Avrupada Son 10 Yılın Lig Şampiyonları

Lyon'un Marsilya ve Bordeaux'nun gerisinde kalması Avrupa futboluyla ilgili en önemli gündem maddelerinden bugünlerde. Bir süredir Fransa Ligi maçlarını takip ediyorum, Bordeaux'nun dünkü Rennes maçı da şampiyonluğun kaderiyle oynadı desek yeri. Bordeaux 1-0 mağlup ve 10 kişi olmasına rağmen maçı 10 dakikada lehine çevirmeyi başardı ancak maçın sonlarına doğru Rennes'in net bir penaltısının verilmediğini de söylemek lazım. Buna rağmen uzatmalara 2-2 girilen maçta son saniyelerde Gourcuff takımına galibiyeti getiren golü bir kez daha attı. Marsilya ve Bordeaux'nun Lyon'u saf dışı bırakması bir adım daha yakın artık.

Başlıkta yazdığı gibi konumuz son 10 yılın şampiyonlarına bir göz atmak aslında, çıkış noktası da Fransa olunca biraz oralara da değinmek istedim. Hem Fransa'da hem Almanya'da ligin mutlak hakimleri Lyon ve Bayern bu sezonu boş geçecekler gibi gözüküyor. Bu iki ligle beraber diğer büyük liglerdeki (+bizimki tabii) 98-08 arası şampiyonlukları derledim şimdilik, sezon sonu bir güncelleme yazısı daha yazarız. Merak edenler aşağıya buyursun;

İngiltere: Manchester United 6, Arsenal-Chelsea 2
İspanya: Real Madrid 4, Barcelona 3, Valencia 2, Deportivo 1
İtalya: Inter 3, Milan-Juventus 2, Roma-Lazio 1
Almanya: Bayern 7, Stuttgart-Bremen-Dortmund 1
Fransa: Lyon 7, Nantes-Monaco-Bordeaux 1
Türkiye: Galatasaray 5, Fenerbahçe 4, Beşiktaş 1

Leo Franco Transferi & Morgan De Sanctis

Uzun zamandır kaleci transferi gündemde ve listenin en tepesinde Leo Franco vardı. Bugün ön anlaşma imzalandığı haberleri yerli basına düştü ama esas kaynağın El Mundo Deportivo olduğunu, bu habere güvenerek işi bir adım öteye taşıdıklarını okumak zor değil. Esas kaynak olarak bu haberi almak lazım. Ne demişti El Mundo Deportivo peki, ona şurdan bakabilirsiniz.

Adnan Sezgin'in açıklaması ise az önce geldi. Ön anlaşma haberinin doğru olmadığını, Leo Franco'nun görüştükleri kalecilerden biri olduğunu açıkladı. Burdan yapılacak çıkarım Leo Franco transferinden önce De Sanctis'le ilgili. Resmi bir ağızdan ilk defa bu kadar net biçimde kaleci transferi girişimleri doğrulandı, bu da De Sanctis'in Galatasaray'daki son 5 maçını çıkardığı anlamına geliyor. Ben bu noktada De Sanctis transferinin maliyeti ve yapılış biçiminin sorgulanması gerektiğine inanıyorum. 550 bin euro gibi bir kiralama bedeli verdiğiniz kaleci üzerinde hiçbir hak iddia edemiyorsanız ve Sevilla'dan bonservis önceliğini almamışsanız buna en basit tabirle işbilmezlik denir. De Sanctis'in forma şansı bulduktan sonra bizlerce yani Türk futbol kamuoyunca ekstra bir performans gösteremediği için başarısız bulunsa da maç kondisyonunu ve piyasasını toparlayacağını ön görmek için düz mantık yeterlidir. Bu transferde ipler Galatasaray'ın elinde olmalıydı en baştan, yani kararı Galatasaray vermeliydi. Bu De Sanctis'in performansından bağımsız bir olgu.

İkinci olarak De Sanctis'in bir-iki şanssız gol yemiş olmasına rağmen Galatasaray kalesinde düşünüldüğü kadar kötü bir performans sergilediğine kesinlikle inanmıyorum. Kalecilik meziyetlerini gösterdiği birçok maça şahit oldum ve bir Taffarel seviyesinde olmasa da Galatasaray kalesini koruyabilecek kalitede bir oyuncu olduğunu düşünenlerdenim ben. Türkiye'ye de alışmışken bir sezon daha kalemizi yeni bir isme emanet etmek kalite olarak arada uçurum yoksa benim kriterlerime göre yanlış hamle olacak. Mondragon sonrası sendromu hala devam ediyor, 2 seneyi tereddütler içinde kaybettik, umarım yeni gelen kaleci, bu Leo olur olmaz bilemem, istikrarlı olarak 2-3 sezon kalemizi korur.Leo Franco'nun Türkiye referansları pek iyi değil, özellikle 9 sene önce Hagi önderliğindeki Galatasaray'a karşı gösterdiği performans onun yetersiz bir kaleci olarak akıllara kazınmasına neden oldu ancak unutulmaması gereken şu ki Leo Franco o dönem 23 yaşında ve Avrupa tecrübesi olmayan bir kaleciydi. Bugün ise yıllarca İspanya'da forma giymiş ve takımlarının 1. kalecisi olmuş, hatalarını ve eksiklerini törpülemiş bir oyuncu. Atletico Madrid gibi kalburüstü bir kulüpte Coupet gibi bir kaleciyi arkasında tutuyor. Açık söyleyeyim, Güney Amerikalı kalecilerle ilgili hep bir tereddütüm vardır, Leo Franco da bu oyunculardan biridir ama Galatasaray karşısındaki performansıyla asılıp kesilmesinin yanlış olduğunu söylemek lazım.

Leo dışında birçok kaleci ismi geçti, hatta bazılarına burda yer verdik. O yüzden transfer netleşmeden yazmama niyetindeydim ama görünen o ki en ciddi aday Leo Franco. İsmi geçen kalecilerden Le Mans'ın kalecisi Yohann Pele'yi tercih ederdim ben ki o da sözleşmesi biten bir oyuncu. Leo Franco daha çok İspanya kariyeriyle öne çıktığından maliyeti de performansından üstte olacaktır haliyle. Beni esas endişelendiren İspanya çıkışlı oyuncuların Türkiye'de yaşadığı uyumun her zaman beklendiği düzeyde olmaması. Buna istisna olarak elbette Hagi ve Popescu'yu gösterebiliriz ama bunun karşısına koyabileceğimiz bir sürü örnek var. Arjantinli olması da gündeme gelebilir bu noktada ama yıllardır İspanya'da oynayan bir oyuncu olarak artık Avrupa kültürünü benimsediğini sanıyorum, bu anlamda ligimizde başarısız olan Arjantinli oyuncularla aynı kefeye koymamak lazım.

Lafın kısası benim çekincelerim var Leo Franco'nun transferiyle ilgili ama hemen köprüleri atmamak lazım, aklımızdaki Leo Franco imajıyla değil performansıyla değerlendirmek lazım. Bu sene yeterince Atletico Madrid maçı seyretmedim, seyrettiklerimde de dikkat etmemiştim Leo Franco'ya. İspanya'ya hakim arkadaşlardan dinlemek daha da önemlisi izlemek bizi en doğru fikre götürecektir. Sizin yorumlarınızı da bekliyorum hem De Sanctis, hem de Leo Franco'yla ilgili.

Yenilsen de Yensen de: Galatasaray, 2. Bölüm

Programın ikinci bölümüyle dün akşam ekranlara geldi. Malesef çok uğraşmama rağmen aksilikler sonucu yine kaydettiremedim programı. Hafta sonuna doğru programı NTV Spor kayıtlarından alma durumum var, alırsam hemen aktaracağım internet ortamına. Şimdilik yine özet yapmakla yetineceğiz.

Programın bu haftaki 5 konuğu ekrandaki sırayla Ali Murat Hamarat, Caner Eler, ben, Eray Sözen ve Sabri Sofuoğlu'ydu. Programın ağırlıklı konusu Ankaraspor beraberliği ve biten şampiyonluk umutları sonrası Bülent Korkmaz'ın durumu ve bunun üzerinden yapılan Galatasaray analiziydi. Hemen hemen herkes Bülent Korkmaz'dan beklenilenin bu olmadığını, kendi futbol fikrini yerleştirmek için sezon sonunu beklemesi gerektiğini ancak Bülent hocanın takımın yapısıyla oynayarak büyük hata yaptığı konusunda birleşti. Skibbe dönemi spor basınının aksine olumlu yanlarıyla anıldı ve Lincoln'ün yararlı oyunu vurgulandı. Daha sonra emanetçi hoca tartışması başladı ve konu Hiddink'e geldi, ordan tekrar bir Bülent Korkmaz çıkarımı yapıldı. İlk bölümün kapanışı ise bu sıralarda bloglarda da sıkça rastladığımız Bayern kulübesindeki rahibeler fotoğrafıyla yaptık.

İkinci bölüme siz TD olsanız nasıl bir uğur yapmaya çalışırdınız sorusuyla başladı. Ben Galatasaray altyapısı çıkışlı Uğur'ları yani Uğur Uçar'ı, Uğur Demirok'u, Uğur Erdoğan'ı yanımda oturtacağımı söyledim, Banu abla da Uğur Tütüneker'i yardımcı antrenörlüğe getirdi. Ali Murat burda da videolarını yayınladığımız Bolulu imamdan bahsetti, Caner ise efsane medyum kavgasındaki medyumları söyledi. Galatasaray'ın da seyircisiz maçta eski başkanlarını çağırarak böyle bir uğur denediğini ama tutmadığını söyledik ama bir eski başkanın eksik olduğunu da eklemeyi ihmal etmedik.

Teknik direktör konusu gerçekten zevkliydi, Lucescu'dan girdik, Gerets, Hagi derken neredeyse bütün eski Galatasaray hocalarını anmış olduk programda. Son bölüm ise bildiğiniz gibi uzatma bölümü, burda herkes kendi istediği bir konuya değiniyor. Sabri abi PAF maçlarının eskiden lig maçlarından önce oynandığını ve bunun tekrar uygulamaya konulması gerektiğini söyledi. Eray buna en çok Uğur sevinir herhalde deyip soyunma odalarında konuşulanların ertesi gün basına düşmesinden Galatasaray taraftarının memnun olmadığını ve bunu yapanların kulüple ilişkisinin sorgulanması gerektiğini söyledi.

İki fikir de gerçekten harikaydı, sıra bende olsa +1905 der geçerdim herhalde. O sırada Ali Murat Falkirk'lü oyuncuların 4 sene önce kaybettikleri 17 yaşındaki arkadaşlarını Rangers'la oynanan kupa finalinde andıklarını anlattı. Ben de Tugay Kerimoğlu'na yapılan saygısızlıktan ve Tugay'ın Türk basınına siteminden başlayıp Gökhan Öztürk'ün PAF takımda kadro dışı kaldığını söyleyerek kendi bölümümü bitirdim. Finali ise Caner yaptı, Ribery'nin oynadığı klibi tanıtarak programı kapatmış olduk. Klip gerçekten harika bu arada, izlemek isteyenler için üste ekledim.

Blog İdman Yurdu @ Nike Halı Saha Ligi

Süper Lig'de Nöbetçi Golcü Sıkıntısı

Geçen sezon Semih Şentürk'ün domine ettiği "yedekten gelip skora katkı yapma" işini bu sene yapabilen oyuncu yok denecek kadar az. Beşiktaşlı Bobo yedekten gelip takımına skor anlamında en iyi katkı veren oyuncu oldu. Yukardaki istatistiklerde 3 gol gözüküyor ama son Eskişehir maçında da çok kritik bir gol daha atarak bu alanda 4. golüne imza atmış oldu Bobo.

Kenardan gelerek 3 gol atabilmiş iki oyuncu var Süper Lig'de, birisi Kocaelisporlu Hamza Mutlu, diğeri Leo Iglesias. Leo Iglesias'ı anlayabiliriz belki zira yedekten gelmesine rağmen rotasyonun içinde olan bir oyuncu ve santrafor olarak görev yapıyor. Yedekten gelerek en çok süre alan forvet dahi olabilir Leo, bir araştırmak lazım.

Burda esas şaşırtıcı olan isim Hamza Mutlu. Hamza 86 doğumlu ve Kocaelispor altyapısından mezun olmuş bir orta saha oyuncusu. İzlediğim maçlarda pek dikkatimi çekmedi aslında ama kritik anlarda puan kazandırmayı başaran bir joker olmayı başarmış Hamza, attığı 3 golün ikisi takımının o maçtaki tek golü, yani takıma direkt olarak puan kazandıran goller.

Bu istatistiklerden okuyabileceğimiz en önemli husus İstanbul takımlarının yedek kulübesinden skor katkısı almakta sıkıntı yaşaması. Bobo bu kategoride liderlik yapsa da genelde ilk 11'de forma bulan bir oyuncu, bu anlamda maç kondisyonu sıkıntısı çekmiyor. Tam anlamıyla joker olarak tanımlayabileceğimiz oyuncu geçen seneki performansı biraz abartı olsa da Semih Şentürk'tür bana göre. Galatasaray'da ve Fenerbahçe'de kenardan gelip 2 gol bulabilmiş tek oyuncu dahi yok, bunun üstüne düşünmesi gerek bu kulüplerin. Özellikle Galatasaray kulübede tuttuğu iki maliyetli oyuncusu Nonda ve Ümit Karan'ın varlığını sorgulamalı, bu oyuncular kenardan gelip gol atamıyorlarsa ne işe yarıyorlar? Bunları şimdiden yazıyorum, sezon sonu değerlendirmelerinde lazım olacak...

Arka Bahçe: Azerbaycan Ligi

Ligimizde isim yapmış ama daha sonra piyasasını kaybedip unutulmuş birçok isim için bir çıkış noktası Azerbaycan Ligi. Rasim Kara'nın Beşiktaş sonrası Azerbaycan'a gitmesi bu lige giden yerli oyuncuların sayısında da artış yarattı. Bu oyunculardan en bilineni şimdilerde Lig TV'de yorumculuk yapan (ya da yapmaya çalışan) Oktay Derelioğlu. Jübilesi de zaten Beşiktaş ile Hazer Lankeran takımları arasında oynanmıştı.

Azerbaycan Süper Ligi 14 takımla oynanıyor ve lig lideri Azerbaycan'ın en bilinen takımlarından Inter Baku. Azerbaycan'ı Şampiyonlar Ligi elemelerinde temsil eden takımdı geçen sene Inter Baku, elemelerde son yıllarda yaptığı sürprizlerle dikkat çeken Rabotnicki'yi 0-0 ve 1-1'lik skorlarla geçtikten sonra Partizan karşısına çıktılar. Partizan'ı eleselerdi Fenerbahçe'nin rakibi olarak ilginç bir işe imza atabilirdi Azeri ekibi ama Partizan'ı elemek onlar için pek de kolay bir iş değildi, 1-1 ve 0-2'lik skorlarla elendiler zaten. Yalnız ben Süper Lig kısmına taktım esas, genlerden bir fantezi midir, yoksa kendini tatmin etme aşkı mıdır, bilemedim.UEFA sıralamasını bu sene 41. sırada tamamladı Azerbaycan, geçen sezon 42. sıradalardı. Yeni sisteme göre Şampiyonlar Ligi elemelerine 1, UEFA Ligi elemelerine 3 takım yolluyor Azerbaycan. Şampiyonların kendi aralarında oynayacağı 4 turlu yeni eleme sistemine 2. turdan katılacak Azerbaycan şampiyonu, yani bizim ikincimizle karşılaşma ihtimalleri yok ön elemelerde. Lig ikincisi ve üçüncüsü 4 turlu UEFA Ligi elemesinin ilk turundan elemeye katılırken kupa galibi 2.turdan başlıyor.

Benim asıl derdim tam olarak Azerbaycan Ligi değil tahmin ettiğiniz üzere, benim derdim Türkiye Ligini düzenli olarak besleyecek bir nevi pilot lig arayışı. İngiltere bu işi İskandinav ligleriyle görüyor, Almanya ise Bosna, Polonya ve Sırbistan liglerinden beslenen bir yapıya sahip. İspanya Portekiz ve Güney Amerika liglerinden gelen oyuncuların hedef ligiyken bizim ligimizi gerçek anlamda parlatabilmemiz için etrafımızdaki ufak liglerin, hatta Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya gibi Balkan liglerinin hedef ligi ve Avrupaya açılış noktası haline gelmemiz gerek. Suni transferlerle kendimizi Avrupanın en büyük 6. ligiyiz diye kandırmaya nereye kadar devam edebileceğiz, orası soru işareti. Hoş, o suni altıncılık bile Rusya'ya kaptırıldı ya, geçmiş olsun...

Talihsiz Spiker


Olay Romanya'da gerçekleşiyor. Güzel spikerimiz maç öncesi bilgileri geçerken kafasına gelen topla bir an yamulsa da anlatıma devam etmeye çalışıyor, bir yandan da rejiye başının döndüğünü anlatmaya çalışıyor el hareketleriyle, gerçekten komik. Stad yapısı da oldukça tanıdık geldi bana, birisi ilk anda orası Eski Açık dese inanabilirdim bir gafletle. Ayrıca bizde niye eli ayağı düzgün spiker bulunmaz arkadaş, bir şu kıza bak, bir Bahri Havadır'a!

Video Bild'den...

Galatasaray 1-1 Ankaraspor , Eskişehirspor 0-2 Beşiktaş

İlk önce şunu söylemem lazım, seyircisiz maç denen şu saçmalık bir an önce kalkmalı. Ne maçtan bir şey anlayabildim, ne futbolcular havaya girebildi, iki arada bir derede bir oyun oldu Sami Yen'de. NTV Spor'daki programda Galatasaray'ın 4 maç üst üste kazanmışlığı olmadığını, Ankara serisinden tulum beklemediğimi söylemiştim ama puan kaybı kesinlikle bu maçta olmamalıydı.

Aslına bakarsanız Galatasaray Bülent Korkmaz döneminde aldığı birçok galibiyetten daha iyi futbol oynadı, en azından futbola benzer bir şeyler vardı sahada. İlk 10 dakikadaki Ankaraspor baskısı dışında oyuna hakim olan ve pozisyon üretebilen takım Galatasaray'dı. Milan Baros'un net ötesi üç gol pasını saydım ben maçta, ikisi Nonda'ya biri Serkan Kurtuluş'a olmak üzere. Özellikle Serkan'ın kaçırdığı pozisyonun gol olması gerekirdi. O topa plase yapmak başlı başına bir hata, ya ayağını yatırıp vuracaktı, ya da kayarak topu ağlara yönlendirecekti. Nonda'da çeviklik namına hiçbir şey kalmamış, belini döndürene kadar asırlar geçiyormuş gibi hissediyorsunuz. Bugün yakaladığı pozisyonları Baros yakalamış olsa maç muhakkak 2-0'a gelirdi.

Skora göre eleştirmek işin kolay yanı ama skor kötü oldu diye bunu atlayacak değiliz. Bülent Korkmaz döneminin bir numaralı problemi yersiz ve yanlış oyuncu değişiklikleri bu maçı da etkilemeyi başardı. Sahada iki forvet oyuncunuz var, birisi pozisyon üzerine pozisyon yaratıyor, diğeri yavaş, çevikliğini yitirmiş, bugünkü son vuruşlarında beceriksiz ve yararlı olamıyor. Siz gidip de pozisyon yaratan oyuncuyu oyundan çıkarırsanız kimse kusura bakmasın, eleştirilirsiniz. Nonda zaten ağır bir oyuncu, tek forvet olarak oynayacak durumda değil. Milan Baros atletizmiyle, top tutma ve sürme becerisiyle takımı ilerde tutabilecek yegane adamdı. Oyuna giren oyuncu da Hasan Şaş yahu, deli olmamak elde değil. Sahada bu kadro, kulübede bu adamlar varken yapılacak hamle bellidir ve bunun Hasan Şaş olmadığı bellidir. Madem orta sahayı güçlendirme derdindesin, Nonda çıkar Mehmet Güven girer, Kewell da biraz öne çıkar. Yok, illa Hasan bir maçı kurtaracak ki gelecek sene takımda kalması için manevi baskı unsuru doğsun. Bülent hocam, Hasan olmadı olmayacak, Ümit olmadı olmayacak. Bunları anlaman için Galatasaray daha ne kadar fedakarlık yapmalı?

Şu maçta tek üzüldüğüm nokta mükemmele yakın oynayan Semih Kaya ve De Sanctis'in golde hatalarının olması. Barış Özbek, Mehmet Topal ve Hakan Balta'yla beraber bence defansif olarak üstün bir performans ortaya koydular ama her zaman 1-0'a bağlayıp kazanamıyorsun maçı işte, beş maç üst üste olmuyor en azından.Eskişehirspor deplasmanında 3 puanla ayrılan taraf oldu Beşiktaş ama geçtiğimiz haftalardaki tempoyu göremedim, pozisyon sayısında da ciddi bir azalma vardı. Bobo'nun yedeğe düşmesi, Serdar ve Holosko'nun hücum aksiyonlarını üstlenmesi bunda başroldeydi elbette, Holosko'nun Delgado'ya biri verkaç olmak üzere çıkardığı iki pas dışında ben net bir Beşiktaş pozisyonu hatırlamıyorum. Eskişehirspor diğer İstanbul takımı maçlarında olduğu gibi orta sahada diriydi ve teslim olmadı bu bölgede, kornerlerde de çok ciddi iki pozisyon kaçırdılar ilk yarıda. Batuhan Karadeniz'in Beşiktaş'ın sözleşmeye koydurduğu madde sebebiyle oynamayışı geldi aklıma bu kafa vuruşları sonrası, Batuhan olsa gol olurdu sanki yahu! Bu kuralın saçma olduğunu düşünenlerdenim ama Beşiktaş'ı böyle bir hakkı kullandığı için suçlamak yersiz, sonuçta bunu kabul eden Eskişehirspor'un da imzası var bu sözleşmede.

Tello gerçekten arıza bir adam, yine harika bir pasla maçı çözen oyuncu oldu. Yusuf'un insanüstü asisti belki onunkinin önüne geçecek ama Tello Beşiktaş'ı ikinci yarının başından beri sırtlayan adam ve bana göre bu sezonun en iyi üç oyuncusundan biri, Bilica ve Baros'la beraber. Rıdvan Dilmen güzel bir şey söyledi bugün, "Şut atıyor, pas veriyor, orta kesiyor, bu adamın burda ne işi var?". Hakikaten bu kadar iyiyken rahatlıkla üst düzey liglerde oynayabilecek bir oyuncu, Beşiktaş'ın son yıllarda en verimli transferidir gözümde. Menejere kaptırılan imza bedelini saymazsak bosmanla yani bedava geldiğini de unutmayalım.

Beşiktaş bu galibiyete rağmen avantajlı taraf değil hala, hele ki önünde iki derbi varken. Sivasspor ise nispeten kolay diyebileceğimiz 4lü bir seriye giriyor, eğer bu maçlardan kayıpsız çıkarsa şampiyon oldular diyebiliriz. Beşiktaş'ın ise son ana kadar Sivasspor'un ensesinden ayrılmaması ve son maçta Galatasaray'ın evinde yenilmeyeceğini umması gerekli. Galatasaray şampiyon olan değil, şampiyonu belirleyen takım olacak bu sezon, malesef...

Reklam Panosundan Önce Son Çıkış

Sene başından beri yeni sezon şort reklamlarına izin çıkacağı konusu hakkında açıklamalar geliyordu federasyondan ama yeni gelen haberler bunun şort reklamlarıyla sınırlı kalmayacağı yönünde. Bir formadan çok bir F1 yarış tulumu giyiyormuş hissine kapılabiliriz kısa sürede. Ana reklam dışında kolda duran ufak reklamlar bile bana batıyorken yukardaki gibi bir formayı kaldırabileceğimi hiç sanmıyorum.

Maç şortu almak gibi bir planınız varsa benim tavsiyem bunu kısa sürede halletmeniz zira arka kısmında garip firma isimleri yazan bir şortu giymek benim gibi birçoğunuzun hoşuna gitmeyecektir. Forma konusunda ise biraz daha temkinli olmakla beraber pek hoş bir deneyim yaşayacağımızı sanmıyorum. Fransa liginde de bu tip formalar var bildiğiniz gibi ama öğrendiğime göre orda taraftar formalarında ana reklam haricinde diğerlerine yer verilmiyormuş. Burasının Türkiye olduğunu düşününce taraftara ya da müşteriye bu saygının gösterileceği hakkında zerre kadar umudum yok, hatta fazladan reklam bile ekleyebilirler kafalarına eserse!

Bir de son gelen haberlere göre Galatasaray'ın 4. forması eflatun olacak. Pazarlama dahilerinin anlamadığı şu ki turuncu sıradışı olsa da Galatasaray kültürüne uzak bir renk olarak benimsenmedi, asıl tutma sebebi buydu. Eflatun formaya (Franchi'yi bir kenara koyarsam) çok sert tepkiler var taraftarlardan ve gerçekten haklılar. İnsanları sarı ve kırmızıdan tiksiniyor zanneden bu kişiler nasıl oluyor da senelerdir Galatasaray forma dizaynlarında etkin rol oynuyorlar, çözebilmiş değilim. Senelerce bize siyah-beyaz-gri giydirip durdular, şimdi sıra eflatuna mı geldi?

Çok uç bir örnek gibi gelecek ama bu konuda kabul etmeliyim ki Fenerbahçe çok yol aldı, özellikle klasik dizaynları üzerinde oynama yaptırmama konusunda çok ciddi yaklaşıyor olaya. Galatasaray yönetiminin ve tasarımcıların parçalı formaya saygısı yok ki üzerinde saçma sapan oynamalar yapmada bir sorun görmüyorlar. Duyduğuma göre yan taraflarında çizgiler olacakmış bu sene. Söyleyecek söz yok. Belki size saçma gelebilir ama benim yönetim değerlendirmelerimde turnusol kağıtlarından biridir bu forma konusunda taraftara saygı, ufak bir detay gibi gözükse arkası doludur, bir davranış bütününü belirtir. Yine de çok erken konuşmak istemiyorum ama "Alex'le konuştum, haberler iyi!" diyemeyeceğim malesef...

Akşam Maçı Kriterleri

Akşam maçlarını daha doğrusu maç saatlerini kim ayarlıyor bilmiyorum ama birisi bana şampiyonluğa oynayan takımların hepsi gündüz maçı yaparken Fenerbahçe ve Galatasaray'ın neden prime-time'da maç yaptığının mantıklı bir açıklamasını yapabilir mi? Haftanın en önemli maçı Sivas-Trabzon maçı 4'te oynanırken hazırlık maçı kıvamında bile olduğuna bin şahit gerektiren Fenerbahçe-Ankaragücü maçını akşam izliyoruz. Yarın da aynısı olacak. Şampiyonluk yolundaki bir diğer önemli aday Beşiktaş gündüz oynarken akşamın en değerli saatlerini seyircisiz ve kısmen amaçsız bir maça ayırmış olacağız. Seyircisiz bir maç neden Pazar akşamı oynanır ki, cidden anlayamıyorum.

Sivas için hava durumu bahane olabilir diyeceğim ama bundan çok daha soğuk bir dönemde Beşiktaş'la akşam maçı oynadı Sivasspor, Trabzonspor maçının iddiasız Fenerbahçe'nin Ankaragücü maçından daha önemsiz olmadığını düşünürsek ben işin içinden çıkamıyorum. Seyircisiz Ankaraspor maçı için bu tip bir bahane bile üretemiyorum. Yayıncı kuruluş baskısı desem şu haldeki bir Fenerbahçe ve Galatasaray yerine şampiyonluk mücadelesini izlettirmek daha akıllıca olmaz mı? Bu takımları seyreden zaten seyrediyor, şampiyonluk mücadelesini pazarlayın bari. Yoksa bu maç düzenlemesinin hiçbir amacı yok mu, tamamen paşa gönül kriterleri mi geçerli?

Sivasspor 3-0 Trabzonspor || İlk İki Artık Belli...

Maçın ilk 20 dakikasında vurup geçti Sivas, Trabzonspor'a oyunu kafa kafaya oynama şansı bile tanımadı. Maç boyunca bütün bölgelerde Sivasspor daha fazla kişiyle oynuyor gibiydi sanki, harika bir alan paylaşımı anlayışları var. Hücum bekleri de işin içine girince Trabzonspor'u benim beklediğimin aksine çok kolay geçmeyi başardılar.

Tam bir makine gibi işliyor Sivasspor takımı, Murat Erdoğan'ı kenara koyarsak bütün parçalar görevini eksiksiz yerine getiriyor diyebiliyoruz rahatlıkla. Sağ tarafta Musa, onun arkasında Abdurrahman bindirmeleriyle rakip defans göbeğini ciddi şekilde zorluyor, gollere bakarsak da net bir biçimde bu etkiyi görebiliyoruz. İkinci yarının ortalarına doğru futbolu ve hücum organizasyonları kısırlaşmıştı Sivasspor'un, bunda Musa'nın etkisiz olmasının payı büyüktü. O da toparlandıkça Sivasspor hücum hattı kendine geldi, Tum ve Mehmet'le iyi bir üçlü oluşturmaya başladılar ön bölgede.

3. bölgenin arkasını süpürenler ise sert ve faullü oyunuyla Sezer ve İbrahim, arkalarında ise rakip forvetlere bir duvar örmüş Bilica. Petkoviç'in de degajları felaket olsa da oyun içinde harika bir iş çıkarıyor, bunca maçını izledim, tek hatasını görmüş değilim. Sivasspor görünenin aksine komple bir takım, bireysel bazda değil belki ama hem ofansif hem defansif opsiyonları çok daha fazla diğer takımlara göre ve en önemlisi dengeliler.

Trabzonspor'dan bugün en az bir beraberlik bekliyordum ben, bu anlamda yanıldığımı itiraf etmeliyim. Alanzinho-Yattara-Gökhan üçlüsüyle başlaması belki eleştirilebilir Trabzon'un ama bence erken gol yemelerinin sebebi bu değildi ve Ersun Yanal'ın orta sahada boğan bir rakibe karşı Alanzinho-Yattara ikilisini yakın oynatarak pozisyon üretmek istemesi bence mantıksız değildi. Umut Bulut'lu bir takıma her seferinde tercih edeceğim bir düzen olur bu ama maçın skoru her şeyin önünde gelecek her zamanki gibi.
Sivasspor, Trabzonspor galibiyetiyle beraber rakipleriyle oynayacağı maçları tamamlamış oldu ve bunu yaparken liderliğini korumayı başardı. Genel averajda da Beşiktaş'a kurduğu büyük üstünlüğü düşünürsek Beşiktaş'ın alacağı tek puan kaybı Sivasspor'a 3 puanlık bir kredi sağlayacak demek. Fikstürlere bakarsak Beşiktaş'ın içerde ortalama maçı kalmadı, iki maçı da ezeli rakipleriyle. Sivasspor'un haftaya Gaziantep son hafta da Galatasaray deplasmanları zorlu gözüküyor ama ortadaki İBB-Hacettepe-Gençlerbirliği serisinden alacakları 9 puan onların şampiyon yolundaki en büyük anahtarları. Bu sonuçla beraber şampiyonluğun son haftaya kadar belli olmayacağını ve ilk ikinin Sivas ve Beşiktaş arasında paylaşılacağını söylemek kahinlik değil. Galatasaray da kolay fikstürünün avantajıyla Trabzonspor'un üstüne çıkıp ligi üçüncü tamamlayacaktır.

Death Note: Battle of Great Minds

Lise döneminde çevirdiğimiz bir geyik vardı arkadaşlarla, bir gün cinnet geçirip seri cinayetler işlemeye kalksak kimleri öldürürüz diye. (Benim listemin tepesinde Reha Muhtar ve İbrahim Tatlıses vardı o dönem.) Death Note da temelde böyle bir hikaye ve sizi bir anda içine alacak kadar heyecan verici detaylarla dolu. Konu açık, eline bir ölüm meleğinin defteri geçen zeki ve toplumdan tiksinmiş bir çocuk ve bu defterle işlenmeye başlanan cinayetler. Deftere bir kişinin ismini yazıp yüzünü zihninizde canlandırıyorsunuz ve o kişi 40 saniye sonra ölüyor. Tabii bu defterin kullanımıyla ilgili bazı kurallar var, onlara da şurdan göz atabilirsiniz. Ölümlerin sıklaşması ve polisin bu işle başa çıkamaması sonucu esas oğlan Yagami Light (daha sonra fanatik destekçileri tarafından Kira olarak anılmaya başlanıyor.) kadar zeki ve işinde uzman bir dedektif olan L de denkleme dahil oluyor ve ortalık şenleniyor.

Death Note 37 bölümden oluşan bir anime serisi. Özellikle ilk 25 bölümü anime tarihine geçecek cinsten, zaten yayınlandığı sene bütün anime ödüllerini toparlamış bir yapım Death Note, orjinal ismiyle Desu Noto. Captain Tsubasa çocukluğumuzun efsane animesi olduğundan kategori dışı bırakıyorum, Death Note benim için gelmiş geçmiş en iyi animedir, hatta en iyi yapımlardan biridir. Yalnız bir not düşmeden geçmeyeyim, animesi ne kadar harikaysa live action çekimleri o kadar berbattır. İzlemenizi kesinlikle tavsiye etmem ama illa izleyecekseniz önce animeyi izleyin. Anime, karşılıklı hamleleri izlerken iki üstün karakterin aklından geçenleri ve düşünce yapısını o kadar iyi aktarıyor ki izleyiciye, siz de işin içine dahil olup gerim gerim geriliyorsunuz. Kimi zaman Kira oluyorsunuz, kimi zaman L.

Sadece hikayesi ve kurgusuyla değil aynı zamanda soundtrackleriyle de öne çıkan bir yapım Death Note. Zaten hikayenin işlenişinde arkaplan müziklerinin etkisini görmemek mümkün değil. O kadar iyi bir soundtrack albümü var ki günlük kullandığım listemde en az bir-iki parça yer alır Death Note'tan. Yoshihisa Hirano ve Hideki Taniuchi tarafından hazırlanmış albüm, onların ismini anmadan olmaz. Albümü şurdan edinebilirsiniz. Yan panelde Light's Theme'i dinleme şansına sahipsiniz, bunun dışında açılış parçası ve L's Theme de ayrıca dinlemeniz gereken şarkılardan. Kayıp Ruhlar Çeviri Takımı harika bir iş çıkarmış altyazılarda, normalde orjinal ses+İngilizce altyazıyla izlerim animeleri ama Türkçe altyazılar gerçekten kaliteli. Açılış parçasının sözleri ise tam anlamıyla bir şaheser, animenin ruhunu özetlemiş gibi. O sözlerle bitirelim yazıyı.
Yayılan karanlığın içinde,
Devrim yeminlerimi ettim.
Çünkü kimsenin bana müdahale etmesine izin vermeyeceğim.
***
Meyvenin söylediğine göre gelecekte...
Rüyalar, dönüyor ideallere.
Herkes sona ermesini diledi.
***
Yayılan karanlığın içinde,
Devrim yeminlerimi ettim.
Çünkü kimsenin bana müdahale etmesine izin vermeyeceğim.
***
Bir gün, sana göstereceğim,
O olağanüstü dünyayı.

Milan Stepanov & Galatasaray

Birkaç gündür haberler yerli basına düşmeye başladı Stepanov transferiyle ilgili. Stepanov, Porto'da Bruno Alves ve Rolando'nun arkasında süre alamadı bir türlü ve bu sebeple artık ayrılmak istediği biliniyor. Bundan yaklaşık 15 gün önce bir blogda yorumlara Stepanov'un iyi bir stoper olduğunu, Galatasaray'da görmek istediğimi not düşmüşüm. Başka bir transfer istesem olacakmış demek ki!

Bir kere Stepanov hem yerden hem havada iyi bir stoper, yaşı da oldukça genç. Trabzonspor'un o dönem yaptığı en iyi transferlerden biriydi bana göre. 3 milyon euro civarı bir bonservis bedeliyle gitmişti Porto'ya, iki sezondur çok az forma şansı bulabildiğini düşünürsek 1.5-2 milyon euro'dan fazla bir bonservisi yoktur ve onun kalitesindeki bir oyuncu için bence gayet makul bir bonservis. Alacağı maaş da takım standartlarının üstünde olmayacağından form durumuna göre hamle yapma esnekliği de olur. Meira ne kadar kalburüstü bir oyuncu da olsa aşırı formsuz olduğu dönemlerde bile oynadı. Stepanov'un arkasında bu saatten sonra ıskarta olmayacak bir Semih Kaya da olacak eğer gelirse.

Ayrıca bir de Servet Çetin yönü var işin, Avrupaya gitme konusunda ne kadar istekli olduğunu biliyoruz Servet'in. Eğer ciddi bir talibi çıkarsa gidecektir ve yerine kuvvetli bir stoper almamız gerekecek. Milan Stepanov bu işi rahatlıkla görecektir, Milan Stepanov-Emre Güngör-Emre Aşık-Semih Kaya yeterli düzeyde bir stoper rotasyonu oluşturur, fazlasına gerek yok. Türkiye'de de 1.5 sezon gibi bir süre oynamış bir oyuncu, lige alışması da problem olmayacaktır. Nereden baksak bana göre iyi bir transfer olur Stepanov, umarım gerçekleşir...

Arda Turan & Federasyon & Galatasaray

Arda Turan'a takdiren bir ceza daha geldi bildiğiniz gibi federasyondan, sebebi takım arkadaşlarını tebrik etmek için soyunma odasına inecekken kendisini tanımayan (!) bir güvenlik görevlisi tarafından engellenmeye çalışılması ve aralarında çıkan tartışma. Bu basına yansıyan kısmı tabii, işin aslı böyle değil. İBB başkanı Göksel Gümüşdağ'ın talimatıyla engelleniyor Arda güvenlik görevlileri tarafından. Arda'nın da bunu kabullenmeyeceği biliniyor tabii, tartışma çıkıyor hiç yoktan. Peki kim bu Göksel Gümüşdağ, Euro 2008'de milli takımın soyunma odasına inip bize ceza aldıran bir adam. Kimlerle yakındır, kimdir, nedir herkes biliyor zaten, Galatasaray kongre üyesi olması da ayrı bir rezalettir. Neyse konumuz günlük isimler değil, konumuz Galatasaray.

Bu üstteki rezalet gerçekleşirken Galatasaray'da neler olduğuna bir göz atalım. Adnan Polat, İBB maçınını izlerken Arda Turan'ın yanında bir kişi daha vardı, Haluk Ulusoy'un oğlu. Doğru ya da yanlış, federasyonun ve MHK'nın özellikle ikinci yarıda uyguladığı skandal niteliğinde kararlar üstüste gelince onlara karşı alınan bir cephe var. Peki bunlar olurken adını anarken bile irkildiğim eski başkanımız Özhan "abi" Canaydın maçı kiminle seyrediyordu acaba? Galatasaray'ın cephe aldığı federasyon başkanıyla. Bu sırada Özhan Canaydın'ın basın sözcüsü, Cemiyet başkanı ne yapmaktaydı, Galatasaray başkanına sallamakta. Taraftar ne yapıyordu peki, hiç. Tepki koymaktan aciz, kendi futbolcusuna dahi sahip çıkamayan başkanından, muhalefetine, taraftarına kadar dibe vurmuş bir kulüp. Bizim bildiğimiz Galatasaray bu değil, en azından bu değildi.

Burda en büyük görev bana göre bizlere düşüyor. Arda Turan'a sahip çıktığımızı net bir biçimde göstermeliyiz, eğer biz bunu yapmazsak zaten iyiden iyiye azıtan basın Arda'ya çok daha belaltı çalışacaktır. Arda'nın bugün herkesin önüne yem olarak atılmasının tek sebebi üstündeki parçalı formadır. Arda bugün çubuklu forma giyiyor olsaydı o güvenlik görevlisi bugün işinden atılmıştı, Arda'dan basın önünde özür diliyor olurdu, bunu unutmamamız gerek.

Yönetimlerin yıllardır hem federasyon ayağında, hem de basın ayağında gösterdiği zaafiyet sebebiyle kulübün futbol dışı yollarla safdışı bırakılmasının önündeki tek engel saha içindeki oyun ve tribündeki taraftardır. Galatasaray'ın federasyon ve kurulları tarafından doğranmasını engellemek için ben başka çözüm yolu göremiyorum ben, bu bozuk ve hastalıklı yapılanmaya karşı durabilecek bir kulüp yapısına sahip olduğumuza inanmıyorum. Bu yüzden Galatasaray ayakta kalabilmek için sürekli kazanmak zorundadır, bu yüzden kulübümüze, takımımıza sahip çıkmalıyız Galatasaray taraftarları olarak. Galatasaray düşerse tekme atan çok olur...

Süper Ligin En Golcü Takımı

Başlığa bakınca Galatasaray ve Fenerbahçe'nin ligin en çok gol atan ekipleri olmasından bahsedeceğimi düşünenler olabilir. Hayır, daha başka bir şey yapacağız bu yazıda, ligin en golcü takımını oluşturacağız beraber. Böyle bir takım kuracaksak da resme en yakışacak oyuncu Dimitar Ivankov olacaktı şüphesiz.

Kalecimizi hiç düşünmeden seçtik bile, Dimitar Ivankov. Bildiğim kadarıyla sadece bizim ligin değil dünyanın en golcü kalecilerinden birisi Ivankov, en son gördüğüm sıralamada 6. sıradaydı. Golcü kaleci deyince Rogerio Ceni'yi atlamamak lazım, bir ara Trabzonspor'la adı geçince baya heveslenmiştim ilginç bir kaleci daha izleyeceğiz diye.

Takımın sol beki için iki aday var, Kaue Da Silva ve Roberto Carlos. İkisi de 3'er gol atmışlar ligde. Bir mevkiiye iki oyuncu yazamayacağımızdan ayırt edici olarak aldıkları sürelere bakmak lazım ki burda Kaue Da Silva'nın 3 golü 1508 dakikada atarken Roberto Carlos'un 2507 dakikada attığı görüyoruz.

Stoperlerde ise herhangi bir tartışma yok, bu sezon golcü kimliğiyle fazlasıyla kendinden söz ettiren Diego Lugano ve Roman Kratochvil'i koyacağız ortaya. Lugano'nun golcü kimliğinin bu kadar öne çıkmasında takımın santraforlarının ondan daha az gol atmış olmasının da payı var elbette ama bu Lugano'nun ekstra ve takdir gerektiren bir iş çıkardığı gerçeğini değiştirmiyor. Bir kere inanılmaz bir top takibi var Lugano'nun, dönen topların nereye düşeceği konusunda üstün bir sezgisi var. Kimileri bal der buna, alakası yok. Bence golcülüğün en önemli fundementallarından birisidir bu sezgi.

Gol sezgisi yüksek defans oyuncuları derken Roman Kratochvil'e ayrı bir parantez açmak lazım. Bu işi istikrarlı olarak yapabilmek gerçekten zor iştir, Roman bunu yıllardır yapıyor ligimizde. Devre arasında yeni bir takıma transfer olması dahi pek bir şey değiştirmedi onun için, takıma yaptığı defansif katkıyı attığı gollerle süslemeye devam ediyor. Burda ilginç bir ayrıntı var, o da attığı gollerden birinin Denizlispor formasıyla şimdiki takımı Konyaspor'a karşı olması. Konyalılar onun 4 golüne şahit oldular diyebiliriz yani.

Sağ bekte ise bana göre beklenmedik bir isim var, daha doğrusu bu performansını devam ettirip ettiremeyeceği hakkında şüphelerim olduğu biri. Trabzonsporlu Tayfun Cora attığı 3 golle ligin en golcü sağ beki konumunda. Attığı gollerin de takımına puan kazandıran goller olduğunu atlamamak lazım. Bu sezon attığı ilk gol maç 0-0 giderken Trabzon kalesinde pozisyon üstüne pozisyon bulan İBB'nin ritmini bozan ve maçı Trabzon'a getiren goldü. Attığı diğer iki gol de 2-1'lik Trabzonspor üstünlüğüyle biten karşılaşmalarda geldi. Bu sezon Trabzonspor'a katkı sağladığı yadsınamaz.

Orta sahaya geçmeden önce şını söylemek istiyorum, bu ilk 11'i kurarken önceliğimiz oyuncuların mevkiileri, attıkları gol sayılarına daha sonra bakıyoruz. Yani bu takımda neden Alex ve Lincoln yok sorusunu şimdiden yanıtlamış olayım, spoiler olsa bile. Bunu neden söylüyorum çünkü oluşturmak istediğimiz bir Fantezi Futbol onbirinden çok sahada gördüğümüzde yadırgamayacağımız daha gerçek, daha sağlıklı bir takım.

Ofansif orta saha diye adlandırdığımız bölgede Rodrigo Tabata, Alex'den de Lincoln'den de daha skorer bir performans ortaya koyuyor. Şimdiden 12 gole ulaştı ve daha ilk sezonunda takımının en önemli oyuncularından biri olmayı başardı. Onunla ilgili talihsiz bir haber okudum dün, yaklaşık 4 hafta sahalardan uzak kalacakmış. Geçmiş olsun dileklerimizi iletelim kendisine.

Sol tarafa yazabileceğimiz iki ismin de Galatasaray'da oynuyor olması ilginç oldu ama tercihimizi bu sezon daha çok sol tarafta görev alan Arda Turan'dan yana kullanmak doğru olur. Arda ligin en golcü sol kanat oyuncusu görüntüsünde olsa da benim ondan beklentilerim çok daha yüksekti bu sezon için, özellikle golcü kimliği anlamında aşama kaydetmesini bekliyordum. Geçtiğimiz sezon gelen şampiyonlukta ikinci yarıda attığı 7 gol çok önemliydi ve kendisini sadece gol pası verebilecek oyuncudan komple bir tehdite dönüştürecek en büyük eksik de istikrarlı bir skorer olmamasıydı. Borgesin Arda analiziyle paralel düşünüyorum bu konuda, daha önemli bir hücum oyuncusu olmak varken gittikçe daha fazla koşma yönünde eğitmeye çalışıyor kendini. İster seyirci baskısı diyelim, ister kişisel tercih, sonuçta ortada büyük bir yanlış var. Arda Turan belki bir Messi, bir Ronaldo olamayacak ama o seviyenin biraz altında bir oyuncu rahatlıkla olabilirdi, doğru bir gelişim yönetimiyle. Gittikçe daha da yazık ediyor kendine, bir Galatasaraylı olarak içim acıyarak da olsa artık ayrılık zamanı geldi mi diye sorgulamaya başladım kendimi. Onun asla bir Hasan Şaş olmayacağını düşünmüştüm her zaman ama yeni bir Hasan olmasa da beklediğim Arda Turan'ı Galatasaray'da izleyemeyeceğime artık eminim. Neyse ilk 11 yazıyorduk, Arda hakkında yazacak daha çok şey var, kısa kesmek lazım.

Sağ kanatta sürpriz yok, Kayserispor kaptanı Mehmet Topuz geçtiğimiz sezonlarda olduğu gibi bu sezon da takımın golcü oyuncularından biri olmayı sürdürüyor. Onun gelişim süreci de Arda gibi üstüne konuşulması gereken bir konu ama kaldığım yerden devam etmiş olmak istemiyorum, biraz da olumlu yönlerine bakalım. Duran top kullanma becerisini bu sene çok geliştirdi Mehmet, özellikle attığı penaltılarla bu ligin bence en iyi penaltıcısı durumunda. Hem çok sert vuruyor, hem de kalenin üst bölgesine doğru attığı için kalecinin kurtarma şansı düşüyor. Attığı köşeyi de tahmin etmek zor üstelik, tam anlamıyla durdurulamaz bir penaltı kullanıcısı bana göre Mehmet. Tüm bunlara rağmen milli seviyede yeterli şans bulamıyor olması yazık, bunda kendisinin de büyük payı olduğu halde.

Orta sahanın ortasına hem golcü kimliğiyle öne çıkan, hem de takımlarında defansif roller üstlenen isimler Bülent Kocabey ve Mustafa Sarp. Aldıkları sürelere baktığımızda Bülent'in 4 golü 1430 dakikada, Mustafa Sarp'ın 2147 dakikada attığını görüyoruz. Bu durumda tercihimiz Bülent Kocabey'den yana oluyor 11 için. Bülent için aslında yeni bir gelişme değil bu, geçtiğimiz sezon OFTAŞ'ta da 5 golle tamamlamıştı ligi, skor anlamında katkısı olan bir oyuncu her zaman. Mustafa Sarp'ın da adı sıkça Galatasaray'la anılıyor, Bülent Korkmaz gelecek sezon için devam ederse bir bosman transferi izleyebiliriz. Bunu da not düşelim.

Forvetlerde fazla ince elemeye gerek yok, sonuçta gol atmak onların işi ve gol krallığı tablosunda da zirvede onların ismi var. Galatasaray'da harika bir sezon geçiren ve geçtiğimiz hafta ligde 19. golünü atan Milan Baros golcü bir takım dendiğinde tahtaya ilk yazılması gereken isim. Hakikaten muhteşem oynuyor Baros. İlk geldiğinde lig uzmanları ve Galatasaray taraftarları arasında isminin adamı olmadığı, 10 gol atarsa iyi bir sezon geçirmiş sayılabileceği görüşü hakimdi. Uzun süre golcü kimliğiyle daha çok öne çıkan, İspanya liginin iyi forvetlerinden Ricardo Oliveria'yla ilgilenip son anda Baros gelince insanlar memnun olsa da kafalarında soru işaretleri yok değildi. Ben iyimser taraftaydım bu tartışmalar sırasında, ligde ilk sezonu için başarı kıstasını 15 gol olarak belirlemiştim kafamda. Ancak Baros hemen herkesi attığı gollerle susturmayı başardı, Galatasaray'ın forvetleri arasında sıralama yaparken 1-Nonda, 2-Ümit, 3-Baros diyenlerin elindeki tek argüman fazlaca gördüğü sarı kartları kaldı. Çok sevdiğim bir oyuncu Baros, umarım Galatasaray'da bir-iki sezon daha izleyebiliriz onu.

Bu sezonun ortaya çıkardığı bir yıldız forvet daha vardı, o da Taner Gülleri'ydi hiç şüphesiz. Kocaelispor'u tek başına sırtladı uzun süre, normal şartlarda ligin dibine demir atması gereken takımını son haftalara kadar mücadelenin içinde tuttu. İşleri bu saatten sonra çok zor, hatta düştü bile diyebiliriz Kocaeli için ancak geriye bir yıldız bıraktıkları aşikar. Taner öylesine parladı ki bu sezon, eminim ki Mart ayındaki iki maç da İspanya olmasa milli takımda onurlandırılacaktı performansı. Beşiktaş maçının ilk dakikalarında ciddi bir sakatlık geçirip ameliyat oldu o da, geçmiş olsun diyelim Tabata'da olduğu gibi.
Ben yazarken yoruldum ama değdi gibi. Gerçekten kalburüstü bir 11 oldu bana göre, şu takım şampiyonluğa oynayamaz diyen yorumlarda bir adım öne çıksın. Belki orta sahanın ortasına bir takviye olabilir ama bu takım rahatlıkla zirveye oynar. Gollerinin toplamı 86 ediyor şimdiden, 27 haftada bu kadar gol atıp şampiyon olamayan bir takım var mı acaba?

Transfer Yapamayan Alt Lig Yetenekleri: Veli Kızılkaya - Mehmet Batdal

Böyle oyuncular olur dönem dönem, ismi büyük kulüplerle geçmesine rağmen bir türlü seviye atlayacağı transferi yapamaz. Uçuk bonservis bedeli, sakatlık vs. bir sürü sebebi olabilir bunun ancak bu iki oyuncuyu diğerlerinden ayırmak lazım. İkisinin de Bucaspor'da tıkanıp kalmasını tesadüf olarak yorumlayamayız. Mehmet Batdal'la geçtiğimiz senelerde Galatasaray da ilgilendiğinden konuya biraz daha hakimim, orda transferi büyük ölçüde engelleyen Bucaspor'un uçuk talepleriydi. Açılışı 3 milyon euro'dan yapmışlardı yanılmıyorsam. Daha sonra 1 milyon euro gibi bir bedelle anlaşma olmak üzereyken Mehmet'in ayağı kırılınca transfer yatmıştı.

Veli'nin durumu ise biraz daha değişik zira Veli Buca altyapısı çıkışlı bir oyuncu değil, sezon başında Kahramanmaraş'tan geldi Buca'ya. Bu arada Buca-Maraş hattının da ele alınması gereken bağlantılardan biri olduğunu söyleyebiliriz, Veli'yle beraber gelen Ozan İpek de bu sezonun en formda oyuncularından biriydi 2B'de, Bucaspor'un ilk yarıdaki çıkışında skorer oyunuyla büyük paya sahipti o da. Bu performansı ona devre arasında Süper Lig'e transfer yapma şansını getirdi. Bursaspor'da sadece 20 dakika süre alabilmiş olsa da daha iyi olacağını düşünüyorum sezon başı kampından sonra.

Neyse Veli diyorduk. Profosyonelliğe adımını attığından beri üç büyüklerle anılan bir stoper Veli Kızılkaya, özellikle hava hakimiyetinin üst düzey olduğu söyleniyor. Bu şöhreti o dönemler milli takım havuzunda bulunmamasına rağmen ümit milli takımla bir maça çıkma şansını getirmişti Veli'ye ama transfer konusunda beklediğini yine bulamamıştı. Süper Lig kulüpleri daha Bank Asya tecrübesi bile olmayan bir oyuncuya bu kadar bonservis ödeme riskine girmek istemiyor, kulüpleri de tuttuğu balığı ucuza kaçırmamak derdinde olduğundan oyuncunun gelişimini durdurmak pahasına turşusunu kurmaya çalışıyor. Aktörlerde ufak bir oynama yaparsanız size bir yerlerden tanıdık gelecektir bu hikaye. Doğru, Avrupaya transferi gerçekleşmeyen her Türk oyuncunun kaderidir bu, üst düzey kulüpleri nedir ki alt seviyedekileri farklı olsun.

Veli Şubat 1985, Mehmet Şubat 1986 doğumlu oyuncular, artık onlara genç oyuncu demek ne kadar doğru olur bilemiyorum ama ufak da olsa bir şansları var Buca'yla geri kalan kariyerlerini 2B'de sürdürmemeleri adına. Bu sezon 2B Yükselme Grubunda geriye sadece 4 hafta kalmışken ikinci ve üçüncüye 8 puan fark atmış durumda Buca ve bu da Bank Asya'yı pratikte garantiledikleri anlamına geliyor. Gelecek sezon gösterecekleri performans bu oyuncuların birer alt lig yeteneği olarak mı kalacakları, yoksa geç de olsa sıçrama yapabilmiş oyuncular sınıfına mı gireceklerini belirleyecek sezon olacak. Göz ucuyla da olsa takip edeceğimiz iki oyuncu daha...

Yenilsen de Yensen de: Galatasaray, 1. Bölüm

Gerek iletişimsizlikten, gerek programın saatinden dolayı programı kaçıran birçok kişi olmuş ve programın internet ortamından izlenip izlenemeyeceği sorusu geliyor sıkça. Şimdilik internetten tekrarını izleme şansımız yok ama programın kaydını aldığım zaman burda paylaşacağım inşallah. Futbol Blog zamanı programların bir özetini geçiyordum,bir aksilik olmazsa bundan böyle Galatasaray bölümlerinin de özetini geçeceğim.

Programda Banu Yelkovan ve Bağış Erten'le beraber 5 konuk vardı, programı izleyenler için soldan sağa isimleri geçeyim. Taraf gazetesi yazarı Ali Murat Hamarat, Eurosport spikeri Caner Eler, Ekşi sözlükte ich mahlasıyla yazan Emre Atasoy, Mayıslar blogu yazarı Atahan Altınordu ve en sağda ben, yani Uğur Karakullukçu. Eray Sözen ve Sabri Sofuoğlu kurayla dışarda kaldılar bu bölüm, bundan sonra dönüşümlü olarak bazı bölümlerde olmayacağız. Toplamda sezonun bitimine kadar 7 bölüm çekilmesi planlanıyor ve hepimiz 5er programda yer alacağız. Programda konuşulan konular Galatasaray ağırlıklıydı elbette, Galatasaray'ın şu anki durumunu ve bunun sebeplerini irdeledik bir süre, daha sonra yukardaki fotoğrafın ne anlama geldiğini konuştuk. İBB maçı özelinde Semih Kaya'ya geldi konu, Semih deyince benim çenem açıldı biraz tahmin edebileceğiniz gibi. Daha sonra Beylerbeyi'ne kısaca değindik. Daha sonra Galatasaray'da çıkış yapan genç oyunculardan bir 11 oluşturalım dedik ama kriterleri tam belirleyemediğimizden dolayı (zaman, altyapı çıkışlı olup olmaması, mevkii) istediğimiz gibi bir 11 çıkaramadık tam. Bir alttaki yazıda gördüğünüz Tugay Kerimoğlu'nun adının geçmemesi ise bizim adımıza büyük bir eksi oldu bence, canlı yayın heyecanına verelim. Mehmet Topal mı Güven mi derken ortası kaynadı arada.

İkinci kısımda Galatasaray'ın yönetimsel sıkıntılarını dile getirdik, sistemsizlik vurgusu yapıldı genelde. Programa sıkıntının forvette olduğuyla ilgili bir mail geldi, onun üstüne bir süre takım kadrosu üzerinde tartışmalar yürüttük, Ümit Karan'ın bütün sezon neden ligde tek gol atamadığı konuşuldu. Şampiyonluk şansımız sorulduğundaysa genel kanı ilk ikide olacağımız şeklindeydi ama şampiyonluk konusunda benim de dahil olduğum 3 konuk Beşiktaş'ı daha şanslı görürken Atahan ve Emre matematiksel olarak şans bitmedikçe Galatasaray'ın şampiyonluğundan başka bir şey söylemeyeceklerini dile getirdiler. Atahan Hagi'nin ünlü sözüne gönderme yaptı, "Galatasaray'ın olduğu yerde her zaman umut vardır." Hepimizin dileği bu yönde tabii, ona şüphe yok.

Son bölüm uzatma adı altındaki bölümdü, burda herkes program içinde sıra gelmeyen ama bizim söylemek istediklerimizi dile getiriyoruz. Ben bu hafta önemli performanslar sergileyen Özgürcan Özcan ve Erhan Şentürk'ten bahsettim kısaca. Atahan ise Yeni Açık Üst'e kombine isteğinde bulundu. Emre, Ümit Karan'ın bar sahibi olmasının etik olmadığını, Galatasaray'a ve kendisine zarar verdiğini söyledi. Caner, Charles Itandje'nin Hillsbrough anma törenlerinde sırıtmasına karşı Liverpool kulübünün ortaya koyduğu duruşu ve tepkiyi takdir ettiğini, bizim kulüplere örnek olması gerektiği vurgusunu yaptı. Ali Murat kusura bakmasın, gece tekrarı izlerken hafiften uyukluyordum, onun ne dediğini tam hatırlamıyorum. Futbol Blog döneminde de illa bir şeyi unuturdum, bu da nazar boncuğu olsun. Edit: Banu abla hatırlattı sağolsun, Ali Murat da bizim derbiyle diğer derbilerin farkına değinmiş ve onlar da en az bizim kadar stresliyken sadece bizim derbide olay çıkmasını manidar bulduğunu söylemiş...

"Tugay Kerimoğlu the Turkish Delight": The End?

Tugay Kerimoğlu'yla ilgili istikrar temalı haberler görmeye alışkınız biz, bu sefer ise kaçınılmaz olan ama hiçbir zaman gelmeyecekmiş gibi gelen bir haber düştü basına. Sam Allardyce, Tugay'ın sezonun geri kalanında onun rezerv takımda çalışmasını uygun bulmuş, bir nevi kadro dışı diyebiliriz bu duruma. Hal ve hareketlerinden olmadığı aşikar tabii, performans odaklı bir tercih olsa gerek. 24 Ağustos 1970 doğumlu bir oyuncu Tugay, bu yaz 39 yaşını doldurmuş olacak. Türkiye çıkışlı olup bu noktalara kadar gelebilmiş oyuncu tarihte yok. Galatasaray'ı en iyi şekilde temsil etmiştir ve benim gözümde en büyük Galatasaraylılardan biridir. Genç oyuncularımızın kendisine idol olarak benimsemesi gereken oyuncuların en başında geliyor ama ne hikmetse Avrupa görmüş Türk oyuncu kontenjanında Emre Belözoğlu ön planda buralarda. Halbuki Nihat Kahveci'yle beraber Avrupalılara göre en iyi Türk oyuncudur Tugay Kerimoğlu.

Onu Galatasaray'da görmek isteyen büyük bir kitle var -benim de dahil olduğum- ama İngiltere'de kendini bu kadar kabul ettirmişken işi mutfağında öğrenmesi, Galatasaray'a daha çok referans noktalarında yardımcı olması -ki Kewell transferinde de rol oynamıştı Tugay- onun için en doğru seçenek gibi duruyor. Böyle bir değeri bu kadar kolay kaybetmemeliyiz, biliyoruz ki buraya geldiği an Ümit Davala'dan, Bülent Korkmaz'dan daha fazla olmayacaktır kredisi. Biraz daha sabretmeliyiz gibi geliyor bana...

Bir Kupaya Veda: Intertoto Kupası

Sessiz sedasız bir devir daha kapanmak üzere Avrupa futbolunda. Yıllardır sezon öncesinde ekstra UEFA Kupası bileti için oynanıyordu bu kupa bildiğiniz gibi, son iki-üç yıldır biraz cıvısa da kendine has bir tarafı da yok değildi hani. Özellikle 90larda daha bir başkaydı ve grup bölümüyle, elemeleriyle tam bir Avrupa Kupası hissini veriyordu izleyenlere. Ülkemizde bu kupanın nimetlerinden faydalanıp UEFA Kupasına kalabilmiş tek takım Kayserispor ama Intertoto deyince benim aklıma Kayserispor'dan çok Bursaspor ve İstanbulspor gelir.

Bursasporlular için özel bir yeri olduğunu biliyorum Intertoto günlerinin, Galatasaray'ın UEFA Kupası yolculuğuyla eşdeğer bile denilebilir, o kadar büyük bir özlem var o günlere. Kupanın ismi küçümseme sıfatı olarak kullanılıyor bugünlerde ama dediğim gibi, o günlerde gerçekten başka bir havası vardı Intertoto'nun. Kupayı kazanıp UEFA Kupasına çıkan takımları daha sonraları çeyrek final civarında görmek sürpriz değildi. Özellikle İngiltere, İspanya, Fransa gibi ülkelerin takımları ciddi anlamda önem veriyorlardı kupaya, bizdeki algının aksine. Bursaspor o sezon İngiltere'yi temsil eden Wimbledon'ı 4-0 yenmişti galiba, hatırladığım en flaş sonuç odur. Ben daha çocuktum o dönemler ama Manchester zaferleriyle futbola ilgi duymaya başlamış birisi olarak Avrupa Kupalarını sektirmeden izlediğimi bilirim. Bursaspor'un o sezonki maçları da öyleydi. Benim söyleyeceklerim kısıtlı oluyor tabii yine, eğer okuyucularımız arasında o günleri hatırlayan arkadaşlar varsa yorumlara bırakabilirler...

Yenilsen de Yensen de: Galatasaray

Sürpriz diye fazla kurcalamadık uzun süre ama artık söyleme zamanı geldi. Dün Fenerbahçe bölümüyle ilk defa ekranlara gelen Yenilsen de Yensen de'nin Galatasaray bölümlerinde birçok önemli isimle beraber beni de göreceksiniz. Kadro gerçekten sağlam. Benim dışımda (Uğur Karakullukçu) Ali Sami Yen.net'in tanınan üyelerinden ve blog yazarlarından Atahan Altınordu ve Eray Sözen, Ekşi Sözlük'te hepimizin ich takma adıyla tanıdığı blog müdavimlerinden Emre Atasoy, arvo takma adıyla yazan Ali Murat Hamarat, Eurosport spikeri Caner Eler ve ultras movement blogu yazarı Sabri Sofuoğlu bulunuyor kadroda. Moderatörler ise bildiğiniz gibi Bağış Erten ve Banu Yelkovan. İlk program yarın 18.30'da.

Blogda değinmeye çalıştığımız konuları ekran karşısında dilimiz döndüğünce anlatacağız, bugünkü medya düzeninde dile getirilmeyen konulara değinebilme şansı olarak bakıyorum ben buna. Futbol Blog'dan sonra beni tekrardan heyecanlandıran bir proje oldu Yenilsen de Yensen de, içinde bulunmamdan ziyade güzel olan kısmı bu. Ben umutluyum programdan, sizler de beğenirsiniz umarım...

Genç Oyuncu Raporları #8: Galatasaraylıların Haftası

Haftanın raporunu yazacaksak bunun kapağı Semih Kaya olmalıydı elbette. Benim için fazla sürpriz olmayan, onu izleme fırsatı bulamamış futbol kamuoyu için ise beklentilerin üzerinde bir başlangıç yaptı profosyonel lig kariyerine Semih, ilk 90 dakikasında kendinden söz ettirmeyi başardı. Hamburg maçı öncesi onun hakkında söylediklerimiz yavaş yavaş dillendirilmeye başlandı futbol medyasınca, Rıdvan Dilmen de bu çocuk varken Kewell'ı neden oynatmış Bülent hoca diyordu maç akşamı. Günaydın demek isterdim ama onlar da haklı aslında, bu ülkede 25 yaşını doldurmadan adam yerine konmadığın için futbolcularında haliyle topa vuramayacağını, son 10 yılda gelmiş en iyi stoper gözüyle bakılan bir oyuncunun bir sol açık kadar kademe yapamayacağını zannediyorlar. Semih onları şaşırtmaya, bizleri mutlu etmeye devam edecektir, buna inanıyorum.

Bir de Serkan Kurtuluş var tabii, Semih'in aksine dünün kötülerindendi o. Yalnız anlayamadığım bir mesele bu Serkan antipatisi, her yerde bir sorunmuş gibi yazılıp çiziliyor. Galatasaray'ın her sorunu hallolmuş, kanatlar vızır vızır işliyor da Serkan bunu bozuyor gibi bir hava var. Bu çocuk 90 doğumlu yahu, bırakın da arada bir vasat oynasın, hata yapsın, hatta gol yedirsin. Galatasaray transferde hata yapacaksa da bırakın Serkan Kurtuluş'la yapsın, Volkan Yaman'la değil. Bursaspor altyapısında ofansif görevler üstlenen bir oyuncuydu Serkan, sene başında geçirdiği antremansız üç ayı da hesaba katarsak kuvvetli bir Serkan beklemenin zaten beklentileri fazla yüksek tutmak olduğunu kabul etmeliyiz önce. Henüz 19 yaşına yeni girmiş bir oyuncu ve zamanla bölgesinin getirdiği sorumlulukları, önündeki oyuncuya göre kendini ayarlamayı daha iyi kavrayacaktır. Ha, illa harika bir sağ bek olur mu Serkan'dan, onu şimdiden söyleyemeyiz ama bir oyuncuyu bu kadar sürede dar ağacına göndermek en hafif tabirle sabırsızlıktır. Serkan iyi oyuncu olur ya da olmaz ama sırf bir öngörü ortaya koyabilmek adına bir oyuncuyu asmak benim tarzım değildir, benden de böyle bir şeyi kolay kolay duyamazsınız.

Özgürcan Özcan için çok değil 6 ay önce benzer şeyler söylemiştim, bir genç oyuncuya bu kadar töleranssız olunmaması gerektiği söylediğimde gelen yorumlara şurdan bakabilirsiniz. O yerden yere vurulan 88 doğumlu Özgürcan Özcan'ın Galatasaray'a dönmesi için gün sayılıyor. 17. golünü attı Bank Asya'da ve bugün Sakaryaspor Türkiye liglerinin en büyük geri dönüşüne imza atmak üzereyse en büyük pay ona ait. Bu takım Cihan Haspolatlı'ya, Orhan Ak'a yıllarca sabretmiştir, bırakın da bölgesinde üçüncü alternatif olarak da olsa 19 yaşında bir oyuncuya şans versin.

Semih, Serkan, Özgürcan dedik ama bu haftanın en önemli performansına imza atan oyuncu bunların hiçbiri değildi, Diyarbakırspor'da kiralık olarak forma giyen Erhan Şentürk sahasında 2-0 geriye düşen takımını ipten alarak attığı bir gol ve yaptığı bir asistle belki de takımına Süper Lig yolunu açan oyuncu oldu. Daha önce de söylemiştim, Galatasaray'dan ilk ayrılık her zaman zordur. Bu ayrılıktan sonra ayakta kalabilen sadece iki oyuncu vardı, Manisaspor'da Arda Turan, Kayserispor'da Uğur Uçar. Aynı seviyede olmasa da Erhan bunu başarabilen üçüncü oyuncu olmuştur bana göre, seviye atlayacağını öngörmek çok zor değil. Galatasaray'da sezon öncesi kampın ilk hazırlık dönemine katılması onun için iyi bir fırsat olur ama Diyarbakırspor'da yerini sağlamlaştırmışken Süper Lig'de bir dönem daha kiralık oynaması onun için en doğru seçenek olacaktır.Son olarak hafta içinde basında da yer alan bir haberle bitirelim. Daha önce adı Galatasaray'la da anılan Barış Özbek'in kardeşi Ufuk Özbek, Türkiye U16 milli takımına davet edilmiş. Abisinden faydalanamadık (malesef) ama kardeşinden faydalanma şansı elimizde. Eylül 1992 doğumlu Ufuk, eğer abisi gibi kendini geliştirme konusunda hırslı bir oyuncuysa kalburüstü bir oyuncu olacağına şüphe yok. Epey de benziyorlar tip olarak hani! Ufuk, Schalke 04 altyapısında oynuyor şu an, gördüğüm kadarıyla da kendi kategorisinde epey süre alan bir oyuncu. Abisinin de referansıyla Galatasaray'ın onun için bir girişimde bulunması muhtemel, sadece Galatasaray'la da kalmayacaktır Türkiye'deki ilgi. Kısa listemize eklediğimiz bir oyuncu daha, bakalım profosyonel düzeyde abisi kadar başarılı olabilecek mi Ufuk?

Halı Saha Ligi & Nike

Bu sıra nereye baksam bu reklamı görür oldum. NTV'de Rıdvan, Sergen, Burcu Esmersoy bir tanıtım hazırlamışlar, sürekli o dönüyor. Ekşi sözlüğü açıyorum, arkaplanda bu kampanya. Nike bu sıra gerçekten aktif ve bu sefer doğru yolu bulmuşlar gibi. Her ne kadar blog bannerında yer bulsa da "Amansız ol!" sloganının istenilen etkiyi yaratmadığı aşikar. Hırsı, daha doğrusu Euro 2008'de bize "Comeback Kings" ünvanını getiren pes etmeme ve gerideyden oyunu istemeyi vurgulamak isterken yanlış çağrışımlarla dolu bir reklam çıkmıştı ortaya. Zaten gereksiz agresiflikte sınır tanımayan oyuncularımız varken yanlış bir tercih oldu Amansız ol ve İspanya mağlubiyetlerinin, hatta Galatasaray-Fenerbahçe meydan muharebesinin de simgesi oldu bir anda.

Şimdi ise Nike'ı bir adım öne çıkaran kampanya olan "Joga Bonito, Güzel oyun" konseptine tekrar geri dönülüyor gibi. "Asla pes etme" hem vurgulanmak istenen hırsı, arzuyu ön plana çıkarıyor, hem de hepimizin ucundan kıyısından bulaşmış olduğu halı sahalara inip insanların oyuna olan sevgisine gönderme yapılıyor. Açıkçası proje de ilgimi çekti, eğer uygun olursam İstanbul'daki bazı maçları izlemeye gidebilirim. Genç oyuncu raporlarında alışılmışın dışında bir paragraf da görebilirsiniz yani...

Bordeaux 1-0 Lyon >> Lyon İmparatorluğunun Sonu?

Aslında günün başında planım Super Classico'yu izlemekti ama Beşiktaş maçının müthiş temposu ve keyfi Boca-River maçının ilk yarısını tümden kaçırmama sebep olunca bir başka önemli ve izlenilesi maç olan Bordeaux-Lyon maçına yöneltti beni. İtiraf edeyim, sıkı bir Fransa ligi izleyicisi değilim, bu sene izlediğim maç sayısı 10'u ya bulur ya bulmaz, onların da büyük bölümü Marsilya ve Bordeaux maçlarıydı. Lyon'u ligde adam akıllı izleyebildiğim ilk maçtı diyebilirim ancak bulundukları yerin tesadüf olmadığını görmek pek zor olmadı.

Klasik bir Avrupa derbisi olarak bizimkilerin aksine rakibi tartarak daha kontrollü bir oyunla başladı iki takım da maça. Lyon topa bir nebze daha hakim gözükse de etkili işleri beceren Bordeaux oldu maç boyu, özellikle Chalme faulle karışık sert futboluna rağmen maçın en iyilerinden biriydi. Maçın sonlarına doğru çok kötü bir sakatlık geçirdi, içim acıdı desem yeri. TV'den görebildiğmiz kadarıyla gözü baya yoğun bir şekilde kanıyordu, umarım biz yanlış görmüşüzdür. Büyük geçmiş olsun, inşallah ağır bir sakatlık değildir.

Neyse, maça dönersek Lyon'un oyunu ciddi şekilde Galatasaray ve Fenerbahçe'nin bu sezonki performanslarına paralellik olduğunu düşündürdü bana. Oyunculara tek tek baktığınızda işlemesi gereken bir düzen gibi gözükse de temel bazı problemleri gideremeyen bir takım görüntüsü vardı sahada. Özellikle defans hattında ciddi problemler göze çarpıyor, kaleciden başlamak üzere. Fransa'nın en büyük yeteneklerinden biri olarak lanse ediliyordu geçen sene Hugo Lloris, hatta Galatasaray kalesi için içimden geçirdiğim isimlerden de biriydi. Bugün mü çok savruktu bilmiyorum ama üst düzey bir kalecinin yapmaması gereken birçok hata yaptı ilk yarıda. Chamakh'ın 40 metre sürdüğü topta birebirde iyi iş çıkardı ama her maç bu hataları yapıyorsa Lyon'un işi var demektir.

Chamakh demişken iki satır bir şeyler söylemezsem çatlarım. Hakan Şükür ekolüyle büyümüş bir Galatasaray taraftarı olarak kafa toplarındaki başarısıyla insanı kendine hayran eden bir adam Chamakh, bu yetmiyormuş gibi oldukça seri ve topla da hızlı ilerleyebiliyor. Benim Avrupa liglerinde izlediğim en komple forvetlerden biri, hala Fransa liginde ne işi var, cidden şaşırıyorum. Milan Baros'la nasıl bir ikili oluştururdu diye hayal etmeden de edemiyorum aslında. "Başkanım, Chamakh'ı al" diye bitirmeyeceğim elbette ama olsa ne güzel olurdu yahu! Bu Bordeaux da bütün hayran olunası forvetleri kadrosuna toplamış, Cavenaghi de farklı değil pek.

Derbi dışında Marsilya'nın Lorient deplasmanındaki maçına da bir göz attım, Gerets'in takımı bana Bordeaux'dan daha iyi bir görüntü vermedi. Maç 1-1'ken oyunun hakimi daha çok Lorient'di ve sağ kanattan ciddi pozisyonlar ürettiler son bölümde. Maç daha çok Marsilya'nın yarı sahasında oynandı desek yalan olmaz. Marsilya'ya galibiyeti getiren gol Ziani'nin muhteşem ortasına rağmen Brandao'nun kişisel becerisine yazılır. Topu kontrol edişi ve tavana net vuruşu cidden harikaydı, son zamanlarda gördüğüm en iyi gol vuruşlarındandı. Bu gol Eric Gerets'e ve ekibi Marsilya'ya liderliği getirdi ama pek emin konuşmamak lazım şampiyonlukları için. Lyon'la oynayacakları önemli bir maç var ve Bordeaux da enselerinde. Tartışmasız olan bir şey var, o da Lyon İmparatorluğu'nun sarsıntıda olması. Bu tip hikayesi olan sezonları severim, Ligue 1'in son haftaları eğlenceli geçeceğe benzer. Takipteyiz...

Beşiktaş 0-0 Bursaspor

Bu hafta izlediğim maçlar içinde en tempolusu, en keyiflisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim Beşiktaş-Bursaspor maçının. İki takımda çok iyi konsantre olmuşlar ve maçı istediklerini her an bizlere hissettirdiler. Beşiktaş bu ligin en iyi baskı kuran takımı, oyunu rakip sahaya yıkıp o bölgede tutma konusunda rakiplerinin fersah fersah önündeler. Arka taraflarına ciddi anlamda bir duvar örüyorlar ve bu duvarı aşmak için en az 3-4 doğru pas yapmanız gerekiyor, bunu yapabilecek takım sayısı ise sınırlı ligde. Beşiktaş'ın ligin üst bölgesindeki takımlara görece olarak daha fazla puan kaybetmesinin sırrı da burda aslında. O baskıya karşılık verecek bir orta sahanız olması gerekir Beşiktaş'la baş etmek için, hem mücadele hem de pas trafiği anlamında.

Beşiktaş bugün gerçekten iştahlı bir oyun ortaya koysa bile ilk yarının ortalarından itibaren bu duvarın arkasına geçmeye başladı yavaş yavaş, pozisyonlar da peşi sıra geldi. Hele bir pozisyon var ki akıllara zarar, sezon içinde bir-iki kere olacak türden bir şanssızlık aynı pozisyon içerisinde iki kez buldu Bursaspor'u, özellikle direkten dönen topu boş kaleye ittiremeyen Volkan Şen'e diyecek söz yok. Devre arası transfer döneminde kendinden bahsettiren oyunculardan biri olan Shin Young-Rok gelen ortayı tek dokunuşla harika kontrol edip vuruşa uygun pozisyona getirdi ve net bir vuruş çıkardı ilk anda, ligimizde bunu yapabilecek forvet sayısı ikiyi-üçü geçmez. Birisi de Beşiktaşlı Bobo'dur aslında ama bugün gerçekten silik bir oyun ortaya koydu, son dakikalarda iyi bir kafa vuruşu çıkarsa da kurtuluş bileti Ivankov'a takıldı. Shin Young-Rok'a dikkat, bu çocuk gelecek sezon daha da iyi olacak, Bursaspor'un beşinci sınıf Brezilyalı fetişizmine takılmazsa tabii. Sercan Yıldırım ve Shin Young-Rok olmalıdır Bursaspor'un forveti, Gökhan Güleç'le falan uğraşmamalılar bu saatten sonra.

Bir de kırmızı kart var tabii. İbrahim Toraman gereksiz oğlu gereksiz iki kart alıp takımını belki de şampiyonluktan etmiştir bugün, bilinmez. Hele ikincisi akıl alır gibi değil, ne amaçla insan oraya sokar elini. Bobo da o kadar emin ki arkadaşının eli olmadığına, müdaheleyi gördüğü için penaltı bekliyor garibim. Bilmiyor ki takım arkadaşı sorumluluktan yoksun, dürtüleriyle hareket eden bir oyuncu. Deniz Çoban bugün çok sert bir hakem portresi çizmiş olabilir ancak bana göre verdiği her kartta doğru karar verdi, bir tek Shin'in bir sarı kart alıp almayacağı tartışılır. Bir süre daha izlemeden kesin konuşmak istemem ama bence iyi bir hakem kazanmak üzereyiz.

Beşiktaş zorlu fikstürünün başlangıcını İbrahim Toraman'ın katkılarıyla pek de iyi yapamadı, elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen. Önlerinde ortalama denilecek bile maç yok desek yeri, iç saha maçları Galatasaray ve Fenerbahçe ile, geriye kalan bütün maçları ligin zorlu takımlarıyla deplasmanda. Beşiktaş kaderini kendi çizecek noktaya geldi artık, ligin en tempolu ve dominant oyununu oynamalarına rağmen sonunu getirebilecekler mi, hep beraber göreceğiz...

İBB 0-1 Galatasaray || Semih Kaya'nın Maçı...

Gördüğüm, okuduğum kadarıyla maçtan ve oynanan futboldan pek memnun olan yok ama 27 hafta nasıl top oynadık ki bugünkü oyunumuzu beğenmeme lüksüne sahibiz, bunu sorgulamalıyız önce. Takımın Bülent hoca geldiğinden beri oyunu karşı bölgede aralıksız 5-10 dakika oynamışlığımız yoktu, bugün de farklı değildi. Zaten pres yapmakta güçlük çeken takım Olimpiyat stadı gibi Sami Yen'den daha büyük ölçülerdeki bir stadta iyi kötü pas yapmasını bilen bir rakibe karşı bunu zaten beceremeyecekti. Emre Güngör'ün artık kanıksadığımız erken çıkışlarından biri daha gerçekleşti bugün. Yedeklerde de orta sahaya takviye yapmanıza imkan verecek oyuncular yoktu, kimilerinin şikayetçi olduğu Mehmet Güven'i bile aradı takım son yarım saatte.

Maç öncesi de söyledim, bu takımın görünür bir hedefi yoktur an itibariyle, 27 haftada beceremediklerini 7 haftada gerçekleştirip 21 puan almadıkları sürece Şampiyonlar Liginden bile bahsetmek yersiz olacak ki arada bir de Trabzonspor var. Bugünü anlamlı kılan tek oyuncu vardı, Semih Kaya. Onun ilk lig maçı olması ve "Bu çocuğu neden Hamburg maçına hazırlamadık da en iyi hücum elemanımızı stoper oynattık?" dedirtmesiydi bugünün ana fikri. Tipine bakan fizik gücü yetersiz yaftasını oyununa bakmadan yapıştıracaktır, buna şüphe yok ancak Bebbe gibi bu ligin en fizikli forvetlerinden birini tutup bütün birebirleri kazanması, ilk 55 dakika boyunca aksayan Serkan'ın arkasını toplayıp İbrahim Akın'ın final vuruşu ya da paslarını yapmasını engellemesi bu yüzeysel tezi net bir şekilde çürüttü bana göre. Tek eleştiri getirebileceğim nokta hava toplarında daha agresif olması olabilir ama bunun profosyonel liglerdeki ilk 90 dakikası olduğunu unutmadan düşüyoruz bu notu da. 91 doğumlu ve kendi jenerasyonunun en iyi defans oyuncusu Semih ve milli takıma yükselmesi de çok uzun sürmeyecektir, yeterki forma bulmaya devam etsin. Emre Güngör'den bu sene faydalanamayacağımız aşikar, Emre Aşık iki maç sonra dönünce Volkan Yaman'lı bir düzen yerine Semih-Emre ikilisinde ısrar edilmelidir.

Takım halinde işin hücum tarafında beceriksizdi bugün takım, Ayhan'ın defans hattı ile öndeki üçlü arasındaki bağı kuramaması bunda en önemli etkendi. Çoğu zaman öne çıkıp oyunu kurmaya çalışan Hakan Balta oldu. Lincoln geriye gelip top almaya çalıştı ama sağ taraftan indiği pozisyon hariç kayda değer bir hamle yapamadı o da. Maçta Galatasaray adına pozisyon diyebileceğimiz pozisyonlar belli. Birisi zaten gol oldu, diğeri Lincoln'ün son pası vermekte geç kaldığı top, diğeri ise İBB'li oyuncunun elle oynadığı penaltı pozisyonu. Hüseyin Göçek'in sorunu ne bilmiyorum ama İBB-Galatasaray maçlarında verdiği kararlarla adını duyurmaya kararlı sanırım, geçtiğimiz seneye gidip geldim maç içerisinde.

Günün maçı bu değildi elbette, ligin zirvesi için esas önemli olan maç 20.00'de, 21.00'de de Boca-River maçı var. Dönüşümlü izleyeceğiz artık...

İBB- Galatasaray: Maç Öncesi - Nihayet !

Bülent hoca kendince en yarışmacı kadroyu çıkarmak adına mevkiilerde yaptığı oynamaların takıma daha fazla zarar verdiğini anlamış olacak ki Volkan Yaman-Hakan Balta ikilisini beraber oynatmaktansa göbekte Semih Kaya'ya nihayet şans vermeye karar verdi, kayıp gözüyle bakabileceğimiz bu sezonda Galatasaray'ın geleceği adına güzel bir gelişme bu. Semih Kaya, Serkan Kurtuluş, Emre Güngör; bu üç oyuncu İBB maçını benim için daha izlenir hale getirmiştir an itibariyle. Umarım çok çok iyi bir maç çıkarırlar bugün ve bir daha kadrodaki yerlerini vermezler.

Hücumda ise bir antikalık yapıp Lincoln'ü yine kenarda oturtabileeğini düşünmüştüm Kaptanın ancak o da Arda'nın yokluğunda tek pozisyon yaratma opsiyonumuzun o olduğunun farkında olacak ki Baros'un arkasında ona görev vermiş. Kadroya gerçekten en ufak bir itirazım yok, ben de olsam bu 11'le çıkardım karşılaşmaya. Geriye tek kalan ise çocukların yüzümüzü kara çıkarmaması.

İBB de gerçekten zor durumda, ciddi bir küme düşme baskısı hissediyorlar ve bu sezon son haftaya kadar bu işten kurtulamayacaklar gibi. Eğer bugün de mağlup olurlarsa Hacettepe ve Kocaelispor'dan sonra en büyük küme düşme adayı olur İBB. Ankaragücü de 3-2 öne geçti bu satırları yazarken, işi gerçekten zor Abdullah hocanın. Kadro kapasitesi olarak Süper Lig seviyesinde görmüyorum ben İBB'yi, buna rağmen Abdullah hocanın takıma etkisiyle pas yaparak soğukkanlı bir biçimde hücuma kalkmayı deneyen bir takım olarak ligde bulunmalarından şikayetçi değildim. Şu futbolu bir şehir takımında oynatmayı başarsa eminim ki iç sahada en az bir 5-10 puan daha alırdı Abdullah hoca.

Heyecanlı bir maç bekliyor bizleri, en azından bireysel olarak izlemekten zevk alacağımı düşündüğüm iki takım var sahada. Maç dönüşü değerlendirmelerimiz her zamanki gibi burda olacak, şimdilik müsadenizle...

İSTANBUL BŞB: Mehmet Ali, Marcin, Efe, Cesario, Zeki, Barbosa, Tjikuzu, Gökhan, Erman, İbrahim, Bebbe

GALATASARAY: Sanctis, Serkan Kurtuluş, Emre Güngör, Semih Kaya, Hakan, Barış, M. Topal, Ayhan, Kewell, Lincoln, Baros

Galatasaray Muhabirleri

Kadir Çetinçalı, Özgür Buzbaş, Pınar Argun hatta Süleyman Rodop. Medyadaki belli başlı Galatasaray muhabirleri olarak ön plana çıkan isimler bunlar ve basında çıkan Galatasaray haberlerinin altında çoğunlukla bu isimlerin imzaları var. Bir Galatasaraylı medya eleştirisi yapacaksa muhabirleri de bu işin içine katmak zorunda.

Aslında isimlerden daha çok çalıştıkları kurumlar ön plana çıkar yapılan ya da hazırlanan haberin kalitesinde ama öyle ya da böyle işini iyi yapan ve yapmayanı ayırt edebilecek kadar takip ediyoruz bu insanları. Kadir Çetinçalı'yı bir kenara ayırmak lazım hemen, ben kendimi bildim bileli Galatasaray muhabiridir bu adam, o yüzden Galatasaray muhabirleri hakkında iki kelam edeceksek ilk önce ondan başlamamız gerek.

Son bir-iki seneyi saymazsak ciddi anlamda takip ederdim ben Kadir Çetinçalı'yı, şu medyada en çok güvendiğim bir-iki isimden biriydi. Bir fikir oluştururken verdiği transfer haberlerini, takım içi durumla ilgili geçtiği bilgileri referans alıyordum. Bir ara Galatasaray TV'de yayınlanan Sarı-Kırmızı Gündem'de kendini aşmıştı zaten, hiçbir yerde duyamayacağınız birçok şeyi söyleyiveriyordu gazı alınca. Özhan Canaydın Galatasaray başkanıyken (şimdi ne kadar uzak geliyor değil mi, aman uzak olsun) yönetim güdümlü bir kanalda bile dozunda eleştirileri yapmasını biliyordu. Hatta bundan feyz alıp kendisini ASY.net forumlarına davet etmişliğim dahi vardır.

Ne olduysa ondan sonra oldu zaten, yeni yönetim işe başladıktan sonra alışılageldik çizgisinden ciddi olarak sapmaya başladı. Yaptığı haberler asılsız çıkmaya başladı, transfer haberleri Süleyman Rodop tadı verir oldu bir süre sonra. İsmini gördüğüm yerde yine de habere bir göz atarım ama eski güvenim yok Kadir Çetinçalı'ya karşı. Bir muhabirin, bir yazarın asıl referans noktası Galatasaray kulübü olmalıdır, yönetimle ya da futbol takımıyla olan ilişkileri değil. Yanlış ya da asılsız haber olabilir ama benim için en büyük günah kişisel meseleleri Galatasaray'ın önüne koymaktır bir yazar için. Aynı hatayı yapan bir diğer kişi de Gökmen Özdemir'dir mesela, zerre itimadım yoktur söylediklerine.

Şimdilerde haberlerine, verdiği anektodlara güvendiğim bir muhabir var, o da Özgür Buzbaş. Biraz kanalının getirdiği sempati de yok diyemem hani, daha NTV günlerindeyken "Bir spor kanalı açsalar da izlesek" dediğimiz bir kanalın muhabirine biraz torpil geçmemiz pek de sürpriz olmasa gerek. Az önce dediğim gibi, bir muhabirin işini doğru yapabilmesi için önce çalıştığı kurumın bir duruşu olması gerekir, Özgür Buzbaş'ın avantajı da bu olsa gerek. Kadir Çetinçalı kadar eski bir muhabir olmadığı için henüz işin yazarlık kısmını görebilmiş değiliz tabii ama yaptığı haberlerde bence güvenilir bir çizgi tutturmayı başardı. Galatasaray yönetimiyle arasında geçtiğimiz aylarda bir problem yaşanmış olsa da (ki bunun sebebi Meira haberini yönetimin istediğinden erken duyurmasıdır.) hatalı bir duruş sergilemediği düşüncesindeyim. Medyayı adam akıllı takip eden herkes bir haberin dilinden ve zamanlamasından kulübe zarar verme amacı taşıyıp taşımadığını anlayabilir, Özgür Buzbaş'ın böyle bir haberine rastlamadığımı söyleyebilirim.
Yalnız Özgür Buzbaş demişken ilginç bir detayı paylaşmadan geçmeyeyim, şöyle ufak bir araştırma yaptığınızda onun da spor dünyasında yer edinmeden önce çeşitli figürasyon denemeleri olmuş sinemada, en bilineni ise Kabadayı filmi. Ersin Düzen'in de eski bir dizi oyuncusu olduğunu düşünürsek NTV'nin böyle bir eğilimi olduğu hissine kapılıyor insan. (Önemli Not: Sol taraftaki Bilgehan Demir insanını ihmal ediniz, resmi Kale Arkası'ndan aldığımdan eşantiyon olarak geldi.)

Pınar Argun ise benim futbol dünyasında gördüğüm tek bayan Galatasaray muhabiri, gerçi Bahri Havadır'ın da Galatasaray ağırlıklı bir muhabir olduğunu düşünürsek bu görevi tek başına yapmıyor gibi. Bahri Havadır'ın antipatik, çok bilmiş tavrını göz önünde bulundurduğumda Pınar Argun'u görmeyi bin kere tercih ederim tabii ama bu bana Pınar Argun imzalı bir haberi gördüğümde doğruluğu hakkında bir güven telkin etmiyor. İyi bir muhabir olabilir, en azından sunuş olarak tercih ederim kendisini ama açık söylemek gerekirse Lig TV gibi kaşarlanmış bir kurumda size kendi haberinizi yapmanız için sınırsız özgürlük tanıyacaklarını hiç sanmıyorum, sonuçta belirledikleri sınırlar diğer kanallara göre daha da dar olacaktır.

Süleyman Rodop ise çocukluğumun transfer muhabiridir, bir ara her gece yan odadan Star Spora bağlanır, her gece de değişik bir ismi Galatasaray'a getirirdi. Bu "Şu an uçakta, geldi gelecek, inmek üzere, valla!" haberciliğinin yaratıcılarındandır kendisi, Veron haberi dün gibi aklımda hala. Ekran başındakileri ikna etmek için şu semtteki bir özel okula çocukları adına iki kontenjan ayrıldı, efendim şurda şu ev kiralandı diye anektodlar serpiyordu araya, ekran başındakiler de kırılıyordu gülmekten. Böyle adamlar da lazım yahu, en azından sallama işini iyi yapıyordu, gülüp eğleniyorduk biraz...

ASY.net, Tarihin En İyi Galatasaray Kadrosu Anketi

AliSamiYen.net üyeleri yaklaşık 3 ay süren bir oylama sonunda Galatasaray tarihinin en iyi kadrosunu seçtiler, sonuç yukardaki gibi. Yan panelde de yer alan 2000 yılı kadrosunun ağırlığı hemen göze çarpıyor elbette, Tugay'ı da dahil edersek tam 7 oyuncu var. Günümüz kadrosundan sadece Arda Turan yer bulabildiğini de ekleyelim. Oylamada kendine yer bulan oyuncular ve aldıkları oy sayısı aşağıdaki gibi oldu. Sizin gönlünüzden geçen 11'leri ise yorum bölümüne alalım.
Kaleci: Claudio Taffarel 122, Zoran Simoviç 43, Faryd Aly Mondragon 14, Turgay Şeren 13

Defans: Bülent Korkmaz 145, Gheorghe Popescu 127, Cüneyt Tanman 46, Ümit Davala 34, Falco Götz 27, Oliviera Capone 27, Fatih Terim, Ergün Penbe 21, Iulian Filipescu 11, Sebastian Perez 9

Orta Saha: Gheorghe Hagi 155, Cevad Prekazi 70, Arda Turan 68, Tugay Kerimoğlu 65, Uğur Tütüneker 32, Suat Kaya 28, Hasan Şaş 23, Franck Ribery 19, İsfendiyar Açıkgöz 3, Okan Buruk 1

Forvet: Metin Oktay 113, Hakan Şükür 99, Mario Jardel 20, Tanju Çolak 14, Kubilay Türkyılmaz 5, Gündüz Kılıç 2, Roman Kosecki 2

Ülke Puanı #18: Bir Alman, Bir İngiliz ve Bir Ukraynalı

Sene başından beri Türkiye odaklı değerlendirmelerde bulunduk sıkça ve en önemli rakibimiz olarak Ukrayna'yı öne çıkarmıştık. Artık bunun için endişe etmemize gerek yok zira Ukrayna Romanya'nın 3 sezon önce gerçekleştirdiğine benzer bir ihtilali gerçekleştirdi. Finale şimdiden bir takım sokmaları garanti ve önümüzdeki turda sonuçlar ne olursa olsun 4+2=6 puanı hanelerine yazdıracaklar. Bu da en kötü ihtimalle Ukrayna'nın Hollanda'ya en az 2.5 puan fark atıp 40.600 puanla sezonu tamamlayacakları anlamına geliyor. Onları yakalamak için tek ümidimiz Galatasaray'ın finale kadar yükselmesi dedik ama Galatasaray her maçını kazanıp kupaya uzansaydı bile muhtemelen Ukrayna'nın gerisinde yer alacaktık. Bunu Ukrayna'nın başarısını vurgulamak için söylüyorum zira şimdiden 08/09 sezonunun en çok puan toplayan ülkesi olmayı büyük ölçüde garantilediler.Başlıkta bir İngiliz, bir Alman ve bir Ukraynalı demişiz, bu da Mayıs ayında Avrupa Kupası finallerinde bu üç ülkeden birer takımı finallerde göreceğiz demek. Saraçoğlu'nda birAlmanya-Ukrayna finaline hazırlanalım şimdiden. Ukrayna'dan bahsediyoruz tabii ama bunun bir de Alman ayağı var. Almanya'nın önündeki en büyük hedef İtalya'yı yakalamak ve bunu tahminlerden daha kısa sürede gerçekleştirme şansını yakalamış durumdalar. İtalya'nın son temsilcisi Udinese elinden geleni yapsa da Diego'nun kurbanı oldu ve İtalya hesabı daha Nisan ayından kapatmış oldu. Almanlar ise Bayern bozgununa rağmen minimum 6 (/7) puan daha alacaklar ve ellerinde bir final şansı var. Sezon sonuna kadar farkı 6'ya kadar düşürecekler ve İtalya'nın 04/05 sezonundaki 14 puanı gittiğinde yeni sezona sadece 2.5 puan farkla girme şansını elde edecekler. Bülent abi bu gelişmeyi blogunda değerlendirmişti ancak onun öngörülerinden bile önce gerçekleşebilir İtalyanların felaket senaryosu.

İngiliz hegamonyası pek de yeni bir şey değil, kolay kolay da işlerin tersine dönmeyeceği açık. Finansal güçlerinin yanına EPL'nin her sene daha da artan ağırlığını koyunca tablo artık NBA ve diğerleri boyutuna doğru ilerlemeye başladı. Son kale İspanya, onları da kurtaran ligin toplam marka değeri değil, Real ve Barca'nın tarihten gelen büyük takım kimlikleri.
İşe bizim açımızdan bakarsak çok da kötü bir sezon geçirmediğimizi söyleyebiliriz, sonuçta en iyi puanlarımızı son iki sezonla topladık ve maksimum puanımıza ulaşmamıza daha birkaç sezon daha var. Önümüzdeki üç sene 7 puandan aşağıya düşmediğimiz sürece minimum 35-40 puan bandında kendimize yer bulabiliriz. Ülke puanı açısından pek sorun yok, esas problem takım puanlarında kulüplerin belli bir istikrarı yakalayamamış olması. Hiçbir takımımız şu puanlarıyla Şampiyonlar Ligi play-offlarında seribaşı olamıyor, esas problemi burda aramalıyız. Neyse, bunları konuşmak bu sezon için çok geç, önümüzdeki sezon için de çok erken. Yaz döneminde bol bol vaktimiz olacak bunları konuşmak için...
Related Posts with Thumbnails