinin ikinci sezonu daha Ağustos ayında yayından kalkmasın da...

Suskun Devler: Milan & Manchester United

Transfer sezonunun aktörleri belli olmuşken bu filmde yer almamaya karar veren büyük abiler de var. Elbette bilinçli bir tercihten öte finansal zorluklar da büyük etken bu suskunlukta. Geçen sezon Kaka'nın takımdan ayrılmasının ardından transfere bütçe ayırmaması taraftarlarca eleştirilen, hatta protesto edilen Milan ve borcu 700 milyon sterlini geçen Glazer'ların Manchester United bu transfer dönemini de ıskalayacak gibi görünüyor.

Milan'da bu sene bir değişiklik bekleyenlerin sayısı az değildi. Eğer bütçe ayrılamazsa kulübün el değiştireceği ve başkan Berlusconi'nin hisselerin büyük bir bölümünü satacağı haberleri ayyuka çıkmıştı ama ikisi de olmadı. Berlusconi ve Galliani hem taraftarı nankörlükle suçladı, hem de takımın yeterli olduğu tezine tekrar tutundu. Savunmayı Yunanistan'la Dünya Kupası'nda boy gösteren Papastathopoulos ve Chievo'dan 34 yaşındaki Yepes'le takviye etmeleri dışında takımın çehresini değiştirecek türden bir hamle gelmedi. Bunun yerine başkan "Ronaldinho, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu" demekle yetindi. Bir sene daha yaşlanan Milan'ın Inter ve Roma'ya yaklaşması şu görüntüsüyle pek mümkün değil.

Manchester cephesinde görüntü bu kadar karamsar olmasa da genç oyuncular Smailling ve Hernandez ile birlikte transferi kapattıkları bizzat Sir Alex Ferguson tarafından açıklandı. Mevcut kadrodan memnun olduğunu, kadroda yer alan ve altyapıdan gelen oyunculara yatırım yapacağını belirtmiş kurt hoca. Bütçe buysa Ferguson'un içgüdülerine güvenmek de en doğrusu. Beşiktaş karşısında sahneye çıkan oyuncuların birçoğu bu sezon sürelerini arttıracaktır, rol oyuncusu ihtiyacı bu şekilde karşılanabilir lakin Rooney olmadan zirve yolculuğunda tekleyeceğini bu sezon gösteren Manchester United'ın zirveyi Chelsea'den tekrar teslim alıp alamayacağını ise hep beraber göreceğiz...

Young Boys 2-2 Fenerbahçe || Suni Çim...

Açık söylemek gerekirse maç öncesinde Young Boys, en iyi oyuncusunu kaybetmiş, yerel başarısını bir sonraki sezona taşıyıp taşımayacağı konusunda şüphe uyandıran bir takımdı benim için. Karşımda ise bambaşka bir takım vardı. Eğer takım buysa bence Seydou Doumbia'nın attığı 30 gole fazla güvenmemek lazım, CSKA 15 milyon avroyu boşa ödemiş olabilir. Zaten hep böyle oynuyorlarsa gol kralı olmayan forveti odunla kovalarlar.

Şaka bir yana Sutter başta olmak üzere Costanzo, Bienvenu ve Degen bildiğin akıyorlar sahada. Seyreden herkes aşık olmuştur eminim şu oyuna. Buldukları çift haneli pozisyon sayısını bir kenara koyuyorum, adamların boş kaleye itemedikleri, direkten dönen topları yazsak Young Boys farka gidebilirdi. Pek beceriksizlik de sayılmazdı, şanssızlık diyesi bile gelmiyor insanın. Herkes Sutter ve Degen ikilisinden bahsediyor ama orta sahanın ortasından ve kanatlardan direk paslarla forvete inme çabaları daha önemliydi. Hiç böyle oynayan bir takım görmemiştim. Özellikle Costanzo, sürekli Bienvenu'yu arıyordu. O da her topu kontrol etti, arkadaşına servis etti. Her parçası işler mi bir takımın? Young Boys'u bu turdan sonra da takip etmek gerek. UEFA Avrupa Ligi'ne gruplarına kalırlar inşallah.

Fenerbahçe, şansının da yardımıyla 2-2'yi aldı ama savunmanın çatırdağını görmemek için kör olmak lazım. Rakibinin önünde durmakta zorlanan bir oyuncular bütünü var sahada. Geçen sene unutulmak isteniyor belki ama üretkenliği problemli bir hücum hattına rağmen takım bütünlüğünü koruduğu, alan savunması yapabildiği için son haftaya lider girdi. Bugünkü maçtan hallice bir Trabzonspor maçı olmasa büyük ölçüde aynı olan bu kadro şampiyondu. Konuşmak için çok erken ama Emre-Cristian ikilisinin sürekli bir arada olmadığı her maçta zaten Lugano hariç güven vermeyen bu savunma Fenerbahçe'nin başına çok çorap örer. Miroslav Stoch bugün müthiş bir iş çıkardı. İlk golde de yaptığı çapraz koşuyla en az golü atan, asisti yapan oyuncular kadar pay sahibiydi, gol vuruşuna değinmiyorum bile. Beklentilerimizin bile ötesinde bir Stoch görebiliriz bu sezon.

Maç dışında pek topa girmemeyi tercih ederim genelde, üstüne konuşmanın beğenmediğimiz bu saha dışı faktörü büyütmekten başka bir işe yaramadığını düşünürüm ama Rıdvan Dilmen'in şu maçın yorumuna "Suni çim" diye girmesi kadar komik bir şey görmedim. Michael Skibbe'nin Galatasarayı Ankara deplasmanlarıyla beraber yakaladığı seri için "Suni çim, halı saha gibi. Orada ben de pas yaparım" diyen Rıdvan Dilmen'in şu gün zemini maçın önüne koyması absürdlükten de öte.

Son bir not, Fenerbahçe'nin bir sonraki turda seribaşı olup olmamasının Ajax ve Zenit'e bağlı olduğunu lig ikinciliği garantilendiği gün söylemiştim. Bu cephede işler epey iyi gidiyor Fenerbahçe adına. Ajax, evinde PAOK'la 1-1 beraber kaldı ve 0-0'ı rakibine vermiş bir şekilde Yunanistan deplasmanına gidecek. Zenit de deplasmanda gol bulamadı ve geçen sezon Şampiyonlar Ligi'nde iyi işler çıkaran ve grup üçüncülüğü elde eden Unirea'yla 0-0 berabere kaldı. Birisinin elenmesi Fenerbahçe'ye büyük bir şans doğurabilir...

Turuncudan Mercana Alternatif Formalar

 Öncelikle şunu söyleyeyim, şu gün bizlere takımın üçüncü formasının rengini konuşturan, tartıştıran ve trendi belirleyen bir strateji var ve formanın renginden öte oluşturulan bu sinerji bence Galatasaray'ın yararına. Galatasaray'ın klasik renklerinden uzaklaştığı gibi bir sanrı var ama bundan dört-beş sene önceye kadar Ali Sami Yen Stadı'ndaki maçların yarısına siyah, diğer yarısına beyaz formayla çıkan, sarıdan ya da kırmızıdan eser taşımayan bir takım vardı sahada. Niye sarı-kırmızı değil diye sorulduğunda "Çocuklar öyle istiyormuş, uğurlu diyorlarmış" gibi sığ ötesi açıklamalar duyduğumuz günleri unutmamamız gerekiyor bu sebeple.

Üç senedir yakalanan alternatif forma serisinin son modeli 2289 Mercan, namı diğer somon/pembe forma. Tabii ki uzun süredir biliniyordu bu forma, hatta bloglardan gazete sayfalarına haber aşırmalar da yaşandı. Ben renk konusunda tutucu birisi olduğumdan bu tip formaları ilk bakışta beğenmiyorum, geçen sene moru da hiç beğenmemiştim, turuncuya da mesafeli yaklaşmıştım. Turuncuyu çok sevdim, mora da alıştım. Mercan forma da benzer bir süreçten geçecektir ancak ilk izlenimim bu sefer daha şık bir alternatif formamız olduğu yönünde.

Mercan formayı farklı kılan ise toplumumuzda pembe rengin dişilikle özdeşleşmesi, erkekler tarafından giyilmesine karşı bir önyargı olması. İlk duyduğumuzda "Pembe de mi giyeceğiz, yok artık" diyen çok olmuştur ama bu düşünceden sıyrılıp şu fotoğrafa bir bakınca "gayet güzelmiş" diyebiliyorum ben. Özellikle siyahla çok uyumlu olmuş ki Palermo'nun renklerini de severim zaten. Galatasaray tarihinde en çok satılan formalar mor ve turuncuydu ve bu gerçek ortadayken her sene bir alternatif forma göreceğiz, bundan kaçış yok. Beğenmeyeni olsa da bu trende uyum sağlamak isteyen, formayı alacak ve birçoğumuzu şaşırtacak geniş bir kitle de varken çıkarılan bu forma beklentilerimin üzerinde.

Bence buradaki esas yanlış "Arslan forma" olarak tanıtılan krem. Alternatif forma Mercan'sa diğerleri yeni dizayn olmakla birlikte Galatasaray renklerinden tercih edilmelidir. İçine aslan motifi konduğu için Galatasaray'la bağdaşmaz o forma. Klasik parçalı dışında beyazın mutlaka olduğu, bir alternatif formanın yanına da düz sarı veya kırmızının eklendiği bir kreasyon benden tam not alır. Defalarca söylemişimdir, benim en keyifle giydiğim forma düz kırmızıdır.

Düz sarı ise apayrı bir konu. Galatasaray Store'un üst düzey yetkililerinden biriyle düz sarı formayı neden düşünmediğimizi sormuştum, birkaç arkadaşımla birlikte. Formaların genellikle kotla giyildiğini ve sarı-lacivert bir kombinasyonu insanların tercih etmeyeceğini düşündüklerini söylemişti. Böylesine absürd bir detay uğruna kulübün kendi renginden taviz vermesi inanılır gibi değil. Galatasaray Store'un benden tam notu aldığı gün benim için Galatasaray'ı tanımlayan maç olan Manchester United karşısında giyilen sapsarı formayı kreasyona ekledikleri gün olacaktır.

Haldun Üstünel'in Ardından

Rahmetli Özhan Canaydın'ın 'koalisyon' yönetimlerine taraftara yakın isim kontenjanından giren genç bir yöneticiyken Galatasaray İkinci Başkanlığı'na yürüyüşünü hepimiz biliyoruz. Avrupa transfer pazarını okuyabilen, Galatasaray'ın pek alışkın olmadığı tipte bir yöneticiydi. Daha ilk gününden itibaren muhalefetten ağır tepkiler almasına rağmen dik durmayı ve susmayı bilen Haldun Üstünel'in kellesinin Adnan Polat tarafından alınması ise esas ilginç olan keza Galatasaray başkanlığı yoluna çıktığında yanında olanlardan birisi de oydu aslında.

"In Haldun We Trust" pankartları açmak iyi, güzel, hoştu belki ama "En büyük transfer" Haldun Üstünel'in omzuna yüklenen yük ağırdı. Popülerlik her zaman tehlikelidir, hele bir kongre takımı olan Galatasaray'da ya ileriye doğru devam edersiniz, ya da ilk tökezlediğiniz anda tepenize çöken çok olur. Geçen sezon sonunda yaşanan olaylar, yatırımın karşılığının beklentilerin çok altında kalmasını birisi bu yapıda üstlenecekti. Başkan da zaten iki başlı ilerleyen futbol şubesinde "yediği, içtiği ayrı gitmeyen" Adnan Sezgin'i yalnız bırakmak, Haldun Üstünel'i kenara çekmek oldu ancak Üstünel kendine göre iyi bir iş çıkarıyorken ve bu sezonu planlamışken yapılan bu hamleye sessiz kalamadı ve bugün Galatasaray'daki aktif görevlerinin tamamını bırakmış durumda.

Geçen sene yaratılan tablonun "kazanan takım"ı oluşturma noktasında etkisi tartışılır, bu tercihlerin bir numaralı adamının sorgulanması da bir dereceye kadar normal. Bunun da ötesinde Haldun Üstünel'in Diyarbakırspor maçıyla zirve yapan takımla hesaplaşma sürecinde kaptan Arda Turan başta olmak üzere sahadaki Galatasaray armasının yuhalanmasına icazet verenlerden biri olduğunu okuyamamak için kör olmak lazım. Tribüne yön verebilecek güçteki yönetici her zaman tehlikelidir ve Haldun Üstünel de bu noktada sütten çıkmış ak kaşık değil ancak...

İşte o ancakın altını doldurabilmek bu kadar kolayken bence nispeten genç yaşına rağmen günlük hesaplardan çok Galatasaray temelli bir duruş ortaya koyabilen, takımın çıkarı doğrultusunda mevcut kısır döngülerin ötesinde işler çıkarabilen bir yöneticinin bu kadar ucuz şekilde harcanmasına benim gönlüm razı değil. Galatasaray daha Mart ayında bir seçim yaşadı, çok değil dört ay önce. Bu seçimde ikinci başkanlığa gelen bir adamın bu kadar kolay harcanması neyin nesi öncelikle? Mart ayında sandıktan çıkan 2200 muhalefet oyu, tüzük kongresinde istenilenin alınamaması ve sezon sonu yaşanan hüsranın faturasını yüklenecek kişi tek başına Üstünel miydi? Bence kocaman bir hayır...

Niyet üzüm yemek olsaydı bana göre yetkileri kısıtlanmış, karar verme sürecinde yetkin bir ekibin parçası olan bir Üstünel, Galatasaray'a özellikle dış transferde büyük hizmet verebilirdi. En azından "Jan Polak gelir mi acaba" diye şüpheye düşmezdik! Bunun yerine tasfiye edildi, bir başka deyişle "Tanırılara kurban edildi." Geçen sene Arda Turan'a yüklenen aşırı sorumluluğun getirdiği yan etkiler bir anda Galatasaray Futbol Takımı'nda söz sahibi olan Haldun Üstünel'de de baş gösterdi. Futbolcu da yönetici de farketmiyor, Galatasaray her yerde Galatasaray yani...

Adnan Polat geri dönüşü olmayan bir yola girdi ve hayattaki en yakın arkadaşlarından birinin kellesini korumak adına hatalarına rağmen iyi bir Galatasaraylı ve iş bitirici Haldun Üstünel'i tasfiye etti. Onun kadar iyi bir "Galatasaraylı" olmadığı bilinen, sadece işine bakan Adnan Sezgin'in bu sene başarılı olup olmaması sadece bu sezonu değil teknik heyetinden, yönetimine, başkanına, hatta Galatasaray'ın uzuuun yıllarına mâl olabilir.  Bu takım en absürd, en kifayetsiz yönetimlerle şampiyonluğa yürümesini bilmişti. Bugün futbolu bırakmış olmalarına rağmen hâlâ konuşmaları da ondan zaten ancak Galatasaray'ın bir kez daha böyle bir şampiyonluğa ihtiyacı var. Bekleyeceğiz...

Özgürcan Özcan, Anıl Karaer & Adanaspor

Galatasaray 87/88 jenerasyonundan kalan son oyuncuları da bu transfer döneminde temizliyor ve sanırım bonservisi takımda olan sadece Arda Turan kalacak takımda (Aydın da giderse). Son yolcu ise Nike Premier Kupası'nı kazanan takımın santrforu Özgürcan Özcan. 250 bin TL yani yaklaşık 125 bin avro karşılığında Adanaspor'un yolunu tuttu.

Bu seneki kampın yıldızlarından Mehmet Batdal gibi o da geçen sezon Bank Asya'da büyük bir çıkış göstermişti. Nasıl bir süreç işledi bilmiyorum ama gol kısırı Sakaryaspor'da 17 gol atmayı başarmış olan Özgürcan'ın kendisini bir şekilde Süper Lig'e atması gerekiyordu. Olmadı. Kiralık verildiği Rizespor'da da istediği rolü alamadı. Baklava olaylarını falan herkes hatırlıyor zaten. Galatasaray taraftarlarına hatıra olarak bir Dünya Fair-Play Ödülü bıraktı. Oysa Galatasaray dışındaki kariyerine fena başlamamış, Kayserispor'da önünde banko oyuncular olmasına rağmen katkı vermişti. Galatasaray seviyesinde olmasa da Türkiye'de iş yapabilecek türde özellikleri olan bir adamdır Özgürcan. Adanaspor onun için bir çıkış noktası olabilir.

Başlığa Anıl Karaer yazmışsın, ne alaka derseniz o da Özgürcan'la yaşıt olmasına rağmen bir sonraki jenerasyonun sol bekiydi. Adanaspor'da oynuyor ve bu sene Bank Asya 1.Lig'in en iyi 11'inde kendisine yer buldu. Şaşırdık mı, hayır. Kiraladıkları oyuncuyu bilerek oynatmayıp acaba bedavaya düşürür müyüz diye küçük hesapların döndüğü bir ülkede, bir futbol ortamında normal şeyler bunlar. Özgürcan'ın da yüzüne nur iner, bir anda takımın önemli parçalarından birine dönüşebilir. Beklenir.

Manisaspor da Arda Turan'ın kendilerinin yetiştirdiğini, para almaları gerektiğini söylüyordu o dönem. Değil Özgürcan, Arda ayarında bir oyuncu şu gün kiralık verilse kolay kolay şans bulamaz, vizyoner bir teknik adam olmadığı sürece. Dört-beş senedir istikrarlı olarak zirve liglere oyuncu kiralayan Galatasaray'ın çıkarması gereken tek ders bu. Kulübe değil, hocaya oyuncu kiralamak. Gerekiyorsa da kiralamamak... Adanaspor, bir genç oyuncuya yapılan yatırımın karşılıksız kalmadığını, çoğu zaman kallavi bir bonservis bedeli olarak geri döndüğünü öğrenme yolunda ilerleyen ekiplerden. Takdirle izliyoruz...

Şampiyonlar Ligi Golcüleri & Raul

Yukarıdaki tablo Şampiyonlar Ligi tarihindeki en golcü 10 oyuncuyu listeliyor. Bu listeyi bugün paylaşmamın sebebi ise açık ara zirvede bulunan Raul. Onun bir kulübün simgeleşmiş ismi olmanın çok daha ötesinde, büyük bir golcü olduğunu bizlere hatırlatan en somut veri bu. Henüz 32 yaşında gözden düşmüş gibi gözükse de büyük ölçüde anlaştığı Schalke 04 formasıyla da yapacak şeyleri var ve bunların başında Şampiyonlar Ligi'nde alıştığımız gollerine devam etmesi geliyor.

Felix Magath, transfer konusunda ısrarcı olurken "Raul buraya sadece para için gelmeyecek. Biz Şampiyonlar Ligi'nde oynuyoruz ve onun yapacakları hâlâ bitmedi" diyordu. Haksız sayılmaz. Son demlerinde bir Premier Lig deneyimi kovalamayı tercih etmezse (ki bu da ihtimaller arasında) o sayının 66'da kalmayacağına eminim. İlk 10'da kendine yer bulan golcüler arasında kariyerini tek kulüpte oynamış sadece Alessandro Del Piero vardı Raul ile birlikte. Romantiklik futbolda klişeyle kol kola gezen bir unsur ama "Raul'ün yanında yazan takım sayısı da tek kalsaydı güzel olurdu be" demeden edemiyorum açıkçası.

Yalnız öyle ya da böyle, şu listedeki golcülerin neredeyse tamamının ununu eleyip eleğini asmış durumda olması aslında bir devrin de kapandığını gösteriyor bizlere. Şu 10 oyuncu içinde sadece Didier Drogba'nın tam kapasiteyle yoluna devam edebildiğini, Roy Makaay'ın ise komple bıraktığını düşünürsek (onun vedası hakkında da yazamadık, yazmak lazım) bir jenerasyona veda etmek üzerinde olduğumuz aşikâr. Baştan aşağı efsane isimlerle dolu bu listeye saygılarımızı sunalım...

Servet Çetin & Yerli Kontenjanı

 Transfer sezonunda neredeyse baştan aşağı yenilenen, gidenleriyle gelenleriyle epey hareketli günler geçiren Galatasaray'da bir ismin hâlâ kadroda yer alıyor olması beni epey şaşırtıyor açıkçası. Frank Rijkaard'ın açık açık eleştirdiği ve istediklerini yapamadığını belirttiği Servet Çetin, sezon sonunda yaptığı tüm giderlere rağmen takımda kalan oyunculardan biri. Bir teknik direktörle bir futbolcu takışmışsa bunun sebebi de oyuncunun saha içi performansıysa o oyuncuyu takımda tutmak bence hiç de akıllıca bir tercih değil. Yeni sezon, yeni heyecan diye mi düşünüldü bilmiyorum ama atıl durumda kalacak bir Servet Çetin, Galatasaray için hiç de iyi bir haber değil.

Bundan tam bir sene önce Marsilya'ya 8 milyon avro bonservis bedeliyle transfer olmak üzereyken takımda kalan bir oyuncu için gelinen durum fiyaskodan hallice bana göre. Euro 2008 ve Eric Gerets referansıyla gelen teklif Servet'in kariyeri için zirveydi, kaldığı takdirde Avrupa kapısının ona gün geçtikçe kapanacağını hem takımın hem de onun öngörmesi lazımdı. Muhtemelen beklenen teklifler gelmedi, gelenleri de Galatasaray Servet'i göndermeye değecek bulmadı. Bu zoraki evliliğin devamını sağlayan ana unsur ise 'yerli kontenjanı' olsa gerek.
  • Her şartta oynayacaklar: Arda Turan, Hakan Balta, Sabri Sarıoğlu, Ufuk Ceylan
  • Rotasyonda yer alacaklar: Servet Çetin, Çağlar Birinci, Serdar Özkan, Ayhan Akman, Mustafa Sarp, Ali Turan
  • Gerekirse şans bulacaklar: Aykut Erçetin, Mehmet Batdal, Gökhan Zan, Musa Çağıran, Barış Özbek, Emre Çolak
Yukarıdaki sınıflandırma kişisel tercihimden çok Frank Rijkaard'ın kullanacağını tahmin ettiğim yerli rotasyonu. En fazla altı yabancı oyuncunun sahada yer alabildiği sistem aynı zamanda beş yerlinin de sahadaki varlığını zorunlu kılıyor. Bu sayı bazen altıya, yediye kadar yükselebiliyor. Gönül rahatlığıyla, takımda sırıtmadan oynayabilecek çapta beş oyuncu sayamıyoruz Galatasaray'da. Arda Turan dışındaki her isme belli ölçülerde muhalefet edilebilir durumdayken Servet Çetin'in takımda tutulması 'bir açıdan' makul duruyor.

Yine de Servet Çetin'in durumu için yeterlibir açıklama olmaktan uzak bana göre. İpler bu kadar gerilmişken Servet'e alternatif bulamayıp onu takımda tutmanın bahanesi yok çünkü Servet'in Galatasaray'a gelişi dahi bu duruma tezat. 500 bin avroya getirilen Servet Çetin, 250 bin avroya gelen Emre Güngör bu takımı son şampiyonluğa taşıyan stoper ikilisiydi. Lucas Neill gibi bir adamın yanına koyacak bir başka stoper bulamıyorsak bence burada bir problem var...

Nassim Ben Khalifa & Diğerleri

 Dün farkında olmadan bir haberin başlığında görünce bilinçaltıma mı işledi, bilmiyorum ama "Bir Ben Kalifa vardı, ne oldu ona" diye düşündüm kendi kendime. Akşam bir baktım, Tunus asıllı genç İsviçreli Wolfburg'a transfer olmuş. Ben Khalifa geçen sene Nijerya'da tarihinde ilk kez 17 Yaş Altı Dünya Kupası'nı kazanan İsviçre'nin en değerli oyuncularından biriydi. O dönem Taraf'a yazdığım 'Nijerya'dan Akılda Kalanlar' başlıklı yazıda Ben Khalifa'nın taliplileri olarak Arsenal, Barcelona ve Milan'ı not düşüp transferin Ocak ayında gerçekleşebileceğini belirtmiştim.

Ben Khalifa'nın transferi bitiren takım dün Wolfsburg oldu ve Grasshoppers'a ödediği bonservis bedeli sadece 1.6 milyon avro. Harika bir transfer. Galatasaray da +2 kontenjanından kelli iki genç oyuncu ararken Ben Khalifa ağa takılsaydı da biz de moonwalk yapsaydık diye düşünmedim değil. Geçen sene İsviçre Süper Ligi'nde düzenli oynamış, 18 yaşında, her yerinden yetenek fışkıran bu adamı bu kadar ucuza kapatmak çok başarılı bir iş.

Turnuvadan aklıma yazdığım üç-dört ismin de son durumlarına bir bakalım aklıma gelmişken;

Iker Muniain: 92 jenerasyonunun en gözde oyuncusu açık ara. Daha turnuvaya geldiğinde bütün gözler üstündeydi, zaten Bilbao ile La Liga'da forma giymeye başlamıştı bile. İspanyol Messi diyorlar adama ki alt jenerasyonlardan mevcut milli takıma dahil olacak en önemli adam gibi gözüküyor şimdiden. Bu sezon acayip de bir gol atmıştı, takımı hatırlayamadım ama bulup izleyin. Adam olacak çocuk değil adamlarla oynayan çocuk. Müthiş hakikaten...

2009'da Nijerya'da düzenlenen U17 Dünya
Kupası'nın gol kralı (5) Sani Emmauel
Neymar: Aynı jenerasyonun bir başka yıldızı Neymar. Onun adı da duyulur duyulmaz transfer dedikodusuna karışanlardan. Chelsea istiyor onu ve daha ilk teklifte 25 milyon avroyu gözden çıkardılar. Atletico Madrid'in Kun Agüero transferinde yaptığı gibi erken riske girip piyasası şişmeden kadroya katmak istiyorlar. Ben düzenli izlemedim ama Alper Öcal aka Lambuja bu arkadaşla ilgili bilgi verecektir bizlere.

Sani Emmanuel: Nijerya'nın Semih Şentürk'üydü bu adam. Kenardan gelerek attığı beş golle kulübeden gol kralı oldu. Gol vuruşları gerçekten etkileyiciydi. İşin ilginç tarafı Emmanuel bu turnuva öncesinde milli formayı hiç giymemişti. Şimdi kontrol ettim, hâlâ İsveç'in My People FC kulübünde forma giyiyor. Nijerya U19 takımına terfi etmiş ve 4 maçta 2 golü var. +2 kontenjanına oyuncu bakan Süper Lig takımları için biçilmiş kaftan.

Bienvenue Basala-Mazana: Turnuvaya damga vuran Almanya sağ kanadında bek oynayan, fiziği ve dinamizmiyle oyunda fark yaratan bir oyuncuydu Basala. Geçen seneyi Köln'ün U19 ve Amatör takımlarında geçirdi, bu sene ise Taner Yalçın ile birlikte Bundesliga sahnesine adım atacak gibi. Fenerbahçe ile oynanan hazırlık maçında harika oynamıştı. Köln'den koparmak zor ama takip etmekte fayda var...

Üç Büyüklerin 15+ Yıllık Transfer Bilançoları

Transfermarkt.de sitesi daha çok oyunculara biçtiği değerler ve bu değerlerin toplamları üstünden kadroları karşılaştırmak için kullanılıyor. Aslında bunun çok daha ötesinde, başarılı bir site. Arşiv kültürü sıfır olan Türkiye futbol geleneği adına muazzam bir kaynak. Keşke benzer bir site Türkiye içinde oluşturulabilse de Türk futbolu hakkındaki verilere daha kolay ulaşabilsek...

Siteyi kurcalarken bulduğum verilerden birisi de kulüplerin transfer bilançoları. Türkiye Ligi'yle ilgili transfer verileri 94/95 sezonuna kadar uzandığından son 15+1 sezonu kapsayan bu bilançolar aslında kulüplerin transfer gelenekleri ve strateji değişimleri hakkında önemli. Elbette Türkiye kaynaklı olmayan bir sitede transfer bedellerinde belli sapmalar olacaktır ancak toplamda gerçeğe yakın bir sonuç ortaya çıkıyor bana göre.



Beşiktaş

Transfer Harcamaları: 152.2 milyon avro
Transfer Gelirleri: 51 milyon avro
Bilanço: -101.2 milyon avro
Ortalama Harcama: 6.32 milyon avro




Fenerbahçe

Transfer Harcamaları:  220.2 milyon avro
Transfer Gelirleri: 63.7 milyon avro
Bilanço: -156.5 milyon avro
Ortalama Harcama: 9.2 milyon avro





Galatasaray

Transfer Harcamaları: 138.8 milyon avro
Transfer Gelirleri: 85.6 milyon avro
Bilanço: -53.2 milyon avro
Ortalama Harcama: 2.95 milyon avro

Mesut Özil, Hatem Ben Arfa & Elano

2010 Dünya Kupası'nın en çok yaradığı oyuncuların başına Mesut Özil'i yazarım ben. Thomas Müller çok büyük bir etki bıraktı ama Mesut'un durumu biraz daha farklı ve tam da kariyerinde sıçrama yapacakken kendisini bir anda en üst sınıfın ilgi alanında buldu. 2011 yazında sözleşmesi bitiyor ve Werder Bremen'in eli bu açıdan çok zayıf. Zaten Schalke 04'ten de "Bosman öncesi son çıkış" yöntemiyle ayrılarak gelmişti Bremen'e.

Manchester City'nin yanı sıra Chelsea, Barcelona ve Real Madrid gibi takımların da ismi geçiyor. Barça Fabregas'ı Arsenal'den koparmazsa Mesut'a yönelecek. Madrid ve Chelsea'nin ilgisinin ne düzeyde olduğu muamma ama City de bir ton para saçarken 20 milyon avroya rahatlıkla koparabileceği, 21 yaşındaki Mesut'a muhakkak salça olacaktır.

23 yaşındaki Hatem Ben Arfa 17'si ilk 11
olmak üzere 29 Ligue 1 maçında forma giydi.
Werder Bremen'in Mesut'un yerine düşündüğü isim ise Hatem Ben Arfa. Lyon'dayken yıldız adayıydı bu adam, Karim Benzema'nın ekürisiyken piyasası da ondan aşağı değildi. Fakat yeteneğiyle paralel bir etki bırakamadı sahada, Lyon sisteminin temel parçası olamadı. Arsene Wenger, Samir Nasri'yi Arsenal'e getirince Marsilya onun boşluğunu Ben Arfa'yla doldurmak ve birkaç sene sonra onu da Ada'ya pazarlamayı düşünüyordu ancak burada da sıçrama yapabildiğini söylemek zor. 23 yaş da sadece yetenek referansıyla en büyük vitrine çıkmak için fazla geç, takımlar net bir performans görmek istiyor.

Bremen de tam bu işin kulübü aslında. Benzer durumdaki Diego'yu Porto'dan 5 milyon avroya alıp Juventus'a 24 milyon avroya sattı. Yerine koyduğu Mesut Özil de benzer bir sıçrama gösterdi. Sıradaki aday olarak Ben Arfa'yı görüyorlar. Fransız oyuncu da Bundesliga'ya gelmek istediğini söylemiş. İşte burada ilginç bir ayrıntı var. Bundesliga'ya gitmek istediğini açıklayan oyuncu L'Equipe'e göre Galatasaray'a gelmeyi reddetmiş. (Pas Jesus Almeyda'dan) 12 milyon avroya Marsilya'ya geçen oyuncunun muhtemel bonservis bedeli 7-8 milyon avrodan aşağı olmaz ki Galatasaray'ın bir ofansif orta sahaya yatırım yapma ihtimali ancak Elano'nun gidişiyle mümkün.

Elano'yla ilgili transfer söylentilerinin merkezi İtalya. Özellikle Juventus'un ona çok ciddi bir ilgisi olduğu, 12 milyon avro civarında bir bonservis bedelini gözden çıkardığı yönünde haberler 15 gün önceye kadar ağırlıktaydı ama şimdilik sesi soluğu kesildi. Yine de Ben Arfa haberi de denkleme eklersek pek de kalıcı olmayacağı, gelen en iyi teklifte gönderileceği varsayılabilir. Galatasaray'daki en önemli soru işareti şimdilik bu ve Mesut Özil'den başlayan bu zincir Elano'ya, Galatasaray'a kadar uzanabilir...

Avrupa'nın Katarları

Avrupa'da liglerin dağılımına tepeye muhakkak İngiltere, İspanya, İtalya, Almanya ve Fransa beşlisi yazılır. Üst düzey bütün oyuncuların yolu buradan geçer, buradan yetişir. Geri kalan bütün ligler de bu beş lige göre konumlanıyor. Büyük beşliye oyuncu pazarlayan ve üst sınıf futbolcuların yetişme kaynağı olan, hatta beş büyüklerden Fransa'nın da dahil olduğu Portekiz, Hollanda grubu. Ada'yı besleyen İskandinav ligleri ve İskoçya, Almanya'yı besleyen eski Çekoslovakya ve Yugoslavya bölgesi de bu sınıfın yan kolları olarak görülebilir. Fakat bu zincirinin altında değil de yanında yer bulan, güçlü bir sermayenin bulunduğu ancak yeni gelenekleri sebebiyle kendini bu sistemin ne altında ne de üstünde yer bulabilen dört farklı lig ve ülke var: Rusya, Yunanistan, Ukrayna ve Türkiye...

Bu üç ligin mevcut yapısında ülkenin futbolu farklı bir sektör olarak tanımlayıp diğer liglere göre daha serbest bir finans denetimi sağlamasının büyük payı var. Herhangi bir sınırlamaya maruz kalmadan, mevcut bütçesinin çok üstünde harcamalar yapıp para saçabilme imkanına kavuşan takımlar kariyer hedeflerinden sapan oyuncuları kandırabilme şansına sahip oluyorlar. 2000 yılında Galatasaray'ın kaydettiği aşamayla bambaşka bir boyuta taşınan Türkiye içindeki rekabet de benzer bir kimliğe sahip. Rusya ve Ukrayna'nın çıkışı daha geç olsa da onlar direkt olarak futbol dışı paralarla dönüyor. Sebebi ne olursa olsun, işler sistemde yer almayan büyük bütçeli bu kulüpler dikkatli olmazlarsa kendilerini bir anda büyük beşlinin çöp kutusu olarak bulabilirler. Bir diğer deyişle Avrupa'nın Katarları haline dönüşebilirler.

Aslına bakılırsa bu açıdan en sıkıntılı ülkelerden birisiyiz. Vahşi rekabetin yanına sınırlı yabancı kontenjanını yazınca oluşan hazır ve direkt katkı verecek oyuncu talebi ismi daha parlak oyuncuya, dolayısıyla CV'sinde daha büyük işler başarmış oyunculara kayıyor. Yalnız burada şöyle bir sorun var. Parasını verseniz dahi bu çapta oyuncuların beş büyük lig yerine Türkiye'ye gelmesi için ortaya konulacak geçerli argümanlar çok kısıtlı Bu sınıftaki oyuncular Türkiye'ye adım atıyorsa belli defoları olduğundan büyük beşlide var olmasının zor olduğunu da gösterir bu. İşte bu yüzden oyuncu seçimi çok ama çok kıymetli, belki de İngiltere, İspanya, İtalya ve Almanya gibi büyük tüketicilerden çok daha ince çalışması gerekiyor bu ülkelerin.

Bu açıdan Türkiye'de değişen bir refleks olduğunu görüyorum bu sene, özellikle Galatasaray ve Fenerbahçe'nin yöneldiği oyuncu profillerinde gözle görülür bir değişiklik var. Miroslav Stoch, Juan Pablo Pino ve Issier Dia. 20 ile 23 yaş arasındaki bu üç yabancı oyuncuya 3 ile 6.5 milyon avro arası bonservis bedeli ödeyen iki kulüp genelde daha hazır oyunculara yönelirlerdi. Oldukça şaşırtıcı ve umut verici bir gelişme bu. Peki yaş tek kriter mi arkadaşım, her genç iyi midir diye düşünenler olabilir. Bunun da haklılık payı var elbette ama bu hamleleri değerli kılan iki önemli husus var bana göre.
  • Araştırma denemesinde bulunmak ve ülke şartları içinde risk alabilmek
  • Kariyerinde yükseliş eğrisi devam eden oyunculara yatırım yapmak
Sırf şu denemeler bile atıl kalmaya mahkum olan, beş büyük ligden çıkma oyuncuların kariyerlerinin son döneminde sıcak parayı alıp emekliliklerini bekleyeceği bir lige dönüşmememiz adına etkileyici girişimler. Görünürde herkesin şikayetçi olduğu ancak aynı kişilerin oyuncular gelince birbiri ardına kuşkularını sıraladığı bir ortamda gerçekleşmiş bu transferlerin başarısı takımlarına yapacakları katkı kadar ligin saygınlığına da katkı yapacaktır. Bunların yanına şehir takımlarından gelen Ismael Sosa, Pele hamlelerini de yazabiliriz.
Rusya Ligi'nde değişen profilin
simge ismi Japon Keisuke Honda

Diğer ülkelerdeki mevcut görüntüye de değinerek "şimdilik" son verelim bu yazıya ancak bu ana fikirde devam eden yazılar blogda yer almaya devam edecektir.

Rusya: Kulüplerin özellikle de CSKA Moskova'nın hazır oyuncu pazarından genç ve potansiyelli oyunculara doğru kaymasıyla birlikte kafalardaki Rusya imajını yıkmaya doğru gidiyorlar. "Katar grubu"nun ağabeyi gibi gözükseler de yavaş yavaş kendilerine büyük liglere doğrudan satış yapan bir lig konumuna geçtiler. Krasic, Honda gibi oyuncuların sahneye ilk kez CSKA'da çıkması önemli göstergeler. Bu oyuncuların arkasını getirebilirlerse, ki çabalıyorlar, Avrupa futbolunun kenar mahallesi olmaktan çıkıp sisteme tam entegre olmuş, önemli bir lige dönüşebilirler.

Ukrayna: Son 10 yılda büyük yatırım gören Şahtar'ın önderliğinde Brezilya pazarına giren ve bugün Galatasaray'da forma giyen Elano'nun da yer aldığı birçok ismin çıkış noktası olarak farklılaşma noktasında önemli bir adım atmışlardı. Portekiz gibi bir çıkış noktası varken Güney Amerika pazarının çıkış noktalarından biri olmaları zor ama burada ufak bir nüans var ki Ukrayna kariyer eğrisi düşüşte oyunculara yönelme noktasında en sınıftaki en tutucu ülke.

Yunanistan: Bana kalırsa "Avrupa'nın Katarı" etiketine en yakın duran ülkelerden birisi Yunanistan. Olympiakos ve Panathinaikos önderliğinde yıllardır Premier Lig başta olmak üzere birçok ligden yüksek profilde oyuncu koparmaya çalışıyorlar ve bunun yan etkilerinden birisi son durağı Yunanistan olan birçok oyuncunun bu takımlarda birikmesi anlamına geliyor. Özellikle bu sezon Olympiakos'un yürüttüğü popülist transfer politikası bence Yunanistan Ligi için iyi bir imajdan çok tehlike vâdediyor...

Avatar: Son Hava Bükücü

Birçoğunuz CNBC-E ekranlarında rastlayıp şöyle bir göz atmıştır bu çizgi filme, benim ilk tanışmam da o şekilde oldu zaten. Ara ara izliyordum televizyondan ama hikayenin bütünlüğünü yakalayayım diye girişim İngilizcesinden hatmetmiştim Avatar'ı. Çok güzel kurgulanmış, izlemesi ve takip etmesi de bir o kadar zevkli bir yapım. Karakterler var, hikaye var, daha güzeli ortada bir evren var. Amerikalılardan beklenmeyecek düzeyde, Japon animesi tadı veren, güzel bir çizgi filmdi Avatar: The Last Airbender...

Gel gelelim, her başarılı ABD yapımı gibi kaymağını köküne kadar yemeye çalışıp film üçlemesi yapıldı serinin, zaten üç kitap/sezondan oluşuyordu seri de. Su, Toprak ve Ateş. Su kitabı zaten hikayenin oturtulduğu, birçok kritik bölümü içinde barındıran önemli bir sezon, muhtemelen kötü bir ilk film izleyeceğiz demiştim. Demez olaydım. Kötünün de kötüsü, iğrencin de iğrenci var.

Bir seri ne kadar katledilebilirse o kadar katledilmiş bu filmde. Zuko'nun hikayesini, onun Aang'le ilişkisini, Katara'nın ve Sokka'nın ne ayak olduğuna yer vermeyi bırakın, daha karakterlerin kim olduğu bile tanıtılmamış. Dümdüz bir oyunculuk, Aang diye karşımıza konan kel bir çocuk. Zuko'nun yanığı bile yoktu yahu neredeyse! Hintliyi Zuko diye yedirecekler. Delirdim desem yeri. Hiç adetim olmadığı halde gidip mısır ve içecek aldım, bari ikinci yarı oyalanırım diye.

Bu hikaye rezaletini de 3D ile taçlandırmışlar zaten. Ya da 2,1D mi demeliyim, bilemedim. 3D sahne sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi herhalde, idareten eklenmiş birkaç sahne dışında gözlüksüz de seyredebiliyordunuz filmi. Zaten ben ikinci yarı çıkarıp gözlüksüz devam ettim, en azından karanlıktan kurtuldum. Böyle kusar gibi oldu ama hakikaten hak ediyor. Tarihin en kötü seri uyarlaması diyorum ben. Seriyi izlemeden bu garabete uğrayanlara şunu demek isterim yalnız, film ne kadar kötüyse seri aslında o kadar iyi. Torrent'ten, Rapidshare'den, bir şekilde bulup izleyin. Güzelim seriye bu çamurun yapışıp kalmasını istemem...

Küçülürken Büyümeye Çalışmak & Galatasaray

Her futbol takımının belli bir maaş ve transfer bütçesi var, bunun sezondan sezona farklılık göstermesi, zaman zaman azaltılması da mümkün. Geçen sezon Fransa şampiyonu olan, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final gören Bordeaux'nun Avrupa kupaları dışında kalması sebebiyle transfer bütçesini "sıfır" olarak açıklaması ise tam da buna örnek.

Galatasaray da benzer bir yoldan geçiyor. Adnan Polat göreve geldiği günden bu yana agresif bir transfer politikası izledi ve çıtayı gittikçe yukarı taşıdı. Bu transferleri taraftar psikolojisiyle okuyarak sevinenlerin sayısı epey fazla olsa da beklentileri de yukarıya çeken bu transferlerin karşılığını Galatasaray alamamıştır, bu çok net. Galatasaray dört sezondur Şampiyonlar Ligi'ne katılamıyor, ligdeki son şampiyonluğu da 2007/08 sezonundaydı. İki senedir transfer sezonunu 10 milyon avronun üstünde eksiyle kapatan Galatasaray'da frene basıldı. Hem kadroyu mümkün olduğunca düzenlemek, hem de transfer bütçesini oluştururken dikkatli olmak şart.

Galatasaray'ın agresif transfer politikasının ilk ürünü Lincoln
Üç seneye yayabileceğimiz ve büyük ölçüde başarısız olan transfer politikasını düzeltme hareketinde şirket birleşmesinin de büyük payı var ancak bunu yaparken de şuursuzca küçülmemek gerekiyor. Maaş tavanı 3 milyon avroyu bulmuş, her sene 10-15 milyon avro bonservis bedeli ödeyip hiçbir şey kazanmayan yapıdan denk bir transfer bütçesine geçmek zor iş ve kadro kalitesinden taviz vermeden bunu gerçekleştirmek hakikaten zor.

Galatasaray'ın elini mali anlamda rahatlatacak üç oyuncu vardı sezon sonunda. Arda Turan, Kader Keita ve Elano. Bu üç oyuncudan bir ya da ikisinin gönderilip kadroyu yeniden yapılandırırken bu paranın kullanılacağını düşüncesi Mehmet Helvacı'nın açıklamalarının alt metinlerinden çıkarılabiliyordu. 4 Haziran tarihli Galatasaray'ın Transfer Bütçesi &Stratejisi yazımdan alıntı yapacak olursak;


Bu sebeple Keita'nın Al Sadd'a satışı pek de sürpriz sayılmaz. Yine olay taraftar algısı meselesine geliyor ama Al Sadd'ın 10 yılda bir gelecek cinsten teklifine Galatasaray'ın şu şartlarda hayır demesi imkansızdır. Göreve geldiğinden beri popülist bir transfer politikası izleyen Adnan Polat'ın elindeki en gösterişli adamı göndermesinin bir sebebi olsa gerek. Al Sadd, Keita için 8.2 milyon avro nakit para teklif etti, bunun da üzerine Lyon'a ödenecek yaklaşık 3 milyon avroyu bulan son taksiti de üstlenmeyi taahhüt etti. Keita'yı bu noktada tutmak ve tutmamak bir tercihti ama bence Adnan Polat'ın kendisiyle çelişerek verdiği bu karar Galatasaray'ın yararınadır.
Oyuncu             Bonservis           Yıllık Ücret
Kader Keita   8 milyon avro      2.2 milyon avro
Serdar Özkan      Yok               700 bin avro*
Pino                3 milyon avro      900 bin avro*

*Tahmini maç başı ücretler dahil

Bu sabah Juan Pablo Pino'nun transfer detayları borsaya bildirildi. Yukarıda verdiğim tabloda da görüldüğü üzere Monaco'ya ödenecek bonservis bedeli 3 milyon avro. Pino ise 600 bin avro garanti ücretin yanı sıra maç başına 10 bin avro kazanacak ki 30 maça çıksa yıllık ücreti 900 bin avroya gelir demek bu. İyi ya da kötü yorumu yapmadan önce şu tespiti yapmak gerekir ki Galatasaray kadroda ve maaş bütçesinde küçülmeye gidiyor. Keita'nın yerini doldurmaya çalışacak olan Serdar Özkan ve Pino'nun toplam yıllık ücretinin Keita'nınkinden daha az olması toplamda bir karara işaret eder.

Bütçe olarak küçülmek de en az büyümek kadar zorlu bir iş, üstelik büyümenin getirdiği suni destekten de yoksun olunduğundan kulüp yönetimlerinin eli daha da zayıf oluyor. Üstelik konjonktür de buna çok müsait değil. Taraftarın şampiyonluk beklentisini bir kenara koysak bile ekonomik anlamda Türkiye Ligi şampiyonluğuna takımın şiddetle ihtiyacı var. Yayın ihalesi gelirlerinin neredeyse ikiye katlanması Süper Lig şampiyonluğunu daha değerli kılmasının yanı sıra bir önceki sene devreye giren ve ligin ekonomik anlamda en güçlü iki ekibi Galatasaray ve Fenerbahçe'nin henüz faydalanamadığı Şampiyonlar Ligi gelirlerine tek başına ortak olma piyangosu bu ikili arasındaki dengeyi bir anda bozabilir. Galatasaray ve Fenerbahçe bu açıdan gizli de bir yarış içinde aslında.

Kısaca özetlemek gerekirse (özet geç seslerini duyabiliyorum) Galatasaray hem kısa vadede bütçesini iyi ayarlamak, hem kadrosunu güçlendirmek hem de yeni stadyuma geçiş öncesinde taraftarın gönlünü hoş tutmak zorunda. İşlerin bu seneye birikmesinde yönetimin de payı ziyadesiyle büyük ama vay efendim niye Keita gider, 5 tane box to box lazım demeden önce Galatasaray şartlarını iyi okumak ve günlük hesaplardan kurtulmak gerekiyor. Başarısızlık öngörüsünde bulunulacaksa da önce kadronun şekillenmesini beklemek bence en doğrusu...

Serdar Özkan Üzerine

Yaklaşık iki senedir blog tutuyorum, Galatasaray üzerine de epey yazı yazmışımdır. Zaten beni daha 15 yaşında bir veletken yazmaya, araştırmaya, futbolla ilgilenmeye iten de Galatasaray sevgisidir temelde. Altyapıdan gelen oyuncularla ilgilenirdim çünkü Galatasaray pahalı yerli transfer yapamazdı ve iyi olmaya devam etmesi için doğru oyuncuları bulması gerekiyordu. Yabancı ligleri seyreder, yeni oyuncular keşfetmeye çalışırdım çünkü Galatasaray'ın iyi yabancılara ihtiyacı vardı. Ülke ve takım puanlarını takip ederdim çünkü o sıralamalar aynı zamanda Galatasaray'ın prestiji demekti... Uzatmayayım, bugün futbola dair ne birikimim varsa ucundan kıyısından hepsi Galatasaray'a bağlanır.

Taraftarlığın doğasında transferin etiketine bakmak yoktur derler bazen, ben katılmam buna. Sahiplendiğim takımın bugünü kadar geleceğini de düşünmek isterim, bunun üzerine kafa yorarım çünkü. Galatasaray Mario Jardel'i ve Serkan Aykut'u  almak için 40 milyon dolar harcadığında "Para mühim değil" dendiği için çilesini seneler boyu çekmedik mi? Benim Galatasarayımı o sahneden söküp alan bu para denen illet değil de nedir? Galatasaray bir gün tekrar altın çağına dönecekse, o sahnede tekrar yerini alacaksa bu kez daha sağlam temellerle, dersler alarak çıkmalıdır. Benim Galatasaray idealimde yatan budur ve yapılan transferler de bu idealin bir parçasıdır. Galatasaray 20 milyon avro verip büyük bir yıldızı getirse burada "Aynı fiyata satılabilir mi, ölü yatırım mı?" sorusunu soracak ilk kişi de benim, kimsenin beğenmediği Serdar Özkan'ı uygun şartlarda takıma getirip 23 yaşındaki birine ikinci bir şans tanınmasını isteyen de...

Başlığı Serdar Özkan'dan attım çünkü Haziran başında "Bir Yapılanma Hamlesi Olarak Serdar Özkan" başlıklı bir yazı yazdım. Yazının ana fikri aslında çok netti, olumlu ya da olumsuz bir fikir belirtmekten ziyade bir mantık yürütmeydi. Kadrosunda Harry Kewell, Arda Turan, Giovani dos Santos, Abdul Kader Keita, zorlanırsa Elano gibi kanat oyuncuları bulunduran bir takımın ilk transferlerinden birisi Serdar Özkan ise bu kanat rotasyonunun değiştirileceği anlamı taşır. Bu "bilinçli ya da bilinçsiz" bir yapılanma girişimidir, arkasının beklenmesi gerekir.

Türk futbolunda imajı Serdar Özkan kadar bozuk çok az oyuncu var. İbrahim Üzülmez, Sabri Sarıoğlu, belki biraz Cihan Haspolatlı... Bu oyuncular hakkında konuşmak her zaman tehlikelidir, zaten istikrarsız oyuncular olduklarından söylediğiniz her şey aleyhinizde delil olarak kullanılabilir. Bir çeşit mahalle baskısı yani. Kötü demek en kolayı ama "Ama..." deyip arkasını doldurmak yasak. Benim de zamanında çok atıp tuttuğum Sabri Sarıoğlu geçen sene takımın en iyilerindenmiş, ne gam.

"Yeteneği oyun zekasından önde giden her kanat oyuncusunun yaşadığı doğru zamanda pas, şut, dripling tercihi yapmakta zorlanır Serdar" demiştim transferin gerçekleştiği gün, bugün de farklı bir düşüncede değilim ama özgüveni bir miktar onarılmış bir Serdar'ın kafaca ona yakın bir Arda Turan'ın yanında Galatasaray'a faydalı olabileceğini söylemek ne zamandır beri suç, ne zamandan beri aşağılık bir düşünce olmuş? Serdar Özkan'ın bu takımdan aldığı garanti para yıllık 1 milyon TL... Neredeyse altyapıdan çıkan çocuklarla aynı parayı almayı göze alarak buraya gelmeyi kabul eden, milli takım, Şampiyonlar Ligi görmüş, 60 küsür TSL maçına çıkmış bir kanat oyuncusunu Galatasaray niye almamalıdır? Adı Serdar Özkan olduğu için mi? Benim de bir şekilde dahil olduğum, kendini futbol otoritesi gören insanların birçoğu onu mimledi diye mi?

Serdar Özkan başarılı olabilir, olmayabilir o ayrı bir mesele. Onun başarısız olma durumu dahi Galatasaray için alınabilir bir risk ve takımı rotasından saptıracak kadar merkeze konan bir oyuncu değil. Frank Rijkaard istemiştir, şartlar uygundur ve alınmıştır. Bu oyuncuya bir şans verildiğini, sabretmek gerektiğini hatırlatmak da küfür değildir. İsteyen beğenmez elbette, ben de denemeye değer bulabilirim, bu iki görüş de birbirini bağlamaz lakin esas arıza farklı görüşteki adamı gerçekten 'aşağılıkça' şekilde itham etmekte... Sırf şunu dedik diye yönetimin adamı da olduk, aşağılık da ama ben kendi fikirlerimi, görüşlerimi yazabildiğim için bu blogu tutuyorum ve bu noktada kimseye hesap vermek ya da şirin gözükmek durumunda değilim. Olmayacağım da... Burası Uğur'un ya da yine aynı çocukluk döneminden kalma takma isimle pclion'un blogudur, fikirlerinin toplandığı yerdir. Eskiden forumlarda ayrı ayrı okunurdu, şimdi bir arada toplanıyor, tek farkı da odur.

Fikirlerime karşı çıkılması, doğru düzgün bir dille bana karşıt görüş belirtilmesi aslında benim hoşuma gider, en çok istediğim şeylerden birisidir burada. Tartışmak benim için de yeni bir bakış açısı oluşturmak demek. Buna açık olduğumu da her fırsatta ifade ettim, farklı bir fikir/görüş belirtene özel olarak teşekkür etmişliğim de çoktur ama hasbelkader göz önünde olduk diye beni bir objeymişim gibi yermeye, arkamdan laf çevirmeye kalkanlara ise allah akıl fikir versin derim. Çünkü bir insan karşısındakinin anladığı kadarını anlatabilir sadece. İki sene boyunca kendimce yazdığım, anlatmaya çalıştığım bir şeyleri kendi kafasına göre bir şeylere yorup "Sağdan soldan duyduklarımla harmanladıydım ben" diyenlerin de, sağdan soldan konuşanların da cehennemin dibine kadar yolu var.

Serdar Özkan üzerine dedik ama daha çok blog üzerine oldu. Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali. Anlayana...

Aslantepe Ziyareti

Bugün Türk Telekom Arena'nın basına tanıtılması amacıyla bir gezi düzenlenmiş, ben de bunu fırsat bilip her gün yanından geçip iç geçirdiğim stadyuma ayak basayım dedim. Ekonomi gazetecilerine yönelik, bana kalırsa büyük ölçüde yüzeysel bir tanıtım oldu, zaten hedef kitlenin de bizim gibi her gün yeni fotoğraf var mı diye kontrol eden Galatasaraylılar olduğunu sanmıyorum. Yine de benim adıma güzel bir deneyimdi tabii.

Gidince de boş durmayıp Coşkun Peküstün'ü bulmuşken merak ettiğim birkaç konuyu sordum. Kısaca özetlemek gerekirse;

*Çatının montajı zaten bildiğimiz gibi 2011 yazında Galatasaray tarafından üstlenilecek. Stadyumu 29 Ekim'de kulüp teslim alıyor ancak açılır/kapanır çatının montajının 2011 yazında yapılabilmesi için rayların hazırlanması gerekiyor, bu da ihale kapsamında yer almıyor. Kulüp bu problemi yakında çözecekmiş.

*Forumlarda tepki toplayan koltukların seçim nedeni olarak bütünlüğü gösterdi Coşkun bey. Tribünlerdeki koltukların aynı olmasını istedikleri, bu koltukların da gayet makul olduğunu söyledi. Sadece koltuğun arkasındaki demir aksamın gözükmesinin hoş olmayan bir detay olarak söylenebileceğini, bunun ise stadyumun görüntüsünü bozmayacağını belirtti.

*Son olarak kombine fiyatlarını da öğrenmeye çalıştım (çalıştık). Kendi alanı olmadığını da not düşerek fiyatların belirlendiğini, mevcut Ali Sami Yen kombineleri civarında olacağını söyledi.

Bunun dışındaki detaylar zaten internet sitelerine düşmüş durumda ve bilindik şeyler. Daha fazla detay isteyen varsa Aslantepe.biz sitesine bir göz atsın derim...

Galatasaray 0-1 Fenerbahçe

 Maçın gidişatından bağımsız skorların çıktığı maçlar futbolun içinde hep olmuştur, olacaktır da. Kazanan takımın üstündeki forma çubuklu olduğu için yeni bir travma hissi yaratabilir bu maç ama taraftarlıktan gelen üzüntüyü bir kenara koyarsak ben bu maçı farklı bir kefeye koymak lazım derim. Fenerbahçe, mevcut şartlardan galibiyet çıkartarak kendi içinde başarılı bir sonuca imza atsa da bugünkü Fenerbahçe, ligde izleyeceğimiz takımdan çok farklı. Galatasaray'ın oyunu ise özellikle kulübeden getirilecek katkının ne olacağını öngörmek adına birçok önemli sonucu da içinde barındırıyor.

Lorik Cana ve Miroslav Stoch
Öncelikle kırmızı karta kadar olan bölümdeki Galatasaray kimliğini ben Frank Rijkaard başa geldiğinden bugüne hiç görmemiştim. Galatasaraylı futbolcular top rakipteyken agresifler ve geçen seneki gibi edilgen değiller. Rakibi bozmak için çaba harcıyorlar ki bunu görmek bile bence önemli bir gelişme. Takımdaki tek yabancının yeni transfer Lorik Cana olması bu takımın sezon boyunca sahada olacak en fazla 4-5 oyuncu barındırdığını düşünürsek oynanan oyunun kalitesi bence Galatasaray için umut vericidir. Birçoklarının 'bidon' beklentisi olan Serdar Özkan'ından yumuşaklığına dem vurulan Mehmet Batdal'a kadar birçok yeni parça bence sahanın iyileri arasındaydı. Fakat hepsinden önemlisi Arda Turan'ın kendini toparlama sürecine sokmuş olması belki de...

Geçen sezonun başından itibaren üstüne giydirilen Bülent Korkmaz-Metin Oktay karışımı elbise sebebiyle daralan, yönetim odaklı, tepkisel tribünün de hedefi olunca Galatasaray kariyeri bitme noktasına gelen Arda, kendini yavaş yavaş buluyor, daha doğrusu yüzünü tekrar saha içine çeviriyor gibi. Kilo vermiş ve oyun iştahını tekrar kazanmış. Son dakikada kafayı içeri vursa maç değişecekti, olmadı. Bugün cepheden kullandığı serbest vuruşlar da ayrıca not edilmeli ki bunun bir çalışma ürünü olduğunu tespit etmek için kahin olmaya gerek yok.

Galatasaray'ın geçen sezonun üstüne çıkacağı bence bariz, üstelik oynanmamış üç taşı daha var Galatasaray'ın. Bu taşlardan birisi Lorik Cana'nın önüne konmalı ki çalışmaların bu yönde olduğunu biliyoruz. En azından 'olmayan' isimler beni tatmin edecek cinsten. Bugün hanesine koca bir eksi yazdığım Mustafa Sarp'ın yerini alacak üst düzey bir orta saha Galatasaray'ı iki gömlek yukarı çıkarır. Bu transferin isabetli olması gerekiyor ama, o net bir şekilde gözüktü maç boyu.

Fenerbahçe'ye gelirsek... Selçuk'un atılışı sonrası arkaya yaslanacakları belliydi, golü de bulduktan sonra bunu yapmaları kadar da doğal bir şey yok. Aykut Kocaman, yaslanmadık demiş ama Fenerbahçe'nin maç boyunca Galatasaray yarı sahasına kaç kere geçtiği belli. Ayrıca yapılan transferler doğrultusunda bir çıkarım yapacaksak bunun en önemli öğesi hızlı, kaleye inen ve içeri kat eden, pırpır kanatlar üzerinden kurulacak bir hücum planıdır. Sol ağırlıklı olmak üzere sağda da oynayabilen Stoch'un yanına simetrik özelliklere sahip, yine hızıyla tanınan Dia'nın alınması bunu gösteriyor. Ortaya merkez forvet de gelmeden bu maçta ortaya konulan oyun bence gerçekten bir şey ifade etmiyor.

Müthiş bir moral motivasyon olacaktır elbette bu galibiyet, Şampiyonlar Ligi elemelerine kadar takımın üzerindeki stresi oldukça azaltacaktır. Fenerbahçe'nin ihtiyacı vardı bu galibiyete ve kalelerindeki pozisyonları bir şekilde savuşturmayı bildiler, tek gollerinin karşılığını aldılar. Bunun da hakkını vermek lazım tabii...

'Hazır Derbi'ye Doğru

Türkiye Ligi'ni NBA üstünden tanımlamaya kalkarsak diğer maçlar normal sezon karşılaşmasıysa Galatasaray-Fenerbahçe karşılaşmaları NBA Final Serisi maçına eşdeğer olur herhalde. Atmosferiyle, gerginliğiyle, ortaya konan ilgiyle... Bu zorlu sınavdan çakan ise rakibinin zaaflarına konsantre olmayı beceremeyen, tüm hamle insiyatiflerini rakibe verip kurbanlık koyun moduna geçen Galatasaray oluyor hep. Bu sebeple seyreltilmiş, hafif sulandırılmış bu derbi, Galatasaray için daha büyük önem taşıyor.

İki takım da kadrolarının ana parçalarını kullanamazken bu maçın anlamı daha çok yeni oyuncuların takım kamuoylarına kendilerine göstermesi olacak. Miroslav Stoch'un, Lorik Cana'nın, Mehmet Batdal'ın maçı bu daha çok... Bu da ülkemizde içi doldurulamayan hazırlık maçı kültürüne önemli bir katkı aslında. Hem Almanya'daki Türk futbolu ilgisine hizmet eden, hem de oyunculara farklı bir fırsat yaratan başarılı bir organizasyon. Kim hayata geçirmişse tebrik ederim kendi adıma, gelecek sezonlarda da arkası gelir umarım.

Maçın sonucu en azından transfer dönemindeki değişken psikolojiye önemli bir etki edecektir, bunun dışında çok abartılacak bir yönü yok ama derbi derbidir ve iki taraf da bu etkiyi kullanmak için elinden geleni yapacak. As takım da yokken kadro derinliği ön plana çıkacak bu maçta, bu da bence eksiklerini tolere edecek seçenekleri daha fazla olan Galatasaray'ı şanslı kılıyor. Üstelik geçen seneki kara deliğin yerine konacak Lorik Cana ve Musa Çağıran ikilisi var takımda. Kampın formda isimleri Serdar Özkan ve Mehmet Batdal da bu ortamda parlayabilecek isimler...

Fenerbahçe'nin arka alan zaafiyeti Lugano yokken iyiden iyiye ortaya çıktı. Bekir ve Bilica'nın sırıtmanın da ötesine geçtiği kesin. Ortada formda bir Emre Belözoğlu yokken savunma anlamında ortadan çatırdayan Fenerbahçe'nin hâlâ zamana ihtiyacı var. Zaten ön taraftaki kan değişimi henüz bitmiş değil ve Miroslav Stoch'lu, Dia'lı, yeni bir merkez forvetli takımı görmeden Fenerbahçe hakkında yorum yapmak güç. Bu açıdan Galatasaray daha komple bir takım. Maça da fazla yok zaten, hep beraber göreceğiz. Benim tahminim hafif dozdaki derbinin Galatasaray lehine gelişeceği...

Juan Pablo Pino & Galatasaray

Serdar Özkan'ın gelişi, Galatasaray'ın ön üçlünün sağı ve solunda büyük çapta bir operasyona girişeceğini açıkça gösteriyordu ve bugün açıklanan Juan Pablo Pino transferi bu değişimin son tuğlası olarak karşımızda duruyor. Pino'nun ismini bugün ilk kez duyuyor değiliz, Lorik Cana transferinden de önceye gidiyor adının anılışı, o günden beri de temcit pilavı gibi tekrarladığım şey Pino transferiyle bir riske girilecekse ters kanadında  onu dengeleyecek, performansından emin olduğumuz Harry Kewell'ın takımda kalmasıydı. Bu noktada sabah açıklanan sözleşme haberiyle yan yana yazınca Pino'nun gelişi artık daha bir anlamlı...

Abdul Kader Keita, geçen sezon birlikte hareket etmekte güçlük çeken Galatasaray'da bireysel olarak sivrilmeyi bilen adamlardan biriydi. Taraftarın da sevdiği bir oyuncunun gönderilmesi her zaman risklidir, arkasından gelen oyuncuya da büyük sorumluluk bindirir. Al Sadd'ın masaya koyduğu teklifi Galatasaray'ın reddetme şansı yokken kabul etmesi doğruydu ancak Pino'dan beklenenlerin arttığını da hesaba katmak gerekiyor.
23 yaşındaki Juan Pablo Pino, 3 kez Kolombiya,
23 kez de Kolombiya U-20 formasını giydi...

Juan Pablo Pino hakkında bildiklerim birkaç senelik, kulaktan dolma bilgilere dayanıyor, Mevlüt için birkaç kez Monaco'yu izlemiştim ama "Pino şöyle bir oyuncudur" diye ahkam kesecek kadar değil. Allahı var, futbol izleyen herkesin anlayabileceği saf bir yeteneği olduğunu görebilir. İki ayağını da kullanabilen, hızlı, topla dikine gidebilen, şut atabilen bir adam. Takip edenlere sordum, ters kanat dışında forvet hattında da görev yapabildiğini söylediler. İstatistikler yanıltabilir bu noktada ama şanssız bir kariyer başlangıcının ardından bu potansiyelini sahada gösterebildiği dönemler de olmuş, özellikle adını yavaş yavaş duyduğumuz 2008/09 sezonunun ikinci yarısında. O günden bu yana izini kaybetsek de son dönemde düzenli forma giyebildiğini kenara not düşerek Galatasaray'a dönelim.

Galatasaray Pino hamlesini yapmadan önce altını doldurmuştur bana göre, doğru ya da yanlış. Serdar Özkan sağ kanada küçümsenmeyecek bir alternatiftir, bu sezon forma şansı bulacağı da belli. Sol kanattan devşirilebilecek Arda Turan ve Harry Kewell olduğunu düşünürsek uçuk bir bonservis ödenmediği takdirde +2'si bol bir yabancı sistemi uygulanan Türkiye'de yatırım yapılabilecek türden bir adam Pino.

Ben bu tip yatırımları severim, bu cesaret ortaya konamadığı zaman gelen oyuncuların ücretleri de beklentiler de katlanıyor. Sekiz yabancının sekizi de Türkiye kamuoyunda kabul görmüş, son takımını Atlas gibi sırtında taşımış olması gerekmez. Fransız pazarından gelen adamlar da Galatasaray'a her daim yararlı olmuşlardır. Toplama vurduğumda alınabilecek bir risk olarak görsem de bunun adını risk yazıyorsak bunun sorumluluğunu da yönetim alacaktır. Pino'nun performansı beklenenin altında kalırsa Serdar Özkan, yönetimin kellesini teslim ettiği adam olacak.

Üniversitenin ilk yılında anlatılan klişe ötesi bir hikaye vardır. Hoca "Risk nedir?" diye sorar, öğrenci de boş kağıt verir, çıkar ve 100 alır. Galatasaray'ın bu sezonki transfer hikayesinin baş aktörü diğer oyuncular kim olursa olsun Pino olacak. Adnan Polat, Adnan Sezgin ve yönetim, Keita'yı gönderebilme cesaretini gösterdikten sonra kağıda "Juan Pablo Pino" yazdı. Alınacak not da sadece Pino'nun, teknik heyetin değil aynı zamanda yönetimin de kaderini çizebilir...

Galatasaray'ın Kewell'ı

Galatasaray 31 yaşında, uyum sürecine girmeyecek, forma giydiği iki sene boyunca takıma her şeyini vermiş, oyunu aklıyla oynamasını bilen bir oyuncuyu uygun şartlarda takıma kattı. Böyle bir adamın kalışını memnuniyetle karşılamak için ismin Harry Kewell olmasına gerek yok. Galatasaray çok doğru bir iş yaptı, işi inada bindirmeyip Kewell'ı takımda tutarak...

Süper Lig; 43 maç, 17 gol. Avrupa (elemeler hariç): 13 maç, 6 gol, Türkiye kupaları: 4 maç, 2 gol.

Harry Kewell'ın Galatasaray'da geçirdiği iki sezonda verdiği katkıyı sadece yukarıdaki rakamlar dahi yansıtır ama Kewell'ın Galatasaray kimliği içindeki konumu, saha içindeki duruşu ve iş ahlakıyla bunun çok daha ötesinde bir adam olduğunu bilmeyen yok. Evet, "Kewell Mania" durumu abartılı noktalara ulaşıyor olabilir, evet "Kız olsam verirdim" sığlığından öte bakmak lazım ama Harry Kewell bu yahu! Bize yeniden şarkılar söyleten adam... Kenarda otursun, yine de o formayı giysin denilecek adam. Taraftar olarak (kendi nezdimde) para, pul işlerine fazla karışıyoruz ama Kewell da çılgın bir sözleşmeye imza atmamışken şu durumu eleştirmek bence fazlasıyla yersizdir.

Kaldı ki Harry Kewell'ın Galatasaray kadrosundaki konumu soyut değil, somut olarak da önemli. Artık çift merkez forvetle oynayarak başarılı olmak mümkün değil, bu noktada başarılı bir forvetiniz olsa bile istikrarlı şekilde gol üretecek ikinci, üçüncü oyuncuları maça sokamıyorsanız uzun vadede büyük problem yaşıyorsunuz. Beşiktaş ve Fenerbahçe'de bu çok büyük bir sıkıntıdır mesela ama Galatasaray'da öndeki forvete skorer kimliğiyle destek olacak bir Kewell var. Herkes ondan beş kişiyi çalımlayıp içeri orta kesmesini bekliyor olabilir ama sağ taraftan gelip Baros'u ikileyecek oyuncu geçen sene yoktu. O bu işi soldan gelip yapabiliyor, çok da iyi beceriyor. Oyun içinde fazla topla oynamıyor oluşu hem kendini ekonomik kullanıyor oluşuyla hem de ikinci forvet rolüyle ilgili.

Öte yandan bugün, yarın açıklanacak (kabak tadı vermek üzere olsa da) bir Juan Pablo Pino transferi var. İtiraf edelim, Kader Keita kadar dominant bir oyuncu yokken ve 40 maç çıkarması ilk aşamada zor gözüken bir adamı tercih ediyorsanız arkasını da iyi doldurmalısınız. Bu noktada Serdar Özkan'ın yanına yazılacak bir Harry Kewell bence çok ama çok kıymetlidir. Kenarda dahi otursa... Galatasaray'a da, Kewell'a da hayırlı olsun.

Fotoğraf da Beşiktaş maçından, yüksek çözünürlükte olanını baya bir aradım. Şu adam gönderilir mi yahu!...

FB-GS Derbisinin Skorunu Bilene BONUS'tan Forma Hediye

Efendim, türlü bloglarda görmüşsünüzdür kampanyayı. Bilmeyenler için söyleyelim, Bonus'un 21 Temmuz'daki Galatasaray-Fenerbahçe hazırlık maçına özel olarak düzenlediği bu kampanyada maçın skorunu ve gollerini tahmin ediyorsunuz, ilk bilene istediği takımdan bir forma hediye ediliyor. Başka bloglarda başka skorlar tahmin edenleri de şanslarını arttırmaları için fırsattır, arka kapıdan girmek isteyenlere de açığız. :)

Bloga kısa bir tatil almıştık, bugün biraz arayı kapatırız. Ders çalışırken (evet, okula gidiyorum) daha fazla yazı yazma geleneğini bozmayıp gün içinde çeşitli blog yazıları görebilirsiniz gün içinde. Göremezseniz de takdir edin diye söylüyorum. Evet...

Örnek Tahmin:
Galatasaray: 5-1 :Fenerbahçe
Ribery

Fenerbahçe 4-0: Galatasaray
Anelka

*Tek golü bilmeniz yetiyor bu arada, kural kitapçığını okumadan olaya girmişiz. Bütün golleri yazmanıza gerek yok...

GS Bonus - http://www.facebook.com/gsbonus
FB Bonus - http://www.facebook.com/FenerbahceBonus

Futbol Tutkusu: İspanya-Almanya

Mustafa Özdemir'in gerçekleştirdiği "Futbol Tutkusu, Avrupa Yolcusu" projesini biliyorsunuz. Mustafa'nın yorgunluğa yenik düşmesi ve hastalanması üzerine yarım kalan projeyi bir başka okuyucumuz Kerem Akbaş devam ettirmiş, İspanya'ya kupayı getiren maç olan Almanya yarı final karşılaşmasını yerinde izlemiş ve bizler için yazmış. Kendisi aynı zamanda Sihirli Krampon Blog'un yazarı ve Radyospor'daki BlogFutbol programının hazırlayıcılarından. Buyrunuz...
Uçağım Barcelona havaalanına indiğinde tek düşündüğüm kendimi bir an önce otele atmak ve sonra yarı final heyecanını sokaklarda yaşamaktı. 2002 deneyiminden beyin hücrelerime kazınmış olan hatıralar aklıma geliyor İspanya - Almanya maçı beni oldukça heyecanlandırıyordu.

Sokaklarda ki coşkuyu bir an önce hissetmek için kendimi La Rambla'ya attığımda hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Uruguay - Hollanda maçının başlamasına 2 saat vardı ve bulduğum ilk turist noktasına yaklaşıp "fanzone" nerede diye sordum ama görevli bana öyle bir şey olmadığını söyleyince yıkıldım. Sonra eşimle birlikte Barcelona sokaklarını keşfe çıktık. Ben bir yandan Gaudi'nin sihirli değneği ile dokunduğu binalara bakarken bir yandan da maçı izleyecek yer bulma telaşındaydım. Eşimi de kandırmanın yolu güzel bir barda Sangrida ısmarlamaktan geçiyordu.

Elimizde şehir hatirası gezerken, yorgunluğunda etkisiyle olacak eşim bir bar gösterdi ve içeri daldık. Neredeyse tamam mı turuncularan oluşan barda yaşlı bir adam Hollanda'yı tutmamız karşılığında bize yerini verebileceğini söyledi. Adama neden Hollanda diye sorduğumda anladım ki Suarez'in kaleci misali çıkardığı top sonrasında Urugay'ın yarı finalist olmasını kimse içine sindirememiş. İçkilerimizi söylemiş ortama yeni yeni ısınırken 18. dakikada Van Bronckhorst'un golü ile çılgınca sevinen bir kalabalığın içinde kaldık. Hemen arkamda oturan Hollanda'lı genç "bu sefer finalde kaybetmeyeceğiz" dedi. Turnuvanın en iyi oyunculardan biri olan Forlan'ın golü geldiğinde dakikalar 41'i gösteriyordu. Türkiye maçı izlerken gol yemişiz gibi hissettim o anda. Kimse sevinmiyor, biraz önce coşku ile sohbet ettiğimiz Hollandılar kendi dillerinde küfür savuruyorlardı.

İlk yarı sonunda içkilerimizi tazeledik ve çok uzun süre sonra ilk defa bir barda sigara içtim. İspanyollar ya da Katalanlar yasalarını bu konuda biraz gevşek tutmuşlar ama sigara bulmak zor bir iş. Hiç bir markette sigara satılmıyor. Belli yerlerde sigara otomatları var. Hatta pek çok barda içkinizi makinadan alırsanız daha az para ödüyorsunuz.

2. yarıda önceki maçlarda olduğu gibi vites yükselten Hollanda 70'te Sneijder ve 73'te Robben ile farkı ikiye çıkartınca eğlence başladı. 90+2' de gelen Uruguay golünden sonra kısa bir tedirginlik olsa da son düdükle birlikte bar sahibi ile birlikte Hollandalıların sevinci görülmeye değerdi. Bar sahibi sarışın bir teyzeydi. Kocalı Hollandalıymış. Bakalım pazar günü ne olacak dedi.

Yan masamızda oturan temiz yüzlü bir çiftle göz göze geldik ve konuşmaya başladık. Adı Joshua. Birleşik Devletlerden kalkmış İspanya turuna gelmiş. Tam bir futbol hastası. Türk olduğumu öğrenince Türk futboluna dair bildiklerini saymaya başladı. Hiddink, Beşiktaş, Quarezma, Hakan Şükür, Guiza, Fenerbahçe ve Galatasaray bildikleri. ABD'nin 2. turda elenmesi içinse "Buralara gelmek bile güzel ileride daha olacağız." dedi. Futbolla bu kadar ilgili birini bulmuşken dev ekranda toplu maç izlenebilecek bir yer gördün mü diye sordum. Söyledikleri çarpıcıydı. "Milli takım burada insanların umrunda değil. Madrid'te 5000, 10000 kişilik gruplar halinde insanlar maç seyrediyor ama burası Katalunya ve milli takımları Barcelona."

Hediyelik eşya dükkanlarına ve insanların giydiklerine bakınca Joshua'nın söylediklerinin ne kadar doğru olduğu anlaşılıyor. Herkesin üstünde bordo-mavi sarı yakalı yeni sezon formaları ve sırtlarında ya Messi ya da David Villa yazısı. Ertesi gün maçı birlikte izlemek için Joshua ile sözleştik ve kendimizi yine sokaklara attık.

Ertesi gün ortalık biraz daha sarı kırmızıya dönmüştü. İspanya formalı insanlar, ispanya bayrağını pelerin yapmış süper kahramanlar artmıştı. Joshua ile sözleştiğimiz metro istasyonunun 4 tane çıkışı varmış. Belki barda karşılaşırız diye kendimizi pubların olduğu yere attık. Güzel de bir yer bulduk. Biraz daha geç kalsak maçı izleyemeyecektik.

5 Alman kız, 300 İspanyol ve 2 Türk başladık maçı izlemeye. Eşime bak bu Beşiktaş'ın eski teknik direktörü, bak bu da Fenerbahçe'nin eski teknik direktörü dedim. Futboldan ortalama bir bayan kadar anlayan eşim "Nasıl yani bizimkiler bunları mı kovmuş? Peki yerine kimleri almışlar ? " diye sordu. Mevzu derin olduğu için fazla eşelemeden maçı izlemeye koyulduk.

Macar hakem Kassai düdüğünü maçı başlatmak için çaldı ve bir sonraki faul düdüğünü 20-25 dakika sonra çaldı. Maçın hemen başında Villa'nın girdiği pozisyon barı çalkaladı. Anlamakta zorlandığım tek şey sadece 2 elemanla o kadar kişiye nasıl hizmet ettikleriydi. Ama fazlada kafama takmadan maça döndüm. Müller'siz Almanlar girdikleri 1-2 pozisyonla bardaki Almanların varlığını bize hissettirseler de güzel ve ince oynayan Almanya'ya alışık olmadığım için gönlümün şampiyonu yaptım onları. Alman gibi başladığı turnuvanın sonuna doğru Türk gibi oynayan Mesut önümüzde kümelenmiş Almanların tek umut bağladığı oyuncuydu. İlk yarı sonunda Almanlar skordan, İspanyollar oyundan biz ise ortamdan memnunduk.

2. yarı oyunu rakip sahaya yıkan İspanyollar için eksik olan tek şey goldü. İlk yarıda girdiği bir pozisyonu kalenin üstünden dışarı yollayan Puyol, 2. yarıda kornerden gelen topu bu sefer ağlarla buluşturdu. Bir sevinç yumağının ortasında bulduk bir anda kendimizi. Futbolun birleştiriciliği bu olsa gerek. Herkes birbiriyle sarmaş dolaş maçın bitmesini beklemeye başladı. 2 Barcelona'lı oyuncunun iş birliğinden gelen golün coşkunun bu kadar fazla olmasında rolü vardı kuşkusuz. 81. dakikada oyundan Villa'nın çıkması bardakiler tarafından protesto edildi. Oyunu dengelemek için saldıran Almanların geride bıraktığı geniş alanı kullanan Pedro bencillik hastalığına yakalanınca Del Bosque ipini çekti ve Pedro'yu oyundan aldı. 18 şutun 7 tanesinin kaleyi bulduğu maçta sadece 16 faul olması oyunun kalitesini ortaya koyan önemli bir etkendi. Topun 76 dakika oyunda kalması da başka bir kalite göstergesi. 1031 isabetli pas sayısı ile turnuvanın en yüksek sayısına yine bu maçta ulaşıldı. Ayrıca bir ayrıntı İspanya gol atmadan önceki içki fiyatı ile golden sonraki içki fiyatında fark var. 1 gol fiyatları %10 yukarı çekiyor.

Kassai'nin son düdüğü sonrası kendimizi "Viva Espana" diye bağırarak dışarı attık. İşte o anda Dünya Kupası'nın varlığını hissettim. Ancak yine de sokaktaki 100 İspanyol taraftardan 90 tanesi bizim gibi turist. La Rambla bizim İstiklal caddesi gibi hemen soluğu orada aldık. Sadece bir kameralı bir kutlama olmasıda ilginçti. Türkiye'de olsa tüm kanalların kameraları İstiklal'i kuşatırdı. Bizdekine göre sönük de olsa güzel bir atmosferdi. O gece tatili biraz daha uzatıp finali izlemek için kalsam mı diye çok düşündüm ama şeytana uymadım.

Katalonya'da bir garip yarı finaldi. Turistlerce kurtarılan bir yarı final gecesi. Cnn+ 'ta ertesi gün İspanya'nın çeşitli yerlerinden sevinç gösterilerini izlediğimde Barcelona'daki kutlamaların sönük kaldığına bir kez daha emin oldum.
Related Posts with Thumbnails