Altyapı Sorumlusu Tugay Kerimoğlu


Eminim ki Galatasaray ve Türk futbolu üzerine düşünen her futbolseverin aklının bir köşesinden geçen, gizlice bir beklentisinin olduğu bir birliktelikti Tugay Kerimoğlu ve Galatasaray'ınki. Sivasspor maçı öncesi Sami Yen'e gelmiş ve onu alkışlamış onbinlerden biri olarak beni de kapsıyor elbette bu. Bir Türk futbol adamı olarak Edirne ötesinde kariyer ve saygınlık edinmiş ender isimlerden biri olması, ayrıca futbolun teknik yönetici tarafında kalmaya istekli görünmesi de bu birliktelik için uygun ortamı hazırlıyordu. Blackburn'den eski hocası Ince'in yanında Manchester City altyapısının başına geçeceği çok yazılıp, çizilmişti. Bir ara Trabzonspor'la da anıldı adı. Sonunda her iki taraf için de doğru olduğuna inandığım bir adım atılarak Tugay, bu tecrübesini ve birikimini tıpkı kendisinin geçtiği yollardan geçmekte olan genç Galatasaraylılara aktarmaya çalışacak. Başkan Adnan Polat'ın Genel Kurul'da yaptığı açıklama ve arkasından gelen büyük alkış da camianın anlaşmaya olan desteğini ortaya koyuyor.

Tugay Kerimoğlu'na bir proje olarak bakarsak genç nesil Türk futbol adamları içinde yatırıma en uygun isimlerin başında geldiğini hemen herkes söyleyecektir sanırım. Futbol kültürüyle, Avrupa deneyimiyle, muadillerinden farklı bakış açısı ve duruşuyla benim en beğendiğim futbol adamlarından biridir Tugay Kerimoğlu. Bir ara "Öncelikle profesyonelim" ana fikirli açıklaması gündem oluşturmuştu, o dönem de 'Bayrak adam: Tugay Kerimoğlu' başlıklı bir yazı yazmıştım, fikrim hala sabit. Kolunu kesse sarı-kırmızı akıtacak adamlar kadar, belki de daha fazla Tugay gibi adamlara ihtiyacınız var bu kulüp yapısında. Hatta belki de daha fazla var. O açıdan bunun da problem teşkil ettiğini düşünmüyorum açıkçası, fazla saplantılı bakmamak gerekir bu tip açıklamalara. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz derler. Sözden ziyade icraatlarıyla kendini ispatlamış bir adamın da Galatasaraylılığını sorgulamak herhangi bir taraftarın haddi değil diye düşünüyorum.
Velhasıl, Barcelona'nın Guardiola modeliyle iş başı yaptırılmak istenen Tugay'ın gelişinin bir başka yönü var ki o da Galatasaray'ın uzun vadeli yapılanma arzularına ciddi anlamda şüphe düşürecek cinsten. Göreve başlayalı henüz aylar geçmiş Evert Jan Derks'in mayıs ayında sözleşmesinin bittiği, sezon sonu itibariyle bu göreve Tugay'ın geçeceğini belirtmiş başkan. Geldiğinden bu yana Rijkaard ile altyapı arasında köprü kuran ve ünvanına yakışır bir şekilde koordinasyonu sağlama açısındna önemli adımlar atan Derks'in elini Florya'dan bu kadar çabuk çekecek olması üzücü. Bir kere altyapı işinin temelinde istikrar yatar, daha birinci adamda istikrar yoksa bunun oyunculara da yansıması olacaktır. Ayrıca bir projeye başlarken diğerini tatsız ve zamansız bitirmemek gerektiğine inanıyorum. Sezon sonuna kadar kalacak sanırım ama ayrılığı bence her yönüyle yanlış bir hamledir. Kişisel isteğidir, bilmediğimiz bazı önemli detaylar vardır, orasını bilemem fakat Fenerbahçe'nin 'Joop Lensen'de düştüğü hataya düşmemek gerekiyor. Altyapıya yabancı koordinatör getirip bir senesini doldurmadan göndermek Galatasaray'da yaşanmaması gereken bir olaydır, bence.

Buna rağmen toplamda Tugay'ın gelişinin genel kurulda alkışı hak eden bir hamle olduğunu, yapılanma adına doğru kişi, doğru malzeme olduğunu inkar etmek için kör olmak lazım. Tugay'ın bu kez A takımı da kapsayan uzun vadeli bir yol haritasıyla ikna edildiği düşüncesi de akıllarda oluşuyor hemen zaten. Bu ilişki doğru devam ederse Tugay da, Galatasaray da, Türk futbolu da kazanan olur. Ha bir de özel istek. Tugay hocam, şu Jem Paul Karacan'ı tut getir, şu orta sahaya ne iyi alternatif olurdu yahu!..

Avea'dan Galatasaray-Kasımpaşa Maçına 2. Kapalı Üst Bileti

İkinci ve son biletin sorusu ise şöyle. Kasımpaşa, ligin en golcü takımlarından biri ve uzun süredir hiçbir maçta iki golün altına düşmediler. Ligdeki bu gol serisinin kaç maç olduğunu ve iki golün altına düşülen son maçın skoru, tarihi ve golcülerini eksiksiz olarak ilk yazan okuyucumuz ikinci biletin sahibi...

Avea'dan Galatasaray-Kasımpaşa Maçına Kapalı Üst Bileti

Sorumuzu soralım artık. Sami Yen'de oynanan son Kasımpaşa maçını Kasımpaşa 1-0 kazanmıştı. O maçta golü atan oyuncunun ve Kasımpaşa'nın o dönemki teknik direktörünün adlarını eksiksiz olarak ilk yazar arkadaşımız birinci biletin sahibi olacak. İkinci biletin sorusu 20.45'te...

Galatasaray 1-2 Atletico Madrid || Sonu Hep Acı, Hüsran...

Bir kere şunu söylemek gerekiyor. Kötü oyun kıstası her maçta topa hükmedememek, Barcelona gibi pas yapamamaksa ya kendi ligimize ve takımlarımıza yabancıyız, ya da Avrupa'ya. Türk futbol tarihinde bu dominasyonu becerebilmiş bir takım vardı, o takım da 10 yıl önce rakibin hücum karakterini gözetmeksizin rakibi bozarak yapabiliyordu bunu. Pasla, teknikle bu işi başarabilecek bir Türk takımı yakın bir gelecekte olmayacak, buna Galatasaray da dahil. Önemli olan futbol aklını ortaya koyabilmek ve kendinden daha kapasiteli takımlara karşı gereken neticeye gidebilen bir yapı oluşturabilmektir.

Beşiktaş maçı özelinde başarıyla verilen sınav da buydu, Elano ve Arda'nın talihsiz değişiklikleri olmasa muhtemelen skor da aynı istikametde olacaktı. Bugünkü maçın özellikle ilk yarısında olan da tam da bu yöndeydi bana göre. Galatasaray topa hükmetmiyordu belki ama istediği tempoyu ve oyunu sahada oynatmayı biliyordu. Pozisyonları bulan ve değerlendirmeyen de yine Galatasaray'dı. Eldeki kadronun en iyi yapacağı iş de buydu zaten, en kaliteli elemanları uçta olan ve orta sahanın ortasında ortalama Sarp ve zirvesinde olmayan bir Topal'la değil Atletico, ortalama bir TSL takımına dahi yenilebilme imkanı var bu takımın. Bu ön alan oyuncuları ne zaman rahatlarsa o zaman Avrupa'nun üst düzey bir hücum takımı kimliğine bürünebiliyor Galatasaray. Med-cezir gibi gidip gelen de bu aslında.

Atletico'ya geçecek olursak Galatasaray'ın biraz daha uç versiyonu gözüyle bakıyordum onlara, iki maçta da bu kimliği ortaya koydular. Ön alanda müthiş oyuncular; Agüero, Forlan, Reyes, Simao. Arkası ise büyük bir boşluk, özellikle defans ve kale. Galatasaray'a karşı yarım adım öne geçmeleri ise Asunçao'nun istikrarı ve Raul Garcia'nın gelişiyle takımı toparlayan Tiago'nun rolünü bu maçlara yansıtabilmesidir. Oyunun Galatasaray yarı sahasına yıkılmasında onların payı var.

Maça dönelim. Galatasaray'ın kurgusu bu durumun farkında olduklarını, zaten yardırma potansiyeli olan bu adamlara fazla alan bırakmadan skoru tutmak ve mümkünse yetenekli ayaklardan bir gol çıkarmak üzerineydi. 0-0 cebinde olan ve rakibin hücum gücünden çekinen her Avrupa takımının yapacağını yaptı Galatasaray zira rakipten yiyeceğiniz bir gol atacağınızdan daha değerli oluyor sistem gereği, bugün Galatasaray'ı eleyen de bu oldu aslına bakarsanız. İlk devrede işleyen fakat ikinci devrede değişen ne oldu? Jose Antonio Reyes. Bu eşleşmeyi değiştirebilecek üç-dört adam vardı zaten. Galatasaray'da Arda ve Keita, Atletico'da Reyes ve Simao. Öne çıkan Reyes oldu bu dörtlüden, özellikle 46.dakikadan başlamak üzere gösterdiği hücum performansı durdurulamazdı. Sarı kramponuyla herkesi geçti, direğe takıldı, en sonunda Forlan'ı en olmadık dakikada ceza sahasında buluşturan pası attı. Forlan da bu anların adamı olarak affetmedi ve turu takıma getirdi.
Galatasaray, kadro verimi açısından ortalamasının altında bir dönem geçiriyor, özellikle orta sahanın sağlam duramaması ve forvetsizlik takımın potansiyelini aşağıya çekiyor. Geçen seneyi de katıp yorumlamak gerekir aslında. Bordeaux, Hamburg ve Atletico. Bunlar aşağı yukarı Galatasaray seviyesinde takımlar ve bu tip eşleşmelerde fark yaratan da ufak detaylardır. Bugünkü maçta çokça Reyes'in formu ve hakemlerin yetersizliğiydi. Ben tribünden pozisyonu göremedim, penaltıdır değildir bilemem ama maç içinde o kadar net faul ayrımları vardı ki hayatımda bir hakeme bu kadar bağırdığımı hiç hatırlamıyorum. Bir Slovakya, bir İzlanda deplasmanına gelmiş ve İspanya takımını yedirmeyeyim derdine düşmüş bir hakem izlenimi verdi bana. Hakem arkadaşlarımız da var, konuşuyoruz falan ama bu kadarı da fazla arkadaş.

Çeyrek final ve ötesine geçebilecek bir yolculuk bence erken sona erdi. Olsun, enseyi karartmadan Galatasaray'ın lige bakması ve şampiyonluğu alarak mücadelesini Şampiyonlar Ligi'nde kaldığı yerden sürdürmesi gerekiyor. Galatasaray öznesinin yerine Fenerbahçe de yazılabilir bakış açısına göre, Beşiktaş da. Bu yüzden şampiyonluk sadece şampiyonluk değildir deyip önümüze bakmak en iyisi. Bu sezonun bilançosunu ise bilahare çıkartırız, günler uzun. Zaten blog da epey boş kaldı, doldurmak gerek...

Avea'dan Galatasaray-Atletico Madrid Maçı 2. Bilet

İkinci sorumuz da Atletico Madrid üzerinden. Atletico'nun forvet hattını oluşturan Diego Forlan ve Sergio Agüero'nun Avrupa'ya transfer olmadan önce Arjantin'de oynadıkları son kulüp?
 ***
Bilgilendirme geciktiği için kusura bakmayın. Kazanan iki arkadaşımız olan Red & Gold ve Winner (bu da ilginç olmuş) bilgilerini ulaştırdılar. Katılan bütün arkadaşlara teşekkürler. Başka Avrupa Kupası maçlarına bilet verebilmek dileğiyle...

Avea'dan Galatasaray-Atletico Madrid Maçı 1.Bilet

Avea'nın desteğiyle blogda yürüttüğümüz bilet kampanyası Atletico Madrid maçın vereceğimiz iki Kapalı Üst bileti ile devam ediyor. Sorumuz şöyle. Bildiğiniz gibi Atletico Madrid Galatasaray karşısına gelene kadar Şampiyonlar Ligi grup karşılaşmalarında galibiyet alamamıştı. Peki Atletico Madrid'in Şampiyonlar Ligi gruplarındaki son deplasman galibiyeti hangi maçtaydı? Tarih, skor ve golleri eksiksiz yazan ilk arkadaşımız biletin sahibi olacak...
 ***
İlk bileti kazanan arkadaşımız Red & Gold oldu, bana maille ulaşırsa bilet onun. İkinci sorunun saati 20.45...

Fenerbahçe 2-3 Bursaspor

Futbol acayip bir oyun, gerçekten. Şu maçın ilk yarım saatini izlemiş birisine maçın sonucunu sorsanız Fenerbahçe'nin 6-7 farkla kazandığını söyler. Bursaspor'un 3-2 kazandığını söylerseniz de Bursaspor'un inanılmaz bir oyun ortaya koyduğunu falan düşünebilir. Halbuki ikisi de gerçekleşmedi ama gerek Fenerbahçe'nin klasikleşmiş biçimde oyunu oynama arzusunu yitirmesi, gerekse Bursaspor'un 2-1'lik skorun da etkisiyle ortaya koyduğu baskıdan bulduğu duran top ve kontra golleri sonucu birden 3-2 Bursaspor lehine tescilledi. Şampiyonluk yarışı gerçekten karıştı. Derbiden bir puan çıkaran Galatasaray zirveyi kaybetmedi, Bursaspor ikiliye yanaştı. Sami Yen'deki Bursaspor ve Fenerbahçe maçlarının büyük heyecana sahne olacağı şimdiden kesin gibi.

Yanılmıyorsam dakika 10 falandı, Alex Bursaspor ceza yayı önünde cirit atıyor, attığı şık golü ardından bir ikincisini de kaçırıyordu. Toplamda bu üçüncü pozisyonuydu Fenerbahçe'nin ve normal şartlarda son 20 dakikaya 3-0 falan önde giren bir takımın bulacağı türden pozisyonlardı bunlar. Ertuğrul Sağlam'ın İbrahim Öztürk tercihini sorguluyor, Bursaspor'un sert ve belli bir teknik kapasitenin üzerinde olduğunu düşündüğüm orta sahasının nerde olduğunu düşünüyordum. Sanıyorum bu sene Süper Lig'de izlediğim en kötü defans performansıydı Bursaspor'un ilk yarı saati, o derece berbat bir durumdu. Buna rağmen futbol gevşekliği affetmiyor, Volkan Şen'le 1-0'ken kaleyi yoklayan Bursaspor, Ozan İpek'in ortasına Batalla'nın vurduğu kafayla maçın o kadar da erken bitmeyeceğini söylüyordu. Fenerbahçe defansının ortası ne zaman bozulursa Fenerbahçe o zaman sorun yaşıyor. Yıllardır düzelmeyen kronik bir problem bu Fenerbahçe'de, rakip ofansif orta saha içeri sokulup gayet net bir kafa vuruşu yapabiliyor o pozisyonda, maç boyunca kafası parçalanmış Ömer'in her topa vurabildiği gibi.
Alex de Souza. 33 yaşındaki bu adam hala bu takımın her şeyi, maç boyunca aldığı her karar, attığı her pas ya da şut Fenerbahçe'nin oyun yapısına doğrudan etki ediyor. Takımda böyle bir oyuncu mevcutken tek yapılması gereken onu kaleye yakın bölgelerde topla buluşturabilmek aslında, aynı 5. dakikada Vederson'un özel çabası İbrahim'in hamle hatasıyla birleşince gerçekleştiği gibi. İlk yarıda üst direkten dönen şutuna kadar aktif olarak oyunun içinde olan Alex'in birden kayıplara karışması da Fenerbahçe'nin bütün hücum opsiyonlarını tüketmesi demek. Güiza zaten düzelecek diyenleri tekzip edercesine daha da kötü bir form grafiği tutturunca ara ara yaptığı o vuruşları da bitirememeye başladı ve Fenerbahçe'nin Alex+tek santrafor düzenindeki en kilit noktası olan oyuncu olarak takımı aşağıya çekiyor bu doğal olarak.

Bir takımın istikrarlı bir şekilde maç kazanabilmesi için bir düzenli pasöre, bir de düzenli skorere ihtiyaç duyduğuna inanırım ben. Alex bunları büyük ölçüde yapmaya çalışıyor fakat onun dışında istikrarlı katkı vermekten çok uzakta diğer oyuncular. Bir Keita'nın karşılığı yok mesela Fenerbahçe'de, bu düzende daha da önemli olan Kewell'ın mesela. Üstün olduğu yönler de vardır belki ama konuyu örneklemek açısından söylüyorum. X bir santrafor gol atamayınca skor ümitleri biten bir takım olursa Fenerbahçe, bu tip puan kayıplarına alışmak durumunda. Sezonun ilk çeyreğinde skoru tutmayı beceriyorlardı fakat son dönemde Lugano'nun yokluğu, Emre-Cristian beraberliğinde yaşanan ciddi aksaklıklar bu yapıyı da bozmuş durumda. Galatasaray maçında kanatları üçer kişiyle kapatan, ortadan geçit vermeyne Fenerbahçe'yle zerre kadar alakası yok şu savunmanın.

Esasen Bursaspor'a şaşırmak lazım aslında. Böyle bir maçta üç gol atabilmek her takıma nasip olmaz, hele ki 2-0 geriye düşmüşken. Bursaspor'un bu sezon epey maçını izledik fakat içlerindeki en kötü performanslardan biri olduğunu söyleyebilirim bu maçın ama işte futbolun ruhu son dakikalara 2-1 geride giren Bursaspor'u canlı tuttu, Fenerbahçe'nin de hatalarıyla duran toplarda baskı kuran Bursaspor'un golü bulmasını sağladı. Cristian'ın barajı bozup topa müdahele etme arzusu Bursaspor'a golü getirdi, biraz da şansın yardımıyla. 2-2 sonrası işler tamamen Bursaspor lehine döndü konumlar gereği. Fenerbahçe'nin yapamadığını Bursaspor üçe birken yapıp maçın kahramanı Ozan İpek'le bitirince üç puan da geldi. Ayrıca Ozan İpek demişken:


Bir Galatasaraylı olarak zirvedeki en önemli rakibin puan kaybına elbette sevindim fakat Bursaspor'u dışarda bırakmamak gerektiğine inanıyorum. Fikstürlere baktığımızda Fenerbahçe ve Galatasaray'dan daha zor bir fikstürleri yok, geçen sezonun sonunu da Ertuğrul Sağlam'la epey iyi getirmişlerdi. Baskı yönetimini ne kadar becerirler bilemem fakat iki ezeli rakibi en fazla zorlayacak ekip olacaklarını bu maçla birlikte ispatladılar. İki şampiyonluk hedefli İstanbul deplasmanından geri dönüşlerle aldıkları 6 puan. Galatasaray-Bursaspor maçı da epey ilgi çekici olacak gibi. Tabi önce fırsat bulabilirsek Kasımpaşa-Bursaspor maçını izlemek lazım...

Beşiktaş 1-1 Galatasaray

Balta, Neill, Emre ve Uğur. Bu defans dörtlüsü, önlerindeki köprü Topal, onun da önündeki Barış, Elano ikilisiyle Galatasaray, sahaya bir derbi deplasmanının bilincinde çıkacağını belli etmişti maç öncesinden. Beşiktaş ise Tabata yerine Tello, Bobo yerine Nobre'yi oynatarak sahasında fizik üstünlüğünü Galatasaray'a kabul ettirmek niyetindeydi. İki taraf da bence üstün bir mücadele ortaya koydu, saldıran-savunan taraflar zaman zaman değişse de oyun hep dengedeydi, bence güzel maç oldu. Bağış abi Yenilsen de Yensen de'de söylemişti. Fenerbahçe-Galatasaray gerginlik, Beşiktaş-Fenerbahçe maçları ise çekişme vadeder. Galatasaray-Beşiktaş rekabetinde ise öne çıkan sahadaki futboldur diye. Ne kadar doğru bir tespit olduğunu yine gördük bence, istediğinin tamamını alamasa da skordan pek de mutsuz olmayan bir Galatasaraylı olarak söyleyebilirim bunu sanırım.

Bu sefer bir değişiklik yapıp ev sahibinden başlamak gerek. Mustafa Denizli'nin oyuncu tercihlerini fizik kaliteye göre yaptığı aşikardı dediğim gibi, Ernst-Fink ikilisinin yanına sol açıkta Ekrem Dağ'ı kullanması hem orta sahada üstünlük kurmak, hem de Galatasaray'ın savunması daha zor kanadı olarak gözüken sağ taraftan zinde Üzülmez-Dağ ikilisiyle kaleye inmek niyetindelerdi. Fabian Ernst orta sahadan kuş uçurmayacaktı, topu rakip sahada tutup Holosko'nun bindirmelerine ve Nobre'nin kafa vuruşlarına güvenen bir yapı. Şu saydıklarımın birçoğunu az ya da çok gerçekleştirdi Beşiktaş, özellikle Uğur'un kanadından inip epey bir orta kestiler. Bunlardan en önemlisi de 42. dakikada direkten dönen top ve akabinde Hakan Balta'nın müthiş bir müdahelesiyle savuşturulan pozisyondu. Bunun yanı sıra Tello'nun duran topları kilidi açmak için akılların köşesine yazılmış bir diğer saha içi stratejisiydi.

Burdan tekrar başa dönelim. Galatasaray, bu maçı savunarak kazanacağının bilincindeydi. Bunu yapması için de defansta sağlam durması gerekiyordu. Bu bölgedeki en zayıf halka görüntüsündeki Uğur Uçar birkaç açık verse de arkadaşları Emre, Lucas ve Hakan arkasını toplamayı başarıyorlardı. İlk yarının en çok koşan adamı Holosko'yu Leo'nun çizgide tuttuğu top dışında etkisiz kılmayı beceren Hakan, Servet'siz çok daha başarılı bir ikili oluşturan Lucas Neill ve Emre Güngör bugün alınan 1, kaçırılan 2 puanın mimarlarının başında geliyor. Fabian Ernst'in başarılı performansına aynı şekilde karşılık veren Mehmet Topal da bu oyunculara dahil olunca ideale yakın bir savunma planı koyabiliyorsunuz ortaya. Galatasaray bugüne kadar birçok kez oyunu kendi yarı sahasında kabullenmiştir, Avrupa deplasmanlarını da düşünürsek ancak son Atletico ve üç gol atıp kazanılan Panathinaikos maçları da dahil olmak üzere bu kadar başarılı bir yapı bence hiçbir zaman kurulmamıştı. Bu sezonki Sabri Sarıoğlu, bu yapının en büyük eksiği, o da eklenirse şampiyonluğa ve Avrupa'da üst turlara oynayan bir takımın sahip olması gereken defansif stratejiye kavuşmuş olacak Galatasaray. Pozisyon verilmedi mi, verildi ama maç boyunca edilgen bir Galatasaray savunması yoktu, bu yeni bir durum. Lucas Neill'ın gelişiyle başlayan bu süreç Galatasaray için güzel günler vadediyor bence.

Savunmanın yanı sıra hücumun da dengeli olmasında Elano'nun gittikçe vites arttıran performansının payı büyük. Bir maestro gibi oynamaya başladı gittikçe, takımla, belki de daha da önemlisi takımın lideri Arda'yla saha içi barışını sağlamış bir Elano'nun daha büyük bir etki yaptığını gittikçe hissediyoruz. İlk yarıda soldan Barış'ın kafasına kestiği sert, kavisli ve tam isabetli orta da pasör performansını taçlandıracaktı bugün ama Barış'ın köşeyi görme fantezisine kurban gitti o pozisyon. Bir derbiye çıkıyorsanız maçın sonlarına doğru bulunacak bir gol ideale yakın bir hücum planıdır. Jo'nun da girişiyle kontratağa daha yatkın bir yapıya geçen Galatasaray'ın istediği yönde gelişti maç dinamikleri. Zaten dengede geçen maçta biraz Sivok'un hatası, biraz Arda Turan'ın son vuruş becerisiyle gelen gol aslında fazlasıyla üç puan kokuyordu fakat Beşiktaş'ın pasif planı duran toplar oyuna sakatlanan Arda'nın yerine giren Gio'nun acemice faulüyle vücut bulacak ve bir puanı Beşiktaş'a götürecekti. Golde Sivok'un ilginç ama doğru vuruş tercihisinin de payı büyük yalnız, Leo açıyı kapatmışken ancak öyle geçebilirsiniz kaleciyi, seken vuruşla aynı zamanda çizgide kademeye giren oyuncunun da müdahele şansını sıfırlıyor. Galatasaray adına büyük şanssızlık, Beşiktaş adına ise ilaç denilebilecek türden bir pozisyon oldu bu.

Velhasıl, iki takımın da iyi bir oyun ortaya koyduğu görüşündeyim ben, Galatasaray kazansa da söylenecek ilk söz bu olmalıydı. Galatasaray adına önemli olansa başarılı bireysel performanslardan çok takım olarak belli temel gerekliliklerin yerine getirilmesi benim beğenimi kazanmıştır. Bunun üstüne katılacak başta Keita olmak üzere diğer bireysel performanslar skoru ve yaratıcılığı getirecektir. Arda Turan'ın sakatlığı da ciddi değilmiş Rijkaard'ın söylediği kadarıyla, bu da sevindirici bir haber olsa gerek. Fenerbahçe içerde Bursaspor karşısına liderlik için çıkacak belki ama Galatasaray için kayıp bir hafta olmadı en azından 22. hafta, o kesin.

Bugün izlediğim tek maç Beşiktaş-Galatasaray maçı değildi, yazmaya fırsat bulamadığım harika bir Kasımpaşa-Gaziantepspor maçı izledim. İlk fırsatta ondan da bahsetmek isterim, özellikle Kasımpaşa üzerine söylenecek çok şey var...

Ülke Puanımız #9: İkinci Devre Açılırken...

İlk devreyi kapatırken UEFA'nın bu sezon devreye giren Şampiyonlar Ligi'nin bonus puanlarıyla ilgili yeni düzenlemesine değinmiş, özellike Şampiyonlar Ligi'nde Porto'yu bir üst tura taşımayı başaran Portekiz'in bu sebeple cididi bir atak yaptığından söz etmiştik. Hollanda'nın da son beş sezonun en iyi performansını ortaya koyduğunu düşününce bu iki ülkeyle dokuzunculuk için rekabete giren Türkiye'nin kendi dinamikleri içerisinde epey başarılı bir performans ortaya koymasına rağmen bu iki ülkenin bir adım gerisinde kalmasına şaşırmamamız gerekiyor. En yakın rakibi Yunanistan'a 4.750 puan fark atarak 11. sıradaki yerini garantiye alan Türkiye'nin bundan fazlasını yapabilmesi için üst düzey işler yapması gerekiyor, bunun için ise hem Galatasaray hem de Fenerbahçe zorlu rakiplerine rağmen en azından ilk sekize kalmak zorunda.

Portekiz: Porto 2 puan, Benfica 1 puan, Lizbon 0 puan
Hollanda: Twente 2 puan, Ajax 0 puan, PSV 0 puan
Türkiye: Galatasaray 1 puan, Fenerbahçe 0 puan

Şampiyonlar Ligi'nde son 16 maçlarının yarısı oynanırken UEFA Avrupa Ligi'nde de ilk maçlar geride kalırken üç ülkenin temsilcileri de maçlarını tamamladı .Türkiye fikstürü en zor ülkeydi, o yüzden bu hafta fark kapatmak çok ekstra bir durum olacaktı. Farkı kapatamasak da rakiplere tur avantajı vermemek de fazlasıyla önemli, bu iki takımın mümkün olduğunca ilerlemesi gerekiyor öncelikli olarak. Portekiz'de ise Porto etkisini görmeye devam ediyoruz. Şampiyonlar Ligi'nde devam ediyor olmaları yetmiyormuş gibi hakemden destek alsalar da Arsenal'i mağlup edip 2 değerli puan daha kazandılar. Bir an önce elenmeleri bizim açımızdan baya hayırlı olacak gibi, geçtikleri her tur başına bir bonus puan daha alacaklar zira.

Hollanda tarafında ise haberler iyiydi. Ajax, Juventus karşısında kendi evinde mağlup olarak Avrupa'ya veda etti diyebiliriz şimdiden. Hoş, Juventus bu seneden sabıkalı ama ikinci kez aynı hatayı tekrarlamayacaklardır diye tahmin ediyorum zira 1-0'lık mağlubiyete bile Juventus turu atlayan taraf oluyor. PSV de Hamburg'a 1-0 mağlup oldu ki bu da evinde yiyeceği bir golün turu epey zora sokacağı anlamına geliyor. Nistelrooy bekleneni yaparsa muhtemelen iki Hollanda takımı Avrupa'ya veda etmiş olacak. Twente ise ilk maçında kabul edilebilir bir sonuç alan tek Hollanda ekibi. Geçen senenin UEFA Kupası finalisti Werder Bremen'i içerde 1-0 yendiler ve Almanya'ya nispeten avantajlı gidecekler. Almanya-Hollanda eşleşmesi bu açıdan ilgi çekici olacak.

Özelden genele geçersek haftayı problemli geçiren ülkelerin başında İspanya geliyor. UEFA Avrupa Ligi'ndeki dört temsilcisinden galibiyet çıkaramayan İspanya, Atletico Madrid-Galatasaray de dahil olmak üzere bütün eşleşmelerde avantajı rakiplerine verdi. Real Madrid'in de Lyon'a yenildiğini düşünürsek daha Şubat ayında biren fazla fire vermeleri olası görünüyor. Son iki sezonda İngiltere'nin gerisinde kalan İspanya, bu sezon da kaderini değiştiremeyecek gibi. Alt tarafta ise yılın sürprizi Avusturya'nın tek temsilcisi Salzburg iki farklı öne geçmesine rağmen Belçika temsilcisi Liege'e 3-2 yenilerek bu turnuvadaki ilk puan kaybını sonunda yaptı. İçerde kazanamazlarsa rüyanın sonuna gelecekler. İsrail'in temsilcisi Hapoel'in durumu daha da zor. Rubin Kazan'ın gazabına uğrayan İsrailliler Avrupa'da sezonu kapatmış görünüyorlar.

Avrupa kupalarında ikinci yarının ilk maçları önemlidir, ülkeler en çok temsilcilerini bu turda kaybederler. Eğer bir üst tura iki ekibimizi de taşıyabilirsek o zaman daha net bir şeyler söyleyebiliriz. Sırada Galatasaray'ın ve Fenerbahçe'nin takım puanı analizleri var...

Atletico Madrid 1-1 Galatasaray || Kısır Maç, Verimli Sonuç...

Maça pek de istediği gibi başlayamadı Galatasaray, defanstaki panik havası Atletico'nun da Galatasaray sahasına yerleşmesiyle ikinci bölgeye geçmekte takımın zorlanmasına yol açtı. İlk yarım saate Galatasaray adına bu sıkıntı damgasını vurdu. Aslına bakılırsa Atletico da oyunu Galatasaray yarı sahasında oynamasına rağmen üretkenlikten uzaktı, beklentilerin aksine epey kısır bir maç vardı sahada yani. Golün gelişi de zorlama bir pozisyonda Caner'in önce pas hatası yapıp, üstüne ceza sahasının sol köşesinde hediye ettiği serbest vuruşla geldi. Hakikaten acemice bir hareketti Caner'in yaptığı, Frank Rijkaard da sinirlenmiş olacak ki henüz 35. dakikada kenarda kalkan tabela 88 numarayı gösteriyordu. Reyes'in vuruşu belki çok klastı ama Leo'nun pozisyon alışında bir problem sezdim ben, köşe fazla açıkta gibiydi. Böyle kısır maçlarda bulunan bedava bir gol çok fark yaratır, zaten pek de hareketli geçeceği benzemeyen ilerleyen dakikalar için tehlike sinyalleri geliyordu.

Gelen gol defanstan top çıkarma sıkıntısını aşmasına neden oldu Galatasaray'ın. Önde başlayan Arda'nın geriye gelip top taşıması, Elano'nun sorumluluğunu arttırması Atletico'ya cevap veren bir Galatasaray'ı beraberinde getirdi. İlk devre sonuna kadar iki pozisyon üretti Galatasaray. İlki defansın arkasına Mustafa Sarp'ın sızması ki iyi bir kafa vuruşuyla çok rahat gol olabilecek bir pozisyondu, ikincisi Arda-Elano-Keita üçgeninde şekillenen daha organize bir ataktı. Keita daha net bir şekilde içeri çevirebilse güzel bir gol olabilirdi. Agüero da defansın savunmayı unuttuğu bir anda topu Leo Franco'ya nişanlayınca ilk yarı bu şekilde bağlanmış oldu.

İkinci yarıda Rijkaard bir hamle yaparak Keita'yı önde kullanıp Arda'yı Elano'nun yanına çekti. Keita'ya geniş alan ve sorumluluk verilince Fildişi Sahilli oyuncu da iki vites yukarı attı tabii ki. Bu maçın ikinci yarısında her iki takım adına da kaydadeğer üç-dört pozisyon olduysa bunun sebebi bu hamledir, yoksa izlediğim en kısır Avrupa karşılaşmalarından birisi olarak hafızama kazınacaktı. Hoş, yine öyle belki ama en azından Galatasaray'ın istemediği bir oyun oynamasına rağmen istediği skoru aldığı bir maç oldu en azından. Keita'nın top tutması, taşıması, şut atması Galatasaray adına çok önemliydi oyunu ön alana taşıyabilmek adına.

Burda Elano'nun da adını anmak gerek. Niye transfer edildiğini bugün göstermiştir bana göre. Takımın sıkıştığı anlarda pas trafiğini rahatlatan, oyunu şekle büründüren adam olmasını bildi, hemen her işi yaptı. İyi ve sorumluluk alan bir Elano aynı zamanda iyi bir Galatasaray demek, bu kadro yapısında bu artık çok net. Topal ve Sarp'ın yine sallantıda olduğu bir günde Elano'nun bu oyunu Galatasaray'ı şu vasat oyunda ayakta tutan temel noktalardan birisi oldu. Yine de ilk golü Atletico Madrid hücum sisteminin payından fazlası yoktu yalnız, onu belirtmek lazım. Atletico Madrid bugüne kadar gördüğüm en kötü savunma yapılarından birine sahip. Galatasaray'ın şansı mı diyelim artık, başarılı bir oyun ortaya koyan De Gea'nın yerine giren Asenjo'nun başrolde oynadığı, stoperlerin uyuduğu bence vasat bir orta sonucu arka direkte bulunan Keita topu boş ağlara yuvarladı. Balta'nın yaptığı o ortayı sektirecek TSL takımı bile sayılıdır gerçekten.

Bundan öte söylenecek bir şey yok maçın kendisiyle ilgili, vasat ötesi bir maçtı işte. Topu ayağına alanın üç beş kez dürtmeden pas atmadığı şu maçtan gollü beraberlikle dönmek harikadır Galatasaray adına. İçerdeki maçta 0-0'ı elinde tutan taraf olacak Galatasaray ki bu kadro ve oyundan bağımsız olarak %60 şansla başlaması demek takımın. İlker Yasin'in önüne verilen transfermarkt.de listesinden okuduğu notlara benzer bir ifadeyle '10 milyon avro değerinde bir sonuçtur bu. Hoş, Agüero'nun, Forlan'ın etkisiz olduğu şu maçta Atletico Madrid maçı hakediyor muydu, bence hayır ama deplasman golünün gelmesi olayı epey farklılaştırdı. Sözün kısası tur ayağımıza geliyor, geri çevirmeyecek oyunu haftada Sami Yen'de izleyebilmek dileğiyle...

Lille 2-1 Fenerbahçe || Defansa Rağmen Deplasman Golü

Maç öncesi en ilginç gelişme Gervinho'nun Lille 11'inde yer almıyor oluşuydu. Haftasonu önemli bir maç mı var acaba diye düşündüm ama Rennes maçından daha değerli olsa gerek içerde oynanılan Avrupa Ligi maçı. Buna rağmen epey hızlı başladı Lille maça ki henüz ikinci dakikada orta sahada kaptıkları top ve sol kanattan ceza sahasına inişleri enfesti. Balmont'un o açıdan yaptığı vuruşun gol oluşunda ise vuruşu yapan kadar içeri alanın da payı var. Volkan Demirel'in o açıdan bacak arasını kapatamaması skandal bir kaleci hatası. Formunu bulduğunda üst düzey bir kaleci olabilir fakat Volkan'ın bu garipliklerine de sıklıkla şahit oluyoruz. Yalnız Volkan'ın öyle bir büyüsü var ki böyle gol yediği maçlarda ihale ona kalmıyor, bir şekilde Fenerbahçe'nin şansı dönüyor. Sevilla deplasmanında 2-0 geriye düşen takımı eğer o maçda turu geçemese muhtemelen asılacak olan Volkan, penaltılarda Sevilla fatihine dönüşüyordu. Bugünkü senaryo da pek farklı değildi o açıdan. Lille ne olduğunu anlamadan 30 metrelik Vederson füzesini kalesinde gördü. Şut çok üst düzeydi belki ama burda da bariz bir kaleci hatası var. Zaten Vederson'un kalecinin önde olduğunu görüp vurduğu belli oluyordu tekrarlarda.

Deplasman golü büyük avantajdır bu tip maçlarda, oyunun gidişatını da etkiler. Fenerbahçe iyi yaptığı bir iş olan alan savunmasına yönelince Lille, soldan özellikle Hazard ile bir süre daha etkili olsa da bir süre sonra oyun Fenerbahçe'nin istediği kıvama geldi ve hafif temposu düşük, kontratağa uygun bir şekle büründü. Belki de maçın kaderini çizen pozisyonu da buldu Fenerbahçe. Alex, Mavuba'ya rağmen orta sahada topu kapıp stoperi de oyundan düşüren pası Guiza'ya iletti ama İspanyol, önü açıkken pek de akıllıca olmayan bir pasla Alex'i görmeye çalıştı. Heba olan pozisyon sonrası Alex'in dudaklarından pek şık sözler dökülmüyordu sanırım.

İlk yarıyı bu şekilde bağlayan Fenerbahçe için ikinci yarı da ümit vadediyordu ama ilk yarıda sakatlanan Lugano'nun yerine oyuna giren Deniz Barış sahneye çıktı. Hakikaten olacak iş değil, o topa ancak o şekilde kafa vursa böyle bir asist yapabilirdi. Belki dokunmasa daha açığa gidecek top, böyle net vuruş yapma şansı olmazdı. Oyunun geri kalanında Fenerbahçe hücum eden, Lille kadrosuna daha uygun bir şekilde yarı sahasından hızlı oyuncularıyla çıkmaya çalışan bir stile geçti. Lille özellikle Obraniak, Hazard ve sonradan giren Gervinho'yla kanatlardan hızlı inip birebirlerle gol bulmaya çalıştılar. Fenerbahçe'de işleyen tek taktik Guiza'nın çapsız oyununun da etkisiyle Alex'in arapaslarıydı. Alex hakikaten acayip bir adam, Guiza'ya bugün yaptığı servislerle ortalama bir forvet iki gol atmıştı, vasatı dahi bir tane atardı. Allah Fenerbahçeli arkadaşlara sabır versin, diyecek fazla bir şey yok. Bu maçlarda ısrarla oynatılmasını da pazarlama hamlesi olarak okumak lazım, yoksa anlamlandırmak da epey zor zaten.

Gökhan ve Bilica'nın başarılı bireysel performanslarına rağmen Deniz ve Volkan'ın hatalarıyla gelen goller aslında Fenerbahçe'nin istediği gibi oynanan bir maçtan yenilgiyle dönülmesini sağladı. Yine de makul bir skordur deplasmanda alınan 2-1'lik mağlubiyet. Tur açısından hala net bir şey yok ama iki ekibin de turu geçmek kendi elinde o kesin...

Galatasaray'ın İspanyol Laneti

Galatasaray, bu akşam UEFA Avrupa Ligi 2.tur ilk maçında İspanya'nın Atletico Madrid takımıyla karşılaşacak. Galatasaray, Avrupa geleneği olan bir kulüp, hasbelkader çocukluğumuzdan beri bu geleneği hissederek, yaşayarak öğrendik. Bazı anekdotlar vardır, pratikte anlamsız gelir belki ama bir şekilde doğruluğuna inanır insan. Benim için de Galatasaray'ın İspanyol takımlarıyla eşleşmesi hiçbir zaman tercih edilesi bir durum olmamıştır, benim şahit olduğum en kudretli Galatasaray döneminin önünü hep bu İspanyollar kesmişlerdir. O dönem İspanyolları iki kez geçti, Mallorca'yı geçince UEFA Kupası, Real Madird'i geçince de Süper Kupa. 99-04 arası ise Galatasaray'da hüsranın lisanı İspanyolcaydı.

İlki, belki de en önemlisi 1998/99 sezonunun Şampiyonlar Ligi grup maçlarına rastlar. Grubunda Juventus ve Rosenborg ile liderlik mücadelesi veren Galatasaray son maça 8 puanla lider girer, en önemli rakibi Juventus ise beş maçta aldığı beş beraberlik ile üçüncü sıradadır. Galatasaray'a tek puan Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final kapısını açacakken bu puanın alınması gereken ekip grupta hiçbir iddiası bulunmayan İspanyol temsilcisi Athletic Bilbao'dur. Beraberliğin Galatasaray'a yettiği maçta daha sonra hain olarak mimlenecek Fatih Akyel'in fahiş hatasıyla Guerrero golü atıp Bilbao'yu öne geçirecek ve takımının ihtiyaç duymadığı o altın değerindeki puanları Bilbao'ya getirecekti.

O maçla ilgili aklımda kalan en önemli sahne ise Juventus futbolcularının Rosenborg galibiyetini kutlamak yerine ellerinde radyoyla Galatasaray maçının sonucunu beklemeleriydi. Defalarca vermişti o görüntüleri televizyon, ben de her seferinde gol haberi gelse de şu adamlar yere yığılsa diye beklemiştim. Olmadı tabii. Bana futbol tarihinde seni en fazla üzen maç hangisidir deseler şüphesiz bu maçı söylerim. İşte o maçta başlar bu lanet ve Galatasaray'ın altın çağının 2. Terim dönemiyle istifa etmesine dek sona erer.

2000 yılında Mallorca'yı rahat geçerek UEFA Kupası'na uzanan Galatasaray, aynı yıl Real Madrid'i de mağlup ederek bu laneti o yıllığına kırmıştı ama İspanyollar peşini yine bırakmayacaktı. Bana göre Galatasaray'ın Avrupada başarı potansiyeli en yüksek ekibiyle mücadele ettiği yıl Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynadığı 2001 yılıdır ve bu yıl da Galatasaray'a çelme takanlar İspanyollar olmuşlardır. Statü gereği ikinci kez gruplarda mücadele ederken Deportivo'nun arkasında kalıp çeyrek finale seribaşı olma şansını yitiren Galatasaray, kurada Real Madrid'i geçer. Tarihinin en şaşaalı dönemlerinden birini yani I. Galacticos döneminin zirvesini yaşayan Madrid ekibi Galatasaray'ın Sami Yen'de bir mucize yaratıp 2-0'dan 3-2 galip gelmesine rağmen kendi sahasındaki maçta Galatasaray'a  bir ilki gerçekleştirip yarı final görme şansını vermeyecekti.

Benzer bir kader 2001/02'de yine Galatasaray'ı bekliyordu. Şampiyonlar Ligi ikinci turunda belki de tarihin en zorlu Şampiyonlar Ligi grubu olan Barcelona, Liverpool ve Roma'nın bulunduğu grubunda yer alan Galatasaray, talihsiz iki maç sonucu ilk beş maçta aynı Juventus'un 99'da yaptığı gibi beş beraberlikle son haftaya giriyordu. Sami Yen'de son maçta alınacak bir galibiyet ikinci kez üst üste Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline kalmak için yeterli olacaktı, rakip ise bir başka İspanyol Barcelona'ydı. Chelsea'den alınan 5-0'lık mağlubiyet sonrası Sami Yen'de 20 maç yenilgi yüzü görmeyen Galatasaray'ın bu maçtan galibiyet çıkaracağına herkesin inancı tamdı fakat ümitler Kluivert'ın ofsayttan da olsa attığı golle Sami Yen çimlerine gömüldü. Bir İspanyol daha Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi çeyrek finali hayallerini elinden alıyordu.

Barcelona, Galatasaray'ın yakasını 2002/03 sezonunda da bırakmayacaktı. Fatih Terim'in takıma dönüş senesi olan bu sezonda Galatasaray, ilk maçında Lokomotiv Moskova'yı deplasmanda mağlup ederek flaş bir başlangıç yapsa da içlerinde Sami Yen'deki Barcelona mağlubiyetinin de dahil olduğu kötü bir seriyle son maça sadece 4 puanla girmişti. Tek çıkar yol Barcelona'nın deplasmanda mağlup edilmesiydi, hatta bu sonuç Galatasaray'ı sonunculuktan grup ikinciliğine de taşıyabilirdi. Maç konusundaki tek ümit Barcelona'nın maçı pek önemsememesiydi. Olmadı. Barcelona, 3-1'lik skorla Galatasaray'ı yine grupların son maçında mağlup ederek kupa dışına iten ekip oldu.

Bu lanetin zirve yapması ise 2003/04 sezonuna rastlar. O dönem futbol tarihinde bir ilki gerçekleştirerek Şampiyonlar Ligi'nde ikinci torbadan kuraya giren Galatasaray, bu sene Beşiktaş'ın Wolfsburg'u çekmesine benzer bir şanssızlıkla tarihinin en iyi sezonunu geçirmiş Real Sociedad'ı dördüncü torbadan seçmişti. Birinci ve üçüncü torba takımları Juventus ve Olympiakos'tan 6 puan alarak aslında gruptan çıkma yolunda büyük mesafe kaydeden Galatasaray, evinde Nihat'ın performansıyla Sociedad'a yenildiği için son maça dezavantajlı çıkmıştı. İkinci tur için San Sebastian'dan galibiyet çıkarmak gerekiyordu. Yine olmadı. Hakan Şükür'ün golüyle öne geçen Galatasaray, şimdilerde Ponfferradina'da top koşturan De Paula'nın golüne engel olamamış ve Şampiyonlar Ligi biletini Sociedad'a kaptırdı.

Dedik ya, en lanetli sezondu bu. İspanyollar Galatasaray'ın yakasını yine bırakmadı. UEFA Kupası 3.turuna katılan Galatasaray'ın rakibi bu kez Villarreal'di. Galatasaray, içerdeki maçta bir anda 2-0 öne geçen İspanyol ekibinden 2-2'lik beraberliği kurtardı fakat turu kurtarmak için İspanya'dan iyi bir skorla dönebilmek gerekiyordu. Villarreal, Real Madrid'in 2001 yılında yaptığı tarifeyle 3-0 kazanıp turu geçen ve Galatasaray'ı dipsiz kuyuya iten takım oldu. Bu mağlubiyet sonrası iyiden iyiye kredisi azalan Fatih Terim, Galatasaray'ın amaçsız bir takım olamayacağını ilan edip istifa etti. Ertesi sezon Avrupa kupalarına katılamayan Galatasaray'ın Avrupa'daki altın çağı sona ermişti. Geriye elden giden iki Şampiyonlar Ligi çeyrek finali, bir de yarı finali kaldı. Avrupa'da çok daha fazla ses getirebilecek, belki de inmemek üzere o devlerin arasına ismini yazdıracak olan Galatasaray, İspanyolların lanetini geçememişti.

Atletico Madrid, son Villarreal maçından beri Galatasaray'ın Avrupa kupalarında karşılaştığı ilk İspanyol ekibi. Geç kalınmış bir intikamın zamanıdır Galatasaray adına, benim bir Galatasaraylı olarak Atletico Madrid maçıyla ilgili söyleyeceğim ilk söz budur. Teknik, taktik değerlendirme ise sonraya kalsın...

*Bahsi geçen maçlardan daha kaliteli fotoğraflar bulabilenler varsa yorum bölümüne bırakabilirler. Bu uzunlukta ve bu yoğunlukta bir yazıya daha detaylı fotoğraflar gerekirdi sanki...

Galatasaray Kongresi


Galatasaray'da yavaş yavaş seçim sürecine giriliyor, adaylar belli olmaya başlıyor. Muhalefetin başkan adayı olarak geçtiğimiz seçimlerde takip ettiğim isimlerden Adnan Öztürk ortaya çıktı. Yakında açıklamalar başlar, her 'kalem'den bir ses çıkar safına göre. Bunları zaten biliyoruz fakat bu toplara girmeden önce 'Galatasaray Kongresi' denince aklıma gelen bir skeci paylaşmak istiyorum sizle.

 Şahan Gökbakar'ın henüz endüstriyelleşmediği, yeteneklerini ve amatör ruhunu ortaya koyabildiği dönemlerin en iyi gözlemlenmiş ve bence en başarılı skeç serisi olan Metin Tok'un Galatasaray kongresine gidişi anlatılıyor. 'Küçük Prekazi'nin söylediği tezahüratlar enfes, Rerere'nin clubber versiyonundan Yeter Artık Beşiktaş'ıma, Bir Taş Attım Kadıköy'e yorumu, hepsi ayrı bir komik. Şimdiye kadar görmeyen varsa kaçırmasın, izlesin. Bu kongreyi de Adnan Polat'ın desteğiyle seçime giren Özhan Canaydın'ın kazandığını hatırlatayım...

Euro 2016 Stadyumları: İzmir Örnekköy Stadyumu

Euro 2016 projesinin Türkiye ve Türk futbolu için ne kadar önemli olduğunu ilgili her yazıda vurguladık. Bu turnuvanın en somut getirisi ise şüphesiz stadyumlar. Bu stadyumlarla beraber Süper Lig başta olmak üzere ülke futbolunun yenilenmesi adına önemli bir fırsat yakalanmış olacak. Kapasitesi yüksek bir futbol stadyumunun lige ne kadar etki edebileceğini Saraçoğlu örneğinde hep beraber gördük. TT Arena ve diğer stadyumların da devreye girmesiyle bu değişim özelden genele yayılacak ve yayın ihalesi sonrası gündemi meşgul eden marka değeri kavramı (hoş, bu kavramın da içi boşaldı son dönemde) gerçek anlamda yükselişe geçecektir. Bu projeye bu yüzden daha geniş bakabilmek gerektiğine inanıyorum, getirilen eleştirileri de belli ölçülerde tutmak gerekiyor.

Konumuza dönelim. Türkiye'nin dün gerçekleştirdiği UEFA sunumunun en önemli yönü daha önce belirlenen şehirlere yapılacak projelerin kesinleşmiş olması. Daha önce sunumu yapılan İzmir Örnekköy Stadyumu da TFF'nin projesinde birebir yer alan stadyumlardan biri. İstanbul'la beraber Türkiye'nin en köklü futbol kültürlerinden birine sahip olan şehrin özellikle son 10 yıldaki başarısız dönemini kapatacak bir proje gözüyle bakabiliriz bu stadyuma. İzmir'in kültürel dokusu baz alınarak oluşturulduğu açıklanan projenin çizimleri bana hafiften Olimpiyat Stadyumu havası verse de o projede yapılan hataların burda tekrarlanacağını pek zannetmiyorum açıkçası. Olimpiyat Stadyumu da zaten büyük bir revizyon geçirecek, onla ilgili de söylenecek çok şey var.
 Foto: Yusuf Gündoğan / aslantepe.biz

İzmir'deki esas tartışma ise stadyumdan ziyade stadyumun yapılacağı yer. Daha önce Karşıyaka'ya 25 bin kişilik bir stadyum yapılıp ana stadyumun İzmir'in merkeze daha yakın bir bölgesinde yapılması öngörülüyordu fakat projenin son hali stadyumun Örnekköy'e yapılacağı şeklinde. Bu da 44 bin kişilik stadyumdan sadece Karşıyaka'nın faydalanması anlamına gelir ki Göztepe ve Altay başta olmak üzere diğer İzmir takımları bundan pek hoşnut olmaz zannediyorum. Yine de yerinden bağımsız olarak bu stadyumun İzmir adına büyük bir adım olduğunu görmezden gelmemek lazım, zamanla gerisi de gelecektir. Göztepe'nin arkasında ciddi bir sponsor desteği var, zirve lige yaklaştıkça yeni bir stadyum projesi orda da gündeme gelebilir, Atatürk Stadyumu'nun revize edilmesi de bir başka konu. Bu açıdan stadyumun Karşıyaka'ya yapılması bir açıdan makul gözüküyor. İzmir'in iç dinamiklerine vakıf değilim o kadar, bilen arkadaşlarımız belki bizi aydınlatabilir bu konuda.

Euro 2016 açısından bakarsak İzmir'deki stadyumun en önemli özelliği 40K+ stadyumlardan biri olması, yani İstanbul'daki Olimpiyat Stadyumu ve TT Arena'dan sonraki kategoride yer alıyor olması. Bu da Anadolu'daki ana stadyumlardan birisi olacağı anlamına geliyor. Deniz ve demir yoluyla şehir merkezine bağlanacakmış stadyum, şehirlerarası ulaşım için ise hızlı tren projesi var zaten. İnsanı tedirgin eden tek konu az önce de dediğim gibi kale arkası mimarisi, o da çözülürse çok iyi bir stadyum olabilir. Turnuvayı düzenleyeceğimiz kesinleşirse daha net detaylar da ortaya çıkar, o zaman tekrar üstünden geçeriz.

İzmir dışında Eskişehir, Antalya, Ankara ve Bursa'daki projelere de bir göz atmak gerek, özellikle Bursa'nın projesindeki değişiklikler ilginç. Daha önce yazdığım Timsah Arena yazısındaki proje bildiğim kadarıyla Belediye onayından geçmiş ve statik projesinin hazırlanmasına başlanmıştı. TFF'nin dosyasında yer alan ve 30 bin kapasiteli gösterilen stadyumun Bursa'da kabul görüp görmeyeceği bence ciddi bir tartışma konusu olmaya aday. Eskişehir'deki proje ilk kez görücüye çıktı, Antalya'daki de revize edilmiş. Ankara'daki beklendiği gibi duruyor. Dediğim gibi, göz atarız sırasıyla, şimdilik burda bırakalım...

Kupa Galiplerinin Avrupa Ligi Karnesi

Kupa Galipleri Kupası, 1999 yılında Avrupa arenasına veda ettiğinden bu yana ülkelerin kupa galipleri önceki adıyla UEFA Kupası'na, yeni adı ve formatıyla UEFA Avrupa Ligi'ne katılıyor. Bu da liglerinde Avrupa kupalarına katılmaları için gerekli sıralamada yer alamayan ekipler için bir imkan, diğer kulüpler için de bir kısayol oluşturuyor. Üstelik statü gereği kupa galipleri, lig sıralamasından gelen muadillerine göre daha az eleme turu oynama hakkına sahip oluyor. Hal böyleyken kupa galiplerine diğer Avrupa katılımcılarından farklı bir gözle bakmak gerekiyor.

Uzun süredir araştırma niyetinde olduğum bir konu bu, baya da süre ayırmam gerektiğinden bunu iki ya da üç parçalı bir yazı dizisinde yapmaya karar verdim. İlki, yani bu yazı hazır gündeme de gelmek üzere olan Avrupa Ligi'nde yer alan kupa galiplerinin durumu üzerine olacak. İkincisi ise 10 yıllık UEFA Kupası tarihi boyunca en başarılı kupa galiplerini konu alacak, sonuncusu ise bizim kupa galiplerimizle ilgili olacak. Bu yazıda beş büyük ligin kupa galipleri olmak üzere diğer kupa galiplerine bir göz atalım.

İngiltere'de kupa galibinin hakkını finaliste devretmesi uygulaması yok, bunun yerine kupa galibinin hakkı lig sıralamasında Şampiyonlar Ligi'ne katılanlardan sonraki takıma geçiyor fakat Everton'ın özel bir durumu olduğundan onu kupa galibi olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Federasyon Kupası finalinde Chelsea'ye karşı oynayan ve 2-1 mağlup olarak kupayı kaybeden Everton aynı zamanda ligin beşincisiydi, yani daha değerli olan kupa galibi ünvanı yine bir şekilde Everton'a kaldı. Resmi olarak olmasa da bu şekilde değerlendirmek lazım bence.

Everton, play-off turunda Çek Cumhuriyeti'nin Sigma Olomouc takımını eledi. Gruplarda Benfica, AEK ve BATE Borisov takımlarıyla eşleşen Everton, iki maçta da Portekiz ekibi Benfica'ya mağlup olarak grup liderliği şansını kaybetmişti. Grup ikincisi olarak girdiği kurada başka bir Portekiz takımı olan Sporting'le eşleşen Everton, turu geçtiği takdirde Galatasaray-Atletico Madrid eşleşmesinden gelecek takımla son 16'da karşılaşacak ki bu da onların Türkiye'ye gelebileceği anlamını taşıyor bir anlamda.

Geçtiğimiz sezon dünyada kupa bırakmayan Barcelona'ya İspanya Kupası finalinde 4-1 mağlup olmasına rağmen kupa finalisti kontenjanından Avrupa Ligi'ne kalmayı başardı Bilbao. Play-off'ta İsviçre'nin Young Boys ekibini eleyen Bilbao gruplarda Werder Bremen, Nacional ve Austria Wien ekipleriyle eşleşti. Aslında şöyle bir baktım da tam bir 'kupa galipleri grubu' olmuş L grubu, Werder Bremen Almanya'nın, Austria Wien Avusturya'nın kupa galibi olarak katılmıştı Avrupa Ligi'ne. Werder Bremen'in 16 puanla birinci olduğu grupta rakibine iki kez mağlup olmasına rağmen 10 puanla grup ikincisi olan Bilbao, son 32'de Anderlecht'le eşleşti.

Geçtiğimiz sezon kötü bir lig performansı ortaya koyan fakat Mesut Özil'in golüyle Leverkusen'i finalde 1-0 yenerek UEFA Kupası'nda final oynadığı sezonun ardından Avrupa dışında kalmaktan kurtulan Werder Bremen, play-off turunda Kazak ekibi Aktobe'yi Almanya'da 6-3'le, Kazakistan'da 2-0 ile geçerek Avrupa Ligi gruplarına kalmıştı. Az önce belirttiğim gibi L grubunu 16 puanla lider bitirdi. Sadece grup sonuncusu Austria Wien'e deplasmanda puan veren Bremen ekibi 2.turda Twente'yle karşılaşacak.
İtalya Kupası finalinde Sampdoria'yı penaltı atışlarıyla mağlup ederek kupayı kazanan ve Avrupa Ligi'ne kalan Lazio ise lige veda eden en kıdemli kupa galibi konumunda. Play-off'ta İsveç'in Elfsborg takımını eleyerek grup bölümüne katılmaya hak kazanan Lazio, dördüncü torbadan grupların en flaş takımı olacak olan Salzburg'u çekince kupaya beklediğinden erken veda etti. 6'da 6 yaparak 18 puan çıkaran Salzburg'un arkasında İspanyol Villarreal ile grup ikinciliği mücadelesi verse de ikili averajı İspanyol ekibine kaptırınca son maçlara iddiasız girdi ve turnuvanın puansız takımlarından Levski'ye yenilerek 6 puanla turnuvaya veda etmiş oldu. Ligde epey zor günler geçiren Lazio'nun öncelikli gündeminin Avrupa'ya veda etmek olduğunu sanmıyorum gerçi.

Beş büyük ligin sonuncusu olan Fransa'nın kupa galibi Guingamp da Lazio gibi kupaya veda edenlerden. Ligue 2 ekiplerinden olmasına rağmen finale kadar yükselip 1-0 geriye düştüğü finali de 2-1 alarak Avrupa Ligi biletini alan Guingamp, seribaşı olmamasının bedelini ödedi play-off turunda. Hamburg'la eşleşen Fransız ekibi iki maçta da farklı mağlup olarak grupları görememiş oldu. İşte rüya sezonların arkası ülkelere bazen şanssızlık olarak geri dönebiliyor. Herkes Aachen olamıyor işte. Kupa galibi ya da finalisti olarak Avrupa Ligi'ne katılan ilk 25 ülkenin temsilcilerini yazıp bitirelim ilk yazımızı.


Devam edenler: Heerenveen (Hollanda Kupa Galibi)
Gruplarda elenenler: Cluj (Romanya Kupa Galibi), Austria Wien (Avusturya Kupa Galibi)
Play-off'ta elenenler: Litex (Bulgaristan Kupa Galibi), Vorksla-Naftohaz Poltava (Ukrayna Kupa Galibi), Kösice (Slovakya Kupa Galibi), Sion (İsviçre Kupa Galibi), Teplice (Çek Cumhuriyeti Kupa Galibi), Genk (Belçika Kupa Galibi)
Daha önce elenenler: Paços de Ferreira (Portekiz Kupa Finalisti), Göteborg (İsveç Kupa Galibi), Valerenga (Norveç Kupa Galibi), APOP (Kıbrıs RK Kupa Galibi), Falkirk (İskoçya Kupa Finalisti), Aalborg (Danimarka Kupa Finalisti)

Süper Lig'in Popüler Yüzleri

Son dönemde dikkatimi çeken haber tiplerinden biri oldu bu 'popülerlik'. Aralık ayında en çok konuşulan medya organı, en medyatik isim gibi haberlerin kaynağının ne olduğunu araştırıyordum ki bu işin arkasında da Google'ın olduğunu bulmak zor olmadı. Yakında reçel işine de girerler diye tahmin ediyorum. Her neyse, bu popülerlik kavramını veri halinde önünüze koyabilen Google hizmetinin adı 'Google Trends'. Trends'e karşılatırmak istediğiniz isimleri girip o güne kadar dünyada ya da Türkiye'de, hangi zamanda ne kadar konuşulduğu, ne kadar haber yapıldığına kadar her türlü veriyi önünüze koyabiliyor. Bu imkanı ben de Süper Lig'in marka yüzlerini karşılaştırmak, bir tablo oluşturmak için kullanmaya karar verdim. Futbolcular, teknik direktörler ve başkanlar. Bu üç dalda en fazla konuşulan isimleri belirleyelim beraber.
 Arda Turan, Semih Şentürk, Nihat Kahveci, Mehmet Topuz, Sercan Yıldırım

İlki oyunun aslî unsurları olan futbolcular elbette. Yerliler arasında liderin kim olduğunu tahmin etmek için 'Google Trends' olmaya gerek yok hani, en göz önündeki takımlarda en büyük role sahip yerli oyuncu olan Arda Turan açık ara önde. Semih Şentürk ve Nihat Kahveci ise üç boy geriden Arda'yı takip eden futbolcular olarak öne çıkıyor. Yine transfer dönemlerinin konuşulan isimlerinden Mehmet Topuz ve Sercan Yıldırım da diğer yerli karşılaşmalarından sıyrılan oyuncular olarak öne çıkıyor. Yeşil rengin yaz transfer döneminde olay yaratan Mehmet Topuz'a ait olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Ayrıntılar şurda.
 Elano, Alex De Souza, Harry Kewell, Diego Lugano, Fabian Ernst

Yabancı oyuncularda ise konu biraz daha karmaşık. Eldeki iki değişken olan zaman ve yer sonuçlarda büyük değişikliklere yol açıyor. Türkiye bazında ele alırsanız diğer yabancılardan daha önce burda alan Alex açık ara lider fakat dünya genelindeki sonuçlarda Elano önde. Haber bazında bakarsak son dönemin gözde isimleri Elano ve Kewell olarak gözüküyor, özellikle Elano'nun transfer döneminde topladığı ilgi muazzam. Tüm bunlara rağmen Alex'in en popüler yabancı yüz olduğu sonuçlardan görülüyor. Bu isimleri ise Diego Lugano ve Fabian Ernst takip ediyor. Bu aramanın detayları ise şurda.
 Frank Rijkaard, Christoph Daum, Mustafa Denizli, Şenol Güneş, Thomas Doll

 Frank Rijkaard teknik direktörler arasında en fazla konuşulan isim Türkiye'de, dünya geneline bakmaya dahi gerek yok sanırım. Mustafa Denizli de uzun soluklu kariyeri ve yerli olmasının avantajıyla Türkiye içindeki tanınırlığıyla öne çıkan bir diğer isim. Bu noktada şaşırtıcı olan Christoph Daum'un bu iki ismin gerisinde kalması. Halbuki hem Rijkaard'dan daha uzun Türkiye'de çalışmış, hem de bu üç hoca arasında en fazla şampiyonluk görmüş isim. Şenol Güneş 2004 öncesi verilerinin olmamasının kurbanı biraz, Thomas Doll ise bu beş isim arasında en arkada kalanı. Arama detayları şurda.
 Adnan Polat, Aziz Yıldırım, Yıldırım Demirören, Sadri Şener, İbrahim Yazıcı

Son olarak başkanlara bakalım. Burda da yerli futbolcularda olduğu gibi sonuç aşikar aslında. Hem en uzun süre görevde bulunan hem de yaptıkları en çok konuşulan kulüp başkanı Aziz Yıldırım görüldüğü üzere. Adnan Polat iki yıllık başkanlığına rağmen Yıldırım Demirören'den daha fazla konuşulmuş görünüyor, Demirören ise Polat'ın hemen arkasında üçüncü sırada. Sadri Şener ve İbrahim Yazıcı ise epey gerilerde kalıyor sonuçlarda. Sonuçlara burdan bakabilirsiniz.

Unutulan Eküri: Cem Sultan

Galatasaray, Türk futbol tarihi boyunca ligin en iyi yerli forvetlerinin forma giydiği kulüp olmuştur, bu bir gelenektir. Benzer bir gelenek de Fenerbahçe ve yerli kaleciler özelinde var mesela. Tanju Çolak'tan bayrağı devralan Hakan Şükür'ün aralıklarla olsa da 15 seneye yakın forma giymesi ondan sonra gelecek oyuncunun kim olacağı tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Hakan Şükür ise veliahtı olarak Galatasaray altyapısından bir ismi işaret ediyordu, Özgürcan Özcan. Galatasaray altyapısını takip edenlerin bekledikleri asıl isimse Batuhan'la birlikte A Milli Takım'ın forvetini oluşturacağı düşünülen, Galatasaray tarihinin en genç profesyonel sözleşme imzalayan oyuncusu olan Cem Sultan'dı.

Cem Sultan, kendisine bu sözleşmeyi getiren alt yaş kategorilerindeki şuursuz gol performansını sağlarken ona bu gollerin asistlerini yapan oyuncu ise Emre Çolak'tı. Emre, devre arasından bu yana Galatasaray A takım orta sahasında düzenli forma bulan oyunculardan birisi olmuş durumda. Bu şansın ona gelmesinde orta sahanın yetersizliğinin de payı vardı elbette ama Emre fiziksel olarak henüz Süper Lig oyuncusu kıvamına gelmemişken A takımda şans bulabilirken forvetsizlikten inim inim inleyen bir takımda Cem Sultan'ın A takım kadrosuna bile henüz yükselememiş olması benim kafamda soru işaretleri oluşturuyor açıkçası. Frank Rijkaard ve daha sonra bu ekibe katılan Jan Derks'e benim güvenim sonsuz fakat şu kısırlıkta dahi A2 takımdan bir forvet A takıma yükselememişse ya A2 forvetleri çok çok yetersizdir, ki bu durumda zaten Galatasaray gelecekleri yok bu oyuncular, ya da gerekli insiyatif alınmamıştır.

A2 takımın her maçını seyrettiğimi söyleyemeyeceğim, zaten A2 maçlarının da A takım için ölçü olmadığına inanırım ben fakat takımda böyle bir forvet sıkıntısı mevcutken A takımla kampa katılan oyunculara arasında Cem'in ya da Anıl'ın bulunmamasını pek de anlayamıyorum, kafamda oturtamıyorum açıkçası. A takımla antrenmanlara çıkmak bence abartıldığı kadar büyük bir paye değil, en azından kalıcı olmak adına bir ölçü değil fakat en azından kulüp olarak en azından belli oyunculara bir kariyer planı çizdiyseniz bu oyunculardan o anki şartlardan bağımsız olarak faydalanabilmek gerekir. Emre Çolak'ın bundan 3 ay önceki durumunu düşününce kimse bugün bu kadar aktif bir rol alacağını tahmin edemezdi. Emre o gün ne kadar yetenekliyse bugün de o kadar yetenekli, farkeden bir şey yok aslında. Bugün Cem Sultan adına sayılabilecek eksikliklerin büyük bir bölümü onun için de mevcut fakat insiyatif alınca bu oyunculardan da faydalanıldığını görüyoruz. Ekürisi bu payeyi almışken Cem'in de takıma katkı verebileceğine inanıyorum ben. Şu gün A takımla antrenmana çıkan dört oyuncudan biri olmaması da kafamı kurcalıyor. Emre Çolak'ın ekürisi sanki unutuluyor...

*Fotoğraf Selim Uğur'un blogu olan Galatasaray Antrenmanları'ndan...

NBA All-Star '10 || Doğu: 141-139 :Batı

All-Star maçları her zaman için NBA'in en önemli markası olmuştur finallerle birlikte, 'şovun pazarlanması'nın doruk noktasıdır bu hafta sonu fakat Dallas Cowboys Arena'da dün öyle bir organizasyon vardı ki NBA standartlarında bile insana "yok artık" dedirtecek cinstendi. Dallas Mavericks'in sahibi Mark Cuban ve Dallas Cowboys'un sahibi Jerry Jones'un yaklaşık 1.5 yıl önce dile getirdiği, Dallas Cowboys Arena'da 100 binden fazla kişiyle All-Star maçı düzenlenmesi fikri bugün gerçek oldu. Gerçekten akıl almaz bir organizasyon. Hele o saha boyutundaki dev ekranlar falan akıl alır cinsten değildi, yukardaki fotoğrafta da görülüyor zaten. 108,713 kişi olarak açıklandı maç izleyen kişi sayısı, daha önceki rekor 78 bin kişiymiş ki aradaki fark yapılan işin ne kadar farklı olduğunu ortaya koyuyor.

Gelin görün ki basketbol ekranla ya da seyirciyle oynanmıyor, All-Star maçı denince akla ilk gelenler bu öğeler değil. NBA All-Star maçı denince bir çırpıda sayabileceğimiz isimler Kobe Bryant, Shaquille O'neal, Vince Carter, Allen Iverson, Yao Ming gibi isimler sahada olmayınca maç hakkında da soru işareti oluşturuyordu kafalarda. Kim yoktan ziyade kim var denilebilecek bir durum yani. Sakatlık, formsuzluk vs vs. gibi sebepler sayılabilir ama öyle ya da böyle 2010'ların All-Star'larında bu isimlerin birçoğu uzun süre yer bulamayacaktı zaten, yeni bir devrin başlangıcı olarak da algılayabiliriz bunu şu yazıda da genişçe belirttiğim üzere.

Batı'da Kobe Bryant ile beraber ikinci önemli dış skorer Brandon Roy da sakatlık sebebiyle organizasyona katılamayınca meydan Melo'ya ve ilk kez All-Star olan Kevin Durant'e kalmıştı. Doğu'da ise bunun tam tersi, dış skorer konusunda LeBron ve Wade gibi iki üstün isim mevcutken oyun kurucu kısırlığı dikkat çekiyordu. Maç da bu açıdan beklendiği gibi geçti. Nash aldığı süre boyunca şuursuzca asist yaptı, zorunda kalınca idareten bir turnike bıraktı. Kenardan gelen Deron Williams hem asiste hem de skora katkıda bulununca Batı'nın maça tutunmasını sağlayan oyunculardan biri oldu zira Doğu skor potansiyeli olarak Batı'nın iki gömlek üzerinde görünüyordu. En iyi dış skorerler ve en dominant pota altı oyuncusu sizdeyse zaten maçı almamanız için epey kötü oynamanız gerekiyor. Howard'ın yanına bir de kenardan gelen Bosh katılınca üçüncü çeyreğin sonuna kadar 10 sayı civarında farkı cebinde tutmayı başardı Doğu karması.

Velhasıl bu bir All-Star maçı ve gevşek savunmaları biraz sıkınca bu farklar bir anda kapanabiliyor. Batı da son çeyreğe biraz istekli girince skor hemen dengeye geldi fakat Batı'da net bir sorun vardı. İlk çeyrekte oyun kurucuların da yardımıyla istatistik kağıdını epey dolduran Melo kenardaydı, ikinci ve üçüncü çeyreği muazzam oynayan Deron Williams ise katkısını sürdürmekten uzaktı. Bu noktada devreye üçlükleriyle Billups girdi fakat tek kişiyle olacak gibi değildi. LeBron'un zorlaması ve Wade'in efektif performansıyla skor bulmakta zorlanmayan Doğu yine farkı 9'a çıkardı fakat Billups işin ucunu bırakmayınca son bölüm yine büyük bir çekişmeye sahne oldu. Karşılıklı hatalar, fauller derken Jordan'ın All-Star'ı bıraktığı sezondan bu yana en çekişmeli finallerden birini izlemiş olduk. Deron Williams'ı ben çok beğenirim fakat All-Star acemiliği mi desek, ne desek bilemedim ama son çeyrekte ortalama bir oyun tuttursa maçı kazanan Batı da olabilirdi.

Wade'in MVP ödülünü sonuna kadar hak ettiğini belirtmekte de fayda var. 26 sayı üretmesine rağmen çok yüzdeli ve şutu zorlamadan becerdi bunu, zaten oyun kurucu kısırı olan takımda 11 asist yaparak maçı alan oyuncu oldu diyebiliriz rahatlıkla. LeBron James akıllandı demiştik ama yuhalandığı All-Star'ı hatırlatan hareketler yapmaktan geri durmadı özellikle son çeyrekte, derdi neydi, anlayabilmiş değilim. Bıraksalar 50 şuta gidecekti herhalde. Wade'in ödülü kazanması bu açıdan da iyi oldu, zorlama performanslara taviz verilmemeli bu tip gösteri maçlarında. Chris Bosh'un da çaktırmadan epey sağlam bir oyun ortaya koyduğunu da unutmamak lazım. Ben memnun ayrıldım ekran başından, Kobe'yi, Shaq'ı da izlemek istiyor gönül ama çok daha yetersiz All-Star maçları görmüşken şuna laf edesim yok açıkçası. Bütün hıncımı smaç yarışmasında kusmuştum gerçi, belki de ondandır...

Transfer Tanrısı: Haim Fresco

Galatasaray'da 'karanlık çağ'ın ilk dönemlerinde transferlerin hiçbirinde isabet sağlanamıyor, istenilen oyuncular bir türlü gelmiyordu. Gelmek isteyen oyuncularla görüşmeye uçağı kaçırdığı için gidemeyen, Brezilya Milli Takımı'nda oynayan dünya çapındaki isimleri "İyi çıkacağını bilmiyorduk" diyerek acizliğini ilan eden yöneticiler kulüpte hüküm sürüyordu. Bu gidişata son vermek, sportif başarısızlığı tolere etmek için dönemin başkanı Özhan Canaydın, arzuladıkları transferlerin gerçekleşmesi için özel güçleri devreye sokacaktı. O gücün adı Haim Fresco'ydu, taraftar arasındaki lakabıyla 'Transfer Tanrısı'.

Marcelo Gallardo, Kily Gonzalez, Robert Pires, Laurent Robert ve daha niceleri. Arap saçına dönen ne kadar transfer varsa istisnasız hepsiyle adı geçmiş bir adamdı Haim Fresco. Onun adı haberlerde yer aldığında baştan bir acaba denir, Fransa bağlantısı geyikleri yapılır, son olarak transferin gerçekleşmeyeceğine kanaat getirilirdi. Bir süre sonra tanıyanlar için Haim Fresco öyle bir referansa dönüştü ki onun adı gazetede görüldüğünde transferin gerçekleşmeyeceğine kanaat getiriliyordu. Galatasaray'ın bir dönemine damga vuran unutulmaz bir isim oldu Fresco, isimden ziyade bir ikon hatta.

Fresco'nun adı o kadar çok oyuncunun transferinde geçti ki Fransa'dan gelip başarılı olan fakat tam piyangoyu bulduğumuzu düşünürken elimizden kaçırdığımız Franck Ribery'yi onun getirdiği söylentileri çıkmıştı bazı yerlerde. "Adam o kada uğraştı, herhalde bunu o halletmiştir" diye düşündü birçok kişi fakat şu günlerde adı başkan adaylığı için geçen Adnan Öztürk'tü o transferde pay sahibi, Fresco demişken onu da söylemek gerek.

Geçtiğimiz sezon Harry Kewell'ın transferiyle başlayan süreçte adı her geçen gün daha fazla ön plana çıkan dış transfer sorumlusu Haldun Üstünel'in ismi bu devre arası transfer döneminden sonra ulusal medyada da sıkça anılır oldu. Galatasaraylılar zaten onun yabancı transferindeki iş bitiriciliğinin farkındaydı fakat kitleleri mâl oldu desek yalan olmayacak şu son dönemde. Beş sene önce Haim Fresco, beş sene sonra Haldun Üstünel. İnsan nereden nereye diyor hakikaten...

Yeni Nesil All-Star'lar: 2010'lara Giriş...

Belli bir yaşın üzerinde olan her spor takiçşisinin ortak serzenişidir. Hiçbir oyuncu eskilerin verdiği tadı vermiyordur, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bugün "Ronaldo, Messi" deyince "gerçek Ronaldo o değil, Maradona'yı izlediniz mi?" diyen birçok futbolsever bulabilirsiniz, aynısı basketbolseverler için de geçerli tabii. Jordan'ı gecenin kör bir saati kalkıp izlemenin değeri paha biçilmezdir birçokları için, 2000'lerin basketbolu tatmin etmez birçoğunu. Bazıları için bu isim Larry Bird'dür, Magic Johnson'dır, bazıları için ise Kobe Bryant ve Allen Iverson olmuştur, olmak üzeredir.

 2000'ler de artık kapandı, benim de dahil olduğum birçok kişiden 2010'lu yıllarda benzer yorumlar yükselecektir, sporun kaderi budur. Spor hiçbir zaman yerinde saymaz. Her spor kendi iç dinamiklerinde değişmek ve gelişmek zorundadır. Benim spora ilgim de çokça bu noktadadır, değişimi gözlemlemek, bu değişimi gerçekleştireceklerin kendi gelişimlerini izleyebilmek. Futbol ya da basketbol, farketmiyor. Hafızamdaki en güzel All-Star olan 2003'teki Jordan'ın vedasını hiçbir All-Star karşılayamayacak belki ama o yıldızların yerini başka yıldız oyuncular alacak, şu anda dahi alıyor. Bu haftasonu yapılacak All-Star maçına ilk kez katılacak dokuz isim var bu sezon ve bu isimlerden bahsetmek gerekiyor. Önce isimleri saymak gerekiyor elbette.

Batı: Deron Williams, Kevin Durant, Zach Randolph, Chris Kaman.
Doğu: Rajon Rondo, Derrick Rose, Gerald Wallace, Al Horford, David Lee.

Gardlara bakınca en çok dikkat çeken isim Deron Williams olsa gerek. Batıda Steve Nash, aynı drafttan gelme olsa da takımı adına çok daha fazla şey ifade eden ve MVP'liğe dahi oynamış bir Chris Paul varken Deron Williams rahatlıkla ligin en iyi oyun kurucuları arasında adı geçerken All-Star maçlarında yer bulamıyordu. Zaten ligin asist krallığına bakarsak bu iki ismin hemen ardından üçüncü konumda Deron, geçen sezonu da ikinci bitirmişti Chris Paul'un ardından. Bu sezon artık zamanı gelmişti ve şeytanın bacağını kırdı, artık o da All-Star bir gard. Yeni gelen dokuz oyuncu arasında kalıcı olacağına kesin gözüyle bakabileceğimiz isimlerden biri.

Diğer iki gard ise doğudan. Garnett, Pierce, Allen üçlüsünü bir araya getirdiğinden beri şampiyonluğun doğal adayı olan ve All-Star'da üç oyuncuyla temsil edilen Celtics'in genç oyun kurucusu Rondo bu sene bayrağı keskin şutör Allen'dan devraldı ve takımının üçüncü All-Star'ı olmayı başardı. Adı hala Garnett ve Pierce gibi isimlerin yanında rahatlıkla telaffuz edilemiyor belki ama kaydettiği aşama tartışılmaz. Yine de kırk olmasa da baya bir fırın ekmek onu bekliyor, Celtics sisteminin bir parçası olması ona bu onuru getirdi, bence. Kendi draft sınıfının 1 numarası ve bu blogun ilk basketbol yazısına adını veren Derrick Rose'un ise birkaç sene içinde buralara geleceği tahmin ediliyordu, o da takımının en çok sorumluluk alan oyuncusu olarak Doğu'nun en iyi gardları arasına adını yazdırdı. O da ismini buralarda sık göreceğimiz isimlerden.

Yeni forvetlerden Oklahoma City Thunder'ın yıldızı Kevin Durant listenin en tepesine ismi yazılması gereken oyuncu olabilir şu sınıfta. Draft öncesi yaptığı muazzam çıkışı ve eşsiz yeteneklerine rağmen fiziğinin NBA için handikap olup olmayacağı konuşulan bir oyuncuydu, Oden gibi "Duncan beri gelen en kalifiye uzun" etiketli bir oyuncuyla da aynı sene drafta girmesi onu ikinci sıraya itmişti fakat onu tercih eden Thunder'ı hiç pişman etmedi. Özellikle bu sene kaydettiği muazzam gelişim onu ligin en iyi forvetleri arasında saymamızı sağladı bile. Kariyerinin sonuna kadar bu seviyede kalacaktır, bu organizasyonlarda yer alacaktır, görünen o.

Doğu'da seçilen Gerald Wallace ise Charlotte Bobcats'in her şeyi. Bazı oyuncular vardır, geldikleri andan itibaren yetenekleriyle belli bir seviyeye geleceklerini öngörebilirsiniz fakat bazı oyuncular da tıpkı Gerald Wallace gibi çalışarak her gün üzerlerine koyarlar, kendi oyunlarını kendileri oluştururlar. Benim bu ligde en fazla saygı duyduğum adamlardan biridir bu yüzden Gerald Wallace. Sacramento günlerinden bu yana geçirdiği değişim herkese örnek olacak cinsten. Ribaund sezgisine de ayrı parantez açmak gerek, kendini farklılaştırma anlamında. Bir Durant, bir Deron Williams değil belki ama takımı için onlar kadar anlam ifade ediyor belki de.

Batı yakasının yeni uzunlarından Zach Randolph aslında Portland kariyerinden bugüne hep All-Star istatistiklerine yakın bir performans çizdi, istatistik için oynamayı seven bir oyuncudur. Fakat bu skorer özelliğinin yanı sıra hiç savunma yapmaması onun oynadığı her takıma faydası kadar zararı da olmasına yol açıyordu, bazen ibre zarar yönüne de kayabiliyordu daha çok. Bu sezon Memphis'te ise farklılaştı Randolph, oyununu daha verimli kullanmaya başladı. Marc Gasol'la içerde oluşturdukları birliktelik senelerdir ligin dibine demir atan takımı yeniden yarışır bir organizasyon haline getirmeyi başardı. Bunun ödülü olarak ise ilk kez All-Star organizasyonuna davet edildi. 'Kara Delik' Zach bu sefer hak etti orda olmayı.

Chris Kaman da farklı bir hikayeye sahip aslında. Yanlış hatırlamıyorsam 6. sıra seçimi olması lazım Kaman. Uzun bir dönem de seçildiği yerin hakkını vermeyen, yanlış Clippers draftlarından biri olarak anıldı ama Elton Brand'in yokluğunda yakaladığı büyük çıkış onun kariyerinde dönüm noktası oldu. İstatistiklerini de o günden bu yana koruyan Kaman, takımının da bir adım öne çıkmasıyla "takım temsilcisi" kontenjanından organizasyona adım atmış oldu. Bu seviyede her daim bulunabilir mi, zor tabii ama iyi bir uzun olduğunu artık ispatladı diye düşünüyorum. Yao sağlıklı olduğunda tekrar seçilme şansı epey düşecektir ama bir kez bile o formayı giyebilmenin önemi büyük.

Doğu'da uzun olmak ise Batı'ya göre bir nebze daha kolay. Önünüzde Howard gibi bir azman olsa da aynı kalibrede sayabileceğimiz bir pivot yok, kısmen Chris Bosh işte. Al Horford da iyi bir görev adamı olmasının ve Atlanta'nın bu sezon kulüp tarihinin en iyi normal sezon performansını ortaya koyuyor olmasının ekmeğini yedi ve "takımın ikinci temsilcisi" olarak adım attı organizasyona. Sevdiğim bir oyuncudur aslında ama bu seviyede şans bulmasını konferansına ve takımına borçlu olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. David Lee ise bireysel olarak bu seviyeye belki daha yakın bir adam fakat onun da takımını bir üst seviyeye taşıma konusunda ispatlaması gereken şeyler var. Yine de performansıyla buraları hak ettiği aşikar.

Deron, Durant, Rose ve diğerleri. 2000'lerin All-Star şölenlerini nostalji sayfalarına ittiğimiz bu haftasonunda yeni neslin temsilcileri olarak Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan gecede 'All-Star' etiketlerine kavuşacaklar. 2020'lere gelindiğinde hangilerinin ismini en büyükler arasında anacağız, onu da zaman gösterecek...

Efsane Tercüman

Eminim birçoğunuz bu efsane videoyu çoktan izlemişsinizdir ama bugüne kadar rastlamamış olan bir kişi bile varsa bu keyiften mahrum kalmaması gerekiyor bence. Aklıma estikçe izlediğim videolardan biridir bu, her izlediğimde de yerlere yatarım. Tekrar aklıma gelmişken bu kez blogda da paylaşmak istedim.

Videonun konusu açık. O dönem Trabzonspor forması giyen Gürcü golcü Şota Arvaladze'yle röportaj yapıyor bir muhabir, arada da bir tercüman var. Yalnız sıkıntı şu, Şota zaten Türkçe biliyor ve soruları anlayıp cevap verebiliyor. Röportajda bazen öyle anlar oluyor ki Şota'nın verdiği cevap tercüme edilenden daha fazla Türkçeye benziyor. Galatasaray'da Mert Çetin'in kızanı çoktur, ben dahil ama şunu her izlediğimde tercüman algım yeniden değişiyor, Mert Çetin'e de ayıp mı ediliyor diye düşünüyorum. :) Röportaj yapanın, verenin ya da çeviren "Yahu biz ne yapıyoruz allah aşkına?" dememiş olmasına mı şaşırmalı, yoksa tercümanın İngilizceye getirdiği yeni soluğa mı bakmalı bilemiyorum ama izlerseniz epey güleceğinize garanti edebilirim. Videonun kalitesi biraz düşük ama, idare edin. İyi seyirler.

Güne video ile başlıyorken yeni adet edindiğim üzere günün yazı başlıklarını da geçmiş olayım. Genelde video ve fotoğraf paylaşırken yeterince içeriği olmadığı hissine kapılıyordum fakat blog içi düzen adına da iyi oldu sanıyorum bu düzenleme. Her gün olmasa da müsait olduğum günlerde bu uygulamayı sürdürme niyetindeyim.

DK 2010 Stadyumları: Nelson Mandela Bay
Yeni Nesil All-Star'lar
Unutulan Eküri: Cem Sultan

Galatasaray 3-2 Antalyaspor || Savunmanın Laneti...

Galatasaray'da belki de iki kanat ilk defa bu kadar dengeli biçimde işliyordu. Bekler Uğur ve Caner, oyunun ilk anından beri işin içindelerdi, ön tarafta Elano'nun sazı eline almasıyla beraber top her yöne verimli bir şekilde dağıldı. İki yarının da ilk yarım saatinde her öğesiyle hücumda iyi iş yaptı takım, kanattan indi, belki de ondan önemlisi pas yaparak rakip defansı göbekten deldi. Mustafa Sarp'ın Ömer'e nişanladığı top ve Caner Erkin'in attığı gol Galatasaray'ın potansiyelinde olan fakat repertuarında olmayan gollerdi. Sağ tarafta Keita ortalamasına yaklaşsa daha da etkili bir oyun izleyebilirdik ama üç bölgeden de rakibin savunmasına inebilmek önemli bir anekdot. Bu açıdan hücum anlamında belki de sezonun en iyi iki-üç maçından biriydi Antalyaspor maçı Galatasaray adına fakat işin bir de 'ama'sı var…

Galatasaray bu sezon zirve yarışı içindeki ekiplerden en fazla gol yiyeni, bunun defans ve orta sahadaki savunma zafiyetinden kaynaklandığı da bir sır değil. Bu maç da Galatasaray’daki savunma problemi adına o kadar net bir özet oldu. Lucas Neill adında bir oyuncu transfer oldu bu takıma ve Antalyaspor maçında açık ara takımın en iyi defans oyuncusu olduğunu gösterdi. Buna rağmen Galatasaray takım halinde bu arızayı çözme yolunda bir adım atamıyorsa ya defansın genel yapısında sorun var ya da defanstan daha büyük problemler var. Şu maçta Emre Güngör’ün yetersiz performansını kenara yazmakla birlikte bunun artık bir defans hattı problemi olmadığı bence aşikar. Takımın şu hücum performansına, savunmadaki Neill performansına rağmen Galatasaray kendi evinde 24 şut attığı maçta 3 gol atıp turu alamıyorsa ihale orta sahanın ortasına kalır, kimse kusura bakmasın.

Bu takımın başarılı olması için gerekli şartların ilki orta sahasındaki üçlüden ikisinin defansif açıdan rakibine üstünlük kurabilmesidir bence, bunu epeydir sıkça dile getiriyorum. Hafızamda yer eden ve Galatasaray’ın iyi oynadığı maçlar olarak etiketlediğim maçlara bakınca defansif orta sahaların formlarının zirvesinde olduğu, bundan da faydalanan orta üçlünün hücum elemanının sazı eli aldığı maçlar olmuştur. Mehmet Topal, Mustafa Sarp ve Ayhan Akman. Yeni giren Emre Çolak’ı dahil etmezsek ki kendisi açıkça işin hücum tarafında daha etkin bir oyuncu, bu üçlünün performansları Galatasaray’ın kaderini çiziyor ve kadrosunun hemen hemen her bölgesinde görece olarak çok daha kaliteli alternatifleri bulunan Galatasaray’ın açıkça en zayıf rotasyonu da tam da bu bölgede.

Geçen sene Galatasaray’ı istikrarlı bir lig takımı yerine sadece bir hedef maçı takımı yapan ince çizgi de tam olarak buydu, Galatasaray’ın istikrarlı bir orta saha göbeği yoktu. Bu sezon da bunu çözememiş olmak Galatasaray’ın yanlışıdır net olarak. Avrupa nispeten bu eksikliğin daha az hissedildiği bir arena, doğu bloğu takımlarıyla eşleşmemişseniz. Burada esas sıkıntıyı ligde yaşıyor Galatasaray, şampiyonluk ana hedefse ki Şampiyonlar Ligi’ne gidiş yolu buradan geçiyorken öyle olmalı, bu bölgedeki oyuncuların kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.Maça da tam bu noktada dönmek gerek. Bu bölgedeki oyuncuların performanslarına bir bakalım. Elano tam bir maestro gibiydi, savunmasında girdiği kademeleri de düşünürsek ona tam not verip bir kenara ayırmak lazım ama temel olarak defansif görevlere sahip oyunculara bakınca takımın en verimsiz 3-4 isminden ikisi olduklarını söylemek haksızlık olmayacak, özellikle Mustafa Sarp’ın. Hiç abartı olmadan söylüyorum, uzun süredir maça kendi takımı aleyhine bu kadar etki eden başka bir oyuncu görmemiştim. Tamam, gol atmaya, skor atmaya hevesli bir oyuncu fakat ilk yarı ve ikinci yarıda üç adet Galatasaray golünü bozduğunu gözlerimle gördüm. Onu kenara koyarsanız ilk golde adamını kaçırması, hadi onu da geçtim, ikinci golde kaleyle arasında kaleci dahi olmayan Necati’yi içten almak yerine dıştan almaya çalışması akıl alır gibi değildi. Galatasaray’ın bu sezonki en verimli rotasyon parçalarından biri oldu Sarp ama 40-50 maçlık bir oyuncu olmadığını gösteriyor artık, o sezon başında müthiş form grafiği de kalmayınca defolar ortaya çıkıyor. Bence bu üçlüdeki en kritik rol olan defansif orta sahadaki Topal da sakatlıkların da etkisiyle hala Galatasaray seviyesinde futbol oynayamayınca takım ağzıyla kuş tutsa olmuyor işte. Rakibin hücum gücü yeterliymiş, değilmiş fark etmiyor. Kendi sahanızda da olsanız üç gol bile atsanız iki gol yiyip elenebiliyorsunuz işte.

Yine de bu maçı Galatasaray’ın bir kazanımı olarak yorumlamak mümkündür, enseyi fazla karartmamak lazım. Caner Erkin kariyerinin en iyi bek performanslarından birini ortaya koydu, bekken sol açık kadar hücuma katkı verdi. Uğur Uçar günündeydi, sağdan indi, kesti, paslarını iletti. Keita etkisizken, Arda da gününde değilken 24 şut atıp 12 kez kaleyi bulan, iki tane direkten dönen topun olduğu bir hücum performansı koymak Galatasaray’ın bu işi takım halinde kotarabildiğini gösteriyor zaten. Madrid maçı için de ümitsizliğin dibine vurulacağı maç da bu değil, bence. Servet-Neill tandemiyle oluşan bir Galatasaray defansı ve önlerinde bölgelerini savunabilen iki orta saha olursa Galatasaray hücumunun Atletico Madrid’den aşağıda olmadığını göreceğimize inanıyorum ben. Tek üzüntüm senelerce ‘Kupa Beyi’ olarak anılan Galatasaray’ın 5 yıldır kupada final göremiyor olmasıdır, yoksa şu maçta olumsuzluklar tekrar yüzümüze dank etse de maç özelindeki çıkarımlar o kadar olumsuz değil. Caner Erkin’e ve Elano'ya bakmak bile yeterli şunu söylemek için…

Yalan Olmuş Wonderkidler #2: Quincy Owusu Abeyie

Dünya futbolu her dönem genç yaşta büyük çıkış yaptıktan sonra kariyeri dibe vuran oyuncular vardır. Ülkemizden de geçenler oldu bu oyunculardan, Galatasaray'dan Fabio Pinto akla ilk geleni mesela. Geçenlerde Freddy Adu ile başladığımız seriye biraz daha geriye gidip Abeyie ile devam edelim.

Quincy Owusu Abeyie'nin alt yaş kategorilerinde isminden söz ettirişi Hollanda alt yaş takımlarına rastlıyor. O dönemki fiziği ve yetenekleriyle Arsenal'in dikkatini çeken sol forvet, henüz 16 yaşındayken Ajax'dan Arsenal'e geçmişti. Aynı jenerasyonun en önemli oyuncusu Ryan Babel'le birlikte Türkiye'nin de katıldığı 2005 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda müthiş bir performans gösteren Abeyie o turnuvada büyük dikkat çekmişti. Bir genç oyuncuyu izler, beğenirsiniz ve o oyuncunun aslında büyük bir kulüp tarafından zaten transfer edildiğini öğrenirsiniz ya, Abeyie'nin o performansı tam da bu duruma sokuyordu insanı. Aynı turnuvaya Arjantin'in Leo Messi'nin de dahil olduğu sağlam bir jenerasyonla geldiğini de söylemeden geçemeyeceğim.

İşte o turnuvada Messi ve Obi Mikel'le beraber akıllarda yer eden oyunculardan biriydi Abeyie. O dönem Premier Lig'de yardıran Arsenal'e girmesi de merakla bekleniyordu. Olmadı. Arsene Wenger de ona yol verdi. Wenger dediyse bir bildiği vardır demiştik tabi ama bu tip ribaund transferleri bizim kulüplerin kovalaması gerektiğine inanırım ben, (buna da bir yazı yazacağım, inşallah) Spartak Moskova'ya transferi de beni üzmüştü açıkçası. 2.5 milyon avroyla geçtiği Moskova ekibi Abeyie'ye hiç yaramadı, zaten gözden iyice düşüşü de bu yüzdendi. Spartak Moskova onu daha sonra çeşitli kulüplere kiraladı, ben de izini kaybetmiştim o sırada. 2007'den bu yana sırayla Celta Vigo, Birmingham ve Cardiff City'ye kiralanmış.

Bu transfer dönemindeyse zor günler geçiren Portsmouth kiralamış kendisini. Cardiff sonrası döndüğü Moskova'da kaldığı dönemde hiç forma şansı bulamayan Abeyie, Arsenal döneminin ekmeğini yemekte hala fakat artık genç oyuncu statüsünde anılacak yaşı da geçmiş durumda. Yine de Cardiff döneminde 24 Championship mücadelesine çıktığını, Ocak ayında transfer olduğu Portsmouth'ta da 3 maçta forma giydiğini atlamamak lazım. Hala merak edilenler listemde yer buluyor kendisi, bekleyelim görelim...

Cassio Lincoln & Palmeiras

Yollar aslında Casio Lincoln sezon başı kampına katılmadığında ayrılmıştı fakat bunun resmiyete dökülmesi Şubat ayını buldu. Gidişat haklı olunmasına rağmen Galatasaray lehine değildi, şu haliyle Lincoln'den hatrı sayılır bir bonservis bedeli kazanabilmek bence büyük bir başarıdır. Şu konumda yapılabileceklerin en iyisi de buydu. 2.16 milyon avro girdi Galatasaray'ın kasasına, Lincoln bir transfer daha yaparsa Palmeiras'ın alacağı bonservisin yarısı da Galatasaray'a gelecek. Aslında bana göre Galatasaray'da gösterdiği performansın karşılığı bu bonservisten çok daha fazla ederdi fakat gerek Lincoln'ün, gerek Galatasaray'ın hataları durumu buraya kadar getirdi malesef.

Michael Skibbe'nin Galatasaray'ında muhteşem bir maestroya dönüştüğü o 6 aylık dönem şu anda birçoğumuz için silik birer anı olarak kaldı fakat Euro 2008'de yaşadığı sakatlık sonrası kariyer eğrisi büyük bir düşüşe geçen Mehmet Topal'a ve bunun sonucunda bugün dahi yaşadığımız orta saha yetersizliğine rağmen Lincoln potansiyelini sahaya ortaya koymaya başlamıştı. Takım çok da iyi maçlar çıkartmıştı o dönemde. Bunda en büyük pay sahiplerinden birisi de bence Türk futbol tarihinin en büyük linç girişimlerinden birine maruz kalan Casio Lincoln'dür. Arda Turan'ın Kewell'ın gelişi sonrası yaptığı "Sağ kanattan oynayamam" açıklamalarıyla başlayan o süreç Skibbe'nin ve onun döneminde şampiyonluk alacak performans ortaya koyan Lincoln'ün kellesini almıştır. Bu süreçten geriyeyse Galatasaray'a bir asist bir de gol kralından başka bir şey kalmadı tabii.

O dönem geride kaldı, bolca da yazdık çizdik, geriye dönmeyelim. Lincoln özelinde yönetilemeyen süreçten bahsetmek gerek esas. Futbolcunun adının Lincoln olmasına da gerek yok, X bir futbolcunuz var ve bu oyuncu ligin en kalburüstü hücum oyuncusu o dönem, ligin açık ara asist kralı ve skor da üretebiliyor. Bir sene boyunca medyada yerden yere vurulan bu oyuncu performansıyla herkesi susturmuş, taraftar da oyuncuyu sahiplenmiş. 6 ay önce bedava gönderilsin diyen adamlar 10 milyon avro teklif var dendiğinde "Lincoln'ü satan şampiyonluğu satar" der hale gelmiş. Siz yönetim olarak böyle bir oyuncuyu 4 ay içinde takımla antrenmana çıkamayacak hale getiriyor ve oyuncunuzun linç edilmesine engel olamıyorsanız burda bütün suçu o oyuncunun disiplin problemine ve karakterine atmakla işten sıyrılamazsınız.

Futbol azizlerin oyunu değil, her daim böyle arıza karakterler bu oyun içinde mevcut olmuştur. Oyuncudan faydalanabilmeyi de öğrenmişken süreci yönetmeyi beceremeyen yönetim o dönem büyük hata yapmıştır. Son sahnede başrolü Bülent Korkmaz'a teslim ettikten sonra yaşanan deneyim ise yönetimi ders almaya itmiş olacak ki bu sene takımın başında Frank Rijkaard gibi bir isim geldi, onu ayırıyorum. Belki de 10 sene sonra bakıldığında yaşanması gereken bir dönem olarak değerlendireceğiz 2008/09'un ikinci yarısını.


'İkinci Jardel Vakası' demiştim giderken, yukarıdan okuyabilir merak edenleriniz. Buna rağmen kazanılan para Galatasaray için bir katma değerdir, hele ki atıl durumdaki bir oyuncudan. Zamanında Galatasaray'a 3 milyon avro bonservis ödemek için gelip 700 bin avroya oyuncu aldıkları için şaşıran Avrupa kulüpleri görmüştük, kaydedilen aşamayı görmemek mümkün değil. Haldun Üstünel önderliğinde Harry Kewell'la başlayan kaliteli transfer politikasını sağlamlaştıracak diğer ayak da gönderilen oyunculardan maksimum gelir elde edebilmektir.

Lincoln Galatasaray'dan gelip geçen ve iz bırakan oyunculardan birisi oldu, mühim olan yapılan yanlışları görmek ve yeni oyuncularda aynı hataları tekrarlamamaktır. Elano örneği şimdiden gözümüzün önünde. Ülke medyasında yükselen bir yabancı düşmanlığı hatta ırkçılık mevcutken Galatasaray yönetimi ve taraftarının bu kez daha dirayetli bir duruş sergilemesi gerekiyor. Performanstan bağımsız olarak söylüyorum bunu, Galatasaray her sezon 10 milyon avroluk bir oyuncuyu bedava bırakacak kadar savurgan bir kulüp olamaz. Söylemek istediğim son şey bu...

The Vampire Diaries

Vampirlerin insanlarla ilişkilerini işleyen dizi ve filmler son yılların modası. Geçen sezon başlayan True Blood'ın yakaladığı başarı, Alacakaranlık serisinin özellikle gençleri sinemaya çekmesi buradan iyi ekmek çıkacağını düşünen yapımcıların da ilgisini çekmişe benziyor. Vampir furyasını bir gençlik dizisi haline getiren The Vampire Diaries ise bu sezon çıkış yapan diziler arasında.

LJ Smith'in en çok satanlar listelerinde de yer bulan korku serisinden uyarlanan dizide 150 yıl sonra vampire dönüştükleri kasabalarına geri dönen Salvatore kardeşlerin hikayesini işleniyor temel olarak. Düşman kardeşler sendromuna vampir yorumu getiren bunu da güzel bir kızın etrafında ören bir olay kurgusu var. İki kardeşi de vampire çeviren Katherine'e tıpatıp benzeyen Elena'ya aşık olan Stefan'ın ve Katherine'in ölümü sebebiyle küçük kardeşini suçlayan Damon ana karakterleri oluşturuyor. Geçmişe verilen referanslarla yavaş yavaş gizemli konular ortaya çıkarılırken yavaştan bir savaşın da tırmandırıldığını hissediyorsunuz.

Bir furyadan nasiplenip ısıtılan dizilere mesafeli yaklaşırım genelde fakat LJ Smith'in serisinden uyarlanan The Vampire Diaries, karakterlerindeki derinlik ve henüz ortaya çıkmamış geçmiş ve bugündeki referanslarıyla yayınlanan ilk 13 bölümünde sınıfı geçmeyi başardı. Elena, Stefan, Damon ve Katherine. Bu dörtlünün ilişki ağı epey karmaşık ve bunun yanında ilerleyen bölümlerde çıkacak olası savaşta daha büyük bir rol edineceği kesin olan Bonnie, kullanılmaya müsait kişiliğiyle ortalığı karıştırması muhtemel ergen Jeremy varken konunun kendini kısa sürede tüketmeyeceğini hissediyorsunuz. En az ikinci sezonun sonuna kadar keyifle izlenecek bir dizi görüntüsünde. Nina Dobrev'in güzelliğini de düşünürsek ortaya gayet izlenilesi bir yapım çıkıyor ortaya. Ülkemize henüz giriş yapmış dizilerden biri değil The Vampire Diaries, zaten henüz ilk sezonunda dizi. Perşembe sabaha karşı ABD'de yayınlanan diziyi yeni bir arayış içinde olan arkadaşlara önerebilirim.

Bir haftadır epey yoğun bir dönem geçirdim, şehirdışına çıkmam, Kadir Has Üniversitesi'ndeki Spor İletişimi Sertifika Programı'nın sınavı, gazete derken. Epey de konu birikti. Dönüşü yine diziyle yapmış olalım, zaman buldukça atladığımız konulara değinmeye çalışırız. Bugün ya da yarın yazmaya niyetli olduğum konular ise şöyle:

Transfer Tanrısı: Haim Fresco
Yeni Nesil All-Starlar
The End: Casio Lincoln
Related Posts with Thumbnails