Yoldaki Orta Saha: Musa Çağıran

Galatasaray'a transfer olduğu günden beri merak edilen oyunculardan birisi Musa Çağıran. Altı ay sonra Galatasaray'a gelecek genç bir oyuncunun merak edilmesi doğal elbette ama takımda onun bölgesinde oynayan oyuncular istikrarlı biçimde nal toplayınca onun ne durumda olduğu, acaba devre arasında takıma gelse katkı verip vermeyeceği insanların daha da ilgi çekici oluyor. İzmir'de oturan ve genç oyuncular konusundaki görüşlerine çok güvendiğim bir arkadaşım olan Burak Beşinci, kendisini canlı izleme fırsatı buldu. Bütün mevkiler için geçerli belki ama defans ve defansif orta saha oyuncularını stadyumda izlemenin daha önemli olduğunu düşünürüm hep, bu açıdan oyuncuyu izleyen birilerinden görüş almak önemli. Bu sebeple Burak'ın bloga bu konuyla ilgili bir yazı yazmasını istedim. Onun yazısı hemen aşağıda, onu okuduktan sonra ben de bir şeyler ekleyeceğim tabii ki.
Kendimde dahil tanıdığım bir çok Galatasaray'lı da şunu görüyorum.
Lig (veya takım) fark etmeksizin izlediğimiz maçlarda gözümüz ister istemez merkezde yer alan orta saha oyuncularına takılı kalıyor. Bunun sebebi takımda bulunmayan (10 yıldır) oyunu iki yönlü oynayabilen oyuncunun takım içinde yer almıyor veya devşirme işleminin başarısız olması denebilir rahatlıkla. (Elano'dan merkez orta saha yaratma)

Bu tip bir talep olup bunun üstüne genç bir orta saha oyuncusunu takıma kazandırılınca ister istemez 90 doğumlu bu orta saha oyunucusunu merak eder duruma geldik. Musa öyle sanıldığı üzere 'box-to-box' tarzı bir oyuncu profiline ulaşmış bir oyuncu değil. Musa savunmadan orta sahaya devşirilmiş bir oyuncu, box-to-box oyuncuların geçmiş kariyerlerinde yazan olmazsa olmaz ise 'forvet ve forvet arkası olarak başlayan'cümlesidir. Okan,Emre,Suat gibi...

Musa'nın yaratıcı özellikleri özellikle top ayağında olduğunda vasatın biraz üstünde yer alır, çabuk karar verilmesi gereken üçüncü bölgelerden pasla çıkabilecek oyun görüşü yoktur veya rakibin sıkı bir presi karşısında bileklerini konuştup rakiplerini ekarte edebilecek becerileriside bulunmamaktadır. İkinci bölgede kendisini boşa çıkartıp top alır ve doğru yere pasını aktarmaya çalışan görev adamıdır. Rakip kaleye hucum yapıldığı sıradaki dönen ikinci topları tamamlama beceresi istatistiklerede yansımıştır zaten. Musa öz güveni yüksek bir oyuncu maçın skoru'nun,onun futboluna olumlu veya olumsuz yansıması yoktur, bildiğini oynamaya çalışır.

Musa'nın savunma özellikleri için çok iyi şeyler söylemem gerekir, sonuçta savunma bölgesinden devşirme bir orta saha. İmza atmadan önceki savunma yönü nasıldı izlemediğim için bilmiyorum ama Musa'nın savunma anlayışını (imzadan sonra değişmemişse eğer) yetersiz buldum diyebilirim (veya isteksiz). Rakibe pres yapan oyuncu tipi değil, doğal olarak da ikili mücadele anlamında çata çat bir savaşı olmuyor. Rakip ataklarda rakibin cmf'si atağa çıktısa onunla gelmiyor pek.

Musa'nın transfer olduktan sonraki iddalı açıklamaları sonrası taraftarlarda ona karşı ister istemez bir büyük bir beklenti oluştu. Kişisel fikrim Musa'yı söylediklerine fazla kulak asmadan onun zamana ihtiyacı olduğunu bilip beklentilerimizi düşürmemiz gerektiğidir. Beklentilerin düşüklüğü karşısında Musa daha az baskı hissedip gelişimini daha çabuk ve hasarsız tamamlayabilir.

Genel olarak transfer politikamız hakkında olumlu düşünüyorum (G.Gönül'ü kaptırma sonrası oluşan), bu tarz genç transferler her zaman yapılmalıdır tutar veya tutmaz önemli değil. Bu transfer polikasının alt yapıda daha fazla olması gerektiğini düşünüyorum, bu yüzden Derks'in sezon sonu oyuncu raporları yöneticiler tarafında ciddiye alınmalıdır. Aynı Barca'nın yaptığı gibi bütçemizin bir kısmını alt yapıya ayırıp 433 sistemine uygun niteliklere sahip olabilecek oyuncuları 8-14 yaş aralığında keşfedip akademiye kazandırıp eğitimini alt yaşlarda vermek gerekir.

not:Uğur'un izlerken bildiği Musa 92 doğumlu idi,92'li olduğunu düşünerek yazılan yazı ile 90' doğumlu olduğunu bilerek yazılan yazı da ister istemez negatif farklılıklar olabilir.

Gördüğünüz gibi Burak pek de pembe bir tablo çizmemiş, yani gelecek ve Galatasaray orta sahasını kurtaracak beklentisi içine girmenin mantıksız olduğunun altını çizmiş fakat Musa'yı şu kadro yapısında değerli bir rol oyuncusu kılabilecek detaylar da mevcut yazısında. Benim televizyondan izlediğim maçlarda en çok dikkatimi çeken ikinci topları iyi toparlaması ve hava hakimiyetiyle duran toplarda bir tehlike unsuru olarak öne çıkabilmesi. Bu özellikler belki çok mühim gözükmeyebilir ama iyi baskı kuran bir takım için hayat kurtaran detaylardır. Özellikle dönen topları alabilmek baskıyı devam ettirmek adına çok önemli ve Galatasaray'ın mevcut orta sahasında bu sezgiye sahip bir allahın kulu yok desem abartmış olmam herhalde. Dünkü Fenerbahçe maçında tribünde ilk serzenişi "Şu dönen topları biri alsın artık ya!" şeklinde olan bendeniz için elbette etkileyici bir oyuncu bu açıdan Musa. Duran toplarda da bir tehdide dönüşebiliyor olması makul ve oturaklı bir kadro yapısında 5+ gol bulabilecek, 21 yaşında bir orta saha alternatifini Galatasaray'ın kazanıyor olması demek, bu bir.

İkincisi Musa Çağıran transferinin Burak'ın da vurguladığı, benim de blogda yer bulan her transfer yazısında değindiğim gibi bir transfer stratejisi çerçevesinde okunabilir olması. Ekstra özellikleri olan fakat piyasada henüz ismi parlatılmamış genç yetenekleri makul fiyatlara almak ve onlardan faydalanmak şu ortamda yapılabilecek belki de en akıllı yerli transfer hamlesidir. Tuncay Şanlı, Mehmet Topal ve Gökhan Gönül bu transferlerin en iyi örnekleri. Bunun dışında bir dönem faydalı olan İbrahim Akın da vardı, yine Altay'dan gelen ve Beşiktaş'a bir dönem iyi katkı yapmıştı fakat gerisini oyun ve kişi karakteri gereği getiremedi. Daha sonra Barış Özbek ve Serkan Çalık'la bu denendi Galatasaray'da ve Barış'tan bu sezona kadar ciddi bir verim alındı, bu bile yanılma riskini göze alarak transfer yapılmasını makul Musa Çağıran bu topluluğun yeni üyesi olabilme potansiyeline sahip gençlerden birisi ve şu an için Galatasaray adına yeterli olmasa dahi alınması akılcı bir işti. Hoş, şu haliyle bile Galatasaray'da şans bulabilirdi demekten kendimi alamıyorum.


Musa'yı merak edenler için durum böyle. Sezon sonunda bir değerlendirme daha yaparız yine. Diğer kiralık gençler hakkında da bir şeyler yazmak istiyorum fakat çok dikkat çekici gelişmeler olmadığını da belirtmem lazım. Galatasaray'a dönebilecek durumda olan birisi yok gibi gözüküyor şimdilik...

Kısa Vadeli Çözüm: Sabri Sarıoğlu

Dün Ali Sami Yen'de o kadar kötü bir takım izledik ki aslında ne söylesek faydası yok. Bunun bir kadro yapılanması problemi olduğu ortada ve bunu düzeltme, en azından hafifletme şansını da Harry Kewell ve Milan Baros'un sakatlıklarını Avrupa kupası maçları göz önünde bulundurularak giderme ihtiyacı sebebiyle harcadı Galatasaray. Devre arası transfer döneminde aktif olunmasına rağmen temel sorunlara eğilemedi yönetim, takımın eksikleriyle gelen oyuncular arasında eşleşen tek isim Lucas Neill'dı. Bu sebeple bence yakın tarihin en kötü orta sahasına ortalama bir oyuncu bile getirilememesi mevcut durumu hazırlayan en önemli stratejik hataydı. Hoş, şu takımda iki formda orta saha oyuncusu olsa hayallerdeki takım yine olmayacak. Ön taraftaki dağınıklık, defansta Servet Çetin'den başlayan savrukluk da çok ciddi problemler ve ana sorunla bir araya gelince sahaya yansıması çok daha güçlü oluyor ama gövdesi olmayan bir takımda sıra bu sorunlara bir türlü gelmiyor. Galatasaray'ın öncelikli halletmesi gereken sorun bu.

Galatasaray'ın artık alternatifleri tükendi, mevcut orta saha rotasyonunda hiçbir tercihin durumu kotarmaya yetmediğini tecrübe ettik. Ne Ayhan Akman ve Barış Özbek, ne Mehmet Topal ve Mustafa Sarp, Elano ya da oynadığı zaman Arda Turan'ın arkasını doldurmaya yetecek performansı gösteriyorlar, göstermeye yaklaşabiliyorlar. Galatasaray'ın bu sezon oynadığı en organize maç Dinamo Bükreş deplasmanıydı ve o maçın yıldızının 77 pasının 76'sını isabetli kullanan Mehmet Topal olması tesadüf değildi. Lakin Mehmet Topal, son şampiyonluğu getiren, A Milli Takım oyuncusu değil şu anda, kaydettiği aşamayı bırakın, Dardanel'den geldiği gündeki halinden bile geri olduğunu görmemek için kör olmak lazım. Fiziksel bir problemi olduğuna inanmıyorum, tamamen futboldan kopuk bir görüntü çiziyor ve kendi haline bırakarak düzeleceğe de benzemiyor. Son 7 haftada en azından ikinciliği kurtarmak hedefindeki bir Galatasaray'da yer alması da mümkün gözükmüyor. Mustafa Sarp'ın Galatasaray için hala iyi bir kulübe adamı olabileceğini düşünüyorum ama o sezon bu sezon değil, Sarp da Galatasaray'da 50 maça çıkacak kalibrede bir oyuncu değil zaten. Onun problemi tamamen yıpranmışlık ve ne kendine ne kadar iyi bakarsa baksın yapabilecekleri belli. Ayhan ve Barış da bu iki oyuncudan hiç farklı değiller. Barış Özbek kendini yararlı kılan enerjisini ve rakibi bozabilme becerisini sahaya yansıtmak yerine pas hatalarıyla, yanlış tercihleriyle tribündekilere, ekran başındakilere kendisinin futbolculuğunu sorgulatacak duruma geldi. Ayhan Akman geç form tutan bir adam, ezelden beri öyleydi ama formda olduğu zaman takımın en vazgeçilmez oyuncularından biri olduğunu da görmüştük. O Ayhan bu Ayhan değil ve şu dağınık ekipte bir şeyleri bir araya getirecek oyuncunun da Ayhan Akman olduğunu söylemenin gerçekçi bir yaklaşım olduğuna inanmıyorum.

Transfer şansı yokken ve orta saha oyuncularının hali bariz bir şekilde ortadayken bence yapılacak tek hamle orta sahaya çekilebilecek diğer alternatiflere yönelmek olur. Şu takımda enerji ve patlama gücü olan tek insan evladı Sabri Sarıoğlu, bu sezon dişe dokunur ne yaptıysak en büyük pay sahiplerinden birisi de odur. Geçen senelerde oyun dışında her şeyle uğraşan, rakibiyle ve hakemle didişen bu adam oyunu oynamaya çalışıyor ve elinden gelenin en iyisini yapıyor. Sabri Sarıoğlu ideal bir orta saha oyuncusu mudur, hayır. Sabri Sarıoğlu şu haliyle takımın en iyi kanat beki midir, ona da evet fakat mevcut rotasyonu kırabilecek tek isim o ve Galatasaray'ın yapabileceği tek hamle de bu gibi gözüküyor. Vezirini vermiş durumda Galatasaray fakat haftaya mat olmak istemiyorsa bir şeyler yapması gerek ve duygularımızdan bir anlığına sıyrılıp durum değerlendirmesi yaparsak benim aklıma yapılabilecek tek şey Sabri'nin merkezde kullanılması geliyor. Sabri merkezde yer alırsa Keita'ya da yana oynama şansı doğacak, belki orada kullanılacak bir Uğur Uçar takıma farklılık katacaktır. Sabri'nin yanına uzun süredir sakat olmasa Hakan Balta da yazabilirdik, en azından bu dörtlüden mümkün olduğunda uzak kalmış olurdu takım fakat o da Ayhan gibi sakatlık sonrası iyi dönemeyenler listesinde başa oynayanlardan birisi. Ezelden beri Fenerbahçe maçlarındaki gerginliğiyle bilinen fakat tribünü sakinleştirmek için elinden geleni yapan şu fotoğraftaki adam Galatasaray'ın tek umududur. Hem saha içinde, hem saha dışında...

Galatasaray 0-1 Fenerbahçe || Sessiz ve Kederli...

Bugün Galatasaray tribünlerine büyük çoğunluğu resmi fiyatların çok ötesinde bedeller ödeyip gelen taraftarlarda, bir puan arkalarındaki Fenerbahçe'yi yenip hem ikinciliği büyük ölçüde cebe koymanın, hem de şampiyonluk yolunda derbi galibiyetiyle büyük bir adım atma beklentisi vardı. Galatasaray ev sahibiydi ve bugüne kadar kendine denk hemen her takıma karşı evinde başarılı bir mücadele ortaya koymayı bilmişti. Fenerbahçe maçı da ortam olarak Galatasaray'a ivme kazandıracak maç görüntüsündeydi fakat maçın ilk 10 dakikasını kenarda bırakırsak takım bunun pek de idrakına varmış gözükmüyordu. Fenerbahçe ise klasik bir derbi deplasmanı ekibi olarak Sami Yen'e çıkmış, arkada güçlü durup en azından yenilmemek istediklerini belli eden bir yapıda idiler, hele ki takımın en iyi oyuncusu Emre Belözoğlu'nun yokluğunda.

Maça soldan inen Caner'le etkili bir pozisyon bularak başlayan takım Galatasaray olmasına rağmen karşılıklı bir iki akın yapıldıktan sonra maç anlamsız bir 0-0 oyununa dönüştü. Geçen seneki maçı hatırladım tribünde, iki takımın da hücum yapacak, rakibi bozacak ve domine edecek gücü yok gibiydi. Halbuki geçen sene iki takım karşılaştığında ikisinin de yapacağı pek fazla bir şey yoktu şampiyonluk adına, maçın sonundaki kavganın çıkış noktası da o olmuştu zaten. Bu maçta izlediğim ilk yarının amaçsızlıkla açıklanacak hiçbir tarafı yok. Bu sefer tamamen Galatasaray'ın oyun yapısı, daha doğrusu yapısızlığı maçın kaderini çizdi.

Maç boyu tribünden Galatasaray'ın savunmada ve hücumda nasıl dizildiğini anlamaya çalıştım. Bir bakıyorum top rakip yarı sahadayken 5 stoper, 4 sağ kanat, bir sol kanat gibi abuk bir diziliş var, bir bakıyorum orta saha elemanı göremiyorum, başka zaman bakıyorum bu sefer forvet göremiyorum. Jo'ya ya da yerine sonradan giren Milan Baros'a Galatasaray hücum elemanları etkili bölgelere yakın bir yerlerde ortalama bir pas verebildi mi, ondan bile emin değilim açıkçası. Yalnız kalan forvetler, kağıt üstünde üçlü olan Elano, Sarp ve Topal'ın üçünün de ayrı telden çalması sebebiyle büyük ölçüde boş olan orta saha, daha kendi arasında hazırlık pası yapmaktan aciz bir defans hattı, kaleye gelen belki de ilk şutta topu içeriye alan bir kaleci. Bireysel performanslara fazla yoğunlaşmışız gibi gelebilir ama hakikaten irdelenecek başka hiçbir şey yoktu sahada. Birbiriyle iyi anlaşan ve zihinsel olarak bir bütün oluşturabilen bırakın bir takımı bir ikili bile göremedim. Defanstaki ayağı düzgün belki de tek oyuncu olan Lucas Neill'dan top alamayan bir orta sahası, birbirlerinden haberi olmayan bek ve kanat oyuncuları, takımdan zaten kopuk olan bir forveti vardı Galatasaray'ın. Böyle bir maçta birisi ilk dakika şokuyla da olsa iki pozisyon bulan bir takımın tek şansı da bu pozisyonları değerlendirmektir. Yapamıyorsanız da rakibin bulduğu gol sonrası iyice oyunu kilitlemesine, hatta kalecisinin topu kalçasıyla kontrol etmesini izler, taraftarınızın önünde rakip seyirciye oley çektirirsiniz. Takım olamazsanız size yapılan her şey mübahtır çünkü.

Fenerbahçe kapasitesince yapabileceklerini belirlemiş ve az önce de dediğim gibi kısır bir maç olmasının en akılcı yol olduğuna karar verip Emre'nin yokluğunda bütün hücum aksiyonunu Alex'in orta sahada çaldığı ve dağıttığı toplara bırakmış. Lugano'yla beraber sahanın en iyilerinden biriydi de Alex fakat buna rağmen deplasman ekibi de galibiyete rağmen gol pozisyonu üretmekte çok güçlük çekti, skor avantajından sonra bile. Selçuk Şahin, kısır maçta zoru denemenin ödülünü takımına kazandırdığı 2 puanla aldı ve maçın hikayesini yazdı. Fenerbahçeliler de bugün 40 küsürüncü kez izledikleri takımının ne yapıp ne yapamayacaklarını biliyorlardı sanırım, deplasmandan alınmış 1-0'lık galibiyete de kimse "niye pozisyon bulamadınız" diye itiraz etmeyecektir. Taraftarlarına son 20 dakikada yaşattıkları doyasıya sevinç bile yeterlidir herhalde. Galatasaray tribünlerinin anlamsız sessizliğiyle de birleşince herkesin hayatı boyunca bir kez yaşaması gereken bir deneyim olduğuna bugün kanaat getirdiğim deplasmanda ev sahibi seyirciyi susturup gönlünce bağırabilmenin hazzını yaşadılar. Kimsenin de onlara kızmaya da hakkı yoktur sanırım.

Galatasaray için bundan sonra şampiyonluk senaryoları yazmak suya yazı yazmaya çalışmaktan farksız, geçen seneki gibi bir Avrupa derecesi almak ve önümüzdeki sezonun yapılanmasına başlamak gerekecek bir an önce, olursa da Şampiyonlar Ligi elemelerine katılmaya çalışmak. Fenerbahçe müthiş bir engeli aşmış oldu bu şekilde, Kadıköy'deki Beşiktaş maçı onlar için yarışa net olarak dahil olma anlamını taşıyor artık. Önümüzdeki günlerde bolca konuşuruz şampiyonluk mücadelesini zaten, herhangi bir tartışmaya mahal vermeden kazanan Fenerbahçe'yi tebrik edip izninizle sırılsıklam olan üstümü değiştirmeye gideyim ben. Sessiz ve kederli...

Nevizade'den Tevfik Fikret'e Galatasaray Kongresi

Benim için akşamüstü 4 gibi başlayan, bu saate kadar süren yorucu bir maraton oldu bugün. Beyaz liste girişimlerinden sandıkların anlamlarına, oy farkının sonraki sandıklara yansımasına kadar onlarca şey konuşuldu hem Nevizade sokaklarında, hem de Tevfik Fikret Salonu'nda. Sonunda iki seneliğine Galatasaray'ı tekrar yönetecek ekip Adnan Polat başkanlığındaki liste oldu. 29 Mayıs'taki kritik tüzük tadil kongresini de göz önünde bulundurursak oy farkına, katılıma kadar birçok nokta hassas ve önemli.

Öncelikle kongre yapısının dışarıdan gözüktüğünden farklı olduğu sandık numaralarından çıkan oylarla net olarak ortaya kondu. Taraftar nezdinde belki de en çok eleştiri gören ve rahmetli Canaydın'ın iki kez tekrar seçilmesinin sorumlusu olarak gösterilen 'duayenlerin' verdiği ilk iki sandık, mevcut başkan Adnan Polat lehine büyük farkın olduğu tek sandıklardı. Adnan Öztürk'ün öne çıktığı sandıklar ise bu sene eklenen 18-24 arası sandıklar, bu da genç ve yeni üyelerin Öztürk lehine organize edildiğini gösteriyor. Yani sadece "yaşlılar lisecidir ve Öztürk'e verir, gençler Polat'ı ister" tezi kongreyi açıklamaya yetmiyor.

Akşamüstü gündem daha çok başkanın listesinin beğenilmediği ve beyaz liste yapmak için 150-200 kişinin bir organizasyona girdiğiydi. Bunun şöyle bir önemi var: İki başkanın aldıkları oy arasındaki farktan çok beyaz liste oluyorsa beyaz listeye yazılan isimler toplanıyor ve başkanın listesi delinmiş oluyor. İstenmeyen adayların başında basketbol şubesindeki skandalın sorumlusu olarak görülen Yiğit Şardan, Taner Aşkın, Semih Sayılgan ve Mustafa Sarıgül'ün oğlu Emir Sarıgül öne çıkıyordu. Fark az olsa ve beyaz liste sayısı beklenen sayıya ulaşsa bu isimlerden birkaçının dışarıda kalma durumu vardı. Gerçi Galatasaray kongre tarihinde kolay kolay görülen bir durum değil bu. Beyaz listeyle dışarıdan yönetime girebilmiş tek isim var tarihte, o Galatasaraylının adı da Metin Oktay.

Sandıkların açılması öncesinde beklentiler ilk 10 sandıktan Adnan Polat'ın belli bir farkla önde çıkacağı, daha sonra gittikçe Adnan Öztürk isminin öne çıkacağı görüşleri vardı. İlk iki sandıkta çıkan büyük fark bu nedenle çok büyük anlamlar ifade etmiyordu Nevizade'de, hatta sonuçtan epey memnun olan Öztürk taraftarları da vardı. Akşama doğru dokuzuncu sandıktan Öztürk öne geçince Adnan Polat'ın kazanıp kazanamayacağı ile ilgili şüpheler de arttı doğal olarak. Fakat genç dönemler açıklanmadan önce Polat'ın zaferi anlamına gelen bir haber vardı ki o da Öztürk'ün seçim koordinatörü Ahmet Ocaklı'nın seçimi kaybettiklerini söyleyip kongreyi terketmesi oldu. Kendisinin adını dün duydum fakat Özhan Canaydın'ın kazandığı üç seçimin arkasındaki isimlerin başında geldiğini öğrendim sonradan. Bu haber sonrası Polat lehine gevşeyen ortam hakikaten sandıklara da yansıdı ve son sandıklarda Öztürk önde olsa bile seçimin kaderini değiştirecek blok oylar yoktu.

5500 katılım, 2300'e yakın Adnan Öztürk oyu. Sırf şu bile muhalefetin inanılmaz bir organizasyon ortaya koyduğunu gösteriyor. Şirket birleşmesine rağmen Adnan Polat'a o kadar rahat olmadığı mesajını vermesi açısından başarılı bir seçim oldu bence muhalefet için. Zaten normal şartlarda çok farklı bitmesi gereken bir seçim olarak gözüküyordu iki ay önce fakat muhalefetin 2300 oy çıkarabilmesi hiç de küçümsenecek bir olay değil. Oy farkı 650'de kaldı, bu da Tüzük Tadil Kongresi için önemli bir mesaj verdi iktidardaki Polat ve ekibine.

Benim başkanlık seçimleriyle ilgili fikirlerim belliydi, zaten genel çerçeveyi çizmiştim. Galatasaray'ın iki yılına mal olacak, fevri bir seçim gelmedi kongreden, öncelikle bunu söylemek gerekiyor. Katılımın yüksek olması Adnan Polat'ın büyük ölçüde işine geldi, zaten zafer konuşmasında vurguladığı konulardan birisi buydu. Farkı az bulduğunu belirtmesi ve Tüzük Kongresi'nden söz etmesi de ayrıca dikkat edilmesi gereken bir konu. Tesisleşme vurgusu da önemli, bu dönemin tesisleşme dönemi olduğunu söylemesi ve Büyükçekmece'den söz etmesi orta vadeli bir proje olarak görülen Florya'nın taşınma çalışmalarının beklediğimizden yakın zamanda gerçekleşeceği anlamına da geliyor olabilir. Bunun dışında Hasnun Galip'in bir Galatasaray kütüphanesi haline getirileceğiyle ilgili de bir şeyler söyledi başkan, o da duyduğum kadarıyla güzel bir proje.

Galatasaray adına hayırlı bir seçim oldu, farkın az olması iktidar adına seçimin kaymağını götürse de zaferle çıkmaları da şimdilik yeterli gibi. İkinci Polat dönemi Galatasaray adına atılım beklediğim yıllar olacak, kongrenin bu tercihinin de doğru olduğuna inanıyorum. Bunun başlangıcı da derbi olur mu diye düşünmüyor değilim. Şimdi derbi için yollara düşme zamanı...

Avea'dan Derbiye Yeni Açık Üst Bileti

İkinci sorumuzu da soralım. Çok büyük ihtimalle son kez Galatasaray-Fenerbahçe derbisine ev sahipliği yapacak olan Ali Sami Yen'de son 10 yılda oynanan en gollü maç, 22 Mart 2006'da oynanan Türkiye Kupası maçıydı ve seyirciler tam 5 gol izlemişlerdi. Galatasaray'ın başında Eric Gerets vardı. Bu maçın skoru ve golleri atan oyuncuları eksiksiz yazan arkadaşımız Galatasaray-Fenerbahçe karşılaşmasını Yeni Açık Üst tribünden izleme şansı elde edecek. Buyrunuz.
***
İkinci sorunun cevabını ilk doğru bilen arkadaş yine dwerdod oldu fakat kendisi sanırım bilmiyor, blogdan bir bilet kazanan kişi tekrar bilet kazanamıyor. Yani soruyu ilk bilen olması ona ikinci bileti kazandırmayacak. İkinci doğru cevabı veren kişi ise ihsanka oldu, kendisini tebrik ediyorum. Kendisi bana profil sayfasındaki mailden ulaşıp isim ve telefon numarasını bildirirse diğer Yeni Açık Üst biletin sahibi oldu. Tebrikler.

Bu hafta bloga pek eğilemedim ama Galatasaray'ın tarihini etkileyecek bir hafta sonu yaşayacağız, hem başkanlık seçimi hem de sezonun ve bana göre önümüzdeki sezonların kaderinin bağlı olduğu 8 maçın ilki olan Fenerbahçe derbisi. Özellikle bu iki konu üzerine söyleyeceklerimiz olacak...

Avea'dan Galatasaray-Fenerbahçe maçına Yeni Açık bileti

Telefonumla ilgili yaşadığım problem nedeniyle soruyu bir türlü soramadım, beklettiğim için özür dilerim öncelikle.
Soru şöyle: Daum'un ilk fb dönemindeki Galatasaray karnesi nasıldı? (g/b/m) En farklı gs yenilgisi ve bu maçta gol atan oyuncular kimlerdi? Buyrun.
***
Doğru cevap 5 galibiyet, 1 beraberlik, 3 mağlubiyet olacaktı. Daum'un Galatasaray'a karşı aldığı en ağır yenilgi ise Hagi döneminde oynanan 5-1'lik kupa finalidir. Galatasaray'ın gollerini Necati, Ribery, Hakan Şükür ve Deniz (KK), Fenerbahçe'nin golünü ise Luciano atmıştır.

Soruya ilk eksiksiz ve doğru yanıtı veren ise dwerdod oldu. Kendisi profilindeki mail adresini görünür hale getirip o mailden bana ulaşırsa bilet onun olacak. İkinci bileti ise yarın akşam saatlerinde vereceğim. Bu yarışma bana ders oldu, telefonla iş görmek akıllı işi değil. Araştırma sorusu da fazla uğraştırdı sizleri anlaşılan, Denizli Belediyespor maçı bile bundan fazla ilgi görmüştü yanılmıyorsam. İkinci bilet sorusu çok kolay olmasa da daha bilgiye dayalı olacak. Saatle ilgili değişiklik olursa Twitter hesabımdan öğrenebilirsiniz, en kötü ihtimalle oraya yazıyorum. Bugünkü aksaklık için tekrar özür dilerim...

Paradinha Penaltıları

 Eskiden penaltı atışlarında koşarken hafif yavaşlayıp kalecinin nereye atlayacağı aşağı yukarı tahmin edilir, vuruş ona göre yapılırdı. Bu sezgiye sahip olan ve vuruşları yapmayı becerebilen oyuncularsa iyi penaltıcılar olarak takımlarında ön plana çıkardı. Pek hatırlanmasa da Cihan Haspolatlı geliyor aklıma ilk olarak, Ümit Davala'yı da sayabiliriz sanırım bu tip penaltıcılardan biri olarak.



Lakin son dönemde bu işi abartan bir penaltı stili gelişti ki tartışmaların yankıları FIFA'ya kadar ulaştı. Bu yeni stile göre futbolcular vuruyormuş gibi topun başına gelip kaleciyi yatırdıktan sonra boş kaleye topu gönderiyorlar. Özellikle Brezilya'da fazlasıyla revaçta bu stil, mevcut kurallar gereği bu tip vuruşlara herhangi bir engel olmadığından goller de geçerli sayılıyor. Futbolcuların bulduğu bir tür 'bug' diyebiliriz yani bunun için. Son dönemin popüler Brezilyalı genç yeteneklerin başında gelen Neymar'ın kullandığı penaltıyı yukarıdan izleyebilirsiniz. Videoyu Google'dan bulmama rağmen içeriği yükleyen Türkçe futbol bloglarından biri olan Footballove'mış, şaşırmadım desem yalan olur. Söylemeden geçmeyeyim dedim.


Penaltıların gol yüzdesini ciddi şekilde arttıran bir vuruş stili, eyvallah diyebilirsiniz ama sonuçları da her zaman iyi olmuyor, özellikle kaleciler için. Yine Brezilya'da oynanan Joinville-Brusque maçında kaleciyi atlarken kontrpye'de bırakan paradinha penaltısı sebebiyle Brusque kalecisi Wender sakatlık geçiriyor. Bunun gibi problemlerin yanında penaltı atışının ruhuna da aykırılığı paradinha penaltılarını tartışmalı hale getiriyor. Önümüzde bir Dünya Kupası var ve muhtemelen kupa başlamadan önce bu penaltılarla ilgili bir yasak gelecektir. Zaten gelmezse başta Güney Amerikalılar olmak üzere birçok ülke futbolcularının bu 'bug'dan faydalanacağını söylemek pek zor değil...

Trabzonspor 1-0 Galatasaray || Edilgen...

Bir takım hakkında 30 küsür maç yazısı yazınca bir süre sonra tekrarlar kaçınılmaz oluyor, takım olmak zamanla gelişen ve değişen bir olgu olsa da kadro kalitesi ve yapısı sabit olarak hep karşınıza çıkıyor. Orta sahanın geçildiği ilk 10 dakikada üretilmiş üç gol pozisyonu. Keita, Giovani ve Jo üçlüsünün uyumu, takımın rahatça kaleye inmesi sanki bir rüya gibi. Bir anda uyanıyorsunuz bu rüyadan çünkü Trabzonspor deplasmanına çıktığınız orta saha üçlüsünün üçü ortalama oynasa dahi problemli bir üçgen oluşturuyorlarken sanki bu yetmezmiş gibi formlarının diplerinde geziniyorlar. Elano'nun maç öncesi yüzünden düşen bin parça, Barış ve Mustafa Sarp'ın zaten sınırları belli. Elano biraz oynayınca, iki pas atınca değişiyor takım ama ona o ortamı sağlamak, Elano'nun da sorumluluk almasını beklemek lazım. Belki geniş zaman için problemli ama kör topal ilerleyen bir yapı vadedebilir ama şu anda başarıya ulaşması olanaksız bu yapının. Dört deplasmandan iki puan çıkarabilen bu düzenin değişmesinin artık elzem olduğunu görmek için 30 küsür maç analiz etmeye, blog tutmaya falan da gerek yok zaten. Galatasaray bağırmanın da ötesinde paralıyor artık kendini orta saha diye.

Aslına bakarsanız Trabzonspor yapısı itibariyle güçlü ve formda bir ekip olmasına rağmen Galatasaray'a oynama imkanı verebilecek bir takım. Öne oynuyorlar, bekleri hücuma yatkın ve alan savunması yapıp sahalarına gömülmeyi reddediyorlar. Galatasaray'la başabaş bir mücadele ortaya koyduklarında sonucu oyuncuların bireysel kaliteleri ve maçın dinamikleri belirleyecekti, bu tip maçlarda koşullar ne olursa olsun şu ligde her takıma karşı favori Galatasaray'dır. Galatasaray'ı tam anlamıyla bozabilmek kolay iş ama fırsat verdiğiniz an ne olduğunu anlamadan tabelada 3 ya da 4 gol görebiliyorsunuz. Giovani'nin bugünkü enfes oyununa eşlik edebilecek bir Elano, ortalama oynayan bir Jo ya da Baros çok daha farklı şeyler konuşmamızı sağlayabilirdi. Lakin bugün karşılıklı güzel akınlar olsa da maçı Galatasaray adına zora sokan ekstra bir hata geldi Emre Güngör'den. Senede bir olur böyle pozisyonlar, senede bir olur ancak böyle pozisyonlar fakat çıkaramadığınızda ufak nüansların belirlediği başarı-başarısızlık arasındaki o ince çizgiyi geçip geçmemenizi de belirleyebiliyor. Galatasaray zaafları olan bir takım, eyvallah ama bu maçtan bir galibiyet de çıkarabilirdi bugün. Önemli olan bu değil, Galatasaray'ın kazanıp kazanmaması da değil. Önemli olan Galatasaray'ın mevcut yapısında maçın sonucunu tayin etme becerisini rakibin kalitesinden bağımsız olarak karşı tarafa teslim etmesi.

Sezona beş orta saha oyuncusuyla başladı Galatasaray, Elano'yu da katarsak. Mehmet Topal, Mustafa Sarp ve dönmesi beklenen Tobias Linderoth arka oyuncu rotasyonuna girerken Barış Özbek ve Ayhan Akman Elano'yu ikileyecek role daha yakın gözüküyorlardı. Beş oyunculu rotasyon oyuncuların özverisini de görünce hem teknik heyetin, hem de başka bölgelere takviye yapma niyetindeki yönetimin gözünün başka taraflara kaymasını sağladı. Galatasaray'ı bu yarışta iki adım öne geçirecek olan sadece bu hamleydi halbuki, transfer dönemleri boyunca beklentim de hep bu yöndeydi. Olmadı. Buna rağmen kadrosuyla bu yarışta hâlâ var Galatasaray ve eminim son maça kadar da olacaktır lakin şu durumun farkındayken de göz yummak epey zor.
Trabzonspor benim bu ligde izlemekten en keyif aldığım ekiplerden biri, blogda pek yazamasak da Şenol Güneş'in gelişi takıma bir kimlik kattı her şeyden önce. Beklerini daha cesur kullanıyorlar ve Umut Bulut'un düşük yüzdeli son vuruşlarına rağmen çok fazla pozisyon üretip sonuç alabiliyorlar. Yattara'nın kaybolduğu bu sezonda Alanzinho'yu kazandılar. Çok beğendiğim bir ikili olan Selçuk İnan ve Gustavo Colman'a sahipler. Gerçi Colman'ı Galatasaray maçlarında pek değerlendirmemek lazım, sanırım bu ligde attığı gollerin %40'ı falan Galatasaray'a karşıdır. Bu maçı kazanmaları da çok anormal bir durum değil, doğru son paslarla ve iyi bir son vuruşla maçı çok koparabilirlerdi de. Şampiyonlar Ligi için geç kaldılar fakat UEFA Kupası için hâlâ yarışın içindeler ve Türkiye Kupası'nda da devam ediyorlar. Önümüzdeki sezona daha farklı bir Trabzonspor izleyebiliriz.

Galatasaray adına tablo artık iyice karıştı, görüntü flulaştı. Fenerbahçe ve Bursaspor galibiyetleri dahi liderliği almak ve şampiyonluğa yürümek için çok önemli adımlar olsa da son darbeyi vuracak değişken değil. Bursaspor'un bundan sonra yapacakları da Galatasaray'ın kaderini belirleyecek. Bu akşam oynanacak Bursaspor-Denizlispor karşılaşması sonrası daha net konuşabiliriz fakat Galatasaray benim hesaplarıma göre en az 3 puan alması gereken iki deplasman olan Eskişehir-Trabzon hattından puansız dönerek vahim bir hata yaptı. Ekstra puana ihtiyacı var takımın, buna zaten kağıt üstünde kazanması gereken maçları da ekleyince 2008 yılında şampiyonluk getiren seriye benzer bir galibiyet serisi gerektiriyor. Yapılabilir mi, neden olmasın fakat bunu öngörebilmek hiç mi hiç kolay değil. Bekleyeceğiz ve göreceğiz...

Peter Kenyon Hamlesi Üzerinden Adnan Öztürk

Adnan Öztürk isminin Galatasaray kamuoyunda tanınışı "Franck Ribery'yi Türkiye'ye getiren adam" şeklinde olduğundan kendisinin birçok Galatasaraylıya sempatik gelen bir yönü vardır. Öztürk, Galatasaray yönetiminde görev aldığı iki senede sadece yedek üye olmasına rağmen özellikle Ribery transferiyle camiada tanınır bir isim haline gelmiş ve Özhan Canaydın sonrası dönem için de başkan adaylığı için adı geçen isimlerden biri olmuştu. Kendisi şu gün itibariyle başkan Adnan Polat'ın karşısına muhalefetin en güçlü adayı olarak çıkan isim ve lansmanından anladığımız kadarıyla arkasında beklenenin de üzerinde bir destek var. Yönetim kurulunun yanı sıra anlaştığı profesyonellerin CV'lerine bakınca dahi takdir etmemek elde değil, hakikaten dünya çapında isimler. Sadece Peter Kenyon demek bile çok önemliyken Thomas Kurth ve Esteve Caldaza'yla kağıt üstünde müthiş bir ekip görünümündeler lakin bir adım geriye atıp genel tabloya baktığımda tribünlerde de sıkça tekrarlanan bir replikle özetlemek gerekirse 'içim rahat etmiyor'.

İlk önce hikayeyi yaklaşık iki sene önceye saralım. Galatasaray'ın henüz Özhan Canaydın ve onun temsil ettiği zihniyetten kurtulup kurtulamayacağı kesinleşmemişken başkan adaylığını açıklayan ilk isimlerden birisi Adnan Öztürk'tü. Farklı bir yapılanmayla geleceğini, kulübü profesyonellere emanet edeceğini söyleyen Öztürk'ün o dönem aklındaki ismin bugün Real Madrid'de görev yapan Butragueno olduğu da dillendiriliyordu. Tüm bu hazırlığa rağmen hakkında ilginç söylentiler çıkan Öztürk'ün renk seçimine gelmeyip yerine vekil göndermesi, ardından başkanlık seçiminde yer almaması Galatasaray'daki seçim lobisinin ona olan baskısından ileri geldiği söylenmişti. Lise kanadında aslında fazla tanınan bir isim olmayan Adnan Öztürk yerine Canaydın'ın da işaretiyle mecburen ibre Polat'a dönmüş ve Canaydın'a üçüncü bir başkanlık dönemi yaşamasını sağlayan bugünkü başkan Adnan Polat'ın seçilmesinin önü açılmıştı. O dönem için kararlı bir duruş göstermeyen ve başkanlığa adaylığını koymayan Adnan Öztürk'ün Galatasaray'ın özellikle maddi anlamda daha güçlü olduğu, borçlarını rahatlıkla çevirecek, profesyonellerine maaşlarını düzenli ödeyecek rahatlığa eriştiği dönemde üstelik kendisinin başkan adaylığını engelleyen Canaydın ve müritlerinin desteğiyle bugün ortaya çıkışı manidardır. Lise içinde fazla tanınmaması sebebiyle lisenin radikal kanadı tarafından pek de tasvip edilmeyen Öztürk'e oluşan bu destek benim kafamdaki en büyük soru işaretidir.
Kimin niye desteklediğini bir kenara bırakıp Adnan Öztürk'ün sadece bu dönemde verdiği mesajlara ve çizdiği portreye bakalım. Başta Mehmet Demirkol'la yaptığı röportaj  (yazının bundan sonrasını daha sağlıklı okumanız için bir göz atmanızı tavsiye ederim) olmak üzere bugün ekibini açıklarken yaptığı konuşma ve diğer açıklamalarını bir araya getirdiğimize ortaya çıkan sonuç şu: Adnan Öztürk, nasıl bir başkan olacağını, nasıl bir yol haritası çizeceğini değil Adnan Polat yönetiminin yanlış yaptığını düşündüklerinden ve nasıl bir başkan 'olmayacağından' söz ediyor sadece. Röportajdan en önemli üç ara başlığı çıkarırsak Adnan Öztürk'ün "Galatasaray'ın borcu aslında daha yüksek", "Galatasaray kâr eden bir kurum olmalıdır", "Bu gidişle Hasnun Galip'i de satarız" dediğini görüyoruz. Üç senedir başkanlığa ciddi olarak hazırlandığını ve Galatasaray'a apayrı bir vizyon katacağını söyleyen, Canaydın'ın ilk kongre öncesi söylediği efsanevi "10 yılda 7 şampiyonluk, 3 Avrupa Kupası" vaadini andıran Galatasaray'ı Avrupa'nın en iyi 10 kulübü arasına girmek olduğunu belirten Öztürk'ün Galatasaray'la ilgili yapacağı açıklamalar bu başlıkların yanından bile geçmemeli bence. Olumsuzlamayla, geçmişe göre çok daha akılcı işler yaptığı ortada olan bir yönetime amiyane tabirle 'geçirmeyle' başkan olmaya çalışmak beni önce bir taraftar, sonra Galatasaray'ı yakından takip eden birisi olarak hayal kırıklığına uğratmıştır açıkçası. Futboldan pek de anlamadığını çeşitli kez ima eden Öztürk'ün bence içi boş bir vaad olan "Avrupa'daki en iyi 10 kulüp arasına girmek" hedefini nasıl gerçekleştireceğini anlatması gerekiyor bizlere.
Deloitte'nin son raporuna göre Avrupa'nın en iyi ekonomisine sahip 20 kulübü bu şekilde sıralanıyor. Galatasaray dahil hiçbir Türk takımı şu anda ilk 20 kulüp arasında yer almıyor, muhtelemen bu seneki gelirleriyle Galatasaray da ilk 20'ye girme ihtimali olan bir kulüp konumunda değil. Bırakın bir Türk takımını, İspanyol, İngiliz ve İtalyan kulüplerinin yanında sadece Bayern Münih'in yer alabildiği ilk 10 kulüp arasına Galatasaray'ın giriş yolu nedir? En iyi dört bile değil, üç ligin temsilcilerinin yer bulduğu, İtalyan kulüplerinin ancak sekizinci sıradan itibaren adının anılabildiği bir listeye sadece üç profesyonelin işe alınmasıyla mı girilecek? Tekrar dönüyorum Adnan Öztürk'ün açıklamalarına, ekonomiyle ilgili söylediklerine odaklanıyorum. Ortada üç ana söylem var. Riva arazisinin satılmasının yanlışlığı, Galatasaray Adası tekrar kulübe (burada kasıt kongre üyelerine ücretsiz olması ki kabul edelim sadece bu kritere göre oy verecek insanlar var Galatasaray kulübünde) kazandırılması ve Galatasaray TV'nin ücretsiz olması. Ben başka bir proje göremedim açıkçası, gören varsa lütfen eklesin yorum bölümüne. Durum buyken vaad de bu oluyorsa ortada büyük bir açmaz ve tutarsızlık olduğunu görüyoruz, en azından ben görüyorum.

Tüm bunların da ötesinde Adnan Polat'ın Galatasaray Başkanı olduğunu, Galatasaray için iyi bir şeyler yapmaya çalıştığını unutup bu kadar bel altı çalışılması, hatta bu kadar ileri gidilip Seyrantepe Projesi'nin kendi döneminde başladığı gibi (ki o proje sorumlularından biri olmadığını biliyoruz) ucuz söylemlerle son iki senede yapılan ekonomik atılımı görmezden gelmek beni bir Galatasaraylı olarak rahatsız ediyor. İşte bu yüzden bahsedilen isim Peter Kenyon da olsa, hatta Alex Ferguson bile olsa 'içim rahat etmiyor' işte...

Kendi Kalesine Golde Marka: TSV Grunbach


Bir takımın kendi kalesine gol atması bu oyunun doğasında var, makul ölçülerde olduğu sürece taraftar da dahil olmak üzere kimse oyuncuya kolay kolay tepki vermez fakat Almanya'da oynanan TSV Wimsheim-TSV Grunbach maçında deplasman ekibinin kendi kalesine attığı gol efsane olacak cinsten. Grunbachlı oyuncu, aut atışını kullanmaya niyetleniyor fakat maçta öyle bir rüzgar var ki top bir türlü yere düşmüyor. Düştüğündeyse doğru alan paylaşamayan Grunbach defansının arasından geçen top kalecinin de üzerinden ağlarla buluşuyor. Bir dönem flash animasyonlar epey modaydı, o zamanlar izlediğim animasyonlardan biri olan Karate Kamil'de vardı böyle bir sahne, "Hayır, rüzgar! Rüzgarı hesaplayamadım" repliğinin olduğu. Şu gole daha farklı da bir şey söylenemez herhalde.

Videoya rastladığım yerde golün geçerli olup olmadığı da tartışılıyordu. Direkt olarak auttan golün sayılıp sayılmayacağı fakat sadece kaleden kaleye gol olmadığını biliyorum ben, topun sekmesi de golün geçerli olmasına yetiyordu. Hatta yakın dönemde ligimizin gözde kalecilerinden olan Martinez de Polonya'ya benzer bir gol atmıştı. Üstelik bu golde kendi kalene atıyorsun, geçerli olmaması için bence bir sebep yok. Teknik tartışması bir yana, hakikaten inanılmaz bir gol. Şunu bizim halı sahada yapsalar takımda üç kişi kadro dışı kalır, kaleciyle arkadaşlık dahil tüm ilişik kesilir...

Kasımpaşa 2-2 Beşiktaş || Tabata & Kaş Etkisi

Kasımpaşa, her zaman olduğu gibi ayağa oynamayı ve topa sahip olmayı hedefleyen, pozisyonlarını rakip sahaya yerleştikten sonra pas trafikleri üzerinden üretebilen bir ekip. Andre Moritz'in dönüşü ön tarafta taşları yerinden oynatmıştı, roller değişince topa hakim olunmasına rağmen üretken bir yapı ortaya konamadı. Beşiktaş ise Yusuf, Bobo ve Tello'yla adam kaçırma konusunda sabıkalı olan Kasımpaşa savunmasının arasına derin toplar atıp Holosko'yla poziayon bulmak istiyordu ki özellikle ilk yarıda bunu yapabildiklerini gösterdiler. Holosko biraz daha becerikli olabilse ilk yarıda da öne geçen taraf olabilirlerdi. Kasımpaşa savunmasında ciddi bir derinlik problemi var, bir anda rakip oyuncu topla beraber defansın 10 metre önünde topla buluşabiliyor. Bu arızlalarını sezon başından beri gideremediler. Bu eksiklerini de topa sahip olarak, rakibe hücum şansı tanımayarak yenme derdindeler. Yanılmıyorsam 20. dakikada topla oynama yüzdeleri ev sahibi lehine 64-36 idi. Bundan beş sene önce ligin alt yarısında bulunan bir ekibin şampiyonluk yarışında iddialı bir takıma bu üstünlüğü kurması olay olurdu, şimdi ise Kasımpaşa'nın oyun karakteri denip geçilebiliyor.

Maça ilk müdahele de ev sahibi ekipten geldi, takımdaki rolleri değiştiren Moritz'i kenara alan Yılmaz hoca, Sancak Kaplan'ı sahaya sürüp Murat Erdoğan ve Yekta'nın ofansif orta saha/kanatlar oldukları, Cenk'in arkaya gelip top alan forvet rolüne büründüğü, Gökhan'ın ise son vuruşçu olarak uç eleman görevini üstlendiği yapıya geri döndüler. Sancak'ın orta sahada Emre Toraman'a eşlik etmesi ve topun Beşiktaş yarı sahasında kalmasını sağlaması Kasımpaşa hücumunun ivmelenmesine yol açtı. Soldan Yekta'nın indiği net bir pozisyonun ve Rüştü'nün çizgiden çıkardığı bir kafa vuruşunun ardından Kasımpaşa golü geldi. Tomas Sivok'un mide spazmı geçirmesi sebebiyle kenara gelmesi sonrası dengesi bozulan defansın da büyük payı olduğunu atlamamak lazım elbette. Cenk İşler'in müthiş bir çapraz koşu yapıp İbrahim Kaş'ı etkisiz hale getirmesi ve Gökhan Güleç'in arkasındaki Ekrem Dağ'ı top kontrolü ve vücuduyla harcaması skoru 1-0 yaptı.
Mustafa Denizli'nin hamlesi de bu noktadan sonra geldi. Fabian Ernst'i kenara alıp maç boyunca basit oynayarak takdir toplayan Necip Uysal'ı ortada tek bırakarak ön alana iyi bir pasör olan Tabata'yı aldı, ilk yarı sonrası işlevini büyük ölçüde yitiren Holosko'yu ise Nihat Kahveci ile değiştirdi. Beşiktaş, kadro yapısı itibariyle birbirine kalite olarak çok yakın birçok hücum oyuncusuna sahip ve istenilen etkiyi kimin yapacağı da pek belli olmuyor. Oyuna girer girmez ceza yayı bölgesindeki toplu koşusunu Bobo'yla etkili bir duvar pası yapıp Tello'yu penaltı noktasında bomboş topla buluşturan Tabata, skorda geriye düşen takımına eşitlik golünü getiren adamdı. Tello'nun yan ağları enfes görüşü de atlanmamalı. İkinci golde de asisti yapan Tello kadar o bölgede faulü alan Tabata'nın da hakkını vermek lazım. Hiç yoktan bir pozisyon üretmesini sağladı takımın, Kasımpaşa defansının da duran topta kontra yemek gibi ender görülen bir olaya imza atması sonucu Bobo bir anda skoru 2-1'e getirdi. Ferrari'nin ofsaytta olması baştan beni de yanılttı ama tekrarı izleyince aktif olmadığına kanaat getirdim, gol temiz.

Mustafa Denizli'nin öğrencileri, bence bu ligin en iyi skor alan takımı. Maç boyunca pusuya yatmış ve doğru anı bekleyen bir takım görüntüsü çiziyorlar, öne geçtikleri anda da avantajlarını sağlama almak için yapı değiştirebiliyorlar. Göze hoş gelip gelmemesi bir yana, bu esneklik Beşiktaş'a az gol bulmasına rağmen bugüne kadar birçok puan getirdi, bugün de bunu tekrar görmeye yaklaşmıştık fakat normalde pek görülmeyen defans hataları buna engel oldu. Bunda Sivok'un kenara gelişinin de büyük etkisi olduğu aşikardı. Sivok'un yerine oyuna giren İbrahim Kaş, ikinci golde Şahin'e topu aldırıp boşa çıkınca 85 sonrası puan kaybetmeyi adet haline getirmiş Kasımpaşa'ya 1 puanı hediye etti diyebiliriz. İki golün pasının da Yekta Kurtuluş'un ayağından geldiğinin ise altını çizmek gerek. Yaratıcılık dendiği zaman Kasımpaşa'nın en önemli adamı Yekta. Böyle devam ettiği sürece adından daha sık söz ettireceği kesin gibi.
Beşiktaş bu sonuçla maç fazlasıyla Bursaspor'un 3, Galatasaray'ın 1 puan arkasına yerleşti ki iki takımın da maçlarından galip ayrılması durumunda üçüncüyle arasındaki puan farkını ikişer maça çıkarması anlamına geliyor bu. Bursaspor ve Fenerbahçe'nin henüz Ankaraspor'dan alacağı 3'er puanı tahsil etmediğini de düşünürsek liderle 6 puan fark var dersek yanlış bir şey söylemiş olmuyoruz sanırım. Beşiktaş'ın kaderini çizecek iki deplasman maçı var, Fenerbahçe ve Bursaspor. Bu iki deplasmandan en az 4 puan çıkarmadıkları müddetçe şampiyonluk yarışında ciddi anlamda yer alabileceklerini ben zannetmiyorum. Kasımpaşa ise aldığı bu beraberlikle düşmemeye oynayan beş ekipten kendini iyice sıyırmışa benziyor, dokuzunculuktaki Antalyaspor'un 1 puan arkasına kadar geldiler ve Ankaraspor'dan alacakları 3 puan var. (Geçen hafta aldılar o puanı, unutmuşum) Diyarbakırspor'un mevcut durumunu da düşünürsek oynayacakları yedi karşılaşmadan puan dahi alamasalar ligde kalmaları hemen hemen kesinleşti. Yılmaz Vural da bu konudaki makus talihini yenecek gibi gözüküyor...

Galatasaray Kongresi: Karanlık Çağ Sonrası Adnan Polat

Bundan tam iki sene önce kongre sürecini izlerken kendi adıma Galatasaray'ı bundan sonra hayatımda nasıl konumlandıracağımın da belirlenmesini bekliyordum adeta. Özhan Canaydın'ın bir kez daha seçilmesi halinde Galatasaray'la olan bütün ilişiğimi kesecek ve sevgisini içine atarak takımını göz ucuyla gazetelerden takip eden birisi olacaktım. Manchester United zaferiyle başlayan ve erken çocukluğuma damga vuran Avrupa başarıları dönemi sonrası göreve gelen Canaydın, 6 sene gibi aslında kısa bir sürede ben de dahil olmak üzere 5 yaşındaki çocuktan 70 yaşındaki adama kadar her Galatasaraylıya "bu da olamaz artık" dedirten akıl almaz bir süreç yaşatmıştır, bizi her yeni doğan güne yeni bir fiyaskoyla karşılamaya alıştırmıştır. On yıllar boyu derinden derine işlediği kongrenin büyük desteğiyle göreve gelmesini anlayabilirdik belki, meşhur "üç yıldız" ve "10 yılda 7 lig şampiyonluğu, 3 Avrupa kupası" vaadleri de sadece kongre üyelerini değil taraftarı da etkilemişti fakat ikinci ve üçüncü seçimlerde tekrar büyük oy farklarıyla seçimleri kazanması şu gün dahi aklımın aldığı bir durum değildir, rasyonelliğe aykırıydı çünkü. Bu sebeple şu gün dahi başkanlık seçimlerine normal yaklaşabildiğimi söylemek zor. Bu seçimlerde başkanı belirleyecek kongreyle binbir türlü rezilliğe rağmen Canaydın'ı iki kez daha başkan seçen, aday olabilse muhtemelen bir kez daha seçecek kongre aynı kongre. Ben bundan 20, belki de 30 yıl sonra oğlumun "o günlerde siz ne yaptınız baba?" sorusuna nasıl cevap vereceğimi düşünedurayım, bir başka Galatasaray kongresi kapıyı çalmış durumda çoktan.

İşte böyle bir dönemin ardından gelen ilk başkan oldu Adnan Polat. Taraftarla Galatasaray'ı yönetecekleri belirleyenler arasında derinleşen bu kamplaşma ortamında çok zorlu bir görevi vardı. Hem taraftarların yaşadığı aidiyet sorunu, hem biraz da zorunluluk sebebiyle onun seçilmesini içini sindiremeyen radikal muhalifler onun için belki en önemli sınavdı. En ufak bir falsosunun Canaydın mirasçıları tarafından kollandığı, kelle koltukta bir iki sene onu bekliyordu fakat ilk geldiği günle bugün arasındaki farkı düşününce bu süreci başarıyla yönettiğini görmemek için kör olmak lazım. Finans, futbol takımı vs vs. , bunlara hiç girmeden bile en başta taraftar yönetimi anlamında katettiği mesafe takdiri hak ediyor. Resmi sitenin düzenlenmesinin, GS Store'un beyaz atlet üstüne cümlecikler yazılan bir pazar tezgahı olmaktan çıkarılıp üzerine düşünülmüş koleksiyonlar ortaya konmasının bile daha geniş bakılan bir stratejinin ürünü olduğunu düşünüyorum. Şeytan ayrıntıda gizlidir ve Adnan Polat yönetimi hem taraftarı mutlu etmeye çalışmış, hem de kongredeki dengeleri fazlasıyla gözetmesini bilmiştir. Bu açıdan ilk 2 senelik dönemde doğru bir yaklaşım gösterdiğini düşünüyorum kendi adıma.
Adnan Polat'ın esas farklılık yarattığı nokta ise futbol şubesinin transfer stratejisini değiştirmesi oldu. Galatasaray, sanılanın aksine az para harcamıyordu transfere 2002 yılı sonrası, göze batacak oyuncular gelmediği için bugünden bakıldığında öyle gözükebilir ama Ali Lukunku transferinin hikayesi bile ciltlettirip Canaydın döneminde yapılanların neler olduğunu özetlemeye yetecektir. Burada değişen, şimdilerde kelimenin içi biraz boşalsa da vizyon oldu. Parayla değil, kendi markasıyla transfer yapmayı öğrendi Galatasaray. İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde başarısız bir dönem geçiren ancak kalitesi konusunda şüphe olmayan Harry Kewell ve Milan Baros'la başlayan bu değişim Abdul Kader Keita ve Elano transferleriyle devam etti. Bu değişim son ayağı ise devre arası transfer döneminde gelen Jo ve Gio'dur. Bu ikilinin farkı kalite olarak mevcut yabancılardan aşağı olmamalarının yanında birçok Türkiye Ligi tabusunu yıkacak kadar genç olmaları. Kongre üyesi olsam sırf şunun için bile oy verirdim açıkçası. Lakin bu dönemin ilk yarısında ortaya konulan felaket teknik heyet ve takım yönetimini atlamamak gerek, zaten bu dönemin eleştiriye açık, ender taraflarından birisidir. Başarısızlıktan ziyade teknik direktör kurumuna olan yaklaşımda büyük bir problem vardı ki idari anlamda Fenerbahçe'yi çekip çevirmesini iyi bilen Aziz Yıldırım'ın en büyük kusurudur bu aynı zamanda. Futbolu, saha içini yönetmede teknik heyetler yeterince güçlü olmazsa birbirini tekrar eden hatalara, dipsiz bir kuyuya düşer yönetimler. Bunun geç de olsa farkına varan Adnan Polat yönetimi de Frank Rijkaard'ı getirerek onun tereddütsüz arkasında durmasını bildi. Mevcut durum futbol şubesinde işlerin iyi gittiğini gösteriyor zaten. Tekrar seçim konusuna dönersek futbol şubesinde göülen esas problem ise Adnan Sezgin. Eğer Adnan Polat, geçmişe dayanan bu arkadaşlığı sebebiyle onun Futbol A.Ş başında kalmasında ısrarcı olursa seçimde hanesine büyük bir eksi yazdıracağını da biliyor olması lazım.

Aslında tüm bunlar bir kenara, bu seçimin ‘decider’ı olan şirket birleşmesinin gerçekleştirilmek üzere olması ayrı bir yana. Adnan Polat’ı bu seçimde güçlü kılan en önemli unsur 8 yılı aşkındır süren ve Galatasaray’ın geleceğini tehdit eden bir hâl alan halka arz modelinin şirket birleşmesi yoluyla düzeltilecek olması. Aslında bu konuyu başka bir platform için yazmıştım ama düzenleyip bloga koymak için vaktim olmadı, zamanı da kaçırınca tekrar yazmak istemedim. Öylesine kötü yönetilmiş bir süreç ki bu halka arz, eğer halledilebilirse Galatasaray Spor Kulübü tarihinin dönüm noktalarından birisi olacaktır, o kadar önemli bir konuydu bu şirket birleşmesi. SPK’yla uzun süredir yürütülen görüşmeler sonrası hisse başı 155,88’lik fiyattan birleşme izni alınması ve bunu gerçekleştirecek finansmanın da Denizbank önderliğindeki bir konsorsiyumla sağlanması Adnan Polat’ın seçimler öncesindeki en büyük kozu olarak gözüküyor.

Dibe vurmuş bir kulübe tekrar eski prestijini kazandırmak ve her gün yeni bir fiyaskoyla uyanmak yerine saha içini konuşabilecek duruma gelebilmiş olmak Adnan Polat dönemini özetler sanıyorum. Hataları, yanlış tercihleri elbette vardır fakat ilk dönemi sonrası değişecek bir Galatasaray Başkanı profili çizmediği aşikar Polat’ın. Diğer aday Adnan Öztürk’ü ise ayrı ele almak gerek, o konuda da söyleyeceklerimiz olacak...

Nürnberg'in Nimetleri: Misimovic, Vittek, Saenko

Türkiye'de hükmen yenilgilerin, birleşmelerin, kavgaların etkisiyle bu sene pek çetin geçmeyeceği açık olan küme düşme mücadelesi Avrupa'da yavaş yavaş kızışmaya başladı. İngiltere'de kayyuma devredilerek 9 puanı silinen Portsmouth ve Almanya'da 15 puanla son sırada yer alan, geçtiğimiz sezonun flaş ekibi Hertha Berlin yarışa erken veda eden köklü ekipler olarak göze çarpıyorlar. Hepimizin aklında dramatik şampiyonlar yer etmiştir birçok kez, 2006'da Galatasaray'ın aldığı gibi unutulmaz olanları da vardır aralarında fakat madalyonun bir diğer yüzü var ki o da dramatik bir şekilde lige veda etmek durumunda kalan ekipler. Yakın geçmişte benim hatırladığım en dramatik küme düşme hikayesi ise güçlü kadrosuna rağmen son maçını kaybederek lige veda eden 2007/08 Nürnberg'i idi.

Devre arasına girilen son Schalke 04 maçıyla başlayan ve 10 maç süren galibiyetsiz bir serinin ardından toparlanıp 6 maçta 3 galibiyet, 2 beraberlik çıkarmıştı Nürnberg, o iki beraberlikten birinin kendilerini küme düşüreceklerinden ise habersizlerdi. İçerde 2-0 öne geçtikleri maçta Arminia Bielefeld'in ikinci yarıda bulduğu iki gole engel olamayarak beraberliği elde etmesini bilmişti. 6 maçtan 11 puan çıkaran Nürnberg ise bu beraberliğin bedelini son iki hafta Hertha ve Schalke'ye kaybedip küme düşerek ödeyeceklerdi. O sene Almanya'da herhalde en sıkı takip ettiğim takım Nürnberg'di, yakaladıkları seriyle beraber kümede kalacak gibi duruyorlardı fakat olmadı. Son iki maça bir galibiyet sıkıştırması gereken takım bunu yapamayınca Bielefeld'in 2 puan arkasında kalıp Bundesliga II'ye düşen ekip olmuştu.

İlginç olan bundan ziyade küme düşmeyi hak etmeyecek kalitedeki kadrolarıydı. Takımın oyun kurucusu Misimovic, sezon bitimi 4 milyon avro karşılığı Wolfsburg'a geçip takımını tarihinin ilk şampiyonluğuna taşıdı. Kendimi az paralamamıştım, bu fırsattan istifade Galatasaray alsa diye, olmadı tabii. 4 milyon avro bonservisi olan bir diğer oyuncu Robert Vittek, Fransa'da Lille forması giydikten sonra aktarmalı olarak Türkiye'ye geldi. Çeklerin dev pivot santrforu Jan Koller, Nürnberg'le küme düştüğü o sezonun ardından Avrupa Şampiyonası'nda Çek Milli Takımı'nın ilk 11 oyuncusuydu, Milan Baros'un önünde. Daha sonrada Rusya'ya gitmişti yanılmıyorsam. Bir başka Rus Ivan Saenko da memlekete dönüp Spartak Moskova'yla anlaşmış, Rus ekibi onun için 3 milyon avro bonservis ödemiş. Tomas Galasek de ülkesine dönenlerden fakat Galasek üst düzey futboldan fazla uzak kalamayıp 6 ay sonra Banik Ostrava'dan Mönchengladbach'a transfer olmuş 50 bin avro karşılığı. Şimdilerde Bayernliga ekiplerinden Erlangen-Bruck forması giyiyormuş, ilginç. Takımın  Marek Mintal ise gemisini bırakmayan kaptan konumunda, Bundesliga II'de forma giydikten sonra takımıyla beraber Bundesliga'ya döndü. Leverkusen'e 3 attıkları maçta ismini de sıkça duyuyorduk.

Fırsatçılık mı deyin, leşçilik mi deyin bilemem ama bu tip takımlara her zaman ilgi duymuşumdur, kadrolarındaki iyi oyuncuların nerelere gittiği, başarılı olup olmadıklarını takip etmek ilgimi çeker. Galatasaray'ın kaliteli oyuncu getirmekte sıkıntı yaşadığı yıllardan kalma bir alışkanlık herhalde. Bu senenin Nürnberg'leri kim olacak, onu da merak etmekten kendimi alamıyorum...

Spartacus: Blood and Sand

Amerikan dizileri adına iyi bir yıl geçiyor diyebiliriz rahatlıkla. Flashforward, V, The Vampire Diaries gibi yeni sezonda başarıyı yakalamış birçok dizinin yanına 21 ocakta yayınlanmaya başlanan yeni bir dizi daha eklendi, Spartacus: Blood and Sand. Rome ve The Tudors sonrası tarihi konuları işleyen dizilerde bir eksiklik vardı, Spartacus yeni bir dönem dizisi olma özelliğinin yanı sıra sinema etkisini de ekranlara taşımak niyetinde olduğunu yayınlanan ilk 8 bölümüyle gösterdi. Ülkemizde de çok sevilen 300 Spartalı'nın etkilerini dizide görmek fazlasıyla mümkün, dizinin sinematografisi üzerine epey kafa yorulmuş belli ki.

Dizi, 300 Spartalı'ya benzer bir biçimde savaşa gitmeye hazırlanan küçük ve savaşçı bir kavmin liderinin eşine vedasıyla başlıyor. Roma'ya yardım etmek için söz veren ve bu sözünde duran fakat Romalıların onları doğuya göndermek istemesi üzerine bu karara karşı çıkan Trakyalılar, Roma tarafından cezalandırılıyor. Köyün yakılması sonrası güneye kaçma niyetindeki klan lideri, eşiyle birlikte yakalanıyor ve birbirlerinden ayrılıyor. Capua'da idamına karar verilen Trakyalı, kolezyuma çıkarıldıktan sonra eşini tekrar görebilmek için ölüme direniyor ve idamı için gelen gladyatörlerin hepsini yeniyor. Halk tarafından Spartacus olarak adlandırılan Trakyalı, gladyatör eğitmeni olan Batiatus tarafından satın alınıyor ve olaylar gelişiyor.


Spartacus'u bugüne kadarki dizilerden farklı kılan en önemli özellik cinsellik ve şiddet konusunda fazlasıyla cesur olması. Zaten dizinin trailer'ında (üstte) geçen "The boldest show in television" sözü dizinin bu iddiasını fazlasıyla ortaya koyuyor. Savaş sahnelerinde hiçbir tutuculuk yok, hatta bu sahnelerin sinemalaştırıldığını görüyoruz. Bir adamın kafasının beş kılıç darbeyle falan kesildiğine şahit olabilirsiniz dizide. Cinsellik açısından da durum farklı değil ki dönem Roma'sının ruhunu yansıtmak adına bunu fazlasıyla başarılı bulduğumu belirmek isterim. Sırf bunun için diziyi izleyecekler var mıdır, bilmem ama bir zamanlar Zeyna rolüyle Kanal D ekranlarında boy gösteren Lucy Lawless da dizi kadrosunda yer almakta, onun da çıplaklık konusunda diğer oyunculardan bir ayrıcalığı yok.

Spartacus'la beraber dizinin ana karakterlerinden biri de Lentulus Batiatus. Ailesinden kalan bir gelenek olan gladyatör yetiştirme işine devam eden Batiatus'un maddi açıdan zor durumdayken Spartacus'u satın alması ve akabinde tekrar yükselişe geçmesi dizide işlenen ana hikayelerden biri. Batiatus'un eşi Lucretia, yani Lucy Lawless ve gladyatör ocağının en gözde ismi, Capua'nın Şampiyonu Crixus da dizinin merkezinde yer alan karakterler. Gladyatörlerin eğitmeni olan Doctore rolündeki Peter Mensah da dizinin başarılı yardımcı oyuncularından lakin oyunculuk konusunda yardıran bir isim varsa o da Nick Tarabay'dır. Eski gladyatörlerden olan fakat sakatlığı sebebiyle Batiatus'un pis işlerine bakmaya başlayan Ashur'un hikayeye olan etkisi muazzam. Nick Tarabay'ın harika oyunculuğuyla beraber diziyi izlenesi kılan bir performansa da şahit oluyorsunuz, sırf bunun için bile izlenebilir bu dizi. Açıkçası her zevke hitap eder mi, emin değilim fakat başarılı bir yapım olduğuna inandığım Spartacus'u izlemeyenler varsa bir şans versinler derim...

"Geri Dön!" : Ömer Toprak & Oğuzhan Özyakup

Stoper yetiştirmekte sıkıntı çeken bir ülke olduğumuz malum, milli takım potansiyeli var diyebileceğimiz iki Türkiye çıkışlı stoper Semih Kaya ve Eren Güngör aşama kaydetmek şöyle dursun, sakatlıklarının etkisiyle profesyonel futboldan kopacak duruma geldiler. Milli takımın stoper rotasyonu neredeyse Galatasaray'ın yedekleri de dahil bütün oyuncularını çağırmak durumunda kalacak kadar daraldı. Federasyon yetkilileri ve teknik heyet de bunun farkında olacak ki Avrupa'ya oyuncu izlemeye gidecek olan Oğuz Çetin ve Engin İpekoğlu liste başına Freiburg'un 21 yaşındaki stoperi Ömer Toprak'ı liste başı yapmışlar. Federasyonun resmi sitesinden duyurulan habere göre Hiddink'in yardımcıları, Ömer Toprak'la beraber Rubin Kazan'da forma giyen Gökdeniz Karadeniz-Fatih Tekke-Hasan Kabze üçlüsünü, Altıntop kardeşleri ve Sinan Bolat'ı da izleyeceklermiş.Ömer Toprak'ın bu oyunculardan farkı ise blogda yayınlanan 'Türk Asıllılar' başlıklı yazıda da geçtiği gibi daha alt yaş kategorilerinde Türkiye için forma giymesine rağmen şu andaki tercihinin Almanya olması.

Almanya için forma giyen bir oyuncunun izleneceğinin federasyonun resmi sitesinden açıklanması, daha önce görüşmeler yapıldığı ve yanıtın olumsuz olmadığı şeklinde okunabilir. Bundesliga II'de gösterdiği olağanüstü performansla ligin en iyi genç yeteneği seçilen fakat sezon başında geçirdiği talihsiz go-kart kazasıyla futbol hayatını tehlikeye sokabilecek kadar ciddi yanıklarla mücadele eden 21 yaşındaki Ömer'in müthiş bir futbol öyküsüne imza atıp tekrar isminden söz ettirecek duruma gelmesi en başta bir futbolsever olarak, daha sonra onu beğenerek takip eden birisi olarak sevindirdi beni. Eğer milli takıma da kazandırılabilirse büyük bir eksikliği de gidermiş olacağız böylece, Serdar Taşçı'yı Almanya'ya kaptırmışken Ömer'i de onlara bırakmak bizim açımızdan hoş olmaz. Bu tercih sonrası Ömer'e Türk takımlarından talep de artacaktır ki kazadan hemen önce Fenerbahçe'nin Freiburg'la ciddi şekilde görüştüğü, hatta 3 milyon avro civarı bir para önerdiği haberlerini de duyuyorduk ciddi ciddi, bir Galatasaraylı olarak beni tedirgin etmişti tabii bu durum. Olası bir Türkiye tercihinde Beşiktaş'ın da dahil olacağı bir transfer yarışı izleyebiliriz.
Ömer Toprak dışında kaptırılmaması gereken bir isim daha var ki o da Oğuzhan Özyakup. Hollanda alt yaş takımlarında görev yapan Oğuzhan'ın Ömer'e göre Türkiye'ye daha soğuk baktığı biliniyor, zaten verdiği her röportajda bunu belirtmekten de çekinmiyor kendisi. Küçük yaşta Türkiye'ye geldiğini fakat kendisiyle ilgilenen ve yetiştiren ülkenin Hollanda olduğunu sıkça belirten Oğuzhan, gündeme 2009 yılı başında Alkmaar'dan Arsenal'e geçtiğinde geldi. Geri dönme olasılığını hâlâ düşük bulmakla beraber Guus Hiddink'in Türkiye'nin başına geçmesinin onunla yeniden görüşülmesi için bir fırsat yaratabileceğini düşünmek pek de mantıksız olmasa gerek. Bu iki oyuncunun sonu Serdar ve Mesut'a benzemez ve milli takım havuzuna kazandırılır diye ümit ediyorum, takibe devam...

İbrahimler Takımı

Beşiktaş maçları sonrası dönen geyiklerin başında gelir İbrahimlerin sayısı, özellikle Kaş'ın da 11'de başladığı maçlar İbrahim'leri üçleyince. İbrahim Akın da Beşiktaş'tayken İbrahim Altınsay (bu vallahi tesadüf), Üzülmez ve Akın'dan oluşan sol kanada İbrahimler kanadı derdi. Bu söylemi biraz daha abartıp ligden bir "İbrahimler Takımı" çıkar mı diye bir kontrol edeyim dedim, iki yabancı ve tek transferle gerçekten de çıkıyor. Hattaöyle bir takım çıkıyor ki rahatlıkla ligde orta sıralara oynayabilir.

Defansın büyük bölümü zaten yazının çıkış noktası olan Beşiktaş'lı İbrahimlerden oluşuyor, tek takviye Bursaspor'un stoperi İbrahim Öztürk. Sağ kanadı İbrahima Yattara'ya teslim ettik, sol kanat ise İBB'li İbrahim Akın'ın. Göbekte geçen sezon Sivasspor'da parlayan İbrahim Dağaşan'a İbrahim Ege eşlik ediyor. İleri uçta ise bir diğer Sivassporlu İbrahim Şahin yer alırken partneri Denizlisporlu İbrahima Bangoura oldu. Takımdaki tek problem İbrahim isminde Süper Lig kalecisi olmaması, orayı da Sarajevo'da oynayan Bosna Hersek'in milli kalecisi İbrahim Sehic'i transfer ederek çözdük. O kadarına kimse bir şey demez sanıyorum. Yeri gelmişken "bir Süper Lig takımı transfer etse de takım tamamlansa" mesajını da vermiş olalım. Yedeklerimiz de Gaziantepspor'dan İbrahim Coşkun ve Diyarbakırspor'dan İbrahim Elim. 4-4-2 oynayan takımın sahaya yayılışı ise şöyle:

----------------------------İbrahim Sehic--------------------------

-İbrahim Kaş--İbrahim Toraman--İbrahim Öztürk--İbrahim Üzülmez-

--İbrahima Yattara--İbrahim Dağaşan---İbrahim Ege--İbrahim Akın--

-------------------İbrahima Bangoura---İbrahim Şahin---------------

22 Şanslı Çocuk

Her futbolseverin aklından en az bir kez geçmiştir bu çocukların yerinde olmak nasıl bir duygu diye. Çocukken kıskandığım, büyüyünce merak ettiğim konulardan birisiydi bu, "Ne şanslı veletler" diye az söylenmemişimdir. Küçükken o sahaya ayak basmış olan arkadaşlarımın olmasının da payı büyük tabii bunda. Hatta rakip formayı giymemek için ağlayan ama daha sonra Galatasaraylılarla beraber yürüyebilmek için bir ufaklık dahi tanıyorum. Mailime farklı firmalardan birçok kampanyayla ilgili bülten düşüyor, çoğuna göz atıp geçiyorum ama içlerinden birisi yukarıda anlattıklarımla paralellik içerdiği için ilgimi çekti. Trabzonspor-Galatasaray maçında sahaya takımlarla beraber çıkacak çocuklar TT Çocuk sitesine başvuran ilk 22 çocuk olacakmış, ayrıntılar şurada. Çocuğunu, kardeşini o sahada görmek isteyenler varsa bir göz atabilir...

İkinci Ligde İki Yeni Stad: GAP Arena & Oba Stadyumu

Günün konuşulan haberlerinden biri de geçen aylarda Şanlıurfa'da açılan GAP Arena'nın Türkiye Kupası finaline ev sahipliği yapma fikriydi. Euro 2016 için belirlenen aday şehir ve stadyum sürecinde de gündeme gelmişti Şanlıurfa fakat stadyumun yeni açılmış olmasının getirdiği bir yanılgı olduğunu da yadsımamak lazım. GAP Arena'nın 92'de çizilmiş ve yapımına başlanmış bir proje oldğunu, mimarisinin eski usül yapılan stadyumlardan büyük farklılıkları olmadığını not düşmek gerek. Yine de yeni yapılan, üstü kapalı ve hatrı sayılır bir kapasitesi olan bu stadyumun şehir futboluna katkı yapacağı aşikar.

Aralık ayından beri Şanlıurfaspor'un maçlarını oynadığı stadyum, ilk üç maçında 70 bine yakın seyirci topladı. Belediye'nin de ciddi bir organizasyonu var bu önemli rakamlarda, şehir halkına SMS'lerle dahi haber verildiğini biliyorum Urfalı arkadaşlarımdan. Kaliteli bir iş ortaya konulduğu ortada. Bir şehrin futbol kültürünü geliştirebilmesi için illa çok büyük hedefler koymasına gerek yok kendine, şehrin futbolla ilgilenmesini, bunu bir haftasonu eğlencesi olarak görmesini sağlamak bile çok iyi bir başlangıç olacaktır. Bu hareketlenmenin 2.Lig B kategorisine kadar ulaşması heyecan verici. Galatasaray'ın, Fenerbahçe'nin, Beşiktaş'ın iyi stadyumları olmasının ülke futbolunu parlatma adına büyük bir önemi var belki ama Şanlıurfa'nın, Rize'nin, Konya'nın da insanca maç seyredilebilecek stadyumlara sahip olması en az onlar kadar önemli.
Bu anlamda farklı bir stadyum inşaatı da Alanya'da sürüyor. Euro 2016 aday şehirlerinden biri olan Antalya'nın projesi malum, geçen günlerde açıklandı. Onun da üstünden geçilir illaki ama Alanya'daki stadyum da epey ilgi çekici duruyor. Madran Arena'yla beraber şehirdeki üst düzey stadyum sayısını üçleyecek olan Oba Stadyumu'nun Mayıs ayında açılması bekleniyor. 15 bin seyirci kapasitesine sahip stadın son görüntüleri Alanyaspor'un resi internet sitesinde yayınlanmış. Şanlıurfa'daki duruma benzer bir şekilde stad eski bir projeye sahip, uzun süre kenarda kalmış. Bu sebeple yerleşim merkezlerine biraz uzak olan stadyumun inşaatının tamamlanması kadar ulaşımın sağlanması da mühim. Onun için de Alanya yerel medyası şöyle bir videolu haber geçmiş. Çevresiyle, konumuyla epey güzel bir stadyum olacağa benziyor, umarım yol yapımı için fazla bozulmaz orman dokusu. Alanyaspor'la ilişkisi, bir dönem FM'de oyuncuları bonservissiz transfer edilebildiği için takımı talan etmekten ibaret olan şahsımın hem Şanlıurfaspor, hem Alanyaspor üzerine söyleyeceği fazla bir şey yok gerçi, o kısmı blogu takip edip bu takımlar hakkında fikir sahibi olan arkadaşlara bırakalım...

Galatasaray 3-0 Ankaragücü || Mutlu Son...

Kasımpaşa maçı sonrası ne dediysek benzer şeyleri bugün için de söyleyebiliriz aslında. Galatasaray evinde hareketli, alternatifli, sonuç alabilen hücum hattıyla her rakibini sürklase edebilir. Rakibin de ayağı biraz top yapıyorsa Galatasaray'ın yumuşak karnı olan orta sahadan faydalanıp kaleye inebilir, pas trafiği kurabilir. Galatasaray'ın kadro dinamiklerinin getirisi olan bu sonuçlar Sami Yen'e gelenleri ve futbol seyircilerini tatmin edecek bir 90 dakika çıkıyor ortaya. Çok mu pozisyonlu maçtı, hayır. Çok mu acayip futbol oynandı, hayır ama maçın gidişatı bizlere bunu hissetirmeyi başarıyor açıkçası.

Arda Turan'ın olmaması Galatasaray adına sezon başından beri maç öncesi en büyük soru işareti, belki de sınavdı. Solda da oynasa, ortada da oynasa takımın en çok topla oynayan oyuncularının başında gelen Arda'nın yokluğunun takımdan neler götüreceğini, hangi opsiyonların nasıl işleyeceği benim için de merak konusuydu. Frank Rijkaard'ın tercihi Arda Turan'ın yerine Gio'yu solda kullanmak ve formsuz Mehmet Topal'ı kenara çekmek oldu. Özellikle Eskişehirspor maçında saç baş yolduran Topal'ın yerine Sarp'ı çekerek Elano'nun yanına Barış'ı sokmayı planlamış gibiydi Rijkaard. Barış'ın enerjisi ve hareketliliğinden faydalanıp Elano'ya daha rahat hareket etme imkanı sağlamak kağıt üstünde makul bir fikir gibi duruyordu.

Ankaragücü ise devre arasında kadrosuna kattığı Geremi, Sapara ve Vittek desteğiyle sahaya çıkıyordu. Merak ettiğim yapılanmalardan birisi Ankaragücü ama canlı izleme fırsatı bulamamıştım bu maça kadar, o yüzden yayılım konusunda da fazla bilgim yoktu. Bu yüzden sahaya nasıl yayılacakları bende merak konusuydu. Geremi'nin sağ bekte başlaması, (tribünden uzun süre tanıyamama rağmen) Theo Weeks'in orta sahada yer alışı başlangıçta sürpriz ama maç içindeki performanslara bakıldığında epey mantıklı bir hamleydi. İleri uçta hareketliliğiyle nam salmış iki forvet Vittek ve Vassell görev alırken Sapara da onları destekliyordu. Hürriyet ise her zamanki gibi Galatasaray orta saha oyuncularından sorumluydu. Hücum fikirleri ayağa paslar yapıp kanatlardan Galatasaray kalesine inmekti, özellikle zayıf olarak gördüklerini düşündüğüm sağ kanadı deplase olan Vassell ve Geremi ile işlemeye çalışıyorlardı.

Maçın ilk yarısında istediklerini yapan büyük ölçüde Galatasaray'dı. Orta saha oyuncularının formsuzluğuna Elano da dahil olsa da Keita'nın müthiş bireysel performansı ve Jo'nun 4. dakikada ayağına gelen pozisyonu bitirmesi maçın skorunu kısa süre içinde Galatasaray lehine çevirdi. Yanılmıyorsam ilk 15 dakika içinde üç kez kaleye inmeyi ve pozisyon çıkarmayı başardı takım, özellikle golden sonra bir süre toparlanmayı başaramadı Ankaragücü defansı. Gio'ya güzel de bir asist yapmaya kalktılar fakat pozisyon gole dönüşmedi. Gerçi benzer bir pozisyon daha sonra Geremi'nin hatasıyla tekrar gelişti ve bu kez Keita müthiş fizik-teknik kombinasyonuyla farkı ikiye çıkaracak golü atmasını bildi. Bu golü atmak için başta denge olmak üzere birçok yetinin üst düzeyde olması gerekiyor, Keita'nın özel bir oyuncu olduğunu anlatmak için bence örnek gösterilebilecek pozisyonlardan birisiydi gol. Zaten pozisyon hazırlamakta becerikli olduğu bir maçta böyle bir gol atması da performansını taçlandırmış oldu. Son golde yaptıklarına ise artık alıştık. Büyük yetenek bu adam,  adını haykırırken acaba seneye buralarda olur mu dedirtecek kadar büyük.

Yalnız maçın adamı Keita olsa da şu takımda ismi onunla beraber zikredilmesi gereken bir isim daha var ki o da Lucas Neill. Bir stoper takımına ne kadar katkı verebilirse o kadarını yapıyor Neill, her hareketi, her pası, her koşusu akıl dolu. Bunu size hissettirmesini biliyor. Basit oynuyor, akıllı oynuyor, takımı rahatlatıyor. Yanında top kullanma konusunda başarısız bir ekürisi olmasına rağmen yine takım savunmasını ayakta tutan isim oldu. Ankaragücü'nün Galatasaray yarı sahasına yerleşecek teknik kapasiteye ve oyun planına sahip olmasına rağmen pozisyon bulamamasının altında yatan en önemli isim de o oldu. Ernst ve Nobre'nin yanına "Şampiyonluk getiren devre arası transferleri" sıfatıyla eklenmesi kuvvetle muhtemel, eğer Galatasaray ipi önde göğüslerse.
Keita, Neill diyoruz ama bugün tribünlerde adı en fazla haykırılan isim Milan Baros olsa gerek. Son 15 dakikada oyuna girmeden önce defalarca adı anıldı. Isınmaya gidişi, Rijkaard tarafından çağrılması ve kenara gelmesi ayrı ayrı tezahürat sebebiydi. Oyuna girmesinden sonra herkesin beklentisi emin olunan galibiyetten de öte Baros'un bir golle dönüş yapmasıydı. Keita sağdan akıp son rakibinden de topu sökünce paralelindeki Milan Baros'un golü atacağı belli olmuştu zaten. Fenerbahçe'de Deivid'in uzun bir aranın ardından sahalara dönüşü vardı, hatırlayanlarınız olacaktır. Ona benzer duygular bu sefer Sami Yen tribünlerine hakimdi. Baros'la beraber asisti yapan Keita'nın adı unutulmasa da bugün yaşanan mutlulukta Baros'un dönüşünün büyük payı vardı. Galatasaray taraftarı bu golle pastanın üstüne kremasını da almış oldu. Bundan iyi bir mutlu son yazılamazdı herhalde bu maça...

Avea'dan Galatasaray-Ankaragücü Maçına 2.bilet

Bu seferki sorumuz biraz daha araştırma sorusu olsun. Bildiğiniz gibi ilk yarıdaki karşılaşmada Ankaragücü 3-0 gibi net bir skorla kazanmıştı fakat Ankaragücü Galatasaray'a uzun süredir ligde gol atamıyordu. Bu golsüz seri kaç maç sürmüştür, Ankaragücü'nün bu seriden önceki son golünü attığı maçın tarihi, skoru neydi; skorerleri ve takımların teknik direktörleri kimlerdi? Buyrun efendim...
***
İkinci bileti kazanan arkadaşımız da Zogurt oldu. O da yarına kadar bana mail yoluyla ulaşıp telefonunu iletirse bilet onun, yedek talihli ise Target Striker bloguyla tanıdığımız Kutay...

Avea'dan Galatasaray-Ankaragücü Maçına 1.Bilet

Format ancak bitti, bir 5 dakika gecikme oldu, kusura bakmayın.

İlk soru kolay yerden olsun. 2001 yılında Galatasaray'ın üst üste beşinci şampiyonluğuna mal olan Ankaragücü maçında golleri kimler attı ve takımların teknik direktörleri kimlerdi? İlk bilen arkadaşımız ilk Kapalı Üst biletinin sahibi olacak...
***
İlk bilet Niko'nun oldu. İkinci bilet sorusu 19.45 olsun, Fenerbahçe maçı izleyenleri de alıkoymayalım...

Kapalı Kale Arkası

'Kapalı Kale Arkası' yıllardır Eski Açık olarak bilinen tribünün yeni ismi. Sami Yen'deki Kasımpaşa maçıyla beraber bilet satışlarında Kapalı Kale Arkası olarak adlandırılmaya başlanan Eski Açık'ın fiyatları da 30 TL'den 75 TL'ye yükselmişti. İlk yarıdaki Kasımpaşa-Galatasaray maçındaki fahiş bilet fiyatlarını bildiğimden bunun Kasımpaşa maçına özel bir durum olabileceğini tahmin etmiştim fakat durum kısmen öyle, kısmen de değil. Kasımpaşa maçı için belirlenen 75 TL'lik fiyat aşağı çekilse de Ankaragücü maçında da Yeni Açık tribünüyle Eski Açık arasında 15 TL'lik bir fiyat farkı bulunuyor. Bu da sezonun geri kalanında bu tribüne gitmek isteyenlerin daha fazla ücret ödemesi gerektiği anlamına geliyor.

Ankaragücü maçında Kapalı Kale Arkası bilet fiyatları 45 TL olarak belirlenmiş. Bu da %50 zam anlamına geliyor tribün müdavimleri için. Fenerbahçe'nin, ardından Beşiktaş'ın kale arkası tribünleri fiyatlarını 20-22 TL civarına çekmişken Galatasaray yönetiminin yürürlüğe soktuğu yeni uygulaması taraftar açısından pek de hoş bir sürpriz olmadı açıkçası fakat Galatasaray stadyumu dinamikleri açısından bakıldığında mantıksız bir uygulama olduğunu söylemek bence zor. Eski Açık tribünü yenilendiğinden beri Yeni Açık'a, özellikle de Yeni Açık Alt'a olan düşük talep biliniyor. Biraz Galatasaray tribünlerine hakim birisi de aynı fiyata Yeni Açık'ı zorunda kalmadıkça tercih etmiyor. Özellikle bu sezon tribünün üstünün kapatılmasıyla bu fark daha da derinleşmişken iki tribünü aynı sınıfta değerlendirmek bence de biraz abesti. Bunun için zamanında "Yeni Açık Alt tribünün fiyatlarının indirilmesi" ana fikirli birçok öneri yapmıştık forumlarda fakat yönetim tersten de olsa benzer bir fikir üzerinden gitmiş, talebin fazla olduğu Eski Açık'ın adını makyajlayarak fiyatları yukarıya çekmiş. Özellikle Fenerbahçe maçını şimdiden beklemeye koyulan taraftarlar için de kötü bir haber aynı zamanda. Karaborsaya düşmesi şimdiden kesin olan Eski Açık bilet fiyatlarının 200 TL'yi bulması sürpriz olmaz.

Bütçesi bu zamı kaldıramayacak taraftarlardan, özellikle öğrenci kesimden Yeni Açık'a geçişler olacaktır fakat sert geçen hava koşulları özellikle bu ay tribünlerde ciddi boşluklar oluşmasına da yol açabilir, bunu da atlamamak lazım. Stadyumundaki son sezonunu geçirdiği artık kesin olan bir kulübün 5 maç kala bu tip bir hamle yapmasına gerek var mıydı diye sorarsak benim cevabım hayır olur elbette ama içi boş bir zam olmadığı da aşikar. Ankaragücü maçında taraftarın bu zamma nasıl reaksiyon vereceğini göreceğiz...

Kasımpaşa 0-2 Bursaspor || Taş, Kağıt, Makas...

İstanbul'da yağan yoğun kar nedeniyle ertelenen iki maçın da aynı gün oynanıyor olması zamanı olan futbolseverler için güzel bir futbol günü imkanı sağlamıştı, ben de bunu değerlendirenler arasındaydım bugün. Taksim-Beşiktaş hattı arasında iki maç izledim, sonuçlar pek gönlümden geçen gibi olmasa da fena maçlar izlemedik, Bursaspor'u ilk, Beşiktaş'ı ikinci kez canlı izleme fırsatı bulduk. Yorucu ve soğuk bir günün ilk yarısından aklımda kalanları paylaşmak isterim öncelikle.

Kasımpaşa'nın Eylül ayından beri oynamaya çalıştığı sistematik futbola bugün ilk kez bu kadar net çomak sokulduğunu gördüm Bursaspor tarafından. Ne iki maçta 7 gol atarak rakibinden 6 puan alan Galatasaray, ne Fenerbahçe, ne de Beşiktaş. Hiçbiri Bursaspor kadar bozmayı başaramamıştı Kasımpaşa'yı. Haftasonu Kayserispor maçı sonrası söylemiştim, net pas yapamadığı ve rakibe üstünlük kuramadığı zamanlarda sıradanlaşan bir takım Kasımpaşa, Bursaspor ise bunu neredeyse 90 dakikaya yaymaya başardı. 60. dakikaya kadar üst üste üç-dört olumlu pas yapamadı Kasımpaşa, Bursaspor'un direnci ve alanı iyi kapatması çok bozdu ev sahibini. İlk yarılarda gol ya da goller bulmasına alışık olduğumuz Kasımpaşa da skor tabelasına gol yazdıramadı bu şekilde olunca elbette, hatta bırakın golü, gol pozisyonu dahi yoktu. Murat Erdoğan'ın cılız bir şutu vardı, şut yerine bir arapas düşünse belki bir gol çıkabilirdi oradan ama onun ötesinde bir aksiyon yoktu.

Bursaspor ise aynı sahada haftasonu oynayan Kayserispor'un tam tersi biçimde oyunun hakimi ve yönlendireniydi. Edilgen savunma ile etkin savunma derim ben bu farka. Bursa'daki Galatasaray maçında da görmüştük bu etkin savunmayı. Kayserispor rakibin top tekniğinin yetersizliğinden faydalanıp savunma yapmaya çalışan bir ekip, Bursaspor ise rakibini gerçekten bozuyor ve hücum setleri bozulunca oyun hakimiyetini tamamen yitiren bir ekip olan Kasımpaşa'ya bundan daha ters gelecek bir durum olamazdı. Taş, kağıt, makas misali, Bursaspor olabilecek en kötü eşleşmeydi bu açıdan Kasımpaşa adına. Ozan İpek ve Ivan Ergiç'in bulunduğu bir orta saha hem sertlik hem de hücum yönünde pek sıkıntı çekmez kolay kolay. Arkadaki Hüseyin Çimşir'in kapasitesi belli ama Bursaspor adına onun da sırıttığını söylemek zor, belli işleri üstlenip geri kalanı arkadaşlarına bırakıyor o da. Bugüne özel olarak sağ tarafa Turgay'ı çekmiş Ertuğrul Sağlam, ileride ise mavi ayakkabıları ve kendine has yürüyüşüyle hemen dikkat çeken Sercan Yıldırım yer alıyordu. Sercan da başarılı bir iş çıkarınca Ertuğrul Sağlam'ın beklediği oyun da yansıdı sahaya. Koray'ın hatasıyla devre arasına 2-0 girilmesi de bunu gösteriyordu zaten.

İkinci yarının ilk 15 dakikasından anlaşılan Bursaspor'un maçı istediği kıvama getirdiği, farkı da arttırmak için birçok pozisyon bulacağıydı. Formunda olan Sercan'ın tehlikeli bölgelerde doğru tercihlerle arkadaşlarını topla buluşturmasından birkaç net pozisyon çıkardı zaten bu bölümde Bursa. Sağdan inip Batalla'ya pasladığı, soldan inip ceza sahasının gerisine çıkardığı bir top var, ikisi de gol olabilirdi. Kasımpaşa'nın kendine gelişi ve pas yapmaya başlaması 60. dakikayı buldu, bu dakikadan sonra yapacak da fazla bir şey yoktu gerçi. Bursaspor da fazla istekli değildi oyunu önde oynamaya, Sercan'ı kullanıp daha fazla skor üretebileceklerini düşünüyorlardı muhtemelen. Buna rağmen son dönemdeki en etkisiz oyununu ortaya koyan Yekta ve Kayserispor maçında da akıllara ziyan bir gol kaçıran Sancak ile iki pozisyon ürettiler. Skor 2-1'e gelmeyince gardı düştü bir süre sonra ev sahibinin, Bursaspor da pas yapıp, tempoyu düşürüp skoru tutmaya niyetliydi. Öyle de oldu.
 Bursaspor hem taraftarıyla, hem takımıyla çok iyi bir sınav verdi İstanbul'da, zamlı bilet fiyatlarına rağmen ayrılan bölüme sığmayan Bursasporluları da takdir etmek lazım. Ben maçtan beş dakika önce gelebildim stada, dışarıda kalan en az 500 Bursaspor taraftarı vardı, içeride de 1500 vardır tahminim. Şampiyonlar Ligi şarkıları söylendi, klişe de olsa hiç susmadılar gerçekten. Kasımpaşalılar da sempatiyle yaklaştı bu şova, maç sonunda karşılıklı alkışlamalar da oldu. Zapotocny'nin alkışlara dayanamayıp Kasımpaşa tribününe kadar gelmesi ve formasını tribündeki birine vermesi ilginç bir sahne olarak akıllarda kaldı.

Kasımpaşa adına iyi bir serinin sonu oldu bu sonuç aynı zamanda, Ağustos ayında oynadıkları Galatasaray maçından beri evlerinde mağlubiyet yüzü görmemişlerdi. Bursaspor'un net bir galibiyet almış olması bu açıdan da önemli. Bursaspor, Galatasaray'ın Eskişehirspor'a yenilmesiyle potansiyel lider olduğunu söylemiştik, bugün beklentileri gerçekleştirmek adına önemli bir adım attılar. Diyarbakırspor maçıyla ilgili alınacak karar sonrasında 52 puana ulaşabilirler. Lakin hükmen galibiyet çıkmayacağı, seyircisiz ya da tarafsız bir sahada maçın oynanabileceği de konuşuluyor, o yüzden lider demek için erken olabilir. Yine de şampiyonluk yarışında olduklarını kafalara kazıdıkları bir akşam oldu diyebiliriz Bursaspor adına...

'Yeni Chris Paul': Darren Collison

Şu 'yeni x' kalıbı kadar rahatsız edici bir kalıp az vardır herhalde spor dilinde fakat New Orleans Hornets taraftarları bu kez benden farklı düşünüyor olsa gerek. 2005 NBA Draft'ında 4. sıradan seçtikleri Chris Paul, franchise tarihinin en başarılı oyuncularından biri olmayı şimdiden başardı. Takımını play-off yarı finaline taşıdığı 2007-08 sezonunda normal sezon MVP ödülünü de burun farkıyla Kobe Bryant'a kaptırmıştı. Rakibi farklı olsa henüz ikinci senesinde MVP olacak bir oyuncudan söz ediyoruz. O günden bu yana Steve Nash ile ligin asist krallığına oynayan ve her sezon 10+ asist ortalamarı tutturmayı başaran Paul, takımının her şeyi denilebilecek ender oyunculardan biri ligde. Fakat yazının konusu Chris Paul değil, başlıktan da anlaşılacağı gibi onun arkasında süre almayı bekleyen Darren Collison.

Chris Paul'un Warriors maçında dizinden sakatlanmasının ardından ameliyat kararının gelmesi Hornets'ın play-off hattından düşeceğini kesinleştirmişti ama ben de dahil birçok kişi Hornets'ın Paul olmadan nasıl maç kazanacağını merak ediyordu. İşte Paul'un sakatlığına kadar sadece 6.8 sayı, 3.2 asist ortalaması tutturmuş, yıl boyunca çıkış yapmış çaylaklar arasında pek de adı anılmayan Darren Collison, içindeki hayvanı ortaya çıkardı ve 30 Ocak'ta oynanan Memphis maçından bugüne kadar takımını sırtlayan oyuncu haline geldi. Çıkığı ilk maçta 17 sayı, 18 asist kaydederek geliyorum mesajını veren Collison 30 Ocak'tan bu yana çıktığı 18 maçta 20.7 sayı, 10 asist gibi olağanüstü bir ortalama tutturmayı başardı. 10 asist barajı bu ligin en iyi oyun kurucularının dahi aşmakta zorlandığı bir barajdır, sezon boyunca bunu başarabilen iki oyuncudan biri Chris Paul, diğeri ise Steve Nash'ti. Bu asist performansınn yanına 20 sayı ekleyen bir oyuncunun çaylak dahi olsa hakkını vermek gerekiyor. Bu maçların birinde triple-double yaptığını, son maçta 20 asist gibi uçuk bir pas performansı ortaya koyduğunu, bir önceki maçta 32 sayı attığını da atlamayalım.

Bu sezon gelen çaylaklar hakkında o kadar ilginç hikayeler çıktı ki takip ettiğim en verimli sezonlardan biri desem yeri. Brandon Jennings, Tyreke Evans, Darren Collison. Bu üçlünün dışında beğeniyle takip ettiğim birçok oyuncu var, Warriors'ın gardı Stephen Curry, Detroit'in İsveçlisi Jonas Jerebko, Collison'ın ekürisi Marcus Thornton gibi. "NBA bu sene iyi gard yaptı" diye anılacak bir sene olacak gibi duruyor, Paul ve Deron'un geldiği seriden bu yana bu kadar başarılı bir gard serisi geldiğini hatırlamıyorum. Yeni çocuklar fena...

Rayların Bağladığı Tutku: Futbol

Futbolla gündelik çekişmelerin ötesinde ilgilenen her futbolseverin dikkatini çekmiştir takım isimlerinde yer alan 'Demirspor' ya da 'Lokomotif' eklerini. Şimdilerde ilginç bir detay olarak gözümüze takılan demiryolu ilişkili futbol takımlarının mazisini biraz eşelediğimizde aslında futbolun kendi gelişim sürecine dair birçok önemli anekdot bulmak mümkün. Bilinenin aksine aristokratlar tarafından bulunan bir oyun olmasına rağmen alt sınıfın sahiplenmesiyle kimlik bulan futbolun yayılması ise 19. yüzyılın şartlarında ulaşımın en uygun yolu olan demiryolları üzerinden olması bir tesadüf değil. İşçiler, toplu ulaşım ve topluca oynanan bir oyun. Futbolun gelişimi için o dönem bulunabilecek en iyi ortamlardan biriydi ve demiryollarının altın çağı olan 19. yüzyılın sonları oyunun hem daha büyük kitlelere ulaşması, hem de toplu taşıma imkanlarının gelişmesiyle daha uzak bölgelerdeki takımların birbirleriyle maçlar yapmalarını, turnuvalar ve kupalar düzenlemelerini sağladı. Bu da büyük resimde demiryollarının büyümesiyle futbolun büyümesi arasındaki paralelliği ortaya koyuyor.

Demiryollarının futbola bir başka katkısı diğer kıtalara, özellikle de Güney Amerika'ya iş sebebiyle göç eden işçilerin oyunu da beraberlerinde götürmeleri. Ülke dışına gönderilen Britanyalı demiryolu işçileri bu durunmun temelinde yer alıyor. Bir anlamda demiryolu inşaatı için farklı ülkere giden işçiler aslında demiryollarıyla beraber futbolun da haritasını değiştiriyor. 1867 yılında oynanan ve Arjantin'de kayıtlara geçmiş ilk futbol maçı olarak bilenen karşılaşmanın taraflarından birisi İngiliz demiryolu işçileri karması, diğeri ise denizciler. Benzer bir saptama Brezilya için de yapabilir. Brezilya'ya futbolu getiren kişi olarak anılan Charles William Milner da ülkeye çalışmak için göç eden 3000 Britanyalı işçiden birisi olan John Miller'ın oğludur. Henüz 10 yaşındayken babası tarafından eğitim görmesi amacıyla İngiltere'ye gönderilen William, İngiltere'de futbolu da öğrenecek, geri dönerken belki de dünya futbolunun kaderini değiştirecek o futbol topuyla Brezilya'ya ayak basacaktı. Ayakla oynanan bu oyunun yumuşak bilekli latinlerle buluşması demiryoluyla gerçekleşecekti.

Sadece Güney Amerika'yla değil dünyanın birçok bölgesinde demiryollarının futbolun yayılmasına katkısı büyük. Demiryolu takımlarının en ünlülerinden olan Lokomotif Moskova'nın adı demiryolu çevresinde yaşayan yetenekli gençleri bir araya getirmesinden geliyor. 1923 yılında kurulan Rus takımının sahibi de Rusya Demiryolları İdaresi. 2003 yılında yeniden inşa edilen stadyumları da geçmişlerine ve kulübün ismine gönderme olarak demiryolu detaylarıyla süslenmiş. Lokomotif Moskova dışında Kore'den Incheon Korail, Japonya'dan JEF United gibi takımlar da demiryolu işletmeleriyle yönetilen takımlar.

Tüm bu geçmişe yönelik yazılanlara rağmen demiryolu-futbol ilişkisinin yüzeyselleştiği tespiti yapılabilir belki futbolun gittikçe profesyonelleşmesi ve değişmesi üstüne fakat bu bağın koptuğunu söylemek mümkün değil. Oyunu oynayanlar olmasa da oyunun yeni halini şekillendiren aslî unsurlardan seyircinin stadyumlara ulaşımında hala en büyük rolü demiryolları oynuyor. Çok uzaklara gitmeden örnek verilirse Mecidiyeköy'deki Ali Sami Yen'in yerine inşa edilen ve bu sene yapımı tamamlanacak olan Türk Telekom Arena, demiryolu imkanları da göz önünde bulundurularak inşa edildi. Ülkenin en köklü ekiplerinden biri olan Adana Demirspor ve adında Demirspor geçen yaklaşık 16 kulüp mevcutken bunu Türkiye özelinde de silmek mümkün değil. Demiryolları futbolun gelişiminde büyük rol oynamıştır, oyun değiştikçe desteği de şekil değiştirecektir sadece. Bu sebeple bu iki olguya 'ilginç bir detay' olarak değil ayrılmaz bir ikiliymiş gibi bakmak gerek...

*Kadir Has Üniversitesi için yazdığım Demiryolu-Futbol ilişkisi yazısı. Kenarda durması battı bana nedense, paylaşayım dedim...
Related Posts with Thumbnails